Friday, July 30, 2010

Rock'ın en güzel kapak kızları

rock’n’roll sadece kulağa hitap etmez. rock’n’roll estetikten beslenir. güzeldir, seksidir. klipleri bir kenara bırakın, albüm kapakları da bunun hayat bulduğu yerlerdendir. sanırım vampire weekend’in “contra”sından hareketle biraz hafızamı zorladım, rock tarihinin en etkileyici kapak kızlarını derlemek istedim. arada kendimce bazı kurallar belirledim. birincisi, kapak kızları albümün sahibi, ya da grubun üyesi olmayacaktı: debbie harry, liz phair, sheryl crow gibiler doğrudan elendi bu şekilde. scorpions’ın kapaklarındaki gibi “bad taste” ya da işi pedofili noktasına getirenleri de bir kenara koydum. pornografik, estetik, naif, komik olabilirdi, ve mümkün olduğunca her ekolden birer tane örnek seçmeye çalıştım. bu konuda özel ödülü jimi hendrix’in “electric ladyland”ine verip kalanları sıraladım. mutlaka eksiklerim, unuttuklarım oldu, listedeki 1990'lar ağırlığına bakınca daha da belli oluyor bu. unuttuklarımı da hatırlatanlar çıkacaktır elbette...

10- Blink 182 – Enema of the State (1999)
son derece karikatürize bir kapak, ama blink 182 gibi, asi görünümlü ama işin dalgasında bir topluluk için doğal. bir porno yıldızını (janine lindemulder) böyle resmetmek bu ergen punk’lara yakışırdı. ama çok daha pornografiği de gelecekti amerika’dan.

9- Sugar Ray - Lemonade and Brownies (1995)
“baywatch” yıldızı nicole eggert’ın başrolünde olduğu bu kapakla ilgili fazla bir şey söylemek yersiz. her şey ortada! sugar ray gibi müziğinden çok mark mcgrath’ın yakışıklılığıyla prim yapmış bir grup için uygun kapak: parsayı görüntüyle topla, içeriği boş bıraksan da olur.

8- Smashing Pumpkins – Adore (1998)
bir kapak albümün içeriğiyle bu kadar uyumlu olabilir mi? smashing pumpkins’in en depresif albümü, daha kapağından başlıyor dinleyicisini içine çekmeye. billy corgan’ın sevgilisi yelena yemchuk’un çektiği bu fotoğrafın yıldızı ise amy wesson.

7- James - Whiplash (1997)
hakkında en az bilgim olan kapak bu işin açığı. kadın kim, bu yüz bir maske mi bilmiyorum. ama bu muğlaklık hoşuma gidiyor. james en sevdiğim gruplardan olduğu, “whiplash” de en sevdiğim albümlerinden birisi olduğu için torpil geçmiş de olabilirim.

6- Chemical Brothers – Dig Your Own Hole (1997)
1990’ların en kilit albümlerinden birisi, bence şimdiden ikonik hale gelmiş kapağıyla da anımsanıyor. basit bir efektle çizgi roman görünümüne ulaşmış olan bu kare, grubun performanslarından birisinde çekilmiş. kızımız, sarah atherton adında alelade bir chemical brothers hayranı.

5- Pixies – Surfer Rosa (1988)
yeni çağ’dan kalma bir sanat eseri gibi duran bu tablo, aslında grup elemanlarının “arkadaşının arkadaşı” bir kadının pozu. tabii ki resmin büyüsünün arkasındaki beyin, ingiliz fotoğrafçı simon larbalestier. doğru atmosferi yaratmak için baştan bir set kurdurmuş, ama bence fazlasıyla değmiş.

4- Vampire Weekend – Contra (2010)
listedeki en yeni albüm, ama kapak kızı o kadar da yeni değil. ilk başta detayları hiç açıklanmayan gizemli bir fotoğraf olarak lanse edilen bu poz vampire weekend’in başına büyük iş açtı yalnız. ann kirsten kennis, 1983 yılında çektirdiği bu pozun kendisinden izinsiz kullanıldığı için gruba 2 milyon dolarlık dava açtı. henüz olay çok taze, dolayısıyla sonucu göreceğiz. dolayısıyla bu kapak ileride toplatılabilir de. şu haliyle de indie rock’ın gördüğü en saf ve en hoş kapaklarından birisi olduğunu düşünüyorum “contra”nın.

