Showing posts with label tv. Show all posts
Showing posts with label tv. Show all posts

Tuesday, March 26, 2013

Girls, 2. sezon

Hannah kulak çubuğuyla kulak zarını yırttı, bir tren istasyonunda çömelip yere işerken yaşlı bir çifte yakalandı, kokainle uçarken bir club’da dans ederken gay bir adamla tişörtünü değiştirdi ve onun transparan atletiyle markete gitti. Booth Jonathan Marnie ile seks yaparken ondan ölü bir oyuncak bebeğe bakmasını istedi. Adam, Natalia’dan yatak odasına kadar emeklemesini istedi ve yatağa vardığında göğsüne boşalmasıyla bitecek bir anal seks yaptı. "Girls"ün ikinci sezonu televizyonda ilk defa gördüğünüz şeylerle doluydu. Peki buna ihtiyacımız var mıydı?

“Girls”ün ilk bölümleri yayınlandığıandan itibaren Lena Dunham’ın tartışma yaratmaya teşne bir sanatçı olduğu belli olmuştu. İlk bölümün en büyük tartışması “Bu dizide neden siyahlar yok?” iken Dunham ikinci sezonu Donald Glover’la bir sevişme sahnesiyle başlattı. Sanırım bu tavır, “Girls”ün ikinci sezonunun tonunu belli eden bir göstergeydi. Dunham dokununca yanan yaralara basmaktan keyif aldığını fark etti. Bunları ahlakçılıkla yazmıyorum. Televizyonlarımızı temiz tutmalı falan değiliz, ya da “Amerika’da RTÜK yok mu?” çağrısı yapmıyorum. Ama Dunham’ın “yapıyorum çünkü yapabilirim” tavrı, sanki enerjisini karakterlerine veya olay örgüsüne değil de “bu bölümde daha ne kadar zorlayıcı olabilirim”e harcamaya başladığını hissettirdi.

Elbette “Girls”ün ikinci sezonunda belirginleştirdiği bir tavrı, kişilerin karakterlerini cinsel ilişkiler üzerinden okuması Amerikan televizyonu için yaratıcı, adeta Fransız sinemasına, Catherine Breillat’ya öykünen, farklı bir tavır. Hannah’nın, Adam’ın, Marnie’nin, Shoshanna’nın kendilerini nasıl ifade ettiklerini seks üzerinden okumak önemli, en çarpıcı, en doğrudan ifade biçimi olarak koyuyor bunu Dunham. Öte yandan Dunham’ın tek güçlü yanı bu değil. Diyaloglarda kimi bölümlerde tutturduğu düzey müthiş. Örneğin bu sezon iki kişi kavga ederken tutturulan düzey mükemmeldi. İlk bölümden son bölüme kadar seyircinin “haklı-haksız” algılarıyla nefis oynadı. Örneğin tartışmada ilk büyük salvoyu yapan önce izleyiciyi yanına çekiyor, kısa süre sonra da karşıdan daha güçlü bir salvo geliyor ve izleyiciyi tam anlamıyla “tarafsız” bırakıyor. Ray ve Shoshanna’nın, Thomas’la Jessa’nın ayrılık sahnelerindeki dramatik gel-gitler nefisti, Youtube’dan hatırlamak için tekrar izlenecek cinsten. Marnie ve Adam’ın bazı konuşmaları da bunlar arasına girebilir.

Kavgalar dışında da Dunham’ın diyaloglarıyla vardığı zirve dördüncü bölüm olan “It’s A Shame About Ray” oldu. Neredeyse tamamı bir yemek masası etrafında geçen bir bölümü nasıl kontrol altında tuttuğu, Dunham’ın yeteneğinin bu sezondaki en büyük göstergelerinden birisiydi. Gerçek şu: “Girls”ün en formda hali Woody Allen veya Whit Stillman benzeri New York komedi/dramlarıyla minimal meseleleri merkeze alan Amerikan bağımsızlarına yakın durduğu anlar. İşler ciddileşmeye başladığında ise Dunham kontrolü kaybediyor. Diyaloglara eyvallah, ama iş dramatürjiye geldiğinde Dunham’ın biraz daha pişmesi gerekiyor. Dizinin ikinci sezonunun sonuna doğru aniden gelen dramatik değişimler sanki diziyi kurtarmak için dan diye tepeden inmiş hamleler gibi durdular. Bir dizinin 19. bölümünde ana karakterin obsesif kompülsif bozukluğunu (OCD) öğrenmek, daha önce bir barda spoken-word müzik yapmasından başka bir çabasını görmediğimiz bir karakterin birden bir app üretip köşeyi dönmesi Dunham’ın büyük resmi planlamadığını hissettiren hamleler oldu.

“Girls”ün ikinci sezonu ilkinin gerisinde kaldı ama yine de televizyondaki en keyifli, en sinir bozucu, en tartışmalı birkaç işten bir tanesi olduğu kesin. İkinci sezonda da pek çok şey ilkinin daha büyüğü gibiydi. Soundtrack'te daha büyük gruplar yer aldı, daha fazla ünlü oyuncu yan rollerde göründü, Lena Dunham daha çok ekran süresini çıplak geçirdi. Sorun, belki Lena Dunham’ın dizisini iyi yapan şeyin ne olduğu konusunda yanlış bir fikre sahip olması. Ya da belki de Lena Dunham’a Altın Küreleri biraz erken verdiler.

Thursday, May 3, 2012

Girls: Bağımsız sinema tadında

"Bence ben kuşağımın sesi olabilirim... Ya da en azından herhangi bir kuşağın herhangi bir sesi."

Lena Dunham'ı muhtemelen tanımıyorsunuz. Ya da birkaç hafta öncesine kadar tanımıyordunuz. Geç kalmayın, yaklaşın. Çünkü bu kız Amerikan sinema ve televizyon sektörünün en dikkate değer beyinlerinden birisi. Dahası, önümüzdeki on yılı şekillendirecek kişilerden birisi olabilir.

