Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts

Sunday, March 27, 2016

Müzik Durduğunda


Bu yazıyı Blue Jean'in Ocak sayısı için yazmıştım. "Karikatüristlerin öldürülmesiyle başlayan, bir konser salonundaki katliamla biten 2015, müziğin öldüğü yıl mıydı?" diye sormuştum. Şimdi Türkiye'de sosyal yaşam ve sanat hayatının can çekiştiği zamanlardayken bu yazıyı hatırlatmak istedim. Bugünün bakışıyla neleri isabet ettirmişim, neleri ıskalamışım, nelerimiz benzer, nelerimiz ayrı, üzerine düşünmek iyi olur dedim. 

Normal şartlar altında, liste takıntılı bir müzik manyağı olarak her yıl olduğu gibi 2015 de biterken listeler üzerine kafa patlatmam gerekiyordu: Yılın albümü neydi, yılın şarkısını kim yapmıştı, en iyi konser hangisiydi? İlk 10’lar, 50’ler, 100’ler arasında kaybolmalı, listede 46. sırayı alacak albüm için bile vicdan muhasebesi yapmalıydım. Ama bu sene bunların hiçbiri içimden gelmedi. Çıkan listelere göz attım, kendi favori albümlerimi gözden geçirdim, ama hepsi biraz anlamsız geldi.
2015 siyahın, depresyonun, ölümün yılıydı. Mizah yaptıkları için öldürülen insanlarla başlamış, konsere gittiği için öldürülen insanlarla bitmişti. Bütün bunlar olurken, gerçekten şu albüm bundan daha iyi demenin bir anlamı var mıydı? 2015 “müziğin öldüğü yıl” mıydı acaba?
Rock tarihiyle haşır neşir olanlar “müziğin öldüğü gün” tabirine aşinadır. Buddy Holly’nin öldüğü 1959, Rolling Stones’lu Altamont festivalinde dört kişinin öldüğü 1969 veya John Lennon’ın cinayete kurban gittiği 8 Aralık 1980 de böyle cümleler kurdurtmuştu insanlara. Herbiri bir kuşağın müzik eşliğinde kurduğu hayallerin karardığı günleri simgeler. 13 Kasım 2015 gecesi de bizim kuşağımız için müziğin öldüğü gün müydü?

Biz ölüme, şiddete, teröre, baskıya, korkutulmaya alışkın bir toplumuz. Bu ülke, daha da geniş olarak dünyanın bu civarı savaşla iç içe olmuştur hep; hiçbirimiz de bunun dışında değiliz. Ama ben hayatımda hiçbir zaman, 13 Kasım gecesindeki kadar korkmadım. Eagles of Death Metal konserinde değildim, Paris’te değildim, Fransa ile aynı zaman diliminde bile değildim; ama hiçbir saldırıda bu kadar “terörize” olmadım. Çünkü daha önce hiç bu kadar “hedefte” hissetmemiştim. Bundan birkaç yıl önce yazdığım, hala Twitter hesabımın “girişine astığım” bir ifadem vardır: “Ben hep birlikte ‘Wake Up’ı, ‘Seven Nation Army’yi ya da ‘Where Is My Mind’ı söyleyen insanlarla hemşehri hissediyorum, başkasıyla değil.” Bir konserdeyken eğlenir, hüzünlenir, unutur, inanırsınız; kaçar veya yüzleşirsiniz. En önemlisi, bunu birlikte yaparsınız, yüz kişiyle veya yüz bin kişiyle beraber. Hayatınızda sadece bir defa gördüğünüz onca insanla birlikte şarkılar söylersiniz, sonra hayatınıza geri dönersiniz. Ama bir “an” paylaşmışsınızdır ve o an sizi birbirinize bağlar, o yeter.
Bataclan’daki saldırı, o yüzden beni en beklemediğim yerden vurdu. Günün karanlığında sığınabileceğim, her şeye rağmen özgürleşebileceğimi hissettiğim yegane yerde de güvende değildim artık. İstedikleri, bunu hissetmemizdi zaten.

"Onların silahları, bizim gitarlarımız"
Peki gerçeğin kurşun gibi ağırlığının yanında, şarkıların gücü neye yeterdi? İşte 2015 ve müzik muhasebesini yaparken hep bu soru çarptı yüzüme. İstesek de istemesek de bir savaşın içindeydik ve “onların silahları, bizim de gitarlarımız vardı” – bununla nasıl savaşılabilirdi? 89 insanın bir konsere gidip asla evine dönemediği bir zamanda en iyi şarkılar listelerinin nasıl bir anlamı olabilirdi ki?
Beni yanlış anlamayın: 2015’in yegane trajedilerinin Fransa’dakiler olduğunu iddia etmiyorum. Lübnan’dan Suruç’a, Dilek Doğan’dan Freddie Gray’e Aylan’dan Özgecan’a kadar insanın kalbini ezecek kadar acı gördük geçen sene boyunca. Bataclan, sadece en çok kaçıp sığındığımız yerde de yakalanabileceğimizin sembolüydü adeta.

Cevabı bulmuş ve ikilemimden çıkmış gibi davranmayacağım. Ama yine de cevabı müzikten başka bir yerde arayamıyorum. Eğer sadece müzik dinlemek istedikleri için hedefe konmuşsa insanlar, müziğe daha çok sahip çıkmaktan başka bir yol var mı, varsa da ben düşünemiyorum. Kendrick Lamar geliyor aklıma. Bu senenin en iyi albümü “To Pimp A Butterfly” mıydı, emin değilim. Ama “en 2015” albüm o. Amerika’da siyahların polis kurşunuyla öldürülmesine tepki olarak yapılan “Black Lives Matter” yürüyüşlerinde Kendrick’in ‘Alright’ı çalındı, söylendi çünkü. Kendrick aslında bu şarkıyı protestolarda kullanılsın diye yazmamıştı. Kendi sorunlarıyla yüzleşirken Tanrı’nın kendisi için bir planı olduğuna inanmaya çalışıyordu. “İyi olacağız, beni duyuyor musun?” diye sorduğu kişi kendisiydi aslında. Su yolunu buldu ve ‘Alright’ Amerika’da sokakların marşı oldu. 1960’larda özgürlükler için sokaklara dökülenler nasıl Bob Dylan’ın, Pete Seeger’ın şarkılarını marş belledilerse, 2015’te de Kendrick’in mesajı sokaklardaydı.

"Kazanırız, kaybederiz..." 
Yılın bir başka çarpıcı albümü Sufjan Stevens’ın “Carrie & Lowell”ıydı: Tamamen içe dönük, ailevi bir trajediyle hesaplaşma albümü. Sufjan’ın, kendisini küçükken terk eden (ve artık hayatta olmayan) şizofren annesiyle hesaplaşmasını (ve her şeyin sonunda onu affetmesini) anlatan bir küçük romandı adeta. Sonuna kadar kişisel, dibine kadar samimi: O kadar ki, bu yılki iki favori albümümden birisi olmasına karşın sıkça dinleyemiyorum, ağır gelebiliyor. Ama bir kayıpla böylesi büyük yüreklilikle yüzleşebilmesi ve olanca sadeliğine karşın birkaç dakikalık bir şarkıyla o kadar yoğun bir etki yaratabilmesi, müziğin sağaltıcı etkisinin simgesiydi bir bakıma. Tame Impala ve Björk de albümlerinde aşk acısı ile yüzleşti, Joanna Newsom masalsı atmosferlerinde zamanı ve hayatı sorguladı, Sleater-Kinney yine sol kanattan bindirdi: “Kazanırız, kaybederiz ama ancak birlikteyken kuralları yıkabiliriz.” Bu diyarda da Kaan Tangöze sessizce bağırıyordu: “Senin bir ideolojin varsa, benim de ideallerim var.”

Belki sokaklarda söylendiler, belki tek başına yürüyen bir kişinin kulaklıklarında çaldı sadece. Ama bu şarkılar (ve çok daha fazlası) bu yıl hayata karıştı. Bir şekilde, mutlulukta, depresyonda, kayıpta, zaferde, umutta, bir insanın ya da bir kitlenin hayatına dokundu. Bunu yapabilen şarkılar 2015’te de vardı elbette. Çünkü bazı insanlar bu dünyanın yüküyle ancak o şarkıları yazarak baş edebildiler, bazıları da ancak onları duyarak devam edecek gücü buldu. Mezarlıkta çalınan ıslık gibi, karanlık ne kadar büyürse onu aydınlatmak için yeni bir şarkı yazma ihtiyacı hissedecek birisi. Evet belki bu bir savaş ve hiç bitmeyecek. Ama dünyada sonuncumuz da kalsa, ağıdını yakarken yine müzik orada olacak.

Eagles of Death Metal basçısı Matt McJunkins’in Vice’a söyledikleri etkileyici: “Bizim işimiz müzik, hayatımız müzik ve bunu yapmama ihtimalimiz yok. İnsanların öykülerini duydukça, bunun durmamasını istedik. Her gece çalmak, kalabalıkta gülümseyen o yüzleri görmek, bizi devam ettiren şey bu. Bize bir konser verdiren şey bu. Çalma sebebimiz bu. Buna bir son verme ihtimalimiz yok.”

Grubun ön adamı Jesse Hughes’un da sözleri de noktayı koysun: “Paris’e yeniden gitmek için sabırsızlanıyorum. Bataclan yeniden açıldığında orada çalan ilk grup biz olalım istiyorum. Çünkü orası bir dakikalığına sessizliğe büründüğünde ben oradaydım. Dostlarımız rock’n’roll izlemeye gidip orada öldüler. Ben de oraya gidip yaşamak istiyorum.” 