3- The Cars – Candy-O (1979)
işte gerçek bir efsane. the cars davulcusu david robinson, hayranı olduğu pin-up sanatçısı alberto vargas’ı ikna eder, grubun ikinci albümünün kapağını çizmesi için. tesadüfen candy moore bir model bulunur, vargas kapağı çizer, robinson’la moore bir süreliğine sevgili olurlar hatta. “candy-o” da the cars’ın billboard top 100’de ilk 10’a giren ilk kaydı olur.

2- Roxy Music – Country Life (1974)
sanırım rock tarihinin en kült album kapaklarından birisi bu. roxy music’in şık ve zarif imajına karşın, bence erotizmin en sert ve çiğ hali bu. bryan ferry’nin portekiz’de tanışıp albüm kapağı konusunda ikna ettiği iki model, constanze karoli ve eveline grunwald’ın aşırı makyajlarına karşın kapak rötuşsuz, cilasız. ve yine de etkileyici.

1- Pulp – This Is Hardcore (1998)
albüm adı “this is hardcore,” grup pulp ve adamımız kafayı her zaman seksle bozmuş jarvis cocker olunca bu kapak pornografi alarmlarını çaldırıyor ilk anda. ancak albümdeki “this is hardcore”un karanlığını, her notaya sinmiş yalnızlığı ve özellikle “sylvia”daki hüznü düşününce, kapaktaki rus fotomodel ksenia’nın ifadesiz yüzü, bir vitrin mankeni kadar cansız duran elleri insanın kalbini kırıyor. albümün promosyon posterlerinin londra metrosunda asılı olduğu günlerde seksist olduğu için grafitti saldırısına uğradığını hatırlatalım. fikrim mi? bence hiçbir şey anlamamışlar.

Wednesday, July 28, 2010

WTA İstanbul Cup

serena yok ama biz varız! evet, wta istanbul cup başladı dün itibariyle. güzel de başladı. itiraf edeyim ki, en sevdiğim sporlardan birisi olmasına karşın hayatımda hiç çıplak gözle bir tenis maçı izlememiştim. pazartesi bu eksiğimi kapatmış oldum.
...
turnuvanın altıncı yılı bu. tekstilkent'ten enka'ya gelmiş. istinyepark'ın iki adım mesafesinde. biletler 25 lira civarında. ve programında wimbledon şampiyonu ile roland garros şampiyonu geliyor diye hazırlanan bir turnuva (bir hafta öncesine kadar serena geliyor deniyordu sonuçta). ama yine de maçlar boş koltuklara, enka'da tenis oynayan çocuklara, üç beş gazeteciye oynanıyor. boynunda yaka kartı olmayan kimse yok neredeyse. şüphesiz organizasyonun da hataları vardır ama nerede bütün grand slam'leri izleyen, sözlükleri blog'ları tenis yorumlarıyla dolduranlar? bir ay önce wimbledon'da yarı final oynayan pironkova ve kvitova burada da var. schiavone zaten var. wta klasmanında ilk 50'de olan birçok oynucu var. ama izleyici yok. enteresan.
...
maçlara tek tek değinmek gereksiz, ama vera dushevina-petra martic maçı ilginçti. martic önce ilk seti aldı, ikinci sette de maç sayısından yararlanamadı. sonra da dushevina maçı çevirdi. dushevina'nın sıcaktan ve nemden ayakta durmakta zorlanması, nefes alıp vermekte bile zorlanmasını izlemek etkileyiciydi. sanırım, hayatımda izlediğim ilk tenis maçında beni etkileyen şey bu oldu. oyunun sessizliği, topun, raketin, nefeslerin seslerini duymak. adeta zidane: un portrait du 21e siècle benzeri bir tecrübe.
...
pemra özgen-andrea petkovic maçından da bahsedelim biraz. çağla büyükakçay'la birlikte kendi kuşağının en başarılı tenisçisi pemra. petkovic karşısında maalesef pek varlık gösteremedi ve 6-2, 6-1'le elendi. sanırım türk tenisçisinde, hatta genel olarak sporcusunda "maça başlama" sorunu var. oyuna girer girmez karakterini ortaya koyan, tempoyu, ritmi, taktiği ayarlayabilen ve rakibi baskı altına alan bir karakterimiz yok. pazartesi günü petkovic 4-0 öne geçtiğinde daha maçın 12. dakikasıydı. sonraki 4 oyun dengeli dağıldı, ama iş işten geçmişti.
...
pemra enteresan bir oyuncu. dip çizgi oyunu iyi ve iki tarafta gidip geliyor, inatçı ve çabuk. ayrıca çok şık bir backhand slice'ı var. ancak file önü oyununda zayıf. ayrıca iki hamle sonrasını hesaplama konusunda eksiği var. örneğin şık bir kesmeyle topu rakip filenin önüne geçiriyor ama rakibi yetişip topu yumuşakça rakip tarafa bıraktığında pemra hala çizgide kalmış oluyor. rakip de rahat bir vuruşla filenin yakınındaki alanı kullanarak puanı alıyor. petkovic bu şekilde çok sayı aldı. bu tecrübeyle artacak bir şey mi bilmiyorum, ama şüphesiz kendisini geliştirebilir bu anlamda.
...
çok da maçlara odaklanmayalım. bu hafta içinde yolumuz enka'ya tekrar düşerse (ki en az iki defa daha düşmesini istiyorum, çeyrek final ve final arasında mümkün olduğunca çok maç izlemek niyetindeyim) devam ederiz.
...
ek 1: spor fotoğrafçılığı çok çok zevkli bir şey. hasbelkader iyi kare yakaladığında büyük keyif alıyor insan.
ek 2: macerayı seven adam da enka'daydı, çizgi hakemliği yapıyordu.
...