Lena Dunham sanat okulundan mezun olup ilk filmi "Tiny Furniture"ı bitirdiğinde henüz 23 yaşındaydı. Filmi 2010'da South By Southwest'te ödüllendirilince hayatı tamamen değişti. Judd Apatow'la bu sayede tanıştı. O Apatow ki yeni Amerikan komedisinin en önemli adamı, günümüzün John Hughes'u, Seth Rogen ve Steve Carell'i Hollywood yıldızı yapan, Paul Rudd'ın kariyerini çöpten çıkaran, Kristen Wiig ve Melissa McCarthy'ye birer Oscar adaylığı kazandıran ve belki hepsinden önemlisi, bir dönemin mizah anlayışına damga vuran adam.

Dunham'ın yolu Apatow'la kesiştiğinde açıldı. Pek çok yönetmenin kısa film için fikir üretmeye çalıştığı bir yaşta ödüllü bir uzun metraj filmin ötesinde yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı "Girls" ile Amerika'yı fethetmekle meşgul şu aralar. Yaptığı şey, bir anlamda Kristen Wiig'in "Bridesmaids"le Hollywood'a yaptığını televizyona taşımak: Yani kadınlara, onların öykülerine, muhabbetlerine, kaygılarına, korkularına, eğlencelerine yer açmak. "Girls"te hiç mi erkek yok? Elbette var. Dizinin ana karakteri olan dörtlünün çevresindeki duyarsız ya da aşırı duyarlı erkekler, çok erkekler ya da hiç erkekler de yer buluyorlar kendilerine. Öyle ki, bir erkek için izlemek bazen utanç verici olabiliyor, "Bu kadar mı ileri gidiyoruz?" diye. Ama merak etmeyin, Lena Dunham "güç bende artık!" diye karşı cinse okları saplayan cinsten bir kadın değil. Başta kendisinin oynadığı ana karakter Hanna olmak üzere filmin dört kadını da çuvaldızdan nasibini alıyor. Üniversite sonrasında hayata atılan veya atılmaya çalışan dört genç kadın olanca komiklikleri, dertleri ve eksiklikleriyle anlatıyor Dunham. Elbette dört kadın ve New York söz konusu olunca aklımıza "Sex and the City" geliyor ama Dunham'a göre "şehrin daha kötü yerlerinde" geçtiği için farklı. Ayrıca 20'li yaşların başlarının 30'ların ortalarına göre net bir farkı var (Dunham'a göre bu yüzden dizinin adı "Girls," çünkü kızlar 30'larına gelene kadar kendilerini "kadın olarak görmüyorlar). Ve net bir ayrım daha: Carrie Bradshaw'un iki köşe yazıp nasıl o kıyafetleri, ayakkabıları ve Martini'leri karşılayabildiği gizeminin aksine Hanna hayatın gerçekleriyle burun buruna. Dizinin ilk bölümünün açılış sahnesinde ailesinin "Artık sana para veremeyeceğiz, iş bulmak zorundasın" dediğini ve Hanna'nın "Bu şehirde üç buçuk gün kalacak kadar param kaldı" saptamasını aklınızda tutun.

Geçen yıl birbirinden nefis filmler izledik ama sanırım 2011'den en çok "sevdiğim," yıllar boyunca canım sıkıldığında beni eğlendirecek bir dost olarak seçtiğim film "Bridesmaids"ti. Tüm komikliğinin yanında "girl talk" olayına duyduğum sevgi ve merak, benim için "Bridesmaids"i özel bir film yapıyordu. "Girls" bunu farklı bir coğrafyaya ve yaş grubuna taşıyor ama özünde "kız muhabbeti"nin dibine vuruşuyla ilgimi çekiyor. Göbekten değil yüzden kilo vermekten prezervatifin yanında kalan şeylerin cinsel hastalık yaratabileceği paranoyasına onlarca detay, kimi zaman ekrandan gözünüzü kaçırmanıza sebep olacak kadar utanç verici anların Dunham tarafından rahatlıkla anlatılabilmesi "Girls"ü özel yapıyor. Dunham'ın ultra düşük bütçeli "Tiny Furniture"da kullandığı yaratıcı kamera açılarının ve mat renk paletinin de diziyi Amerikan televizyonunda gördüğünüz diğer işlerden çok daha farklı, bağımsız sinema tadına yaklaştırdığını, seyir lezzetini artırdığını belirteyim.



Belki tanıştığınıza memnun olacaksınız, belki ondan nefret etmekten hoşlanacaksınız. Ama mutlaka Hanna'nın hayatına girin. Lena Dunham'ın hikayesine kulak verin. Bilin ki "Girls" gördüğünüz diğer dizilere pek benzemiyor.

Not: Şu ana kadar üç bölümü yayınlanan "Girls" her pazar akşamı HBO'da. Biz, Türkiye olarak, her Pazartesi sabahı yeni bir bölüme uyanıyoruz. 

Thursday, September 8, 2011

the big c

-aman tanrım! gerçekten sevdiğim insanlar arasında kansere yakalanan ilk kişisin! artık bambaşka bir insan olacağım.
-umarım biraz daha iyi bir insan olursun.


iki eski en iyi arkadaş arasında geçen bu diyalogu, "the big c"nin nasıl ustaca kaleme alınmış bir dizi olduğunun minik bir göstergesi olsun diye aktarmaya çalıştım. pek de başaramadım, zira "the big c" görüldüğü anda ısınılacak bir dizi olmadığı gibi cümlelerini okuduğunuz anda bayılacağınız bir senaryoya da sahip değil.

