Showing posts with label gezi. Show all posts
Showing posts with label gezi. Show all posts

Wednesday, September 17, 2014

Edinburgh: En sevdiğim

Londra benim favori şehrimdi, Edinburgh'yı görene kadar. Hepi topu iki defa gittim, o iki gidişin toplamı bir hafta bile etmez. Ama gördüğüm kadarı yetti. İskoçya'nın başkenti kadar güzel, tarihi, keyifli, insanı güzel, ortamı tatlı, yeşil, kasmayan şehir görmedim. Yani belki görmüşümdür, ama Edinburgh'nın bana verdiği tatmini, rahatlık hissini başka bir yerde görmedim.

İstedim ki Edinburgh'yı yazayım, İskoçlar "Tamam mı, devam mı?" diye sandığa giderken bu şehirden bir parça Çekme Kaset'te olsun. Ama sonra yazı yerine fotoğraflarımı koyayım, onlar üzerinden gideyim dedim. Nasıl olsa yazıları kimse okumuyor.

Bu, muhteşem Edinburgh Kalesi. Eski Şehir'in tam ortasında duruyor. Ona doğru yürüyerek çıkarken adım adım şehrin manzarası güzelleşecek, en sonunda buraya ulaştığınızda tüm şehre hakim olacaksınız. Sonra buradaki işiniz bittiğinde yavaş yavaş Royal Mile'dan yürüyeceksiniz. Royal Mile, gerçekten de Kraliçe'nin kullandığı yol olduğu için bu isme sahip. Barları, pub'ları, hediyelik eşya dükkanlarıyla tam bir turist merkezi. 


Bunun arkasında güzel bir hikaye var. 24 Mayıs 2013 günü bu parka oturdum ve bir tweet attım: Medeniyet dediğin, hava güzelse insanların şöyle parka gidebilmesi aslında, atla deve değil. Olaydan bir hafta sonra hepimiz Gezi Parkı'ndaydık. İçime doğmuş herhalde. Ya da hepimiz medeniyete öyle susamışız. (Tweet bu)
Edinburgh, Britanya'da bulacağınız en eski binaların bir kısmını içeriyor. Hikaye şu, eski Londra'nın merkezinin neredeyse tamamı 1666'daki büyük yangında gitmiş, dolayısıyla oralarda gördüğünüz, birkaç yüzyıllık "yeni" binalar. Ama Edinburgh'da çok daha geriye gidebiliyorsunuz. Sokaklarında çok daha fazla hikaye var bu yüzden. 

 Royal Mile 

National Museum of Scotland çok keyifli bir yer. İskoçların kökenlerini görüyorsunuz ama popüler kültüre dair ögeler de var. Örneğin "Ünlü İskoçlar" bölümüne geldiğinizde Jackie Stewart'ı ya da Amy MacDonald'ı görüyorsunuz, keyifli oluyor. 
Gecelere akacaksanız yine Old Town civarındaki pub'lar keyifli. Hemen hepsinde canlı müzik var, ya da o gün rugby veya futbol varsa onları da izliyorsunuz. Ama önce Old Town'daki Bread Street üzerinde bulunan Pulp Fiction'a uğrayacaksınız. Dünyadaki en tatlı kitabevi olabilir. Güzel rock müzik çalınıyor, kitaplar güzel, kahve güzel. Girip otursanız ve saatlerce kalkmasanız size kimse bir şey demez. Mutlaka görün. Oradan çıkınca yüksek müzik isterseniz Cabaret Voltaire'de canlı müzik, Electric Circus ve The Liquid Room'da partiler oluyor. Takılabilirsiniz. Cowgate Street'te daha ziyade öğrenci mekanları, Grassmarket'ta daha ziyade hip ortamları bulabilirsiniz (ki Grassmarket'a hiçbir yere oturmasanız bile gitmelisiniz, yukarı doğru çıkan, renkli ve olağanüstü güzel bir sokak bu). 

Bu da en sevdiğim plakçı. Hem çok güzel plaklar var, hem çok ucuz. Londra'da alabileceğinizden birkaç paund ucuza alabiliyorsunuz. 

Bir ay önce Galler'deydim, Green Man festivali için. İskoçya'nın kullandığı paralar, İngiltere'den farklı, belki biliyorsunuzdur. Değeri aynı, hepsi de geçiyor, ama işte, arka yüzü, rengi falan farklı. Bir 5 paund yanımda kalmıştı o seyahatten, bu gidişte harcarım dedim. Festivalde "Bu geçiyor mu?" diye sordum, çocuk soruyu garipsedi, "Tabii ki" dedi. Bu seçimin sonrasında o para artık İngiltere'de geçmeyebilir. İskoçya'nın güzel insanları ne yaparlarsa yapsınlar, hayırlı olsun. Ben gerekirse Birleşik Krallık, gerekirse Schengen, gerekirse de İskoçya vizesi alır yine giderim oralara. Yine yanıma bir İskoç gelir ve muhabbeti açar. Hibernian'dan, İngiltere'den, Türkiye'nin güneyinden konuşuruz. "İskoççayla aran nasıl?" diye sorar birisi. "Çünkü bizim konuştuğumuz İngilizce değil, İskoçça." Yine bir etek (kilt) almaya niyetlenirim, yine çok pahalı gelir, almam. Çünkü orada gerçekten gençler bara giderken de etek giyebiliyorlar ve nasıl oluyorsa hiç üşümüyorlar. Neyse, bana o kadar yakışmaz zaten. 

Friday, December 6, 2013

Bir kavuşma: Neko Case konseri

Hayır, bu kez atlayıp gitme sebebim "Ya mükemmel bir şey olur da ben kaçırırsam?" kaygısı, ya da urban dictionary'deki tabirle "fomofobi" değildi. Onu Mayıs'ta yapmıştım: Hibernian 110 yıllık İskoçya Kupası hasretini bitirir de ben orada olmazsam buna dayanamazdım. Arka arkaya iki günde Londra'da Almanların kapışmasını ve Glasgow'da bizim çocukların Celtic ile mücadelesini izlemiştim o haftasonu. Sonuç, tuttuğum iki takımın da daha güçlü olan rakiplerine yenilmesiydi. Hoş, Dortmund, Bayern'e bir son dakika golüyle kaybetmişti; bizimkiler ise ilk dakikalardan teslim olup 3-0 gibi net bir skorla yenilmişti. 26 Mayıs pazar akşamı Edinburgh sokaklarını dolaşırken kendi kendime bu gaza gereksiz biçimde gelmiş olabileceğim ihtimalini düşünmemeye çalışıyordum ama bir daha bunun gibi bir şeyi yapmayacağımın garantisi yoktu. 