Sunday, July 20, 2014

Bir Sofar Sounds deneyimi

Sofar Sounds konseptini duymayan pek kalmamıştır herhalde. Dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen, geçen yıldan beri İstanbul ayağı da başlayan farklı bir konser deneyimi bu özetle. Bir evin oturma odasının konforu ve yakınlığında gerçekleşen bir konserler dizisi bu. Konserleri izlemek isteyenler mail atıp isimlerini yazdırıyorlar, yaklaşık 40 kişilik davetli listesine girebilirlerse son birkaç gün bir mail alıp adresten ve katılan gruplardan haberdar ediliyorlar. Konserler ücretsiz. Ama en güzeli, telefonlar bir kenara bırakılıyor, kimse konuşmuyor ve müzik dinliyor. Son zamanlarda kaçınız bir konserde gürültüden sahnedekini duyamadınız? Eminim sayınız hiç de az değildir. Ama dönüp de bir kendimize bakalım, kaçınız telefonunuza konser boyunca hiç bakmadınız, gözlerinizi sahneden hiç ayırmadınız? Yalan yok, böylesi bir konsantrasyonu ve odaklanmayı uzun zamandır yapamıyorum. Bu yüzden gecikmeli de olsa ilk Sofar Sounds deneyimim beni çok heyecanlandırdı.

Dün sabah hepimize "Bu yağan yağmursa daha önce yağmur diye yağanlar neydi?" dedirten bir doğa olayı sebebiyle son gün içerisinde konserin adresi Levent'teki bahçeli bir evden Moda'daki bir eve taşındı. Çok da iyi olmuş, herhalde İstanbul'da gördüğüm en güzel evi görmüş oldum! Katılımcı gruplar da Biz, Can Kazaz ve Ah! Kosmos'tu.

Saat 19 gibi Biz sahne aldı. Daha doğrusu sahne almadı da, salonun kendilerine ait köşesine geçtiler, biz de diğer köşelere dizilmiş olarak onları izledik! Biz'in "Müzik İstiyoruz" kaydı, memlekette son yıllarda en sevdiğim indie işlerden birisiydi. (2012'nin En İyi Yerli Albümleri listemde Biz iki numaradaydı) Geçenlerde "Aydınlık Bizimdir" single'ını çıkarttılar ama asıl bu hafta itibariyle yeni albüm için kayda giriyorlarmış. Bir şarkı dışında (ilk albümün açılış şarkısı "Hepimiz Birimiz") dışında yeni şarkılarını çaldılar. Zaten bu tip bir konsere uygun şekilde yarı-akustikleştirilmeye müsait bir müzikleri vardır Biz'in, yeni şarkılar da çok çok iyi geldi. Biz, Mehmet Güren dışında tüm elemanlarını değiştirdi, gruba emek vermiş kimseye haksızlık olmasın ama şu anki kadronun kimyası ideal göründü. Grup sonbahar gibi albümün çıkmasını planlıyor, gelecek yılın baharında açık hava ve üniversite festivallerinde onları görmek güzel olacaktır. Küçük odaların tadı da ayrı tabii!

İkinci sırada Can Kazaz çıktı meydane. Kendisine de diğer gitarda Efe Demiral eşlik etti. Tatlı, küçük akustik şarkıları var Can'ın. Şarkıları kimi zaman indie'den pop balladları tarafına da geçiyor, ama yaratıcı sözleri ve sakin vokaliyle genç bir Bülent Ortaçgil ipuçları dahi veriyor. Epeyi heyecanlı gözüktü performansın başlarında, sanki çok bağırmaya bile çekindi başlarda. Sonra kendisi de söyledi, ilk konseriymiş. Umut veren, keyifli manevraları ve zekice sözleri olan sakin bir müzik yapıyor Kazaz. Yalnız konserden sonra öğrendim ki, geçen yıldan beri internette viral olan pek çok Tayyip Erdoğan remix'i yapan kişi de oymuş. Bu sakin, utangaç halinin gerisinde yaman bir adam var yani. Hem yeni albümü "Yollar ve Su"dan parçaları, hem de o remix'leri kendisinin Soundcloud adresinden bulabilirsiniz: https://soundcloud.com/cankazaz

Finali Ah! Kosmos yaptı. Geçen yıldan beri adını duymuş olmanız muhtemel, çünkü geçen yıl çıkarttığı "Flesh"le sadece buradan değil, yurtdışından da geri dönüş alan bir EP yaptı Başak Günak. Halen de memleket dışında pek çok etkinlikte çalmaya devam ediyor. Sahnede kendisine gitarda Övünç Dan, görsellerde ise Gizem Aksu eşlik ediyor. Söylenene göre bu, Sofar Sounds tarihinde insanların yerlerinde oturmadığı ilk konsermiş. Konser başlarken insanları "İsteyen ayağa kalkabilir, telefonla ilgilenebilir" diye bir "uyarı" yapmaları eğlenceliydi, ama pek çok kişinin de ayağa kalkıp müzik dışında bir şeyle ilgilenmemesi etkileyiciydi. Günay'ın şarkıları kimi zaman soğuk ve kişisel bir ambient sınırlarında, kimi zaman ise yüksek tempolu ve tüm kalabalığı angaje edebilen bir electronica karakterinde. Bazı şarkılarında tekrara dayalı gitar melodilerini kullanarak post-rock'a da selam duruyor hatta. Ah! Kosmos'un çok yönlü elektronik müziğini gerek Bandcamp sayfasından, gerek de konserlerinden takip edebilirsiniz. (http://ahkosmos.bandcamp.com/)

Güzel keşifler, bildik güzel sesleri yeniden duymuş olmanın hazzıyla su gibi akıveren üç güzel konserdi. Ama sanırım, asıl güzel doygunluk müziğin bana verdiği hazzın ötesinde, müziği paylaşmanın keyfindeydi. Geçen ay Glastonbury'yi BBC marifetiyle oturma odamdan izlerken, Arcade Fire'ın "Wake Up"ına onbinlerce insanın eşlik edişinde hissettiğim bir duygu vardı: "Ben hep birlikte Wake Up'ı, Seven Nation Army'yi ya da Where is My Mind'ı söyleyen insanlarla hemşehri hissediyorum, başkasıyla değil." Aynı dili konuşmak, aynı şehirde doğmak mesele değil, aynı şarkıları sevmek, söylemek. Dün kocaman bir salonu güzel müzikleri dinleyen insanlar olurken de aklıma geldi: Bu kadarken ve aynı şey için birlikteyken ne güzeliz. Geçen aylarda İstanbul Film Festivali'nin son hafta sonu, Record Store Day ve Bookserf'lü Olma Günü aynı güne denk geldiğinde hissettiklerim gibi. Eminim siz de bu tip bir şeye katıldığınızda daha mutlu hissedeceksiniz, daha fazla nefes aldığınızı hissedeceksiniz. Dün bunu hissettiren Sofar Sounds ekibine, çalan tüm gruplara, evini açan Gözde Hanım'a ve gelip huşu içinde müzik dinleyen herkes, iyi ki var. Bir de Kadıköy, son zamanlarda İstanbul'da en çok nefes alan yer, o da iyi ki var.

Facebook: http://www.facebook.com/sofaristanbul
Twitter: http://twitter.com/sofaristanbul 

Saturday, September 28, 2013

Tuncel Kurtiz: Olsun abi, üç beş olsun, bizden olsun!

Tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceği bir adamı kaybettik bugün (dün)... Tuncel Kurtiz konusunda bana "Ulan ne güzel adammış bu!" dedirten röportajı da paylaşmak istedim. 2001 Temmuz Roll'unu tozlu raflardan buldum. Kötü ışık, amatör çekim, titrek telefonla kayda aldım. Bu nefis mülakat burada bulunsun dedim. Gerçekleştiren Sungu Çapan, Yücel Göktürk ve Savaş Akova'ya saygılarla... 
Erken gittin ama; iyi ki yaşadın usta, iyi ki vardın.








Thursday, January 24, 2013

Yangında kaybettiğimiz şeyler


Bu yazıyı Ezginin Günlüğü'nden "Aşk Bitti" eşliğinde okumanız tercih sebebidir.

Vapurda giderken yüzünüz Avrupa dönük şekilde oturmuşsanız, o sarı bina çeker dikkatinizi. “Hah” dersiniz, “bu bizim okul! Haa... Yok ya, o Kabataş’mış, bizimki onun yanında, aynısının daha küçüğü.” Küçük, Galatasaray Üniversitesi’ni, fiziki olarak, tanımlabilecek bir kelimedir. İçine girersiniz, “Bu kadar mı?” dersiniz. ODTÜ’nün stadı, Boğaziçi’nin meydanı kadar bir alan ya var ya yoktur. 

Ama günlerinizi o kampüste geçirmeye başladığınızda küçük kelimesi gelmez aklınıza. Ya da bu kelimeyi olumsuz olarak kullanmazsınız. “Küçük ev”deki küçüklüktür Galatasaray Üniversitesi’nin küçüklüğü. Sıcaklıktır, samimiyettir. Herkesin herkesi tanıdığı köyler gibi, iyi kötü herkesle bir selamının olduğu mahalleler gibidir o üniversitede yaşam. Fransız sisteminin insanı kahreden çatık kaşlılığına gülmeyi burada öğrenirsiniz, ya da bütünleme haftalarının midelere kramp sokan atmosferine dayanmayı. Neticede birisi olarak gidersiniz, bambaşka birisi olarak çıkarsınız Galatasaray Üniversitesi’nden. Çoğu zaman çok daha iyi birisinizdir ayrıldığınızda.