bu yaz ikinci sezonu başlayan "the big c," küçük ekranda görmeye alışık olmadığımız büyüklükte bir oyuncuya sırtını yaslayan o dizilerden. laura linney gibi bağımsızından blockbuster'ına kadar amerikan sinemasının her perdesinde gördüğümüz bir isim sürüklüyor "the big c"yi. işin açığı bu dizinin böyle bir desteğe de ihtiyacı var. zira konu son derece bıçak sırtı. 40'larında bir kadının ileri derece kanser olduğunu öğrenmesinin ardından gelişen olayları izliyoruz. cathy, bir yandan hayatının beklenmedik derecede çabuk sona yaklaşmasının şokunu yaşıyor, bir yandan kalan günlerinin tadını çıkarmak istiyor, diğer taraftan kendi sağlığının yanında çevresiyle de uğraşmak zorunda kalıyor. ilk sezonun 10 bölümü boyunca da hiçbir şeyi aceleye getirmeden, gerektiğinde bu gerçeği bir yakınına anlatmasını dahi yarım saate yaymaktan çekinmeyen bir tempoda anlattılar.

ama bir ayrımın altını çizmek lazım. "the big c" içerdiği tüm dram yoğunluğuna rağmen gözyaşartıcı bir bomba değil. aksine, cathy'nin dünyaya bakışındaki ironisiyle, diyaloglarındaki kara mizahla sıkça gülümseten de bir dizi. üstelik sarsak ama değer veren koca (harika oliver platt), takıntılı ekolojist kardeş, sorunlu ergen oğul ve dünyanın çevresinde döndüğü yakın arkadaş rebecca (yaşına rağmen hala çok güzel olan cynthia nixon!) gibi harika bir yan karakter ekibi de var. her biri fazlasıyla egzantrik ve her hareketleriyle sizi gülümsetme veya kızdırma potansiyeline sahipler. ama dediğimiz gibi, yapımcılar bıçak sırtında yürümeyi iyi beceriyorlar: ne kanser gibi ciddi bir meseleyi hafife alarak, ne de diziye 30 dakikalık bir televizyon ürününün kaldırabileceği ağırlığın fazlasını yükleyerek devam ediyorlar.

"the big c"nin ikinci sezonuna biraz geriden de olsa başladım. dizinin konusu ve laura linney gibi bir oyuncuyu yıllarca bağlayamayacağı fikrinden hareketle üç-dört sezonun ötesine geçmeyeceğini tahmin ettiğim için fazla bekletmeden, soğutmadan tadına bakmanızı tavsiye ederim. sessiz sedasız kayıp gitmesin bu güzel ve dokunaklı dizi.

Friday, August 20, 2010

24'ü sevmenin dayanılmaz hafifliği


televizyon tarihinin en uzun soluklu casusluk-siyasi komplo temalı polisiye-macera dizisi 24, 8 sezonun ardından 24 mayıs 2010'da sona erdi.. benim içinse çarşamba akşamı..

onlarca güzel dizinin yılmaz takipçisi olageldiğim 28 yıllık hayatım boyunca sanırım yalnızca bu dizinin istisnasız her bölümünü izledim.. bu topraklarda yayınlanmaya başladığı 2002 yılından itibaren.. zaman zaman heyecanım azaldı tabi ki, "öf, hep aynı formül, benzer hikaye" deyip kızdım senaristlere.. yurtdışında oluşum nedeniyle 3. sezonun büyük bir kısmını da izlemedim hatta (daha sonra eksiğimi kapattım tabi ki..). işkencesine, şiddetine, kör gözüm parmağına cumhuriyetçi yandaşlığına da kızdım tabi ki hep.. ama sevdim işte, heyecanla, nefesimi tutarak izledim her bölümünü..

bitmek tükenmek bilmez bir heyecan ve gerilimi garanti eden dahiyane bir formatla ve izleyeni koltuğa yapıştıran, gözünü ekrandan bir an bile ayırmasını acımasızca cezalandıracak kadar dolu ve derin bir hikayeyle başlamıştı 24.. kurgusal bir devlet anti-terör birimi (CTU) ve bu birimin başındaki süper ajan jack bauer'ın, abd'nin ilk siyahi başkanı olması kuvvetle muhtemel bir senatöre (david palmer) yapılacak suikasti önleme çabası etrafında dönen hikaye, birçok yan hikayeyle ve twistle inanılmaz bir zenginliğe kavuşuyordu.. ama 24'ün televizyon dizileri açısından devrimsel nitelikteki özelliği benzersiz formatıydı: her sezon 24 bölümden oluşuyor ve sadece bir günü kapsıyordu.. olaylar gerçek zamanlı olarak aktarılıyor, dolayısıyla her bölüm tamı tamına 60 dakikada tamamlanıyordu (reklamlar dahil tabi ki, yani her bölüm net olarak 60 dakikadan az sürüyordu)..


Mükemmel bir ilk sezonun ardından yine çok iyi bir sezon izledik; 2. sezon, 24'ü 24 yapan her şeyin yerli yerinde ve derli toplu olarak arz-ı endam ettiği belki de son sezondu.. bana kalırsa, sonraki 6 sezon ilk iki sezonun mükemmeliğine yaklaşamadı bile.. özellikle, hikayenin esas olarak beyaz saray ve BM merkezli olarak ilerlediği ve yapımcıların diziyi yüksek bir noktada sonlandırmak amacıyla jack'in mücadelesinin boyutunu inanılmaz derecede büyütmesine tanık olduğumuz son iki sezonun 24 müdavimlerinde ciddi bir hayal kırıklığına neden olduğunu söylemek mümkün.. yine de dizinin 8 sezon boyunca özellikle yapım kalitesi ve oyunculuklar anlamında alışıldık seviyesini koruduğunu vurgulamak lazım..
dizinin, jack bauer karakteriyle kiefer sutherland'e hayatının rolünü kazandırdığı da bir başka gerçek.. daha önce flatliners ve dark city gibi önemli filmlerde oynamış sutherland'in gerçek patlamasını 24 ile gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.. öte yandan, bauer karakteriyle bütünleşen sutherland'in bundan sonra yapacağı işlerde bu rolün üzerine yapışması da büyük bir olasılık.. bunun bir örneğini başrolü michael douglas'la paylaştığı vasat casus filmi "sentinel"de gördük..