Son birkaç yıldır doğumgünlerimde mumları üflerken aşırı iddialı şetler dileyip ertesi sene görkemli kaybedişler yaşıyordum. 2 Kasım gecesi yatağa yatarken aklıma gelen, daha küçük, ama gerçekleştirilebilir ve aslında benim için çok önemli bir şeydi. Neko Case en sevdiğim şarkıcıydı, giderek dostum olmaya doğru gidiyordu ve uzun zamandan sonra en bağlandığım sanatçıydı. Avrupa turnesi varsa onu yakalayabilirdim. Zamanı gelmişti. 

Neko Case, "Middle Cyclone"dan sonra yeni kaydı "The Worse Things Get, The Harder I Fight, The Harder I Fight, The More I Love You" için dört yıl bekledi. Birkaç sebebi var, kendi standartlarına göre biraz daha ünlü oldu, "True Blood," "Hunger Games" gibi projelere müzik üretti. Bir de, o arada hem annesini, hem babasını kaybetti. Uzun yıllar görüşmediğiniz bir arkadaşınızla kötü bir olay olduğunda yeniden bir araya gelirsiniz ve ikiniz de bu durumun tatsızlığının farkındasınızdır ya hani, ve havadan sudan konuşurken bahsetmediginiz şey, "odadaki fil" gibidir. Neko ilk şarkı "Wild Creatures"tan malumu ilam ediyor albümünde: "Artık beni rahatlatacak bir annem de yok." Sizin bir şey anlatmanıza gerek kalmadı, zaten isteseniz de bu kadar iyi anlatamazsınız. Uncut ile yaptığı röportajda yaşadığı depresyonu "bir olimpik havuz dolusu kirli suyu küçük bir lavabo deliğinden boşaltmaya çalışmak gibi" diye tanımlıyor. Bu turneye de pek iyi başlamadı: St. Louis'deki bir konserde sürekli fotograf çeken birisine sinirlenip sahneden indi. Başka bir grup olsa Pitchfork'un skandal yaratacağı bir durumdu ama müzik yazarları Neko'yu severler, olayı çok büyütmediler. Death Grips gibiler çok daha azı için az eleştirilmedi.
Neko her zaman depresif bir kadın değil. "Fox Confessor Brings The Flood," onunla tanıştığım albümü, 2000'lerde en sevdiğim kayıt, hatta hayatımın albümü belki de, "kayıp" üzerine öykülerle doluydu, evet, ama "Middle Cyclone" ise aksine, doğa ve hayat temalarıyla örülüydü. Bu yaşadıklarından sonra benzer bir kayıt beklemek mümkün değil elbette: "The Worse Things Get, The Harder I Fight, The Harder I Fight, The More I Love You" onun "ölümlülük" üzerine en çok yoğunlaştığı albümü. "Where Did I Leave That Fire?"ı alın mesela. Kendisinin imzası olan doğrudan ifadelerle anlatıyor hikayesini; ister yaşlanma deyin, ister olgunlaşma. 

2 Aralık 2013 gecesi Münih'in Muffatwerk salonundaki konserini bu şarkıyla açtı Neko Case. Sahneye çıktığında, "Nihayet yıllar sonra karşımdasınız" diye gözlerimi dolduran ilk R.E.M. veya U2 konserleri tecrübem gibi değil, bir kavuşma gibi hissediyorum. Ben en önde oturuyorum (Konserde dört beş sıra koltuk var ve benim biletim ayakta durmalı; ama ben oturdum ve kaldıran olmadı). Hemen bir metre ötemde işte. Saçları dağınık, kabarık ve hafiften beyazlaşmış. Küçücük, incecik. Tahmin ettiğim gibi durgun. Ama performansı mükemmel. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyebilirim: Neko Case indie'nin en iyi şarkıcısı. Vokal performansının bir eşi daha yok. Ve sahnedeki sesi albümdeki kadar güzel. En ağır şarkısından "This Tornado Loves You"ya giriyor: En keyifli, en melodik şarkılarından birine. Grubu mükemmel, kadim geri vokalisti Kelly Hogan yine Neko ile paslaşıp duruyor: Şarkılar maksimum yoğunlukta, aralarda komiklikler şakalar. "Bu şarkıyı 'Hunger Games' için yaptık," diyor Neko. "Bu yüzden bu kadar zenginiz." Kelly ekliyor: "Bu filmleri izlemedim. Kafamda birbirlerine köfte atan insanlar canlanıyor." Neredeyse tamamen son üç albümden çalıyorlar, kusursuz çalıyorlar ve gidiyorlar. İki bis var ama ne kadar sahici bis bilmiyorum şimdi. Ama ikincisinde "Çok çağırdığınız için geldik" diyorlar, inanıyorum. 

Konser bitiyor, seyircilerin büyük kısmı dağılıyor, grup elemanları sahneye dönüp enstrümanlarını topluyor. Bizim Babylon'daki konserler gibi Neko da döner bir içki içer mi diye beklemiyor değilim ama gelmiyor. Olsun, onu ne kadar sevdiğimi sıkça söyledim ve söylüyorum zaten, Twitter'dan. Bazen cevap veriyor, bazen vermiyor. Olsun, okuduğunu biliyorum. Bir de, safça seviniyorum, "İyi gördüm" diye. Çok mutlu değildi belki ama eğleniyordu, devam ediyordu. Belki St. Louis vakası olmasa bağıra çağıra eşlik ederdim şarkılarına, biraz sarhoş olsam şarkı aralarında "sahnedekine laf yetiştiren, ben buradayım diyen adam" olurdum ama yok, gerek yok. 

2006 sonunda Metacritic'te yılın yüksek puanlı albümlerine bakarken rastgele indirdiğim bir albümün hayatımda bu kadar yer edeceğini bilemezdim. Geçen yedi yılda hayatımın hemen her adımına bir Neko şarkısı eşlik etti. Artık doğumgünü dileklerimde bile aklıma o geliyor. Bugün en iyi dostlarımdan birisi o. Ve evet, onu ilemeye biraz da bir dostu ziyaret eder gibi gittim. Sağlıklı bir ilişkimiz var. 