Dün Galatasaray Üniversitesi’nin yangınını önce televizyonda, sonra koşup giderek kendi gözlerimle gittiğimde yedi buçuk yılımı geçirdiğim bir bina yığınına bakmıyordum. İstanbul’a gelip gözümü açtığım, beni ben yapan bir tecrübeyi ağır çekim izliyordum. Şüphesiz yaşıtlarım, hocalarım veya benden küçük kardeşlerim de aynı şeyi düşünüyordu. Tedirgin suratlardan, yaşlı gözlerden gördüğüm oydu. Zaten o saatte niye koşup gidersiniz ki oraya, bir yakınınız trafik kazası geçirdiğinde hastaneye gitmenin bir anlamı vardır, kan vermek gerekir, başka bir şeye ihtiyaç olur. Orada üfleyerek, su taşıyarak söndüremeyeceğiniz bir yangını neden izlemeye gidersiniz ki? “Son görev” için mi? Kendinizle hesaplaşmak için mi?

İkisi de olabilir. Ben üçüncü bir şıkka inanmak istiyorum. “Yalnız değilsin” demek için. O bina, Galatasaray Üniversitesi’ni Galatasaray Üniversitesi yapan bina. Üniversiteyle tüm ilişkiniz o binanın en alt katında Öğrenci İşleri’nden başlar, her şeyin sonunda çıkışınızı almak için gittiğiniz fakülte odasında biter (son yıllarda okulun coğrafyasının değiştiğini biliyorum ama sembolizmi bozmayacağım). Çünkü en şapşal, en iş bilmez, en hüzünlü, en depresif, en yalnız zamanlarınızda o bina oradadır. En eğlendiğinizde de. Okuldaki ders seçimleri için verilen mücadeleler de o binadadır, Münevver Soylu’daki film gösterimleri de. Yurtta veya evde çalışamayacağınızı bildiğiniz için sınavlara hazırlandığınız kütüphane de, öyle aylak aylak vakit geçirirken birden bir holde ne için olduğunu bile anlamadığınız bir kokteylin ortasında Erdoğan Teziç’le kadeh tokuşturur duruma gelmeniz de. Hayatımın pek çok mühim paragrafına Galatasaray Üniversitesi’nin denk düşmesi de şaşırtıcı değildir. Bir kısa film de çektim o binalarda, konser verirken de tam önünde resim verdim. Karnım ağrıyıncaya kadar güldüm dostlarımla, kelimeleri bitirinceye kadar dertleştim. Aşık olduğumda da oralardaydım, “yan sınıftaki kız”a aşık olup onun peşinden koştuğumda da, sonra bir daha aşık olup “eskisi aşk değilmiş ya” derken de, sonra bir daha aşık olduğumda da, terk edildiğimde de. Yolu o binalardan geçen herkes için de böyleydi bu. Sanki ondan, en sevdiğim arkadaşlarımın çoğu Galatasaray Üniversiteli, hatta benim gibi pek çoğu da oradan yolu geçmiş insanlarla hayatını birleştirdi. Sıradan bir okul arkadaşlığı, okul flörtünün ötesinde kader birliği hissedildi orada.

İster 10 yıl yaşayın, ister 100; hayatınız boyunca en kafa yorduğunuz ve muhtemelen yine de çözemeyeceğiniz kavram, zaman. Şurada durup bu yazıyı okurken bile dünya tahmin edemeyeceğiniz bir hızda dönüyor, siz dününüzü düşünürken bugün geçiyor, yarına kafa yorduğunuz sırada dününüzden daha uzaklaşmış buluyorsunuz kendinizi. “Lost”un meşhur bölümü “The Constant”ta olduğu gibi zamanda salınırken nerede olduğunuzu anımsamak için bir sabite ihtiyacınız var. Sabitiniz başka kişiler olabilir, şarkılar olabilir. Kimisinin de eşyalara yüklediği anlamlar başkadır. Eğer yedi buçuk yıl boyunca gidip geldiğiniz bir yerden bahsediyorsak, o üniversite de sizin sabitiniz olur. Küçükken en çok oynadığınız çocuk parkına büyüyünce gittiğinizde oranın aslında ne kadar ufak bir yer olduğunu fark etmeniz gibi, ne kadar mesafe kat ettiğinizi anlarsınız o sayede. Önceki gece Galatasaray Üniversitesinin yanışını televizyondan, fotoğraflardan, ya da bizzat onun önüne gidip izleyenler “gençliğim yandı” diyorsa bu sosyal medyada üç-beş takipçi daha kapmak için söylenmiş fiyakalı bir laftan ibaret değildir. Hele son birkaç yılda çok fazla sabitini, Emek Sineması’nı, Alkazar’ı, İnci’yi, Ali Sami Yen’i kaybetmiş bir şehirde.

Ama enseyi karartmayalım. Okuduğum yıllar boyunca Galatasaray Üniversitesi “daima under construction” diye dalga geçerdim. 21 yıllık bir üniversite olarak çok doğal olan bir şekilde her yıl bir şey daha eklenirdi. 21 yıllık dilimin neredeyse tam ortasındaki 7 yılını yaşadım (evet, kötü bir öğrenciydim). En küçük zamanları değildi, şimdi gittiğimde “Vay be okul ne olmuş?” diye sordurur gibi de değildi. Galatasaray Üniversitesi “inşa haline” alışıktır. Küllerinden yeniden kurulur. Belki Süslü Salon’un duvarlarındaki kalem işi desenleri yok şimdi ama merak etmeyin, bundan yıllar önce aşık olduğunuz kızı o binada görünce çarpan kalbinizin titreşimi hala oralarda salınıyordur belli belirsiz.

Yoksa "Aşk hiç biter mi, hiç bir şey olmamış gibi, boşlukta kaybolup gider mi?"

Sunday, July 15, 2012

One Love, sıfır promil

"Şimdi buz gibi bir bira ne iyi giderdi! Ne, burada bira yok mu? Hiç mi yok? Hani küçük kutulardan da mı yok? Hassiktir be!" 

Dün Ricky Wilson'ın sahnedeyken yaptığı bu alaycı konuşma One Love'ın ilk gününün özetiydi. Grubu Kaiser Chiefs çalarken sahneyi terk edip seyircilerin arasından VİP alanına girmesi, elindeki birayı önce kafasına dikmesi, kalanı da izleyiciye vermesi ise bizim konserler tarihimizin en unutulmaz anlarındandı.

Çok değil, üç-beş saat öncesinde sıkı bir son dakika golü yemişti festivalciler. Bu yazın alternatif müzikteki en büyük festivali One Love'da alkol satışı yapılmayacaktı. Son bir hafta sağ kanattan dalga dalga gelen akınlar sonrasında festivalin yapılmasına bile "şükretmek" gerekiyordu belki. Beklenmedik bir gol değildi yani.

Zaten memleketin son yıllarına bakılınca hiç beklenmedik bir gol değildi bu. "Ramazan'da konser olmaz" konusunu bile tartışabilecekken "Ramazan'dan beş gün önce festival olmaz" tartışılmaz bir realite oldu. Bir iki yıl öncesine kadar aklımıza gelmeyen ezan sırasında konseri durdurma olağan hale geldi, dün itibariyle gördüğümüz üzere beş vakit ezan saatlerine göre sahneler ayarlanır oldu.

One Love alkolsüz ilk festival değildi. Daha geçen hafta izlediğim Antony Hegarty konserinde de (Caz Festivali'ndeki pek çok konser ve Cemil Topuzlu'dakilerin tamamında olduğu gibi) içmemiştik. İçmesek ölmüyoruz yani. Kimin tarafından kurulduğunu henüz bilemediğim Eyüplüler'in iddia ettiği üzere "bira festivali" değildi One Love, "müzik festivali"ydi. Dün kapıdan dönmeyip akşama kadar kalıp eğlenen çoğunluk en azından bunu kendine ispat etti. Kendine diyorum çünkü "çoğunluk" bunu dinlemeyecek. Onlar, yani Yiğit Bulut ve şurekası gibi, "Biz yaptık ve oldu" diyecekler, bunun haklı gururunu yaşayacaklar.

Zaten acı verici olan da bu. Konserlerde bira içmeyiz, mesele değil. Mesele, çok yakın zamanda bu meselenin kimseye zarar vermeden sürdürdüğümüz hayat standartlarımızdan eksilttiğimiz başka bir madde haline gelecek olması. Mesele, çok değil, bir gazete, bir belediye başkanı ve galeyan konusunda "başarıları" tescilli halkımın mıknatıs gibi çekilmeleriyle başlayan orta çapta bir tepkinin 11 yıllık bir geleneği sadece 4 gün içinde bitirmesi. Mesele, bu gözdağının verilmesi, bu güç gösterisinin yapılması. O kadar güçlüler ve o kadar güçsüzüz ki, "Biz izin verdiğimiz kadar buradasınız" diyebiliyorlar. İçeride değil, dışarıda bira içebilmemiz bunun göstergesiydi zaten. Dün olan, boynumuzdaki tasmanın çok değil, bir tık daha sıkılmasıydı. Asıl korkutucu olan daha fazlasını yapabilecek olmaları. Muktedirin insafına emanet oluşumuz. Twitter'da sinir stresimizi attıktan sonra reel dünyada bir fark yaratamayacağımızın farkında oluşumuz.