Tuesday, July 27, 2010

billboard da gitti...

billboard türkiye de kepenkleri indirdi. sıkı bir takipçisi miydim derseniz, çoğunlukla hayır. ama bir anım var ki billboard'a dair, sanırım sonsuza dek benimle kalacak. van özalp'te askerken son iki ayımda tabura (artık kimin fikriyse) dergi sipariş etmeye karar vermeleri, ntv grubunun yayınlarını getirmeleri sonucu billboard almıştım. internet konusunda pek sıkıntım yoktu askerde, ama aylar sonra bir müzik dergisi okumak beni o kadar doyurmuştu ki, anlatmam zor. neyse ki, dergi kapanmadan önce samimi hislerimi daha önce hiç tanışmadığım billboard editörü sebla koçan'a bir maille anlatmıştım. dolayısıyla derginin arkasından yazdıklarımın tipik bir "kör ölür badem gözlü olur" olayı olmadığı konusunda içim rahat.

ocak 2009'da "Müzik medyasında son durum" diye yazmışız. ağustos 2009'da ise roll'a ağıt yakmışız. o günden bugüne bir adım ileri atılmadığını, hatta geriye gittiğimizi görmek üzücü. ha, bir fark var: o zaman "ekonomik şartlar"dan bahsediyordum. şu an buna inanmıyorum. mesele, müzik okumanın, müzik kültürünün bu ülkedeki güdüklüğü.

tüm billboard ekibine geçmiş olsun. ileride çok daha iyi işlerle karşımıza çıkacaklarından hiç şüphem yok.

doğu yücel'in twitter'ında yazdığı gibi: "Müziği okumanın olağanüstü zevkine ne zaman varacağız?"