Monday, January 14, 2013

Masal kenti Kopenhag


Kendime not: Havayollarından ucuz bilet kovalarken bayram tatilinin iki hafta sonrasına ikinci bir tatil koymak iyi bir fikir değil.

Şüphesiz çok ilerigörüşlü bir insan değilim. Beş ay öncesinden bulduğum ucuz bilet sonucu Kopenhag’a bir hafta sonu tatili ayarlamak hayatımda yaptığım en uzun vadeli hareketlerden birisi. Ancak çok önceden belli olan Kopenhag yolculuğu, bayram tatili nedeniyle “doğan” (gazeteci olunca bayram tatilleri bayramdan birkaç hafta öncesine kadar kesinleşmiyor) Berlin tatilinin iki hafta sonrasına gelince o Danimarka yolu gözümde büyüdü de büyüdü.

Cuma gece 1 gibi vardık Kopenhag’a. Havaalanından kente gitmek için tren uygun, bildiğim kadarıyla gece boyu çalışıyor. Merkez istasyon iki durak (yaklaşık 25 dakika) uzakta. Trenler hızlı, temiz (ki Kopenhag’ın tamamı öyle) – ama çok pahalı (Kopenhag’daki her şey öyle). Wakeup Copenhagen’a yerleştik, fiyatına göre iyi bir otel ya da tam ters deyişle, çapına göre fiyatı iyi. Saat 2’de şehir merkezine yakın bir otele yerleşmişiz, yapılacak iki şey var: Ya kenti keşfe çıkacağız ve Cuma gecesini yaşayacağız, ya da uyuyup ertesi sabah erkenden kalkmak için güç depolayacağız. Dört-beş saat önce mesaiden çıkıp İstanbul trafiğine atılmışız, üç küsur saat uçmuşuz, bonus olarak 30’un yanlış tarafındayız. Uyuyoruz.

İlk kez gelinen şehirde turist atraksiyonlarıyla kentteki “hip” yerlerin dağılımını hakkıyla yapabilmek esastır. O yüzden Küçük Denizkızı Heykeli’nden (Den lille havfrue) başladık. Adını Hans Christian Andersen’in bir masalından alan heykel, adı gibi küçük. Bunu gitmeden önce bilin ki, sonra hayal kırıklığına uğramayın. Ama bu gitmeden önce bana çok söylendiğinden midir bilmem, ben bir Manneken Pis kadar yıkıma uğramadım.


Küçük Denizkızı’nı bırakıp merkeze doğru yürürken Kastellet’ten geçtik. Avrupa’nın en eski kalelerinden birisi, şu anda Danimarka Ordusu tarafından da kullanılıyor. Yine merkeze doğru giderken Rosenborg Kalesi’nin bahçelerinden yürüdük, daha sonra Botanik Bahçesi’nden (Botanisk Have) geçtik. Avrupa’ya her gidişte gıpta edilen, ciğere İstanbul’da görmediği oksijeni yükleten, kafaya yeşil terapisi yaptıran nefis parklardan birisi bu da.

Sonraki istikamet Nyhavn. Kanal boyunca dizilen rengarenk binalarıyla Kopenhag’ın en kartpostallık yeri. Genelde en kartpostallık yerlerde bir yapaylık olur; Nyhavn şiir gibi, masal gibi. Tabii o büyünün bozulması için kanal boyundaki mekanların fiyat listelerine göz atmanız yeterli oluyor. Smorrebrod dedikleri açık sandviçlerinden tadımlık üç tane ve bir bira için talep edilen rakamlar göz yaşartıcı.

Nyhavn’ın ardından yürüyerek Ströget’e gittik. “Kopenhag’ın İstiklal Caddesi” olarak tarif edilse de Bağdat Caddesi’ne daha çok benzetilebilir. Daha alışveriş odaklı, inceden sosyetik ve bar-kafe kalitesi daha ziyade ünlü ama ruhsuz yerlerden mürekkep. Gece hayatının daha hip yerlerinin Vesterbro’da olduğunu öğrendiğimiz için (ve saat Ströget’teki mekanların yavaştan kapanma saatine geldiği için) Ströget gezintimizi nefis Lego dükkanına camdan bakmak, bir iki hediyelik eşya dükkanından üç-beş bir şey almak, bir kafede kahve içmek, yolda krep yemekle hallettik.
Akşam yemeği için Vesterbro’daki Bio Mio’dayız. Eski bir Bosch fabrikasından bozma (ki Bosch tabelası hala tepede durmakta) son derece geniş, sıra halinde dizilmiş geniş masaları başkalarıyla paylaştığınız, menüden baktıktan sonra siparişinizi gidip kendiniz verdiğiniz ve sonrasında aşçıların yemeğinizi pişirmesini izleyebildğiniz bir restoran Bio Mio. Alamet-i farikası organik yemekler yapması ve bunu da çok güzel beceriyorlar. Yemekler gerçekten nefis. Fiyatlar biraz tuzlu ama Kopenhag ortalamasına göre çok da acımasız değil.

Hazır yakındayken gece çıkması için Kødbyen’e gittik. Sözlük anlamıyla “Et şehri” olan bölge aslında eski bir mezbahalar alanı. Yakın zamanda ise bölgede barlar, kulüpler açılınca Kopenhag gece hayatının kilit yerlerinden birisi olmuş. “Gecenin bir vakti gençler evlerine dönerken kasaplar işe giriyorlar, böylece Kødbyen hiç uyumuyor” denmiş Guardian’daki yazısında. Belki mekanların hala değiştirilmemiş kasap estetiğini, sözgelimi beyaz karolarını, kapıların camlı olmasını yadırgayabilirsiniz ama içine girince gerçekten eğlenceli mekanlar bunlar. Karriere veya Jolene; Kødbyen’e gittiğinizde birer kokteyl içebileceğiniz (özellikle happy hour’larda kokteyl fiyatları gerçekten uygun) ve “İnsanlar ne kadar güzel ya” diye iç geçirebileceğiniz yerlerin sadece ikisi.