Oysa ne demişti Pulp?
"Hayatını yaşama hakkın için ölümüne savaşman gerekir."

Tuesday, July 10, 2012

İbadet gibi: Antony

Fotoğraf: Muammer Yanmaz (İKSV) 

Alemdeki en büyük Antony Hegarty hayranı değilim. Albümlerine sevgim, personasına ilgim, sesine hayranlığım var o kadar. Ama dünkü konsere gitmek için gerçekten bir çaba sarf ettim. Artık konser enflasyonunun, hayalini kurduğumuz isimlerin çok da bekletmeden çıkıp gelmelerinin yarattığı mini şımarıklığın olduğu zamanlarda bu his pek gerçekleşmiyor. Gerçekten de "Aman boşver, seneye yine gelir" diyebiliyoruz veya gerçekten özel bir konser olacağını hissetmediğimiz geceler evden çıkmamayı tercih edebiliyoruz. Dün akşam bunu yapmadım. Atilla Dorsay'ın festivalde film seçen sinefillere dair dediği gibi "bir içgüdü geliştiriyoruz galiba."

Ailevi bir sebepten festivaller, konserler, tatiller, uzun yollar derken pek çok planın iptal olduğu bir yaz yaşıyorum. Asıl meselenin o planların iptal edilmesi değil, o planların iptal edilmesine sebep olan sağlık problemi olması elbette içimi dolduran. Antony konserine kadar bunu biliyordum. Ama şehir dışından geliş uçağımı konserin başlangıç saatine göre ayarlamasını neden yaptım, onu o kadar da düşünmemiştim. THY rötarı, elbette trafik, bir sebepten Taksim'de biriyle buluşmanın kaybettirdiği zaman ve pek çok şey. Belki sadece bisine yetişebileceğimi bile bile koşturmak. Ve Harbiye'ye, o anda Antony'nin samimi ama destansı tiradlarını kahkahalar içinde ve alkışlarla dinleyen Harbiye'ye ulaşmak. Elli dakika geçirdim Antony ile. O elli dakikada içimi dolduran ne varsa boşalttı bu büyük insan. Sanki bir konser değildi, ruhani bir deneyimdi, ibadet gibi bir arınma seansıydı. Özel konserlerin çoğunda yaşadığım "kalabalık değil birlik olma" duygusunun aksine tek olma, kendin dahil her şeyden kopma tecrübesiydi. Ağladım, dolu dolu değil ama için için ağladım. "Ghost"un ilk dizelerinin ardından "Öldüğümde ruhuma bu sözleri söyleyeceğim" cümlesini gülerek söyleyebilen bu büyük yürekli insanın karşısında, yakınında olabildiğim için mutlu olarak ağladım galiba.

Bu konser bir manifestoydu bir anlamda. O kısmını da güzellikle kaleme alanlar var. Ben bu konserin farkında olmadan neden ihtiyaç duyduğum bir tecrübe olduğunu idrak edişimi anlatmak istedim. Eh, sanırım haksız değilim, toplu değil bireysel bir tecrübeydi bu. Eğer koca bir bütün olabilseydik, Antony'nin konuşmasına en arkalardan "Musiiic" diye bağıracak kadar "anlayışsız" birilerini çıkarır mıydık aramızdan?

Monday, November 21, 2011

Gabon macerası

"önümüzdeki aylarda afrika uluslar kupası'nı düzenleyecek olan gabon, bu büyük organizasyona hazırlıklarını paylaşmak üzere sizleri davet ediyor." üç aşağı beş yukarı bu cümlelerle ifade edilmiş olan bir davet sayesinde düştü gabon'a yolum. bir şekilde adını duymuştum elbette, ama haritada sorsanız gösteremezdim öncesinde. gidip gördüm, batı afrika'da, okyanus kıyısında, 1.5 milyonluk minik bir ülkeymiş gabon.


libreville şehir merkezindeki ufak bir çarşı

afrika'ya ilk ayak basışım değil bu: son bir buçuk yıl içerisinde üç defa gittim kara kıtaya. dünya kupası için güney afrika'ya gittikten sonra baharda fas'ı gidip görmüştüm. gabon'la üç oldu. gabon'un başkenti libreville'e istanbul'dan gitmek için lufthansa (frankfurt aktarmalı) veya air france (paris aktarmalı) ile uçmanız gerekiyor. (zaten libreville'e günde 10 uçak ya iniyor ya inmiyor. cumartesi akşamı son uçuş bizimkiydi ve uçak dolunca normal vakitten yarım saat erken kalktık!) 7+3 saatlik uçuş ve bekleme süresiyle yarım günden fazla bir süreyi yolda geçiriyorsunuz. ama gabon'a gitmek için yapmanız gereken tek fedakarlık bu değil. zira uluslararası kurallara göre sarıhumma aşısını olmanız gerekiyor. seyahat sağlığı merkezlerine gidip olabilirsiniz. oraya gittiğinizde size bir de sıtma hapı olmanızı da öneriyorlar. gitmeden başlıyorsunuz hapa, haftada birden altı tane kullanıyorsunuz. yine de sadece hap yeterli olmayabilir deniyor ve sinkov denen sinek kovucu spreylerin de yanınızda olması öneriliyor. yine de safariye değil de şehir merkezinde takılmaya gidiyorsanız o kadar korkmanıza gerek yok.


libreville stade de l'amitié

bize yapılan gezi programı gabon'da afrika uluslar kupası'na ev sahipliği yapacak olan iki şehir (dolayısıyla iki stat) ve çok sayıda tesisi gezdirmek üzerine kuruluydu. başkent libreville'deki stade de l'amitié (dostluk stadı) 40.000 kişilik bir stat. final maçı orada oynanacak. gittiğimiz gün gabon ve brezilya arasındaki dostluk maçıyla resmen açıldı. bize "tüm biletler tükendi" demelerine karşın çok sayıda boşluk vardı tribünde, neden bilinmez. bilet fiyatlarını yaklaşık 10 ila 60 lira civarında tutmuşlardı ve en azından 10 liralık olanların halkın erişebileceği fiyatlar olduğunu söylemişlerdi. ama koskoca brezilya geldiğinde bile stadın dolmaması düşündürücüydü. stat 300 milyon dolara mal olmuş ama bu paranın tamamını çin hükümeti karşılamış. evet, çok tuhaf ama çin milyonları buraya akıtmış. sebep? "jest" diyorlar ama öyle jest mi olur? öğrendiğim, ülkenin kaynaklarında söz sahibi olmak üzere pek çok anlaşmaya da bu sayede imza attıkları oldu. eh, bir zamanlar fransız sömürgesi olan topraklar şimdi de bir başka büyüğün uydusu olarak kalacak gibi. fransa sömürgesi demişken, gabon'da resmi dil fransızca. güney afrika veya mağrip ülkeleri gibi çift dilli değil, düpedüz tek dil var, o da fransızca. para birimleri ise kamerun vs. gibi çevre ülkelerle birlikte ortak kullandıkları "orta afrika frangı."

dil demişken, gelen gazetecilerin büyük çoğunluğu afrikalı ve fransız olduğu için basın gezisinin hakim dili fransızcaydı. ne yazık ki yedi yıllık galatasaray üniversitesi hayatımı goygoyla geçirdiğim için fransızcam asla ingilizcem kadar iyi olamadı. kimi insanlarla tanıştığımda "biraz biliyorum" dedim, kimileriyle fransızca konuşmaya başlayınca onlar ingilizce cevap verdi (ki bir fransızı ingilizce konuşmaya ikna etmek az iş değildir). ama nihayetinde cv'me "dalf'ım var, çok iyi fransızca bilirim" yazan bir insan olarak utandım, titredim, kendime geldim ve insanlara "fransızca anlıyorum ama konuşmam iyi değil" demeye karar verdim. yalan da değildi, kelime haznem iyi olmadığı için hiç konuşamasam da muhabbete hakimdim hep. sadece, "şöyle desem" diye kendi kafamda bir cümleyi kurana kadar adamlar futboldan ekonomiye, oradan tarihe geçmiş oldukları için "beş dakika önce konuştuğunuz konuda ben de şunu düşünüyordum" demek istemiyordum. ama nasıl olduysa, ikinci günden itibaren fransızcam dramatik bir şekilde gelişme gösterdi. 5 yılda yapmadığım pratiği 5 saatte yapınca kafamdaki vouloir'lar, absolument'lar zincirlerinden boşandı adeta.

kaynaklar dedik, gabon afrika'nın zengin ülkelerinden birisi. herhalde "kendi kendine yetebilen x ülkeden biri" diye öğretiyorlardır okullarda öğrencilere. tabii afrika'nın kronik sorunu olan gelir dağılımı adaletsizliği orada da mevcut, ama kıtanın ortalamasına göre refah düzeyinin daha tatmin edici boyutta olduğunu söylemek mümkün. yani güney afrika'daki dünya kupası sırasında yaşanan "ülke bu kupayı düzenliyor ama halk bunu ne kadar sahiplene(bile)cek, veya halk bundan ne fayda görecek?" sorusu burada da sorulabilir. güney afrika'ya göre daha az yatırım yapılmış olmasının (9 yerine 2 stat yapıldı) ve bunun çeşitli konaklama, yol vs. projesiyle kol kola ilerlediğini, statların lokasyonunun da stratejik olarak gelişmeye açık olacak yerler arasından seçildiğini anlattılar. eh, elbette bu "kentsel dönüşüm" aşina olduğumuz ve büyüyen şehirlerin, büyük organizasyonlara evsahipliği yapan ülkelerin başvurduğu can sıkıcı bir yol. buna dikkat etmek, şerh koymak gerek.