Sunday, July 25, 2010

the black parade

ana haber bültenlerinde de ele alındığı için duymuşsunuzdur ama yine de takip etmemişler olabilir: almanya'da milyonun üstünde katılımcısı olan love parade'de çıkan izdiham sonucu 19 kişi öldü dün. tek kelimeyle korkunç.
...
love parade avrupa'nın en büyük dans festivali, her yıl 1 milyondan fazla kişinin katıldığı bir etkinlik. dün, polis alanın dolu dolduğuna hükmedip sonra gelenleri geri göndermeye çalışmış. bir tünelde yaşanan sıkışma sonucu: 19 ölü, 100'den fazla yaralı.
...
olay, latitude festivalinde iki kıza tecavüz edilmesinin hemen ertesi haftasında oldu. ingiltere ve almanya gibi iki ülkede yaşandığından bu olaylar sonucunda, muhtemelen önümüzdeki yılın festivallerinde çok çok büyük güvenlik önlemleri göreceğiz.
...
2000 yılındaki roskilde faciasını hatırlarsınız. pearl jam'in performansı sırasında izleyicilerin önlere yüklenmesi sonucu 9 kişi ölmüştü o yıl. bu, avrupa festivalleri için bir milat sayılmış ve çok sıkı güvenlik önlemleri alınmaya başlanmıştı. 2001 yılında bu güvenlik kriterlerine hazır olmadığı için ne roskilde yapılmıştı, ne glastonbury. ayrıca crowdsurfing'in yasaklanması da 2000'den sonraya denk gelir (roskilde'deki 9 ölümün bir kısmının crowdsurfing sırasında yere düşen ve kalkamayan insanların ezilmesiyle olduğu belirtilmişti).
...
biz müzik festivallerini hep yaşamak istediğimiz özgür, eğlenceli ve aşk dolu dünyanın en azından üç-dört günlük kısa bir simülasyonu olarak görmek istedik. dışarıdaki griliğin aksine rengimizi yaşatabileceğimiz yegane yer bildik oraları. 68'li olamamanın kompleksini, hippi ya da punk gibi bir kuşağa mensup olmamanın ezikliğini attığımız yerler olarak gördük hep. oradaki dört günde depoladığımız özgürlük nefesini dışarıdaki dünyaya üflediğimizde "gerçek hayatın" da daha güzel olacağına inandık. o festival bilekliklerini bir onur nişanı gibi kolumuzda aylarca, yıllarca taşımamız da bundandı.
...
bu yıl yaşanan iki olay, herhalde bir savaşı sonsuza kadar kaybettiğimizin, naif bir rüyanın bittiğinin resmi oldu. tıpkı hippilerin 1970 yılında, janis ve jimi'nin ölümleriyle, the beatles'ın dağılmasıyla birlikte rüyadan uyandıkları gibi.

Friday, July 23, 2010

cranberries: ilk gençliğim eyvah!

istanbul'dan the cranberries geçti. öyle büyülemedi belki, ama herkesin yüzünde bir gülümseme, damağında şekerli bir tat bıraktılar. nasıl olmasın ki? özellikle benim de içinde bulunduğum 1980-1985 doğumlular için ilk gözağrılarından birisiydi the cranberries. hiçbir zaman en büyük favorim olmadı ama isimleri bilinmezken dünyanın zirvesine çıkışlarını adım adım izledik. ben, örneğin, rahmetli emre kuytu'nun number one fm'de "yeni kırkbeşlikler saati"nde "zombie"yi çaldığı günü şu an bile hatırlıyorum. haftanın yeni kırkbeşliği seçilsin diye telefon edip oy verdiğimi de. hatta o dönemlerde u2 ve therapy? gibi iki çok sevdiğim grubun çıkışının da etkisiyle irlanda'nın müzikte bir süpergüç olduğunu falan da sanmaktaydım.

cranberries o küçük grup olarak kalmadı, ama bazı anlamlarda da özünü yitirmedi. belki fazlasıyla naif kaldılar, ama dev bir grubu küçük bir grup mantığıyla yürütebileceklerini de gösterdiler. güçleri dolores o'riordan denen benzersiz sesti, ve bir de güzel şarkıları.

o şarkılar işte, dün 10 bine yakın insanı maçka küçükçiftlik park'a çekti. az iş değil, son stüdyo albümünü neredeyse 10 yıl önce yayınlamış bir grubun türkiye'de bu kadar kitleyi tek başına çekmesi. üstelik konser ve festival konusunda sıradışı bir sıkışıklığa sahne olan haziran-temmuz sezonunda. ilk konserdeki kadar coşkulu değildi seyirci, ama genç kuşağa da ulaşabildiğini gördük, cranberries'in, o da yeterdi. sonuçta kitle değişmiş, zaman değişmiş, her şey değişmiş...

dolores'in deli dumrul performansı, sahneden çekildiği anda son derece amatör kalan üçlü (ki fergal sıkı davulcudur), böyle büyük bir gruba göre son derece görkemsiz sahne dizaynı... bunlardan konuşabiliriz. ama cranberries söz konusuysa, güzel şarkılardan bahsetmek istiyor insan. kimisine yavan gelmiş olabilir, ama bahsi geçen kuşak için çok özel bir gruptur the cranberries. "linger," "zombie," "when you're gone," "animal instinct" ve "promises." bu çalan şarkılar bizim ilk gençliğimizin ta kendisiydi. o yüzden yıllar sonra hala ayakta bir cranberries görmek, hala küçük bir kız çocuğu gibi sahnede coşan dolores'i izlemek ve hala zevk veren şarkıları dinlemek...

güzeldi.