Vesterbro’da Kødbyen dışında da gidilecek mekanlar var. Dyrehaven bunlardan birisi. Hem biralarını sevdim, hem de çaldıkları post-punk şarkılarını. Üstelik aydınlık ve tatlı bir yer, ama içerisi oldukça kalabalıklaşabiliyor.
Ertesi sabah, Kopenhag’daki 48 saatimizin zirvesi için Mother’dayız. Mübalağa yok, yine Vesterbro’daki bu pizzacı, hafta sonu sabahları rüya gibi bir açık menü brunch sunuyor. Pizzalar, soğuk mezeler, şekerliler, eh, Danimarka olunca peynirler Allah’ın emri... Mükemmel, patlayıncaya kadar yediğim ve kendimi kötü hissettiğim ama şu an bile hala “Ne güzeldi” diye andığım bir brunch oldu. Bunun üzerine bol bol yürümek gerekti tabii ki. Merkeze doğru yürürken istikametimiz olan meşhur Tivoli Parkı Noel için hazırlanmakta olduğu için kapalıydı. Düşününce belki de isabet olmuş zira o kadar dolu bir mideyle eğlence parkına girmek Problem Çocuk sahneleri yaratabilirdi.

Pazar günümüzü müzelerde de geçirebilirdik. Örneğin Ulusal Müze veya Ulusal Galeri’ye yolumuzu düşürebilirdik. Louisiana Modern Sanat Müzesi iyi bir seçenek olabilirdi. Andersen’in masalları için interaktif bir müze tecrübesi yaşayabilir, ya da işi iyice dalgaya vurup Tuborg veya Carlsberg müzelerinde gezebilirdik. Ama onu yapmadık. İkinci günümüzü biraz daha gevşek geçirmek istedik. İki günlük bir tatilde, hele tüm gece de yolda geçecekken sokaklarda sakince yürümeyi koşturmaya tercih ettik. Tersini tercih edecekler için bu paragraf bir müze rehberi olsun.

Knippel köprüsünden geçip Christianshavn’ya yürüdük, yol uzundu ama vardığımızda gördüğümüz manzara güzeldi. Nyhavn’daki gibi nehir kıyısına bakan kutu kutu şirin evler, ferah sokaklar... Çok değil, biraz yürüyünce Freetown Christiania’ya varacaksınız. 1970’lerin özgürlükçü atmosferine yakışan bir komün düşü kurulmuş burada, sonra hippilerce işgal edilmiş bu alan. Daha sonra devlet kendilerini çıkaramayınca orada özerk bir yönetim kurmalarına göz yummuş. İçeride ot satışı 30 yıldan fazla bir süre serbestmiş ama son yıllarda devlet kendilerine biraz daha fazla baskı uygulamaya başlamış. Eh, Kopenhag’ın ortasında yaklaşık bin kişinin yaşadığı, yarım kilometrekarelik bir özerk alan her zaman devletleri korkutur. Ama Christiania direniyor, hikayesini detaylı olarak okumanızı öneririm. Hah, gittiğinizde çok gerilmeyin, içerisi son derece rahat bir özgürlük ortamı ancak birkaç kuralı hatırınızda tutmanızı tavsiye ederim: Koşmayın, bağırmayın ve fotoğraf çekmeyin. Koşmayın ve bağırmayın çünkü Freetown sakinleri polis baskını olduğunu zannedebilirler. Fotoğraf çekmeyin çünkü “marijuana hala yasal değil.” Merak etmeyin, girişte bu uyarı size hatırlatılıyor. Biraz gezdiğinizde açık açık esrar satan dükkanları, güzel müzik çalan kafeleri, önünde durup içen tipleri göreceksiniz. Ve tabii ki tüm alanı gezdiğinizde tahta evleri, ağaçları, çimenleri görüp kaldığınız süre boyunca şehir hayatından uzaklaşmanın tadını çıkaracaksınız. Adeta “The Village” gibi, bambaşka bir dünya, bambaşka bir zaman akışı var Freetown Christiania’da. Zaten bu yüzden çıkarken tabelada “Şu anda AB’ye giriyorsunuz” yazısı yazıyor.

AB’ye döndükten sonra Kopenhag’da geceyarısına kadar birkaç saatimiz daha var. Bir kafede cam kenarına oturup gelen geçeni izleyip güneşi batırdık. Merkeze dönüp meşhur pub’larından Streckers’a oturduk, Carlsberg’lerimizi içtik, maça baktık, FC København, Aalborg’u 4-0 yeniyordu. O gece stada da gidebilirdik aslında, ama toplamda iki günlük bir tatilin bir kısmını stadyumda geçirmek pek mümkün bir şey değil – en azından evli bir erkek için! Yine aynı akşamki Band of Horses konseri için kendimi zorlamamam da ondan (biraz da grubu 2008’de, iyi zamanlarında izlemiş olduğumdan). Sonra Ströget’te biraz daha dolaşmaca, Burger King’de yemek yeme (maalesef yurtdışında da Burger King/McDonald’s yiyip bildik lezzeti kıyaslama benim için bir guilty pleasure). Final için ise yine merkezde La Fontaine’e gittik. Kopenhag caz barlarıyla ünlü bir kent, özellikle Jazzhus Montmartre alanında dünyanın en ünlülerinden birisi. La Fontaine belki o kadar ünlü değil ama loş ışıkları, o Pazar akşamında adım atacak yer bulamayacak kadar kalabalık oluşuyla müthiş bir ambiyansı var. Caz uzmanı sayılmam ama çalan grup da çok iyi. Grup demek ne kadar doğu bilmiyorum, zira sürekli rotasyon halinde çalan 6-7 müzisyen var. Müthiş jam’ler yaptılar ve hayran kaldık. Ama artık bizim için gitme vakti.

Merkez istasyondan bavullarımızı aldıktan sonra iki durakta havaalanına gidecektik. Toplu taşımayı önceki üç kullanışımızda aldığımız biletleri nereye okutacağımızı bulamadığımız için Pazar akşam saat 11’de kimse kimseye bilet sormaz diyerek (Berlin’deki beleştepe tecrübemizden de cesaret alarak) bilet almamaya karar verdik. Hepi topu 20 dakikalık bir yolculuk, bilet sormazsa yaklaşık 80 TL cebimizde kalacak. İki gün boyunca Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden birisinde her şeye yüzlerce Kron (0.3 TL) bayıldıktan sonra bu küçük hesaba gerek yok işte, ama şeytan dürtüyor. Trene biniyoruz, hareket ediyor, görevli vagonları gezmeye başlıyor, yanımızdan hızla geçerken kalbim 250 atıyor. Bir sonraki vagona geçiyor, oh, kurtulduk. Gözüm sürekli saatte, dakikalar geçmiyor. İki durağın ilkine yaklaşık 6-7 dakikada gelmemiz laazım ama o 6-7 dakika 6-7 saat uzunluğunda. Sürekli arkayı kontrol ediyorum, görevli var mı diye, görünürde yok. Zaman geçmiyor. Sonra bir bakıyorum arkadaki vagona varmış. Tek tek biletlere bakıyor, koltukları geçiyor, aramızda 7-8 sıra ve bir kapı var sadece. Saat 22:56, aradaki istasyona varıyoruz. Hadi diyorum Selmin’e, iniyoruz. Koşarak iniyoruz. Hava 1 derece ama ter içindeyim. Görevli bizim vagona ulaştı ama ben dışarıdayım. Bomba patlarken binadan kaçan John McClane hissiyatına tüm hayatım boyunca en yaklaştığım an. Tren ilerliyor, dışarıdan bakıyoruz. Havaalanından bir durak uzaktayız ama tıpış tıpış bilet almaya çıkıyoruz, bu kadar illegallik yeter.