gabon pek iddialı bir milli takıma sahip değil. iyi bir kalecileri var (ovono), milan'ın kiralık verdiği iki kardeş aubameyang'ların heyecan verici oyuncular olduğunu söylemek lazım. bir tane bordeaux'ta (poko), bir tane lorient'ta (ecuele manga) yedek bekleyen oyuncuları var. ve bir de hakan şükürleri: daniel cousin, le mans'dan, rennes'den, rangers veya hull'dan hatırlayabileceğiniz bir gol emektarı. turnuva sırasında 35 yaşında olacak. ve sırf orada olabilmek için larissa'dan izin isteyip kendi ülkesine dönmüş. muhtemelen 90 dakika oynamayacak ama oyuna girip bir gol attığında dünya gabonluların olacak.

afrika'da futbol izlemek beni bu yüzden büyülüyor. oyuna olan sevgileri bizim burada başarı hırsıyla kirlettiğimizin aksine, çok saf, çok temiz. brezilya'ya 2-0 yenildikleri maçta (geçen seneki güney afrika rüyasına kısa bir geri dönüş olduğu için) tribünleri hep süzdüm. bizim romantize ettiğimiz futbol dilenciliğinin cisimleşmiş hali onlardı. evet, brezilya onları yenecekti ve yendi. ama aubameyang'ın bindirmeleri, cousin'in oyuna girişi, ovono'nun bir iki kurtarışı heyecanlanmaya yetiyordu onlar için. zaten brezilya ve gabon bayraklarını birlikte kapıp gelmişlerdi, niyetleri açıktı. o gece maç sonrasında pek çok seyirci stat çıkışında bir saatten fazla bekledi. aubameyang'dan bir imza için koşturup durdular. istedikleri olan coştu, olmayan sövmedi. eh, bizde en fazla arda'nın, gökhan'ın yolunu kesmek, yüzüne karşı küfretmek için beklerdi taraftar! futbolda hala bazı şeylerin büyüsünün kaldığı yer bence afrika; bu yüzden kendisine "futbol dilencisi" diyen bir insanın öncelikle yapması gereken şey o kıtada bir maç izlemek. şampiyonlar ligi finali mi (izledim), afrika uluslar kupası'nda herhangi bir maç mı derseniz, ben ikincisini seçerim.





bunlar franceville'den bazı kareler. ilk üçü bongoville köyünden, sonuncusu sporcuların konaklaması için yapılan inşa halindeki tesis.

libreville dışındaki ikinci kent ise franceville olacak. ülkenin doğusunda, yaklaşık 45 dakikalık bir uçak yolculuğuyla gidilen (ve karayoluyla 20 saat civarı sürebilecek) bir yer franceville. buradaki stat 20.000 kişilik. havaalanından stada giderkenki yolda bongoville denen köydeki antrenman sahasını da gördük (botswana çalışacakmış orada). ama sahadan daha etkileyici olan, geçtiğimiz köylerdi. nedense çok acayip bir şekilde duygulandım oralardan geçerken. tek katlı derme çatma evler, en ufak bir şehirleşmenin bulunmadığı yerleşimler, bizim olduğumuz otobüs dışında tek bir dört tekerlekli araç görmeyişimiz, sakin, kendi halinde bir halk... bilemiyorum, sanırım sadece "neden?" dedim. "neden buraya afrika uluslar kupası'nı getirmek istiyorlar ki? bu insanlar bunu istiyor, buna ihtiyaç duyuyor mu ki?" orada çok saf, çok derin bir huzur vardı ama, samimi bir dinginlik vardı. biz bir otobüsle yanından hızla geçerken bile fark edilen bir durgunluk. sanırım son yıllarda seyahatlerimin çoğunu avrupa'ya değil de asya ve afrika'ya yapmaya çalışıyor olmamın adını koyamadığım sebebini hissettim orada. bilinçsizce, kimi zaman anlamlı tesadüflerle, kimi zaman da çevresel fırsatlarla yolumun düştüğü yerlerin aslında neden "aslen gitmem gereken yerler" olduğunu idrak eder gibi oldum... neyse, boşverin.

aslında sürekli sağa sola koşturmayla geçen gezinin son günü bir ada gibi görünen ama aslında ucundan da olsa anakaraya bağlı olan pongara'ya giderek geçti. pongara, gabon'daki 12 ulusal parktan birisi. aslında baie des tortues, yani kaplumbağalar körfezi, olarak bilinen körfezin gerisinde yükselen inanılmaz güzel bir kumsal ve nefis bir ormandan ibaret. lost adası kadar el değmemiş görünüyordu, inanılmaz etkilendiğimi söylemem gerekiyor. oradaki tüm sahili işleten adam yarı filistinli bir adamdı. daha önce bali'deki otelimizde gördüğüme benzer şekilde, her yer ahşaptan yapılmış. yapay hiçbir şey yoktu. sağdan soldan kertenkeleler geçtiğinde bile hayran hayran renklerine bakıyorsunuz, şehirli reflekslerle korkmak yerine. sanırım stadyum ve tesis gezmekle geçen dört günlük gezinin sonunda orayı görmeseydim, gitmemle gitmemem arasındaki farkı ayırt edemezdim. şu an ise gönül rahatlığıyla "gördüm" diyebiliyorum gabon için. eğer olur da yolunuz düşerse libreville'de merkezde takılmak yerine o milli parkları gezmenizi salık vereceğim ondan...





Thursday, October 6, 2011

Steve Jobs

Belki sessizce ve korkarak beklenilen ama yine de gerçekleştiğinde şaşırtan haberlerden birisi gerçekleşti. Steve Jobs, günümüzün en ikonik figürlerinden birisi, çağımızı şekillendiren adamlardan birisi kanserle girdiği mücadeleyi ne yazık ki kaybetmişti.

Dün geceden beri milyonlarca insan bu haberi iPad'lerinde gazete okurken veya iPhone'larında twitter feed'lerinde gördü. Steve Jobs'ın mirası bu işte. O, insanların teknolojiyle ilişkisini dönüştürdü. İlk mp3-çaları Apple yapmadı, ama onu en şık hale getiren Jobs'ın vizyonuydu. iPod çıktı ve sadece insanların tüketim alışkanlıklarını değil, müziği de değiştirdi. mp3'ün müzik endüstrisini bitireceğinin düşünüldüğü yıllarda, şarkının fiziksel albümlerin önüne geçmesinin müsebbibi oldu. İlk başta burun kıvrılan iTunes ile müzik endüstrisinin ayakta kalabileceğinin, insanların şarkılara para verebileceğini gösterdi. "İşte bu yahu," demişti Jay-Z, "sonunda birisi olayı doğru anladı." Haklıydı Jay-Z, sadece müzik satışında değil, önümüzdeki yıllarda Brian Eno gibi müzisyenler "Albümlerimde yapamadığım sonsuza dek akan müziği yapmaya imkan veriyor" dediği app'ler yayınlayabildiler. Veya Björk'ün "Biophilia"sı gibi işler iPhone sonrasında mümkün oldu.

iPhone da benzer şekilde, ilk smartphone değildi. Ama tasarımındaki doğrudanlığı, sade estetiğiyle en kullanılabiliriydi. iPhone'un bir sonraki adımı iPad mi? "Medya ölüyor mu?" sorularının bile gereksiz bulunduğu bir dönemde gazete ve dergiciliğe bir hayat öpücüğü konduran bir buluştu. Almanya'nın en büyük medya gücü Axel Springer'in CEO'su Mathias Döpfner "Çalışanlarıma her gün Steve Jobs için dua etmelerini söylüyorum" demişti.

Steve Jobs müziği, medyayı dönüştürdü. Teknolojiyi cool, estetik yapışıyla, teknolojiyi, tam içine sokuşuyla zamanımızı değiştirdi. Bir büyük vizyoner, çağımızı şekillendiren bir büyük kültürel fenomendi Jobs. Artık yok, ama etkisi, en azından bizim görebildiğimiz süre içerisinde hep var olacak.