Thursday, July 22, 2010

The Cranberries'in en iyi 10 single'ı

askerdeyken sıkıldığım zamanlarda (yani oradaki vaktimin %90'ında falan) bir alışkanlık geliştirmiştim. çok sevdiğim albümleri baştan sona mırıldanıyordum. bazen de günlük konsept belirleyip, akşama kadar sadece bir grubun şarkılarını söylüyordum (askere gitmiş olanlar, ya da hayatlarının bir bölümünde gerçekten çok saçma sapan ortamlarda bulunanlar beni anlayacaktır sanıyorum). o esnada fark ettim, the cranberries sadece "bir zamanlar severdik" kategorisinde dinlenecek ve unutulacak gruplardan birisi değildi. gerçekten aktif olduğu dönemin en önemli single gruplarından birisiydi. bu akşamın şerefine ben de cranberries'in en iyi 10 single'ını kendimce sıralayayım dedim. zaten toplam single sayıları 10'dan çok da yüksek değil, ama maksat şu şarkıları anımsamak olsun.
...
10- Salvation: Sözleri komikliğe varacak kadar basit, ama yine de hoş bir şarkıdır bu. Özellikle “Wake Up and Smell the Coffee”ye bonus olarak eklenen Paris versiyonunda görüldüğü üzere, konserlerde de hep iyi gider.
...
9- Ridiculous Thoughts: “No Need To Argue” ile büyük gruplar ligine geçmişlerdi ama bu, hala indie sularında kalan son Cranberries şarkılarından birisi.

8- Zombie: Artık duya duya bıktığımız bir şarkı, o kesin, ama “Zombie”siz de Cranberries listesi olmazdı.
...
7- Just My Imagination: Pür mutluluk şarkılarını düşündüğümde birkaç örnekle beraber aklıma mutlaka bu gelir. “Living for the love we had, living not for reality...”
...
6- Hollywood: İlk çıktığında ‘Zombie’ye benziyor diye eleştirilmişti bu şarkı. Ne alaka, hala tam çözemedim. Hakkı yenmiş bir Cranberries single’ı. Konserlerde bile çalınmıyor. Küstürmüşler tabii şarkıyı.
...
...
5- Animal Instinct: Zaten çok güzel şarkı, tamam da, bir de bunun klibini izleyip de ağlamamış insan evladı var mıdır?
...
4- Ode to My Family: Bel altına vuruyorlar! Dolores O’Riordan kekliği düz ovada avlamakla ilgili bir şarkı bile söylese insanı dağıtabilir zaten. Burada aile gibi bir konuya girip adeta haksız rekabet yaratıyorlar.
...
3- Promises: 1999 baharı, Bodrum. 17 yaşında beş erkeğiz. Alkollüyüz. (O zamanlar bir bira da yetiyor alkollü olmaya gerçi) Bir tişört dükkanına giriyoruz, bu çalıyor. Birbirimize bakıp “Ne güzel şarkı lan bu!” diyoruz aynı anda! Bugün olsun, yine derim!
...
2- Linger: 1993 yılı, MTV’de çıkan her şeyi sanki yukarıdan vahiy iniyormuş gibi yalayıp yutuyoruz. Siyah beyaz bir klip çıkıyor sonra, dinlediğimiz şeylerin çoğuna benzemiyor. “Naif” kelimesi kullanmadan albüm eleştirisi yazamadığımız günlere temiz bir 15 sene var. Belki de o yüzden tanımlamakta güçlük çekiyoruz. The Sundays dinlemediğimiz için hiçbir şeye benzetemiyoruz. Tanımsız, nefis bir şey. Neredeyse 20 yıl olacak, hala hislerimiz aynı.
...
1- Dreams: Aynı zamanlarda çıkan diğer Cranberries single’ı “Linger”ın tam tersi bir anlamda. “Linger” ne kadar içe kapanıksa bu o kadar dışa dönük. “Linger” ne kadar aşk acısı taşıyorsa, “Dreams” aşk coşkusu taşıyor. İkisinde de “mutlu son” dinlemiyoruz ama. İrlanda’ya çok yakışan pastoral bir hava da taşıyor üstelik. Belki dağlarda geçen klibinden de etkilenmişimdir, ama “Dreams” o İrlanda yeşillerinde koşturan, büyüsü de hala yitmemiş bir şarkı.