Koşuşturmayla geçtiğine, heyecanla bittiğine bakmayın: Kopenhag zamanın yavaş aktığı, insanların güler yüzle bisikletleri üzerinde dolaştığı, soğuğa rağmen (soğuk sayesinde) çok ferah bir havası olan, insanı dinlendiren bir şehir. İstanbul ve son tatil destinasyonum Berlin’in manik depresifliğinden uzakta, huzur dolu, “burada yaşanır ki” dedirten bir yer.
Botanisk Have

Kendime ikinci not: Havayollarından ucuz bilet kovalarken uzun vadeli program yapmakta bir sorun yok. O yol gözünde büyüse de, Cuma akşamını “Yetişebilecek miyim?” stresiyle, Pazar gecesini uçakta zombi gibi geçirsen de, her saniyesine değiyor. Kopenhag’da değdi en azından.

Thursday, November 8, 2012

Ü-Berlin




Ben İngiliz muhibi, Selmin de Fransız tedrisatından geçmiş olmamıza karşın ikimizin hayatında da bir Alman nosyonu söz konusu. Benim için ablamın 10 yıldır yaşadığı ve her “kaçıcam bu ülkeden” panik atağımda sığınılabilecek son liman olarak hep hazırda tuttuğum(u sandığım) ülke. Selmin’in bağları daha kuvvetli. Doktor babasının 1970’lerde göç etmesi sonucu onun doğduğu yer Almanya. Daha ilginci, bir yaşından beri hiç gitmediği “memleketi.” Benim de dört yıl önce Köln ve Düsseldorf’ta birer gün geçirmemi saymazsak, ikimiz için de Berlin seyahati “ilk” Almanya tecrübesi.


Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı

Topographie des Terrors 

Şüphesiz Berlin hakkında bir fikri olması için insanın, gitmeden önce bir heyecan duymak için böyle bir “backstory”ye gerek yok. II. Dünya Savaşı’ndan “Duvar”ına kadar her kıtanın her dönüm noktasında hançerin saplandığı yer olmuş kent. Aynı zamanda liberal düşüncenin, kıtadaki multi-kültürel damarın ve “sabaha kadar dans”ın merkezi. Berlin’e gelmeden önce de, içindeyken de her zaman kentin öneminden haberdar ediliyorsunuz mutlaka. Tarihiyle bu kadar iç içe yaşayan şehir azdır belki de. O kadar ki, o tarihle iç içeliğinden de bir gurur duyuyor Berlinliler (ve Almanlar). 1933-1945 arasında dünyayı kasıp kavuran Nazi deliliğine odaklanan Topographie des Terrors mesela. Normalde bir ülke için üzerinden yüzyıl bile geçmemiş günahlarıyla yüzleşmek kolay değildir. Berlin’de ise yükselen Nazi histerisinin, sıradan insanların bile nasıl birer ihbarcı haline dönüştüğünün, Yahudi, eşcinsel, komünist, kısacası çizilmiş sınırların dışında kalan herkesin nasıl kurban edildiğinin tanıklığını bu müzede yaşayabiliyorsunuz. Fotoğraflar, belgeler, videolar ve metinler içeren panolar haricinde dışında nasıl işkence ve tecrit metodlarının açıkça gösterildiği açık hava bölümleri size dehşeti yaşatıyor. Bu, Almanların artık övündükleri ve belki de övünmeleri gereken bir hasletleri. Kendilerine ve geçmişlerine ayna tutmaları sayesinde ayağa kalktıklarına inanıyorlar. Ve haklılar. 
Bundestag

Checkpoint Charlie 

Benzer bir geçmişe bakış müzesi DDR Museum ise bu kadar asık suratlı değil. Bilakis, kalitesizliğiyle ünlü arabaları Trabant’a binebildiğiniz, ortalama bir ailenin oturma odasına oturabildiğiniz, 1970’lerin televizyon programlarını izleyebildiğiniz ve kıyafetlerini görebildiğiniz bir Doğu Almanya tecrübesi bu. Artık “Batı”dan baktıkları için Doğu Almanya’ya fazlasıyla alaycı bakması dışında keyifli bir müze. Doğu Almanya demişken, kaçınılmaz turist noktalarından Checkpoint Charlie ve ikonik tabelasına gitmek, artık var olmayan duvarın yerinde bırakılan izlerine tanık olmak veya duvarın hala muhafaza edilen kısımlarının görülebileceği East Side Gallery’ye gitmek de “Duvar”la ilgili turist “atraksiyonları.” Almanya tarihine dair çok detaylı bilgiler alabileceğiniz ve üstelik Aziz Berlin'e de tepeden bakabileceğiniz Bundestag'ı da (Meclis Binası) ıskalamayın. Fernsehturm da (Televizyon Kulesi) "tepeden bakma" işlevini görüyor, ne kadar şart, o size kalmış.
Bergama Müzesi

Berlin’de başka müzeler gezmek isterseniz istikametiniz Museumsinsel (Müze Adası) olması. İnanılmaz Zeus Altarı’yla Bergama Müzesi ve göz kamaştırıcı Nefertiti Büstü’yle Neuesmuseum bizim yolumuzun düştükleriydi. Özellikle ilki, hele bu topraklardan giden bir turist için kaçmaz, zira “Bunları bizden kaçırmışlar” öfkesiyle “Biz tarihe bu değeri veremezdik” itirafı arasında gidip geleceksiniz.