Sunday, July 24, 2011

amy winehouse (1983-2011)

ingiltere'ye dair en sevdiğim şeylerden birisi, popüler müziği kültürlerinin en temel parçalarından birisi olarak kabul etmeleridir. bugün londra'daki bir hediyelik eşyacı dükkanına girdiğinizde kırmızı telefon kulübelerinin, big ben'in, buckingham sarayı'nın yanında the beatles veya the who ürünleri de bulursunuz. punk'ları da hatıra tabaklarının üzerinde görebilirsiniz. satılan tişörtlerin üzerinde sid vicious veya pete doherty de vardır. yerleşik ahlak anlayışının dışında yer alan figürleri de ülkenin kültürel mirasının bir parçası olarak kabul ederler.

ingiliz toplumunda kate moss'u kült figür yapan bir şey vardır. eğer naomi campbell'ın değil, onun yüzü varsa tişörtlerde, toplum, endüstri, koşullar ne der diye bakmadan hayatını yaşadığı içindir. amy winehouse da öyleydi. camden town'da bir tur attığınızda amy winehouse saçlı kızların sayısına inanamazsınız. aslında onun saçlarını, piercing'ini, giyim kuşamını taklit eden kızlar, amy'nin ne yaptığını düşünmeden yaşadığına özendiklerini gösterdiler bu şekilde. amy hareketlerine anlam katmaya, diğerlerinin hakkında ne düşündüğüne bakmadı. peşinden gelenler bu şekilde onun gibi olmak istediler.

amy geçen ay sırbistan'da sahneye çıktığında ne halde olduğunu umursamıyordu. ayrıldığı blake fielder-civil'e hala mesajlar atarken de kimin ne düşündüğünü takmıyordu. zaten son nefesini verdiğinde göğsünde hala blake'in adı vardı. ikisi birlikte dibe vurdular, blake yükseldi, amy kaldı. sıçramayı reddetti. bir tatilinde yerlerde sürünerek diğer tatilcilerin içkilerini arakladı. onun çöküşünü birinci sayfadan verebilmek için kapısının önüne yığılan medya ordusundan bir sigara isteyip içeri geri kaçtı. kendisinden bir röportaj koparan rolling stone muhabirine blake'e nasıl sakso çektiğini fotoğraflı olarak anlattı. ayakta duramayacağı kadar uçuştayken sahneye çıktı, kötüydü, ama kendisiydi. kendisindeyken çıktığında da taciz edildiğinde elemanı nasıl da yumrukladı ama! amerika'ya giremedi, "back to black"in topladığı grammy'leri kargoyla yolladılar ona.

amy'nin ölümü de yaşamı gibi oldu. açık açık "rehabilitasyona girmemi istiyorlar ama gitmem" dedi, "bela olduğumu söylemiştim, benden artık kimseye hayır gelmez" dedi. biz bunu bile bile sevdik onu. o hayatını yaşadı, hayatını söyledi ve finali de ona uygun şekilde oldu. ölümüne üzüldüm, çünkü "back to black" gibi bir başyapıt olmayacak bir daha. o dumanlı sesten daha fazla nota duyamayacağız. ama ölümüne amy adına üzülmedim. onun yaşadığı hayat bu dünyaya uyan bir hayat değildi. kurt gibi, janis gibileri "normal" çevrimlerde yaşamazlar hayatı. bu dünya onlara uymaz, onlar bu dünyaya. amy ve onun gibiler yaşarlar, aydınlatırlar, ilham verir ve giderler. bizim gibiler, camden town'da saçlarını amy gibi yapanlar, yani "yarı-uyum sağlayabilmişler," kendisi çemberin içinde, kafası dışarıda olanlar, ışığından feyz aldı, sonsuzda yankılanacak sesinden. ve hayatına döndü. amy daimi karanlığa giderken.

Monday, May 9, 2011

Gerçek Endonezya'ya Giriş - Tangkuban Perahu

Dün gerçek Endonezya'ya doğru ilk yolculuğuma çıktım. Saçma bir cümle tabi ki, ama buraya geldiğimden beri "Endonezya Cakarta'dan ibaret değil, gerçek Endonezya'yı görmedim henüz" deyip duruyordum ve Jakarta'nın da en az diğer bölgeler kadar hakiki olduğunu bilmeme rağmen kaptırmıştım kendimi bu fikre..


Kawah Ratu

Hedef Cakarta'nın doğusundaki Bandung şehri yakınlarındaki Tangkuban Perahu yanardağıydı. Sabah çıktım yola ve önce otobanda bir saat kadar gittikten sonra çok güzel ormanlık bir yolda (güzel, evet, ama Cakarta ve etrafındaki diğer yoğun yollar gibi motosikletlerle dolu bozuk bir yol) iki saat daha ilerledim ve 12.30 gibi yanardağın üç kraterinden ilki olan Kawah Ratu'ya ulaştım. Devlet akıllılık edip burayı milli park yapmış zamanında, hiç tahmin etmediğim kadar yerli turist vardı kraterin etrafında. İlk kez bir yanardağ krateri görüyor olmanın da etkisiyle epey heyecanlıydım açıkçası, gerçekten de etkileyici bir manzara vardı karşımda. Kraterlerle ilgili olarak öğrendiklerime hemen bir yenisini daha ekledim bu arada: berbat koku! En hafif tabiriyle çürük yumurta kokusu olarak tarif edebileceğim bu kokunun kaynağını anlamak zor değildi: yanardağın sürekli olarak saldığı sülfür (kükürt) gazı.. Kokuya tabi ki alışamadım ama takmamaya çalışarak devam ettim. Çapı yaklaşık 200 metre olan kraterin etrafında biraz dolaşıp fotoğraf çektikten sonra içine girilebilen tek krater olan Kawah Domas'a doğru yola çıktım.


yeşil..

Ne yalan söyleyeyim, gezimin en "normal" ama en hoş bölümü, Kawah Domas'ın yer aldığı bölgeye doğru ormanın içinden geçen patikadan ilerlediğim bölümdü. O güzelim ağaçların arasında öylece durup saatler geçirebilirdim, gerçek Endonezya buydu işte.. Cakarta'nın ne kadar da gereksiz bir şehir olduğunu yeniden hatırladım (bunu söylerken Endonezyalıları kırdığımı da sanmıyorum çünkü herkes Cakarta'nın sorunlarından bıkmış durumda).


Kawah Domas

Gayzer.. değmesin!


Kratere indiğimde yine ağır sülfür kokusu ve kraterden yükselen gazlarla dağın etrafını saran sislerin içiçe geçtiği müthiş bir görüntü karşıladı beni.. Burada daha az ziyaretçi vardı ama yine de yalnız olmayı tercih ederdim tabi ki. Kraterin ortasında kaynar suların fışkırdığı gayzerler vardı; en büyük ve en sıcak olanında insanlar fotoğraf çektiriyor, yerel satıcılar yumurta haşlıyordu (haşlanmış yumurtaları da ziyaretçilere satıyorlardı tabi ki). Daha az sıcak olanlarında insanlar ayaklarını suya sokuyorlardı, şifalıymış.. Kraterin çeşitli yerlerinde "sülfür ağızları" diyebileceğim yeşil renkli küçük delik/mağara benzeri oluşumlar vardı, ilginçti.


Sülfür ağızları

Rehberim yanardağın en son 1969'da patladığını söyledi; son patlamadan püsküren lavlardan yapılmış yumurtamsı taşlardan satın aldım, kandırılmış olabilirim, ama inanmayı tercih ettim.. Saat ilerliyordu, ceberrut Cakarta'ya yenilmeme sözümü tuttuğum için tebrik ettim kendimi ve aynı yoldan geri döndüm yaşadığım şehre, bir sonraki gerçek Endonezya maceramı fazla geciktirmemek ümidiyle..








Not: Bir sonraki hedef Krakatau!

Thursday, April 21, 2011

blue jean'in 24 yılı

bu aralar mesleki açıdan ilginç bir dönemden geçiyorum. gazetemde bir yönetim değişikliği yaşandı ve dün blue jean'in 24. yıl partisi kutlanınca kısa meslek geçmişime daha çok dönüp bakar oldum ister istemez. dün indigo'daki kutlama partisinde de blue jean'in gelmişiyle geçmişiyle bolca yüzleşme yaptık zaten. hürriyet daily news bir kenarda dursun, konu tam da blue jean.
memleketin müzik medyasının ilginç bir bölgesidir blue jean. sevmeyeni, ciddiye almayanı da pek çoktur. uzun uzun tartışılabilir (zaten ülkenin en köklü müzik dergisi de uzun uzun tartışılmayı hak eder) ama bir gerçek var, aylık bir yayının 24 yaşını bulması bu ülke şartlarında bir mucizedir. bunu bir müzik dergisinin yapması ise çok daha ötesi. şöyle bir düşünün, 1987 sonrasında çıkmış tüm dergilerin yayın hayatını (yıl cinsinden) birbirine ekleyin. toplamı 24 eder mi? emin değilim ama zannetmiyorum. kimseye saygısızlık etmek değil niyetim, bu satırlarda nice derginin kapanışını gördüğümde sıkı birer okuru olarak çok üzüldüm. ülkede müzik dergisinin makus talihine dikkat çekmek amacım.

denir ki, blue jean sırtını aydın doğan'ın yayın grubuna dayamış, sağlam. o grupta bu süre zarfında kapatılmış dergi sayısı 24 değil 48'e yakındır. denir ki, blue jean çok piyasa, ondan satıyor. blue jean'le benzer içeriklere sahip dergilerin kapandığını da gördük.
bilemediğim, açıklayamadığım bir büyüsü var blue jean'in. benim aklıma gelen, zamanında tolga akyıldız'ın formüle ettiği biçimiyle yazarlarının okurun dilinden konuşması. tepeden bakmaması. blue jean'i okuyan kişi çok şey öğrenir ama didaktik bir dilden değil. ve diğer nokta, blue jean'deysniz müziğe aşıksınızdır. şu anki kadronun neferleri çağlan tekil, doğu yücel, sadi tirak, erdem tatar, can çakır ve diğerleri, müziğe aşık adamlardır. tesadüf gibidir ama, blue jean'den çıkan bir insanın müzikten uzak kaldığını göremezsiniz. tolga akyıldız'ın hayatı müziktir, çalar, yazar, organize eder. kutlu özmakinacı yüksek sadakat'i kurdu, şimdi eurovision'a hazırlanıyor, o şarkının söz yazarı da ergün arsal, yine bir ex-jeaner. ipek atcan deseniz dream tv'de sunmaya, zeynep okyay deseniz yazmaya devam ediyorlar. (hatta bakınca tek çürük elma şu an spor editörlüğü yapan benim galiba!) örnekleri uzatabilirim ama şu kadarını söylemem gerekiyor, blue jean yazarları için dergi öncelikle keyif, tutku, sonra iştir. benim tolga'dan aldığım en önemli derslerdendir zaten bu: eğer keyif almamaya başlıyorsan bırakıp gitme vakti gelmiştir...

ha, yarın bir aksilik olur, blue jean de anılara karışır, olur. yazılı medyanın günleri sayılıyken tek başına bir dergiyi ölümsüzlük iksiri dahi kurtaramayabilir. olsun, şu ana kadarki yaptıkları da yeter. ben müziği blue jean'den öğrendim. the smiths'i de, radiohead'i de, linkin park'ı da, backstreet boys'u da, lady gaga'yı da, eminem'i de... müziği ergün'ü, seren alpsan'ı, eralp baydar'ı, çağlan'ı, kutlu'yu okuyarak öğrendim. şimdi de türkiye'nin dört bir yanında birilerinin sadi'den, erdem'den öğrenmeye devam ettiklerini de biliyorum. bu geleneğin içinde minicik bir katkım olduğu için de çok gurur duyuyorum.

