başın öne eğilmesinaldırma gönül aldırma
başın öne eğilmesin
aldırma gönül aldırma
ağladığın duyulmasın
aldırma wesley aldırma
aldırma arjen aldırma
dirk kuyt aldırma
bir futbol manyağı olarak bunu söylemek tuhaf ama, dünya kupası finallerini çok da sevmem. muhteşem bir ayın bitiş düdüğünü çalacağı için. her şeyin sonu var, özellikle de güzel şeylerin, şüphesiz. ama finaller müthiş geceler olduğu kadar, tatilin bitiş günü gibi bir hüzün de bırakır insanda.
danimarka ile soccer city'de yaptıkları maçtan beri bugün hollanda'yı göreceğimize inandığım için olsa gerek! normalde ingiltere birinci tercihim olsa da, bilinçli bir britanya-sever, her zaman yedekte bir takım daha tutar, çeyrek finalde elendikten sonra hedefsiz kalmamak için. tutulacak takım, hollanda'ydı. umarım makus bir talih kırılır, umarım futbolun en yakışıklı abilerinin 1974'te, 78'de, 94'te, 98'de deneyip beceremedikleri şeyi bugünün sert, realist ama hala ince bilekli oğlanları becerir. cruyff, neeskens, rep, van basten, gullit, rijkaard, bergkamp, overmars, frank de boer bunu çoktan hak etmişti. sneijder, robben, kuyt da hak ediyor.
cuma günü fifa adidas golden ball ödülü adaylarını açıkladı ve dünya kupasına akredite gazetecilerden oy vermelerini istedi. 5 puanı wesley sneijder'a, 3 puanı diego forlan'a, 1 puanı da david villa'ya vermiştim. dünkü maçtan sonra ilk iki sırayı değiştirdim. doğru olan sıralama buydu.
peki 2010'dan kim kalacak geriye? kimin öykülerini hatırlatacağız akşamları bira masalarında? hangi futbolcudan "çok büyük adamdı" diye bahsedeceğiz çocuğumuza futbolu sevdirmeye çalışırken? sizi bilmem ama ben kararımı verdim. diego forlan diyeceğim 2010'u anlatırken.
uruguay bu turnuvadan önce sürpriz adaylarımdandı. ama latin futboluna mesafeli duruşumdan dolayı onlarla da pek bir gönül bağım yoktu. ama oscar tabarez'in takımına her maçtan sonra daha çok saygı duydum. forlan'ın liderliğini ise saygının da ötesinde duygularla izledim. takımın tamamından kariyerli ve yetenekli olduğu herkesin malumuydu, ama o samuel eto'o, cristiano ronaldo, zlatan ibrahimovic, didier drogba örneklerinde görüldüğü gibi kendisini diğer arkadaşlarının üzerinde görmüyordu. ama bunun aksine görevden kaçmıyor, takımın yıldızı olma sorumluluğunu da şıklıkla yerine getiriyordu. takımı ona ihtiyaç duyduğunda ne bir adım geri attı, ne de kendisini gösterme telaşına düşüp dengeyi bozdu. bu, yeteneklerinin de ötesinde sahada gösterdiği karakter, diego forlan'ı benim için 2010'un yıldızı yaptı.
deniz mavisi takım sahadayken kafaları çevirip o 10 numaralı formayı giyen sarışın mavi gözlü çocuğu izlemek boşuna değildi. dün de kelimelerin tarifsiz kalacağı güzellikte bir gol attı. basketboldaki gibi bir son saniye şutunu atmak ona düştüğünde yine nefis bir şut çıkardı. kaleci hans-jörg butt değil, yetenekleri değil, konsantrasyonu değil; şansı engel oldu sadece ona. o şut belki ona bir üçüncülük madalyasına, belki de altın ayakkabı ödülüne engel oldu. ama 7 maç boyunca yaptıkları, görevden kaçmayan, futbolun en incesini, karakterlerin en büyüğüyle sergileyen bu adamın (tıpkı 1998'de davor suker'in yaptığı gibi) süper yıldızlar kategorisinden efsaneler sınıfına yükselmesine yetmişti çoktan.
sebebi? tabii ki maradona. onun varlığı arjantin'e bir ateş veriyordu. belki çok daha büyük bir taktisyenle bir tur daha gidebilirdi arjantin. ama sahadaki enerjyi sağlayamazlardı. birlikte oynamaktan bu kadar keyif alan bir ekip çıkmazdı ortaya. bu dünya kupası'na elektriğini veren adamdı maradona. o olduğu için bu dünya kupası ayrı bir güzeldi. maradona denen tanrı, futbol topuna değmiş en yetenekli adam, çimlere ayak basmış en büyük fenomen, bu oyunun gördüğü en büyük efsane. benim gibi 28 yıllık latin düşmanına bile arjantin'e sempatiyle baktırmışlığı varsa, zaten söz biter aslında. şu fotoğrafları görünce söze gerek de yok ki...

ingiltere, güzel yenilir. büyük beklentilerle başlayan turnuvalar uzun yıllar unutulmayacak bir maçla takımın potansiyelinin bir ya da iki tur öncesinde noktalanır. bugünkü 4-1'lik maç gibi, illa uzun zaman konuşulacak bir nokta olur ingiltere'nin yenilgilerinde. ya elle atılan bir golle gider ingiltere, ya da tarihe geçen 65 metrelik bir slalomla. kendini zorla attıran bir ingiliz futbolcu çıkar ortaya ya da gelene geçene "buyur" diyen bir kaleci. bugünkü gibi verilmeyen bir gol de işin tuzu biberi olur. turu geçmeyi hak eder ya da hak etmez, ama ingiltere elendiğinde konuşacak çok şey olur ortada.
ada'da dram bitmez. bu cümleyi ilk olarak 2002'de newcastle united evinde inter milan'a 4-1 yenildiğinde etmiştim. daha maçın 5. dakikasında bir gol, bir de kırmızı kart yemeyi başarmıştı newcastle. ada'nın drama doymayacağının 90 dakikalık bir özetiydi o. bugünkü almanya hezimeti gibi. bir hakem hatası, büyük savunma yanlışları, kendi takımlarında dünya yıldızı olup da milli takımda renk vermeyen oyuncuları, şampiyon olma umuduyla gelinen turnuvada eve erkenden dönüş...
dünya kupası'nı izlemek için gittiğim güney afrika'dan türkiye'ye dönünce blogu boşlamış gibi oldum. bir hafta boyunca (sanırım hepimiz gibi) futbol yiyip içtim ama "dünyanın merkezinden" buraya dönünce adapte olamadım herhalde. bugün tekrar olaya girmek için muhteşem bir fırsat var önümüzde: almanya-ingiltere- maçı.
ingiliz futbolunun zirvesi: bobby moore 1966 dünya kupası'nı kaldırıyor, arkadaşlarının omuzlarında.