24'ün bir başka özelliği de müthiş bir zenginlik arz eden "kötüleri".. bir nefeste sıralayacak olursak, rusya, iran muhalefeti, islamcı teröristler, rus ayrılıkçılar, afrikalı darbeciler, amerikalı petrol kartelleri, amerikan ordusuyla iş yapan özel askeri şirketler, sırp teröristler, abd başkanı, abd başkanının yardakçıları, abd yönetimi içindeki şer odakları, meksikalı uyuşturucu kartelleri, çin, jack'in babası, jack'in abisi, teröristlerle işbirliği yapan güzel kadınlar, iyiyken kötü olanlar vb.. eh, eğlenceli değil mi?

yerli yersiz tüm eleştirilere rağmen 24 ömrünü başarılı bir şekilde tamamladı ve gelecekte de bir fenomen olarak hatırlanacak.. tıpkı görevimiz tehlike gibi.. sonuçta bir dizi kendisini 8 sezon boyunca (hem de öyle 10-12 bölümlük minik sezonlar değil, sezon başına dolu dolu 24 bölümden bahsediyoruz) neredeyse istikrarlı bir şekilde milyonlarca insana izletebiliyorsa, o dizinin çok başarılı olduğunu söylemek abartılı olmaz sanırım..

evet, 24 dizisi sona erdi, ama önümüzdeki 1-2 sene içinde bir sinema filminin yapılmasına kesin gözüyle bakılıyor.. evet, jack yine komploları açığa çıkaracak, koskoca başkanları alaşağı edecek, bol bol yaralanacak, sevdiklerini kaybedecek, koca koca devletler savaşın eşiğine gelecek ve tabi ki arada binlerce insan ölecek.. şimdiden heyecanlanmakta utanılacak bir şey yok değil mi..

Friday, December 11, 2009

2000'lerin en iyi drama dizileri

ne zamandir aklimdaki bir fikirdi son on yilin en iyi tv dizilerini listelemek, ama orduya katilmadan saatler oncesine bitirebildim. tabii yumurta kapiya dayaninca harekete gecmekten dolayi bir diger fikrim olan "2000'lerin en iyi on komedi dizisi" baska bahara kaldi ama en azindan bir tanesi burada iste.

oncelikle bu listenin kriterlerini aciklamak isterim ama. buradaki on diziyi siralarken cesitli faktorler devredeydi: benim kisisel begenim, dizinin takipcileri arasinda bir fenomene donusmus olmasi ve galiba en onemlisi, ozgunlugu.

listedeki dizilerden bazilarini yorumlayan selmin gurpinar, sinan uluc ve dogu yucel'e katkilarindan dolayi tesekkurlerimle...

10- Dexter

Televizyonda izleyicinin bir kanunsuzun tarafinda yer almasi ilk defa gorulen bir sey degil. 1960larin efsane dizisi “The Fugitive”de kanun kacagi Doktor Kimble’i hatirlamak yeterli. Ama “Dexter”in farki masumiyetine inanilan Kimble’in aksine Dexter Morgan’in kan dokmekten hoslandiginin seyirci tarafindan pilot bolumun ilk dakikalarindan itibaren bilinmesi. Dexter’in anti-kahraman kavraminin cok cok otesine gecen karakteri, her bolumu ayri bir kan banyosuna ceviren olay orgusu, durmak bilmeyen ve kara mizah sinirlarini zorlayan ic sesi Miami’nin sicak ve aydinlik havasiyla yakalanan kontrast “Dexter”i TV tarihinde cok ozel bir noktaya getiriyor. Michael C. Hall’un oyunculugu ise her turlu ovgunun uzerinde.

9- Battlestar Galactica


Söylemek gerekir ki “Battlestar Galactica” biraz zor bir dizidir. Hele "ortalama seyirci"nin bilimkurguyu hala "uzaylı film" sandığını düşünürsek Battlestar Galactica'nın birçok bünyeye James Joyce etkisi bırakması kaçınılmazdır. Bu zorluğun baş sorumlusu dizinin ana hikayesinin "plot driven" yani hikaye odaklı olsa da, yan hikayelerin ve hatta ana hikayenin gidişatının bile zaman zaman "character driven" yani karakter odaklı olmasında yatar. Sağ kalan son insan gemisi Galactica'nın dünyayı arayışı ana hikaye olsa da, çoğu zaman karakterlerin kendi arayışları ve iç yolculukları ön plana çıkar.

Bahsettiğim zorluğun bir diğer sebebi ise dinden mitolojiye, bilimden felsefeye kadar birçok disiplinden faydalanan, etkilenen, hatta bu disiplinlere yeni görüşler katmaya çabalayan senaryodur. Özellikle din konusu bu noktada önemlidir ve itiraf etmeliyim ki, beni diziye biraz uzaklaştıran unsurlardan biri olmuştur din. Orijinal serinin yaratıcısının Mormon olmasından dolayı muhafazakarlığı ve sıradışı gelenekleriyle tanınan Mormon dinine yapılan atıflar, insanların yarattığı Cylon'ların tek tanrılı dine duydukları inancın insanlardan daha koyu olması ve adeta insanoğlunun çöküşünün sebebi olarak dinden kopmalarını göstermesi beni diziden biraz uzaklaştırdı. Fakat bu noktada belirtmeliyim ki, yenilenmiş versiyon din olgusunu yine merkezine alsa da hangi tarafta durduğunu belli etmeyen tuhaf bir izlekte ilerleyerek okuması zor metinlere yer veriyor. Yani benim yaptığım bu okuma yanlış da olabilir:)

Beni “Battlestar”a çeken en önemli şey başta da bahsettiğim üzere karakterleridir. En baştan itibaren kahraman ve mükemmel insan olarak çizilen Adama'nın bile hatalar yaptığı, zaaflarıyla yüzleştiği bir dizi "Battlestar." Ve tabii ki o eşsiz tasarımlar. Başta robot Cylon'lar olmak üzere uzay gemilerinden istasyonlara kadar her objesi üzerinde müthiş bir hayalgücü vardır Galactica dünyasında. Tüm bu şatafatın içinde Adama'nın hala gemi içinde eski bir telefon ahizesiyle konuşması ise Galactica'nın en sihirli karelerinden biridir. Kısacası, altmetnileriyle, karakterlerin derinliğiyle “Battlestar Galactica” sadece bir bilimkurgu dizisi değildir ya da belki de olması gerektiği gibi bir bilimkurgudur.