değirmenlere karşı 40 yıl

"benim şarkılar biraz farklıdır, kusura bakmasınlar" diyen adamın 40. sanat yılı kutlandı dün akşam cemil topuzlu açıkhava tiyatrosu'nda. bu ülkede çok az müzisyene nasip olacak bir kadro toplanmış, ceketlerini iliklemiş, saygı duruşuna geçmişti bu büyük şarkı yazarı karşısında.

aslında böyle bir geceye dair notlar yazmak pek kolay değil. hem katılan, ortaçgil'e "tribute" yapan sanatçıların büyüklüğü, hem de ortaçgil'in tanımlanması zor bir adam oluşuyla. gerçekten, açılışta sunumu yapan zuhal olcay çok güzel özetledi: "bazı sanatçılar vardır, onları anlatmak için kelimeler yeterli olmaz, biz de sadece isimlerini söyleriz. bob dylan gibi, jacques brel gibi, bülent ortaçgil gibi."
...
gerçekten de ortaçgil başka müzisyenlerle kıyaslanarak, çeşitli tarzların isimleri zikredilerek anlatılacak bir adam değildir. arada tek tek şarkıları seçilerek dinlenecek adam da değildir. uzun aralarla yayınladığı albümlerinin her biri ayrı bir dönemine işaret eder, her birinin ruhu, tadı ayrıdır. benim gönlüm 1973 tarihli "benimle oynar mısın?"dadır ve bu albümden daha iyi bir türkçe albümü hala daha dinlemediğimi düşünürüm. ama ortaçgil'in kimya mühendisliğiyle geçirdiği yılların ardından geri dönüş yaptığı "2. perde"nin yoğun duygusallığının ve dönemin ruhunu yansıtan "org" sound'unun da yeri ayrıdır. daha güleryüzlü bir albüm olan "oyuna devam"ın, serdar ateşer'in prodüksiyonuyla ortaçgil katalogunun en deneysel kaydı olan "bu şarkılar adam olmaz" ve son başyapıtı "light"ın da... "gece yalanları" da derdim, ama nedense 2000'lerin ilk on yılına denk düşen tek ortaçgil kaydıyla kimyam bir türlü uyuşmadı. belki bir zaman daha iyi anlayacağım değerini, kimbilir...

böyle muhteşem bir diskografi içinde kim hangi şarkıyı söylese eksik kalır bir anlamda. bardağın dolu tarafından bakarsak da, hangi şarkı söylenirse sıradışı bir gece garanti olurdu. (belki the cure, suede gibi "baştan sona albüm" konserleri vermeli ortaçgil. muhteşem olurdu) ikincisi oldu. tek tek isim vermek gereksiz, kağıda bakıp söyleyerek beni şaşırtanların da, zaten yıllardır söyledikleri şarkılarda rahat performans sergileyenlerin de, ortaçgil şarkılarını ortaçgil'in düzenlediği şekilde yorumlayanların da, kendi stilini katanların da ağzına, yüreğine sağlık.
...
kendi açıkladığı üzere izmir'den apar topar arabaya atlayıp gelen sezen aksu'nun sürprizi nefisti. konuşurken "sezen'den geçmiş galiba" diye karamsarlaşıyorsunuz, ama şarkıya girdiğinde anlıyorsunuz ki, bu kadının eşi benzeri yok. birsen tezer'in "çığlık çığlığa"sı çok iyiydi ama asıl etkileyicisi, ortaçgil'in konserlerinde pek çalmadığı "kimseye anlatmadım"ı düet olarak yorumlamalarıydı. yine az çalınan ortaçgil şarkılarından "şarkılarım senindir"in çalınması da büyüleyiciydi.
...
çoğu kişi sevmese de (hatta sanırım bülent ortaçgil de pek beğenmiyor o yorumu) mirkelam'ın "bütün çiçekler su ister"i bence çok güzel. feridun düzağaç'ın "sevgi" yorumu da şarkıya, şarkı da düzağaç'ın stiline çok yakışıyor. aylin aslım'ın "mavi kuş" performansı da sade ama etkileyiciydi.
...
eksik bulmak gerekirse geceye, 10 yıl önce yayınlanan "şarkılar bir oyundur- bülent ortaçgil için söylenmiş bülent ortaçgil şarkıları"nın yorumcularının genelde orada olmaları, yelpazenin yeterince geniş tutulmaması sanki biraz kolaya kaçılmış hissi uyandırdı. bu da kolaylıkla gözardı edilebilir.