Kptn. A. Müller

İyi bir turistin yaptığı gibi önce müzeleri aradan çıkarttıktan sonra sokaklara çıkabiliriz. Şüphesiz barlar ve club’lar konusunda Avrupa’daki en zengin merkezlerden birindesiniz. Özellikle Türklerin yoğun yaşadığı multi-kulti ekstravaganzası Kreuzberg, hipster cenneti Mitte ve cool Friedrichshain’da pek çok şık bar bulabiliyorsunuz. İlk akşam yemeğimizden sonra Friedrichshain’da pek çok pub ve barın bulunduğu Kptn. A. Müller’e dalıyoruz. Eski ev koltukları, fazlasıyla aydınlık mekan ve çok güzel kokteyller. Bizim buradaki gibi votka özütü falan koymuyorlar, epeyi sert ama çok güzel kokteyller. Kreuzberg’deki Café Condé de benzer konseptte, sadece oraya gittiğinizde kahve tercih etmeniz daha olası. Bir de gitmişken mekanın tonton kedisini (adını unuttum) mıncıklamanızı öneririm. Hemen çevredeki Das Hotel de benzer bir sıcaklığa sahip, aydınlık bir bar. İsmine rağmen Luzia için ise aynısı söylenemez. Kreuzberg’in meşhur Oranienstrasse’si üzerindeki Luzia karanlık, cool ve epeyi popüler bir mekan. Bir de Prater Garten var, bizim Ekim sonunda giderseniz pek tadı yok ama hava güzelken dışarıda oturulup iki tek atması keyifli olacak gibi göründü.
Die Weinerei

Barlardan bahsederken Die Weinerei’a ayrı bir parantez açmalı. Kadeh için iki euro verdikten sonra istediğiniz kadar şarap içebileceğiniz bir mekan. Kalkarken size hesap getirilmeyecek, ne kadar ödemeniz gerektiğine kendiniz karar vereceksiniz. Pek çok kişi bunu kötüye kullanabilir ama barın arkasında duran adama sorduğunuzda işin müşterinin sağduyusuna bırakıldığını anlatıyor size. Gerçekten de siz de kötüye kullanmak istemiyorsunuz bu durumda. Berlin’in fikrî atmosferine uyan, hoş bir mekan.
Luzia 

Club’lara gelince, Berghain’dan bahsetmek gerek şüphesiz. Kapılarında uzun kuyruklar oluşturan, içeri girip girmeyişinizin neredeyse piyango olduğu iddia edilen, içeride tek kare fotoğraf çekmenize izin verilmeyen hedonizm cenneti. Kapısına gidip geri çevrilme riskini alamadım, üzgünüm. Weekend veya Watergate’in daha turist canlısı olduğu söyleniyor, Asphalt ise hip-hop geceleriyle meşhurmuş. Benim Cumartesi gecesi eğlencesi anlayışıma uyan White Trash’i de önerebilirim. Biraz eski Bronx leşliğinde gaz punk ve alternatif çalan, içinde dövmecisi de bulunan ve çoğunlukla üst katında Amerikan tarzı hamburger tüketip belli bir saatten sonra alt tarafta kopmaya inilebilecek bir mekan. Bir de Kreuzberg’deki konser mekanı Festsaal var, bulunduğumuz günlerde Death Grips orada çalıyordu mesela. Yine KaterHolzig de aynı çizgiye hitap ediyor, ama gitmedim, görmedim.

"Alman pastası"

Yemek için (gecenin 12’sinde önünde uzun kuyruklar oluşturan) Mustafa’s Gemüse Döner’i bir kenara bırakırsak adım başı karşınıza çıkacak Wurst benim favorim. Bol İtalyan restoranı ve hamburgerciler arasından da seçim yapabilirsiniz. İlk akşam rezervasyon yaptırarak gittiğimiz Schneeweis daha Alman ve İsviçre mutfağına eğildiği için tercih ettiğimiz, hakiki bir gurme restoranı. Her gün menüsü değişiyor ve yemeklerin sunumu da muazzam. Tatlı seven bir insansanız bol bol dünyada Berliner diye bilinen Pfannkuchen, çeşit çeşit cheesecake ve “Inglourious Basterds”ta Hans Landa’nın da afiyetle yediği Apfelstrudel kalbinizi çelecektir. Ayrıca benim gibi bira seven bir insan için de envai çeşit tatmanız olası, Augustiner Bräu’un lager’ı çok keyifliydi.
Tiergarten
Bir Pazar sabahına denk gelip Boxhagener Platz’ta gidemedim, Berghain’da güneşi doğurana kadar dans edemedim belki ama üç buçuk güne sığan Berlin benim için buydu. Sanırım Kreuzberg’den yeteri kadar etkilenmedim, belki Mitte’nin yanlış tarafında dolaştım. Prenzlauer Berg’in soğuğunu ve Tiergarten’ın hakiki sonbaharını diğer pek çok şeyden daha çok sevdim. Berlin’i Berlin yapan şeyleri ıskalayıp Berlin’in içindeki Avrupa’yı daha çok sevmemin racona ters düştüğümün farkındayım. Ne yapayım, bende bu kadar oldu.

Tuesday, December 6, 2011

2011: An Anfield Odyssey

Barcelona hep Katalanların milli takımı olarak anılır ya, Liverpool da Scouser'ların milli takımı. Tıpkı "Welcome to Sarajevo"da "Beatles İngiltere'den değil ki, Liverpool'dan" demesi gibi, Liverpool'lular da kendilerine "İngiliz değil Scouser" demeyi tercih ederler. Bir anlamda ülkenin geri kalanındakilerle bir kopuklukları var ve bu onlar için hiç sorun değil.

Dünyada sadece birkaç takıma nasip olacak kadar çok öyküsü vardır Liverpool’un. Tarihi, başarıları, kültürü, taraftarları, muhalifliği falan filan. Bir yerde açılınca muhabbeti, futbol dilencileri hemen coşar, Kop’tan girer, liman işçilerine destek veren Robbie Fowler’dan çıkarlar.