(Doğu Yücel)

8- Mad Men

Saclar briyantine bulanir, en temiz, en utulu takim elbiseler giyilir ve sigaralar zincirleme yakilir. “Mad Men” iste boyle bir atmosferde geciyor. Ama bundan cok daha fazlasi var bu dizide. Amerika 1960larda hizla degisirken yumusak kamerasiyla reklam dunyasina giriyor “Mad Men.” Jon Hamm’in canlandirdigi Don Draper derinden gelen ses tonuyla tum musterilerini oldugu gibi sizi de etkisi altina aliyor. Ayrica televizyon tarihinin tartismasiz en iyi sanat yonetimi de burada.

7- Breaking Bad

Bir yaniyla “uyanis” bir yaniyla da “kotu yola dusme” hikayesi “Breaking Bad.” Ama bu diziyi ozel yapan sey sadece gelisen olaylar degil. Walter White’in icine dustugu trajik durumlarla bas etmeye calismasi ve bunlara verdigi tepkiler etkileyici olan. Siradan bir dizi kahramani degil White: Bryan Cranston’in inanilmaz oyunculugu sayesinde gercek bir insan oluyor soz konusu olan. Dizinin temposu da buna son derece musait tabii. Ornegin herhangi bir dizide birkac dakikada halledilecek olan “ceset temizleme” islemi bir bolumden uzun yer tutuyor, normal insanlarin hayatinda olacagi gibi. Henuz omru kisa olsa da “Breaking Bad”i basarili yapan iste bu gercekciligi.

6- Grey’s Anatomy

“Grey’s Anatomy” başta olmak üzere hastane dramaları ve komedileri beni hep çekmiştir. Tam olarak sebebini bilmiyorum ama muhtemelen tek bir sebebi var; mekan. Hastane. Bir bölümde hangi karaktere odaklanılırsa odaklanılsın, nasıl bir tema işlenmişse işlensin; hastane değişmez. İnsanların hayatta kalabilmek için geldiği, kendilerini, sevdiklerini, çocuklarını doktorlara emanet ettikleri, bir çoğunun öldüğü o hastane, dizinin her zaman ana mekanıdır. “Grey’s Anatomy,” “Scrubs,” “ER,” “House,” “Chicago Hope” ve belki “Nip/Tuck” gibi diziler bu yüzden hep ölüme daha yakındır, hayat ile ölüm arasındaki ince çizgide bir o tarafa bir bu tarafa gider hem hastalar, hem doktorlar. “Grey’s Anatomy”de bunu sonuna kadar hissetmek, bir dakika önce muhteşem bir kahkaha atmışken sonrasında boğazda bir düğümle kalakalmak gayet mümkün.

Oynayan aktörlerin kusursuz güzelliğe sahip olması, ilk üç sezon neredeyse herkesin herkesle yatması gibi gerçeklerden dolayı dizinin feci yüzeysel olduğu sanılabilir, kısmen öyle olan bölümler de yok değil ama “hastaneye gelen hastalar, onların hikayeleri, o hikayelerden kendine pay çıkaran doktorlar ve bir şekilde kendinden çok şey bulan, bu yüzden karakterlerle çabucak bütünleşen izleyici” zincirini düşündüğümüzde dizinin nasıl bir tat verdiğini anlayabiliriz. Yer yer “Scrubs” gibi güldürebilmesi ve “ER” kadar teknik detaylara boğulmamış olması da en güzel yanlarından. İşinde çok iyi uzman doktorların nasıl tanrı kompleksi geliştirdiğini, nasıl bazı şeylerin önüne geçemediklerini görüp “vay be” diyebilir, hastalarla gereğinden fazla duygusal bağ kuran doktorlar işinden olunca üzülebilir, stajyerliğini tamamlayan doktorların çektikleri eziyetlerin aynısını yeni gelen stajyerlere çektirdiğini görünce çok eğlenebilirsiniz. Bir aksiyon filmi temposunun yakalandığı bölümler de var; acil servisin dolup taştığı, doktorların panikten birbirini ezdiği, yapılan hatalarda birbirini suçladığı ve bir solukta başlayıp biten ohannesgeist bölüm sayısı da epey fazla. Bu da entrika, dram ya da komediden gına geldiğinde ilaç gibi geliyor tabi.

“Grey’s Anatomy” güldüren, ağlatan ve Meredith Grey’in bölüm boyunca dış sesle aktardığı aforizmalarını bir şekilde gün boyu düşündürten bir dizi. Reyting için konan aşırı ilginç ve pek gerçekçi gelmeyen hastalık ve vakaları saymazsak; karakterleriyle, şahane ikili diyaloglarıyla ve en geyik kısımlarında bile ölümü, hastaneyi sürekli hissettirmesiyle son derece gerçek ve canlı bir dizi.

(Sinan Uluç)

5- Nip/Tuck

Estetik cerrahi gibi modern zamanlarin yuzeyselligi uzerine nefis metaforlar kurmaya imkan saglayan bir alandan nefis isler cikartti “Nip/Tuck.” Soguk ve etkileyici gorselligi, derin diyaloglari ve her adimlarinda yollarini biraz daha kaybeden karakterleriyle muhtesem bolumlere imza attilar, ozellikle de ilk iki sezonda. Ucuncu sezonda “suspense”i on plana cikartip Carver’in kim oldugunun pesinde biraz ritmini kaybetti ve merak duygusunu ayakta tutmak adina orijinalligini kaybetti. Ben de ilgimi ucuncu sezonun finalinden sonra kaybettim zaten. Ama “Flower Duet” esliginde yapilan yapisik ikizleri ayirma seansi ya da Christian Troy’un oglu Wilber’la yaptigi final konusmasi gibi TV tarihinin en dokunakli anlari arasina rahatlikla girecek sahneleriyle “Nip/Tuck” “Nip/Tuck”tir ne de olsa.