bir de, şarkılar arasında ortaçgil'e hayranlıklarını dile getirenler vardı. özellikle cem dizdar'ınki "anlatılmaz yaşanır" cinstendi. baba adamdır dizdar, çok severiz, ama bir insanı nasıl sevdiğini öyle güzel anlattı ki, daha da bir sevdik!
...
daha çok şey söylenebilir belki, ama ortaçgil'in daha önce kimselerin görmediği kadar keyifli oluşundan bahsetmek yeterli belki de. o böylesi bir saygı akşamından bu kadar memnunken onun müziğine, şarkılarla oynadığı oyuna aşık binlerce insanın (tahminen 6,000 kişi vardı açıkhava'da, merdivenlerin tamamen dolduğunu da hesaba katın) bunca büyülenmemesi mümkün değildi. özellikle ortaçgil'in alkışların ardından yapmacık değil, hakiki bir bis için dönüşü ve canlı çalmayı hiç sevmediği "şık latife"yi hem de erkan oğur'lu rüya kadroyla çalması unutulmazdı.
...
"50. yılda görüşmek üzere" yazıyordu dev ekranda konser bittiğinde. o kadar uzağa gitmeyelim. daha ortaçgil müziğinin tadını çıkaracak yıllar var: 41 var, 42 var, 43 var...

Wednesday, July 21, 2010

Caz Festivali'nde final: Seal

Fotoğraf: İKSV / Mahmut Ceylan

birkaç gün önceki grace jones konseri yazımda, açıkhava tiyatrosunun merdivenlerinde coşan grubu övmüş, onları "cemil topuzlu'da gördüğüm en iyi kitle" olarak nitelendirmiştim. seal konserinde ise kimse oturmadı!

ama bunu kitlenin başarısından çok seal'ın marifeti olarak görmek lazım. sahneye müthiş bir giriş yaptığı "papa was a rolling stone/killer"la ağır ağır başladı setine seal. şarkının sonunda seyircilerle diyalogunun çok yakın olacağının sinyalini vermişti bile. erkeklere "brother," kadınlara "sister" diye bağırtarak. o saniyelerde anladım, seal "soul"a yüklenip ağırbaşlı bir performans sunmayacaktı. bildiğin rock konseri oldu yahu bu!

seal sahnede tahmin ettiğimden çok daha samimiydi. türkiye'ye ilk gelişinin bu olmadığını, ilk seferinde bir şirket için çaldığını itiraf etti örneğin. ön sıralara "siz tabii dans etmezsiniz, pahalı koltuklarda oturuyorsunuz" diye laf attı! o ön sıralardan bir kadını dansa kaldırması ama kadının ısrarla kalkmaması vurucuydu. adam "ben heidi klum'u spor salonundan kaldırmış adamım lan, seni mi dansa kaldıramayacağım?" der diye korktum ama kibarlığını yitirmedi, kadın da sonunda kalktı neyse ki.

işte "açıkhavada kimse oturmadı" derken kastettiğim tam da bu. seal kitleyi "oturmaya mı geldik?" diyerek hareketlendirdi. yani kitlenin değil, seal'ın başarısıydı bu coşku. nereden gelirse gelsin, oturarak izlemekten çok daha eğlenceliydi bu şekil. benim için caz festivalinin kapanışı oldu seal, ve gayet güzel bir kapanış oldu.

konser ciddi anlamda bir celebrity geçidiydi. bir tarafta pamela spence, bir tarafta ayşe hatun önal... konserin başlamasına saniyeler kala tuba ünsal geldi yanıma oturdu bir de! bense çok medeni davrandım tabii, oralı olmadım bıraktım eğlensin (tabii tabii!).

seal'la ilgili şunu söylemek gerek belki: "kiss from a rose"dan beri, yani 15 yıldan bu yana doğru düzgün hit çıkartmamış bir adam bu, hadi "love's divine" ile "the right life"ı da yarımşardan tek hit sayalım. buna rağmen bunca insanı açıkhavaya çekmişse, heidi klum faktörü kadar, 1990'ların başında ne kadar büyük olduğunun şüphesiz payı vardır. muhtemelen bir daha asla albümlerini heyecanla bekleyeceğim bir adam olmayacak, ama yine de konser öncesinde hissettiğim kadar da duyarsız olmamam lazım adama, bunu hatırladım.

bir de defalarca altını çizmek gerek herhalde, müzik tarihinde şundan daha vurucu kaç tane dize var acaba: "but we're never gonna survive unless we get a little crazy."