Ben Liverpool’a bunlar sayesinde vurulmadım. Beni çeken kırmızı renkti, futbolun bir başka oynandığı İngiltere Premier Ligi’nde kendine has bir takım oluşuydu, Okay Karacan’ın “McManaman” telaffuzuydu... Tam 1994-95 sezonunda, Macca’nın başını çektiği, Fowler, Collymore, Redknapp’lı Spice Boys yıllarıydı. O, Liverpool’un son 40 yıldaki en karanlık dönemiydi şüphesiz ama ben bundan haberdar değildim. Bir takıma aşık olmuştum ve “The Beach”te dendiği gibi, neden aşık olduğumla ilgili sebepler üretsem de o sebeplerin doğru olması gerekmiyordu. Ben önce o takımı sevdim, sonra sebepleri geldi. Şükür ki o sebepler hep güzeldi. Bir parçası olmaktan gurur duyduğum bir takım, bir kültür, bir tarih oldu Liverpool’unki. Ve galiba bundan yıllar önce soğuduğum ülke içi rekabetinden kopup alabildiğim ferah bir nefesti o İngiliz futbolu sevgim, Liverpool tutkum.

Liverpool’u hep uzaktan sevdim aslında, ama şansım yaver gitti, 2000’ler boyunca sıkça yolu Türkiye’ye düştü Kırmızıların. Galatasaray’la üç defa oynadılar, Beşiktaş’la bir. Bir kere de Trabzon’a geldiler, atladım gittim tabii. Eh, 2005’in yeri ayrı. Aylarca sessiz sessiz içimden kurduğum bir hayalin, dileğinin gerçekleşmesi var. Gözlerimin önünde, Liverpool’un futbol tarihinin en görkemli masalını gerçekleştirişi var.

İlginçtir, o maçı bir kenara koyarsak, Liverpool’un İstanbul ziyaretleri hep mutsuz. Trabzon’daki galibiyet Liverpool’un Türkiye topraklarındaki tek galibiyeti hatta. Evet, o takımı izlemek konusunda yılda bir kere ortalamasını tutturuyordum, ama artık “mabede” gitmenin vakti gelmişti. Anfield Road’da, Kop’ta bir maç izlemeliydim artık. Liverpool resmi sitesine yazdığım yazılar vasıtasıyla tanışıp arkadaş olduğumuz James Carroll’la yazıştım, “Bilet bulur muyum?” dedim, “Ne zaman istersen” dedi. Fikstür çekimi yapılınca vizemin biteceği tarihe kadar olan bölüme baktım, 27 Kasım’daki Manchester City maçı Kop tavafı için en uygun zamandı.

Önceki hafta sonu Liverpool’daydım. İlk seferim değildi, 2009’da gittiğimde de stadın müzesini görmüştüm ama mevsim yazdı, maç yoktu. Bir gün geri döneceğimi biliyordum. Tek mesele Stanley Park denen yere gitmeden önce gerçekleştirmekti bunu.

Dünyanın en güzel ofisi!

Maçtan önceki akşam James bana Liverpool'un ofisini gezdiriyor. Büyük bir plazanın üç katı kulübe ait. Bir kartla giriyoruz, "Burası web sitesi, burası televizyon stüdyoları, burası kulüp dergisinin yeri" diye gösteriyor. Şüphesiz tahminimden küçük ama sevimli ve modern bir yer. "Yönetimin ofisleri üst katta" diyor, basbayağı Ian Ayre'in ofisinden falan bahsediyor. "Üst kata da çıkardık ama benim kartım orayı açmıyor." Bir Cumartesi akşamı, olabileceğim en güzel yerlerden birindeyim. Çoğu insana göre herhangi bir ofis, bana göre Liverpool'un beynindeyiz! (Melwood'a gidip antrenman izleme fikrim maalesef daha önce basına kapalı olduğu için nazikçe reddedildi)

Burası LFC.tv'deki talk show'ların çekildiği stüdyo. Hiçbir şey replika değil, formalar ve kupalar dahil.


Stüdyo detayları arasında Beşiktaş flaması da var.

Birkaç hatıra fotoğrafından sonra çıkıp bir pub’da içiyoruz. Bana Liverpool’a nasıl bağlandığımı sormuyor artık, bu şaşkınlığı geçen sene Trabzon’da atmıştı. Liverpool'da futbolun her şey olduğunu anlatıyor. Aslında anlatmasına gerek yok, her köşede bunu görebiliyor insan.

“Sadece biz değil, rakibimizdir ama Everton da böyledir,” diyor James. “İngiltere'de başka hiçbir kentte bu kadar futbol tutkusu göremezsin. Belki Newcastle biraz yaklaşabilir, Sunderland'le rekabetleri falan. Ama asla Liverpool kadar değil.”

Liverpool’a yeni transfer olan oyuncular ilk başlarda şehir merkezinde kalırmış, ama zamanla şehir dışına yerleşirlermiş, o kadar ilgi fazla gelirmiş.

“Çünkü burada futbolcular gerçekten kahraman statüsünde. Bir yerden sonra oyunculara fazla gelebiliyor,” diyor James. Doğru, her köşede bir dükkanda formalar satılıyor, o formaların üzerinde Gerrard’lar, Suarez’ler, Carroll’lar, Reina’lar... Liverpool kentinin çoğunun Everton’ı tuttuğuna dair bir şehir efsanesi varmış, ben duymamıştım ama James de “Bu bir mit” diyor. Öyle, gerçekten çoğunluğun Liverpool olduğunu görmemek mümkün değil.

Gerçekten futbol Liverpool'u tanımlayan en temel iki ögeden biri (Diğeri tabii ki The Beatles). Şehir futbolla yaşıyor, futbolla alakası olmayan bir köşe bulmanız mümkün değil. “Her çocuk küçük yaştan babasından takımını alır. Kızlar bile, futbolu sevmeseler dahi, bir takım tutarlar. Ya kırmızısındır, ya da mavi.

Ben kırmızıyım ve dolayısıyla Everton'dan hiç hazmetmiyorum. Ama bir gerçek var ki, bir Liverpoollu, sevmese dahi Evertonlıya Londra veya Manchester takımlarını tutanlardan daha fazla saygı duyar. 1986'daki efsane FA Cup finalinden sonra karşlıklı olarak “Merseyside” diye tempo tutmuşlukları var. Rhys Jones için Anfield’da Everton marşının çalınması ya da Evertonlıların Michael Shields’a destek vermesi de...