4- 24

Dizinin hayranlari bu konuyu irdelemeyi pek sevmez ama Jack Bauer’in bir gununde neden yemek yemedigi, tuvalete gitmedigi ya da en azindan oturup dinlenmedigi oldukca populer bir geyik mevzuu olmustur 2000’lerde. Kiefer Sutherland’in deyisine gore buna benzer sahneler hep cekildi ama kurguda atildi. Sinizmi bir kenara birakalim, Jack Bauer modern bir super kahraman. Yemesini icmesini umursamaya gerek yok, Amerika Birlesik Devletleri’nin cikarlari icin tum dunyada terorist pesinde kosan, arada en yakinindakileri kaybeden, ailesinin bile ihanetine ugrayan bir adam. Mucadelesi de tam 11 Eylul sonrasi konjonkture ayna tutuyor. Barack Obama-David Palmer paralelligiyle “hayat sanati taklit eder” genellemesini dogrulayisina da deginelim elbette.

3- House M.D.

Kahraman ve anti-kahraman yada “dehanın yan etkileri vardır”
“House” kısaca Doktor Gregory House ve ekibinin her bölüm çözülemeyen bir tıbbi vakayı çözüp, her bölüm başka bir hastalığa çare araması olarak özetlenebilir. Olay aslında bu kadar basitse, bir dolu anlaşılamayan tıbbi terim ve telaffuz edilmesi dahi zor hastalık isimleriyle dolu bu dizi neden popüler? Belki insanın içinde barınan tüm duyguları gözümüze soktuğu için olabilir: Aşk, sadakat, yalan, hırs, suç, utanç, ihanet gibi. Tıpkı CSI serilerinde cinayetler bir bir çözülürken olduğu gibi “House”ta da vakalar çözümlenirken bir yığın psikolojik soru ve cevaplardan geçiyoruz. Ancak bu sefer tüm bunlar bir cinayete değil bir şekilde hastaya ve hastalığa bağlanıyor. Önce bir insanın hasta olmasıyla başlayan her bölüm hasta-doktor, doktor-doktor ve özellikle hastanın kendi yakınlarıyla ilişkilerinin kısaca insanın diğer insanlarla olan hastalıklı ilişkilerinin ortaya çıkmasına dönüşüyor ve seyirciyi insan ilişkilerini sorgulamaya itiyor.

Ama dizinin tutmasındaki asıl neden bu zekice bağlantılar olduğu kadar başroldeki House anti-kahramani. Çünkü dizi tüm bunları House’un eğlenceli, uçuk kaçık ve komik tavırlarıyla seyirciye aktarıyor. Bir yandan insanları aşağılayan, onları kendi çıkarları için yönlendiren, hastaları ve onların yakınlarıyla sürekli dalga geçen, kendi psikolojik sorunlarından kaçan, hap bağımlısı, vurdumduymaz ve antisosyal Dr. House gerçek bir anti-kahramanken; diğer yandan zekasıyla ve komikliğiyle hayran bırakan bir adam söz konusu. Dolayısıyla dizinin başarısında senaryonun olduğu kadar House’u canlandıran Hugh Laurie’nin payı büyük. Birkaç marifeti parmaklarında birleştirmiş olan Cambridge mezunu Laurie gerçek hayatta ne kadar mütevazi olsa da oyunculukta ne kadar başarılı olduğunu her bölüm kanıtlıyor.

Dizi merak edenler için şu sıralar 6. sezonunda insan hayatı ve tıp etiği gibi zor konulara el atmış durumda ve Amerika’da her pazartesi yayınlanmaya devam ediyor. Kısaca 5 sezonu geride bırakmış “House M.D.” dizisinde bilenemeyen hastalıkların teşhisinden daha fazlası olduğu kesin.
(Selmin Gürpınar)

2- Six Feet Under


“American Beauty” gibi Hollywood’da bomba etkisi yaratmis bir ise imza koyduktan sonra Alan Ball sinemada devam edebilirdi. Ama o televizyonun gordugu en etkileyici dramalardan birini yazmayi tercih etti ve bir bakima beyaz camin beyaz perde karsisindaki ezikligini atmasinin kilit aktorlerinden birisi oldu. Agir tempolu, karakterlere odaklanan, oyuncularin her bolumde devlesmekten bikmadiklari, sessizlikleri de ustaca kullanan ama gucunu kitap okurcasina alti cizilmesi gereken cumlelerinden alan bir diziydi “Six Feet Under.” Her biri bir romandan firlamis kadar derin ve celiskili karakterlerin birine kizip birine sempati duyduktan sonra iki bolum icinde her seyin tersyuz olusunu sokla karisik bir keyifle izlediginiz “Six Feet Under” “Bir onceki bolumde ne oldu?” diye sormadan da tat alabileceginiz nadir dramalardan birisi. Ve bir not: “Lucky” gelmis gecmis en dokunakli sarkilardan birisidir, ama Radiohead sarkinin dramatik yanini katladigi icin “Six Feet Under”a minnettar olmali!