NİCE YILLARA BLUE JEAN!

Wednesday, January 12, 2011

ali sami yen'de son gece

bir takımı sevmek kolay iş değildir. bazen bir kambur gibi dertle taşırsınız o sevgiyi sırtınızda, bazense bir onur nişanı gibi göğsünüzü gere gere gösterirsiniz. ilk zamanlar kabullenemeseniz de zamanla öğrenirsiniz, hüzün de sevdaya dahildir. çoğu zaman babanızdan emanet aldığınız (ve mutlaka çocuğunuza devretmek istediğiniz) bir aşktır o, belki de sırf bu yüzden çocukluğunuzdan yaşadığınız güne kadar her anınızı içine alan bir parantezdir o takım. hayatınızın her dönemecine bir iz de o adamlar topluluğu bırakır.

ali sami yen'e veda etmek üzere mecidiyeköy'e geldiğimde, işte bu yüzden, sadece bir 90 dakikadan ibaret olmadığını biliyordum o gecenin asıl hikayesinin. futbola gözümü 1989 baharında bir sabah ilker yasin'in prekazi'nin golü üzerine ağlamak istediğini haykırışının tekrarıyla açtım. ondan öncesi hayal meyal, ama o çok net. hayat yolumu 2000'in eylül'ünde istanbul'a düşürdüğünden, ali sami yen'in altın günlerine uzaktan baktım. evet, o güne dek görülmemiş bir başkaldırının gerçekleştiği o neuchatel maçı, ne 14 yıllık hasretin bittiği o eskişehirspor maçı, ne milan mucizesi, ne leeds zaferi, hepsinde uzaklardaydım. 2000 sonrasında kombinem de oldu (sırf elinizde kartınız olduğu için normalde sıcak yuvanızda kalmayı tercih edeceğiniz bir karlı bir akşamda stadın yolunu tutmanın tadı ayrıdır. gerçi o erteleme maçında denizlispor'a 1-0 yenilmiştik), toplama bir kadroyla gelen anlamlı bir şampiyonluğu (anlamsız olanı var mı sanki?) yaşadığım da (2002). asla "2000 ruhu"nun yerini tutmayacak da olsa destansı avrupa maçları da yaşadık, nasıl olup da kaybettiğimizi hala anlayamadığım maçlar da (tromsö'ye elenmemiz, barcelona'ya hala hazmedemediğim bir ofsayt golüyle yenilmemiz).

işte ali sami yen'in veda gecesinde tüm bir mazi canlandı. herkes kendi hayatını galatasaray'ın tarihiyle kesiştiği noktadan yaşadı. babamla beraber maç izlediğimiz akşamlara gittim. annemin ve ablamın maçı izlemeseler de bizimle oturduğu o odada oturdum. istanbul'a taşınmamı, okul yıllarımı yeniden yaşadım. bir kez daha aşık oldum, bir kez daha evlendim. galatasaray'ın karanlık 70'lerinden parlak 90'larına her çağın üzerinden geçtim. kara takılıp geçemediğimiz werder bremen'inden, dev bir duvar olup geçit vermediğimiz manchester united'ına kadar her rakip sinmişti çimlerin bir tarafına. geriden gelip real madrid'i, barcelona'yı, milan'ı yeniyor, favori olduğumuz anda trömsö'ye takılıyorduk. arda turan orta kesiyor, metin oktay voleyi yapıştırıyordu. hakan şükür kafayla indiriyor, tanju vuruyordu, prekazi ile hagi serbest vuruşu kim atacak diye tartışıyor, bülent'le erhan tandem oynuyordu. nadiren geçit verdiklerinde bile korkmuyorduk, kalede simoviç ve turgay vardı. gol atıyorduk, oyunu kesip hasan şaş ağlamaya başlıyordu, ilker yasin ağlamak isterken. gol atıyorduk, harry kewell tebessümle kenara koşuyor, levent özçelik'in kahkahasına katılıyordu. normalde sevgilisi terk etse ağlamayacak adamlar gözyaşı döküyordu. tıpkı sevdiğinin arkasından "gitme" demeyeceklerin zamanında hakan şükür'e "kal bu sene, kal bu sene, alınacak çok kupa var bu sene" diye bağırabildiği gibi.

"futbolun şifreleri" kitabında bir yerde "müşteri bağlılığı" anlamında futbol kulüplerinin markalardan nasıl fersah fersah olduğunu gösteren güzel bir cümle geçiyor. "küllerinin tesco marketleri üzerine saçılmasını isteyen hiç kimse duymadım. oysa binlerce insan son dileği olarak küllerinin stadyumlara serpilmesini istemiştir."

küllerimi değil ama, hayatımın bir kısmını, gözyaşlarımla birlikte akıtıp bıraktım ali sami yen'de. bir daha orada galatasaray'ı izleyemeyecek olmanın soğukluğu çarpıyordu yüzüme; yeni, modern, sanat eseri, süper muhteşem bir stadyuma taşınıyor olmak bile ısıtamadı içimi. günlerdir tuttuğum, düşündükçe göz kapaklarıma kadar gelen yaşlar o çimlere son kez baktığımı anladığım her an akıverdi yanağımdan. başlarken "bu kalp seni unutur mu" ve "hoşçakal," sonda "unutamadım" ve "samanyolu" yaraları biraz daha deşti sadece. en sonunda müziğin susması ve seyircilerin sahneyi alması: o tezahüratların o güzel stadyumda son kez yankılandığını bilmenin hüznü, son bir kez daha çarptı. "kal bu sene" diye bağırmak istedim. bu son veda olmasın, 2004'teki gibi bir sene uzaklıktan sonra tekrar kavuşulsun, "dayanamadım gayrı döndüm canım" diyerek tekrar kendimizi mecidiyeköy'e vuralım istedim. boş sahaya bir kez daha baktım. ağladım. burada bir daha ağlayamayacağımı hatırlayıp bir daha ağladım. arkamı döndüm son kez, çıktım ali sami yen'den. bir kapı kapandı, bir dönem bitti. benim için değil, tüm galatasaraylılar için. eve döndüm. ama sanırım dönemedim. dedim ya, bir parçam kaldı orada.

Tuesday, December 21, 2010

2010'un kahramanları

2010 da bitiyor, eğlencesiyle, dramasıyla, komedisiyle, trajedisiyle... 2008'de yaptığım gibi yılın kahramanlarını seçmek istedim, keyfe keder. sıralamaya, "bu neden yok"lara takılanlar olacaktır elbette, ama 2010'un hikayesinde bu listedekilerin tuttuğu yeri yok saymak imkansız. yılın son günlerine girerken geride kalan 360 günün en çok konuşulanları, konuşturanları, ya da daha fazla açıklamak gereksiz, kahramanları işte...

10- miley cyrus
hayır, akla ziyan dizisi, dandik müzik kariyeri ya da utanılası bir kariyere sahip bir babadan (billy ray cyrus) olup amerika'nın en popüler "çocuğu" olması değil mesele. 18 yaşına bastığı gün bong'dan kafayı dumanlarkenki resimlerinin internete düşmesi. kendisine ait olduğu sanılan çıplak resimlerinin ortalığa saçılması. hem aşırı ahlakçı geçinen uluslararası toplumun içindeki tuhaf iki yüzlülüğü gösteren net bir örnek, hem de çocukların sevgilisi bir kızın elde avuçta tutulmasının mümkün olmayacağını gösteren hoş bir rock'n'roll öykü. sevgilisinin kendisine oral seks yaparken fotoğrafları piyasaya düşen ke$ha, çıplak fotoğraflarını "yanlışlıkla sızdıran" paramore vokalisti hayley williams ve diğerleri: kendilerine çizilen role girmek istemeyip, o kabuktan nasıl sıyrılacağını bilecek derinliğe de sahip olmayan yeni nesil amerikalı star kızlar. miley cyrus nezdinde kahramanlaşıyorlar.

9- hakan bingül
bir anons yaptı ve hayatı değişti: 16 mayıs gecesi kendisine bir şekilde ulaşan "bursa'dan gol haberi"ni elindeki mikrofondan şükrü saracoğlu stadyumu'na duyurdu. birkaç dakika sonra nasıl olduysa staddaki 50.000 kişinin yanında tüm türkiye'deki milyonlarca fenerbahçeli halaylar çekmeye, timsah yürüyüşü yapmaya başlamıştı. ertesi gün kendisini gözaltında buldu bingül, işinden de kovuldu haliyle. staddakiler neyse de, televizyon karşısındakiler nasıl oldu da böyle yanıltılabildiler, onun cevabı hala meçhul.