Rekabet başka bir şey, düşmanlık başka. Pazar günü gerçekten de içinde olmayı hep hayal ettiğim yerdeyim. Anfield yakınındaki iki meşhur pub'dan biri olan The Arkles'ta içerken içeride 10-15 tane de City'li olduğunu görüyorum. En ufak bir sürtüşme yok. Nasıl olsun gerçi, deplasmana gelenlerin pek çoğu 55 yaşından büyük amca be teyzeler. Pub'da yan yana bira içip içeri girilecek, farklı taraflarda oturulacak ve nihayetinde herkes takımını destekleyecek. Öyle de oluyor. Özellikle de biz, Liverpool'un neden dünyadaki en güçlü iç saha takımlarından birisi olduğunun kanıtları olarak Kop'tayız. John Toshack'ın bir NTV röportajında "Top kaleciyi geçse üfleyerek topu çıkartmaya çalışır" dediği Kop bu. Veya James'in 25 Mayıs 2005'teki İstanbul masalını açıklamak için dediği gibi "Liverpool böyle şeyleri yapabilen bir takım. Nasıl olduğunu bilmesem de." Ve daha önceki hafta 2-1 yendiğimiz maçın öncesinde Fernando Torres'in dediği gibi "Liverpool kendinden daha pahalı takımlara karşı bile kafa kafaya oynayabiliyordu." Torres bunu Rafael Benitez'e bağlıyordu. Rafa'ya sevgim çok büyük ama bu onun değil, Liverpool'un bir hasletiydi. O pazar günü Anfield'a gelen takım bu sene hiç yenilmemişti, kabaca bir tarifle ikinci takımını lige koysak ikinci bitirecek kadar geniş bir kadroya sahipti ve ortak ezeli rakibimiz Manchester United'a deplasmanda altı tane sallamıştı. Ama biz biliyorduk ki, Anfield'a çıkıldığında dünyanın en iyi takımı bizdik. Bunu anlamayanlar vardır, Roy Hodgson mesela. Liverpool'un ne demek olduğunu idrak edememiş, oradan br kontratak takımı yaratmaya çalışmış, dolayısıyla Liverpool'un son 30 yılında en kısa çalışan menajer olmuştu. (James onun dönemini "Konuşurken çok bilgi yanlışı yapıyordu, her şeyi kontrol etmek zorunda kalıyorduk" diye hatırlıyor, Raul Meirelles'in mevkiini bilmediğini açıkça söyleyen, Danny Murphy'ye Messi'ymiş muamelesi yapan bir adamdan bahsediyoruz)

Maç öncesi Kop'taki dev bayrak. Beş Avrupa şampiyonluğunu anlatıyor ve açıkça Manchester City'ye (zamanında Chelsea'ye de verilen) "Form is temporary, class is permanent" mesajı veriliyor.

Neyse ki, Liverpool King Kenny ile çok doğal ve muhteşem bir uyum içinde. Liverpool'un ne olduğunu herkesten iyi biliyor, tüm İngiltere'de muazzam saygı görüyor ve Kop'un nasıl bir hayat damarı olduğunun farkında. Maç sırasında adına tezahüratlar yapıldığında dönüp el sallamayı ihmal etmiyor mesela. Ama Kop bunu hak eden bir yer. Her an oyunun içinde: Luis Suarez'e Depeche Mode'un "Just Can't Get Enough"ıyla, Jose Enrique'ye "oley oley oley oley"sen uyarlama tezahüratla sesleniyorlar. Takımı atağa kaldırırken itici güç oluyor, savunurken rakibi yıldırıcı. Futbolu bu kadar iyi bilen bir kitlenin yanında olmadığımı hissediyorum. Tepki zamanı, Türkiye tribünlerinde olaylara hep bir yarım saniye geç tepki verdiğimizi düşünürdüm. Anfield'da top kaleye giderken çizgi geçmeden gol olacağını anlayan insanlarla izliyoruz. Her an sabırlı, futbolculara karşı anlayışlılar. Hani bir tribünde ya ateşli olursunuz, ya da "Ben oturup maçı izleyeceğim" dersiniz ya, Anfield'da özellikle İngiltere'nin ayakta maç izlenen tek tribünü Kop'ta bunun ikisini birden yaşıyorsunuz.

Son ana kadar sıkıştırdık o gün City'yi, bu sene onları yenen ilk takım olmaya çok yaklaştık (özellikle bariz şekilde seyirci baskısıyla gelen Balotelli kırmızı kartından sonra) ama tıpkı United karşısında olduğu gibi yine bir kaleci, bu sefer Joe Hart izin vermiyor zafere. Bir hafta önce Stamford Bridge'de gelen Chelsea galibiyetinden sonra bir de City'yi yenmek çok büyük bir sıçrama olacak ama olamıyor işte.

Maç bitiminde herkes biraz buruk ama son düdükten itibaren alkış yükseliyor, önce bizim çocuklara, sonra başta Hart olmak üzere City takımına. Kalabalık kolayca dağılıyor, benim gibi hatıra fotoğrafı çektiren de yok değil. Stada iki dakika mesafedeki hostelime dönüyorum, yarım saat sonra çantalarımla stadın önünden geçerken büyük bir topluluk hala orada, takım otobüsünün çıkmasını bekliyor. Onlara sevgilerini göstermek, bir imza almak, hiç olmazsa el sallayabilmek için. Öyle de oluyor, durup düşünüyorum, Türkiye'de biz futbolu sevmeyi ne zaman unuttuk acaba? Ne zaman oyuncuları protesto etmek için değil, yalnızca hayranlıktan beklemez olduk? Ne zaman onlar mahallenin güzel abileri olmaktan çıktılar?

Stad girişindeki Hillsborough anıtı.

Liverpool'a aşık olma sebeplerimi bir bir görüp sevindim Anfield'da. Adeta futbolla aşk tazelemiş oldum. Hem güzel oynayan büyük bir takım olup başlangıçtaki değerlerini yitirmemek, çok büyüyüp bir yandan küçük kalmaktan gocunmamak... Buydu işte sevdiğim. Maç boyunca yanımdaki iki koltuğun sezonluk sahiplerini kestim. 30'lu yaşlarının başında, belli ki fanatik dönemleri geride kalmış baba ve yanında 5-6 yaşındaki oğlu. Kafasında şapkası, elinde maç dergisi, katılabildiği ölçüde tezahüratlara eşlik edişiyle çekirdekten yetişmekte olan bir ufaklık. Çok özendim ve içlendim. Çocuğumu nasıl bir şevkle böyle futbol sevdalısı yapacaktım ki ben? Onbeş günde bir pazar Kop'a onu götürmedikten sonra... Olsun, hayali bile güzeldi...