1- Lost



Yuzlerce kelime kullanilabilir “Lost” icin, ama ben iki tane kullanacagim: En iyisi. Televizyon tarihinde hicbir dizi bu kadar toplumsal vaka haline gelmedi, hicbir dizinin gizemi evrenin sirri kadar degerliymis muamelesi gormedi! Her bolumu ayni guzellikte degildi belki, ama 40 kusur dakika boyunca milyonlarca insani bir adadaymis gibi hissettirmek yeterli degil mi? Ya da filler bolumlerle dolu hayal kirikligi ucuncu sezonun ardindan dorduncu sezonunda yeniden efsanevi bolumlere imza atmasi etkileyici degil mi? Sevin ya da sevmeyin, “Lost” bes sezon boyunca gizemini hep canli tuttu. Ama gucu sadece esrar perdesinde de degildi. Oceanic 815’in yolcularinin gecmislerine hep dalip diziyi sadece maceranin degil, karakterlerin de emrine sunmus oldu. Desmond Hume, Sayid Jarrah, John Locke, Benjamin Linus gibi her biri ayri bir dizi konusu olabilecek kahramanlara sahipti “Lost,” daha da guzeli, bunca oyku arasinda dagilip yolunu kaybetmemeyi de basardi.

Artik yolun sonuna cok yakin J.J. Abrams ve tayfasi. Bir efsanenin son bolumlerine tanik olmanin vakti gelecek 2010’da. Coklari rahatlayacak sorular yanitlanacagi icin, ama cok daha fazla insan “Peki simdi ne yapacagiz? Bir sonraki haftayi bu kadar heyecanla beklememizi saglayacak neyimiz var ki artik?” sorulariyla bas basa kalacak.

Thursday, November 26, 2009

dr. oz ve gerçek sarışın

doktor mehmet öz'ün star'da da yayınlanan programında stüdyodaki bir kadın kalkıp şikayetini anlattı: "ben doğuştan sarışınım. saçlarım, kollarımdaki tüyler hep sarı. ama güneş yüzü görmeyen yerimdeki tüyler sarı değil." amerikalıların star doktoru oz da güzelce dinledi, pigmentlerden girdi ışığın yanıltmasından çıktı, uzun uzun anlattı. "bu basit bir şey, düşünülecek bir durum değil," dedi. sonrasında kadın "yani gerçekten sarışın mıyım?" diye sordu. merak etmeyin bayan, gerçek sarışınsınız.

Monday, August 31, 2009

Alın, verin, ekonomiye can verin!!! Hadi bakalım..


Tüketim toplumu, alış-veriş çılgınlığı, apolitik nesil, üçüncü dünya, küreselleşme, ulusal sermaye, anadolu kaplanları, iklim değişikliği, gelir dağılımı adaletsizliği, % 2+2 memur maaş zammı, küresel mali kriz vs. vs.

Günlerdir evde oturuyor olmanın da getirdiği bir boşluk neticesinde bol bol TV izledim, bol bol denk geldim bu reklama.. Televizyonu kapatıp radyoyu açtığımda bile kaçamadım reklamdan, şu anda Radyo Eksen'de dönmekte hatta, çıtır çıtır bir simit alıp ekonomiye can verecekmişiz.. İlk tepkim hemen sokağa çıkıp bir simit almak oldu.. Sonra da gidip eşime bir gül, kızıma da bir oyuncak aldım, çok sevindi kızım..(1) Üstünden biraz zaman geçtikten sonra ise yukarıda saydıklarım kafamda dönmeye başladı..

Aman Allahım, uzun zamandır bu kadar utanmaz bir reklam dizisi görmemiştim.. Alış-verişin reklamı.. Durum buraya mı geldi?? Yakında Rifat Hisarcıklıoğlu'nun kapımıza dayanıp "hadi be abi, al bak, ne güzel tencere, yanında da limon sıkacağı var, 7 çocuğum var, 4'ü hiperaktif, 8'ine de ben bakıyorum" demeyeceğinin garantisi var mıdır artık? Bu insanlar bu ülkenin, bu dünyanın halinden bu kadar mı soyutlandılar?? Kapitalist ekonomik sistemin muhteşem yapısal defolarını halkın üzerine bu kadar mı arsızlıkla yıkmaya başladılar?

Duruma bir bakalım.. Doymak bilmez kar etme güdüleri, hem ürünü hem de yakıtı oldukları sistemi bile zorlamaya başladı, tarih boyunca birçok kez yaşandığı gibi.. Bir kesim feci kar etti, devasa coğunluğun ise alım gücü dramatik bir biçimde azaldı; geniş kitlelerin her zaman bir ayağının çukurda olması zaten istenen bir şeydi, ama bu kadarı sistemin "sağlıklı" işleyişini de tehdit eder oldu - zira en yoksulun bile alıcı olması, tüketime dahil olması gerekiyordu; ölmeden, bir şekilde alış-veriş yapmasına yetecek kadar sağlıklı tutulması gerekiyordu..

Bizde de "kriz teğet geçmedi" tabi ki.. Herkes gibi, yerli sermaye de etkilendi, zira insanlar tüketim yapamaz olmuştu; oysa azalan sadece lüks tüketim harcamalarıydı.. Halbuki kar marjı en fazla olanlar da onlardı.. Otomobil, beyaz eşya vb.. İmdada hemen sermayenin kankası devlet yetişti, bir anda vergiler düşürüldü, insanların tekrar gerekli gereksiz tüketmesi sağlandı..

Şimdi anlıyoruz, hala doymamışlar.. daha çok almamızı istiyorlar, ihtiyacımız olsun olmasın.. Çok da sempatikler; gül alın, simit alın, oyuncak alın.. Hadi ama..


(1) Şaka

ey özgürlük! pt. 2

zülfü livaneli "özgürlük"ün vodafone reklamlarından kaldırılmasını istediğini açıklamış. önce izin verdikten, sonra da onu eleştirenlere "it oğlu it, sen de yaz, sen de sat" diyecek, "leman'ı da bedava versinler o zaman" cevabını verecek kadar tuhaflaştıktan sonra... yani iki yanlışın üzerine bir doğru mu yapmış oldu livaneli?
...
darbeyle susturulmuş bir kuşağa özgürlük umudunu vermiş, türkiye'de özgür düşüncenin, eşitliğin, solun simgelerinden birisi olmuş bir şarkının kapitalizmin emrine verilmesindeki etik sorunu anlayamamış olması en büyük kabahati tabii. "yeni kuşaklar nazım'ı, orhan veli'yi öğrenmiş oldu, fena mı?" deyişi makul bir savunma olabilir, ama tüm o kaba demeçlerden sonra pek de kurtarıcı bir yanı kalmıyor. yine de hayran kitlesine kulak vermiş olması güzel. her ne kadar o tepkinin sebebini anlamamış görünse de. yine de merakım, bir reklam anlaşması yapıldıktan sonra bunu feshetmenin mümkün olup olmayacağıyla ilgili. sözleşmenin şartlarına bağlıdır şüphesiz, ama normal şartlarda büyük şirketler sonradan yan çizmelere karşı eşeklerini sağlam kazığa bağlarlar. her neyse, durum budur...
...