8- mark zuckerberg
dünyanın en genç milyarderi olduğu, facebook'un % 1.6'sını 240 milyon dolara sattığı 2007 yılında da girebilirdi bu listelere. ancak sosyal medyanın zincirlerinden boşandığı yıl zuckerberg'ün yaptığı iş çok daha anlamlı geliyor. twitter'da akşam ne yemek yediğini yazmak, facebook'ta sevgili aramaktan çok daha öte, çok daha hayatsal bir şeye dönüşmekte sosyal medya, bu da tek başına bu çocuğun eseri değilse bile, temelde onun vizyonunun sonucu. "the social network"le onu bir amerikan ikonu olarak sunmaya meraklı olduğunu gösteren hollywood, "biyografisi oscar'a hak kazanmış en genç insan" ilan eder mi onu, bunu da göreceğiz!

7- pitchfork
kasım'ın son günlerinde kanye west'in yeni albümünün aldığı eleştirilerin nasıl olay yarattığını hatırlıyor musunuz? "pitchfork "my beautiful dark twisted fantasy"ye 10.0 vermiş!" şokunu yaşamıştık. "kanye 10.0 almış" değil, "pitchfork 10.0 vermiş"ti olay. 8 yıldır hiçbir yeni albüme verilmeyen tam not kanye'ye verilince olay oldu. burun kıvırırsınız, külyutmazlığına kızarsınız, elitist bulursunuz tamam, ama pitchfork'u ciddiye almak gerekiyor. artık kimsenin iplemediği zannedilen müzik yazarlığının saygınlığı konusunda hala biraz ümit varsa, 1995 yılında internette okuyacak iyi müzik yayını bulamadığı için işsiz bir genç (ryan schreiber) tarafından kurulan bu site, o ümidin ta kendisi.

6- kathryn bigelow
sadece cinsiyetinden dolayı "kadın duyarlılığı" filmi çekmesi beklenen hemcinslerinin aksine, "erkek gibi yönetmen" olarak bilinirdi, çelik gibi aksiyon filmleri çektiği için. erkekler dünyasını anlatırdı, hiçbir erkeğin beceremediği kadar incelikle hem de. "strange days"ten sonra filmlerinin arasına uzun süreler koymaya, yavaş yavaş a-listesinden düşmeye başladı. ama "the hurt locker"la gidişi bozdu. oscar alan ilk kadın yönetmen oldu, rakibinin eski kocası james cameron ve "avatar" denen sinema tarihinin en büyük yazarkasası olması ise zaferi biraz daha tatlı kıldı.

5- steve jobs
bu tip listelerin gediklisi olduğu kesin. tarihte görülmemiş bir marka bağımlılığına sebep oldukları ve "apple ne çıkarsa alacak kitle" yarattıkları da öyle. ama jobs bu sene ipad denen başka bir icatla yine teknoloji trendlerini belirledi. teknolojiyi sadece geek'lerin ilgilendiği bir şey olmaktan çıkaran adam, ipad'le medyanın ve edebiyatın da ilerlemesi gereken yeni yönü gösterdi. sadece bir teknoloji gurusu falan değil artık jobs, kitle iletişimi konusunda zamanın değişimini en iyi anlayan adam.

4- barcelona
şampiyonlar ligi'ni onlar kazanmadılar. bu yıl dünya kupası da oynandı hatta. ama futbolda barcelona kadar etki bırakan başka bir takım olmadı. tüm başarılarının, seyir zevkinin yanında üzerinde yıllarca uğraşılmış bir proje olmaları, hem yerel bir değer taşıması, hem de evrensel olarak "güzel" kavramının hakkını vermesi, oyuncuların milyon dolarlık yıldızlar değil, aralarında top oynayan çocuklar hissini vermesi... bunların hepsi, özellikle 29 kasım'daki 5-0'lık real madrid maçı, barcelona'yı son 5 yılın olduğu gibi 2010'un da futbol adına en parlak yapısı haline getiriyor. o 5-0'lık maç, muhtemelen bir futbol takımının gösterdiği en kusursuz oyundu. bunu ben değil, futbolla alakalı alakasız milyonlarca insan söylüyor. siz hiç bir futbol maçından günler sonra hala o performansın etkisinde kaldığınızı hatırlıyor musunuz? barcelona'yı izlemediyseniz hatırlamıyorsunuzdur.

3- julian assange
"devletleri açıyoruz" sloganıyla tarihte görülmemiş bir "sızdırma" harekatı başlattı wikileaks. önce afganistan, sonra da ırak savaşı'nın belgelerini ortalığa döküp baudrillard'ın savaşın bir simülasyon olduğu fikrini savaşın en kirli sayfalarını ortaya koyarak değiştirdiler. daha sonrası ise diplomasinin 11 eylül'ü olarak adlandırılan, tarihin en büyük kirli çamaşır operasyonu oldu. elde ettikleri 220.000 diplomatik yazışmanın bir kısmını açmaları dahi olay yarattı. bunun arkasındaki beyin, julian assange, wikileaks fikrinin daha "pazarlanabilir" olması adına öne çıktığını söyleyen, bilgece konuşan, karizmatik bir adam. birçoklarına göre hakkında apar topar çıkarılan tecavüz iddiaları ve tutuklama kararı muktedirler için ne kadar tehlikeli, dolayısıyla ne kadar haklı olduğunun kanıtı. "amerika'da hapse girersem öldürülürüm" diyen, "düşünceye sansür uygulamak fikrin hala tehlikeli olduğunun kanıtıdır" savıyla içimizi umut dolduran adam. kimilerince yüzbinlerce belge tekinsiz bir dağınıklık hissi yaratıyor olabilir, ama o kadar dosyayla ne yapması gerektiğini bilecek gazeteciler ve politik aktivistler sayesinde gerçekten bir şeyler değişebilir. o olursa, assange bu değişimin bir numaralı mimarı olarak kabul edilecek.

2- şilili madenciler
"yaşamak, sadece yaşamak, sessizce yaşamak, insanca yaşamak, inadına inadına inadına yaşamak!" altan erkekli'nin olağanüstü tek kişilik oyunu "inadına yaşamak"ı bilenler insanın kafasına çivi gibi çakılan o şarkıyı da hatırlarlar. o şarkının ilk kıtasını anımsatan "inadına" bir yaşam destanı yazıldı bu sene latin amerika'da. 69 gün yerin altında kalan, kendilerine uzatılan kablolar sayesinde maçlar izleyen, müzik dinleyen, yaşama tutunan 33 adamın sağ salim geri dönüşü, tüm dünyanın nefesini tutarak (gözyaşlarını ise tutamayarak) izlediği muhteşem bir hadiseydi. arjantinli/şilili yazar ariel dorfman'ın nefis açıkladığı gibi, dünyanın merkezinden adeta doğar gibi bir geri dönüştü o. ölüme meydan okuyuştu, yaşama övgüydü. 13 ekim 2010'da o madencilerin birçoğu yakınlarıyla sarıldıktan sonra "chile" diye tezahürat yapıyorlardı, kendilerini 69 gün boyunca yalnız bırakmayan ülkelerinin şerefine. tüm o yaşam destanının yanında bizim için kalp kırıcı bir detaydı o aslında. sahi, nasıl bir duygudur acaba yaşadığın ülkeyle gurur duyabilmek? "bizde olsaydı üç günde çıkarırdık" diyebilen, ama yer altındaki madencilerinin cesetlerine aylar sonra dahi ulaşamayan yöneticilerin var olduğu ülkede nasıl yaşayabilirdik ki bu gururu?

1- ahtapot paul
2010'un kahramanlarından julian assange'ın dünyayı bilgiye boğuşunun aksine sessizdi. (boyumu aşacak bir konu olduğundan listeye dahil etmediğim ama büyük saygı duyduğum) aung san suu kyi'nin esaretten kurtuluşunun aksine hep dev bir akvaryumun içindeydi. ve şilili madencilerin aksine yaşama tutunamadı, öldü. ama 2010, ahtapot paul'ün yılıydı. tüm gezegeni kendisine kitleyen dünya kupası boyunca sessiz ve bilgece maç sonuçlarını tahmin etti. kendisinden daha fazlasını isteyenleri bilgece reddetti. delicesine bir bilgi akışı içinde yaşıyoruz: bundan 100 yıl öncesinin bilgelerinin sahip olduğu birikim bugün 20 yaşındaki bir çocuğun bildiklerinden fazla değil. ama bu bilgilerin ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, ne kadarı işe yarar bilemiyoruz. tüm kafalardan ses çıkıyor, ama onların ne kadarı yalan, ne kadarı gerçek, çözemiyoruz. ahtapot paul, tüm bu gürültünün antitezi, bilginin ve bilgeliğin birleştiği noktanın nirvanasıydı. cevapları biliyor, sadece gerektiğini düşündüğünü bizle paylaşıyordu. 2012 sonumuz olacak mı? evrende hayat var mı? sonsuz yaşam mümkün mü? mutlu aşk var mı? belki de bunların da yanıtını verecekti paul, ama ömrü yetmedi. belki de gerek görmedi yanıtlamaya. maalesef bilemiyoruz. kendisi gibi bir başka yol gösteren gelene kadar da bilemeyeceğiz. huzur içinde yat ahtapot paul. yokluğunda gerçekten üşüyoruz.