Monday, August 10, 2009

Ey Ö$gürlük!

3g geyikleri teknoloji manyakları dışında kimsenin ilgisini çekiyor mu bilmiyorum. aslında teknoloji manyakları da "türkiye geç kaldı" geyiğinde olduğu için otomatikman hedef kitle sıfırlanmış oluyor. neyse, benim bu işlerle pek ilgilenmediğim kesin en azından. ama turkcell'in olağandışı kötülükteki reklamlarından bile daha şoke edici bir şey var ki 3g ile ilgili, o da vodafone'un zülfü livaneli'nin efsanevi "özgürlük" şarkısını kullanması.
...
olayı fark ettiğimde ilk tepkim elbette "ey livaneli, bir daha 'üç kuruşa vatanı satanlar' temalı bir yazı yazdığını görmeyelim madem" tonunda oldu, internette ise şarkının haklarının universal music'te olduğunu, livaneli'nin dahlinin olmadığını iddia edenler olmuş. neticede işin gerçeğini bulmak gereksiz. izin verene niye verdin diye sorulur, ama alandan da "ne alaka" diye hesap sorulur.
...
ben de bunu fırsat bilip müzik-reklam ilişkisinin ilgi çekici on örneğini daha hatırladım.
...
10- mor ve ötesi - uyan (milliyet)
reklama şarkı vermek muhalif adamı bozar ama bu sefer olay temiz: milliyet'in sosyal bilinçlenme temalı reklamı racona ters değil.
...
9- eels - mr e's beautiful blues
grubun lideri (bir bakıma her şeyi) e, bu şarkının sıkça markalar tarafından kullanılmasından yaka silkmiştir. "araba firmaları 'mr e's beautiful blues'u kullanmak istiyorlar. ne iş anlamıyorum. şarkının ilk dörtlüğü çevre kirliliği hakkında yahu!" der web sitesinde.
...
8- vedat sakman - götürelim abi (fıratpen)
ali hakan yeni yüzyıl'dayken şık bir yazı yazmıştı bu pop kültürü eleştiren parçanın reklamlara konu edilmesine dair: "eğer izinsiz kullanıldıysa telif sorunu, ama izin alındıysa ilke sorunu!"

7- bob dylan - love sick (victoria's secret) dylan'ın son 10 yıldır denediği birbirinden farklı, birbirinden facia sakal bıyık biçimlerinin en düzgünü bu reklamda. eh, adriana lima'nın karşısına çıkıyorsunuz neticede. klip şehvetli, şarkı güzel, ama bob dylan'ın orada görünmesinin anlamı nedir, kim adriana lima'dan sonra dylan'ı görmek ister, kimse sormamış herhalde.
...
6- the clash - should i stay or should i go (levi's)
1991'de bu şarkının çaldığı reklamlar beni rock'a uyandıran işlerdendir. ama büyüyüp the clash'i birazcık idrak edince strummer gibi doğruyu yanlışı ölçebileceğiniz turnusol kağıdı modelindeki bir adamın nasıl olur da böyle bir işe evet dediğini anlayamamıştım. mick jones'a göre sorun yok, levi's rock'n'roll'un en temel parçalarından birisi çünkü.

5- mfö - güllerin içinden (bp)
işte can dündar'a, "gençliğimin şarkısı petrol reklamı müziği oldu" dedirten reklam. türk reklamcılığının uyanmaya başladığı, iyi çekilmiş bir reklamdı "şapkasız çıkmam abi," ama müzik tarihimizin en büyük grubundan biraz don kişotluk bekleyenler hayal kırıklığına uğramakta haksız değildi. ama daha kötüsü de gelecekti...
...
4- mfö - yalnızlık ömür boyu (anadolu emeklilik)
türkçenin gördüğü en güzel birkaç parçadan birisi "uzakdoğu'da parasız kaldık" temalı reklamda öyle bir muamele görüyordu ki, çin işkencesi desek yeridir. sokak müzisyenliği yapıyordu mazhar alanson ile fuat güner, çaldıkları şarkı "yalnızlık ömür boyu." daha kötüsü ise reklamın senaryosuna göre "yalnızlık ömür boyu"nun para etmemesi, orada söyledikleri uyduruk anadolu emeklilik cingılının ise herkesin ilgisini çekmesiydi. ah be abi! fuat güner bu reklam işiyle ilgili uzun uzun konuşmuştu bir zamanlar roll'a. önce "türkiye'de müzisyen sürünsün istenir" ve "biz kazandığımızla villalar almadık ki, müziğe yatırdık"lar, sonra "belki john lennon da olsa bir jean reklamında oynardı"lar, en sonunda da "adaaam sen de"sinde "köşeler dönmeyi bekler, neden mazhar?" diye yazmış olan ortaçgil'e "herkesin bir fiyatı vardır abi. ortaçgil'i çok severim ama 1 milyar verirler kabul etmezsin, 10 verirler etmezsin, 100 derler koşa koşa gelirsin abi" cümlesini patlatıyordu üstad. o günler haklı değildi, ortaçgil'in şarkılarını reklamlarda kullandırmışlığı vaki değildi. ta ki...
...
3- bülent ortaçgil - benimle oynar mısın? (omo)
omo'nun çocukları merkeze koyduğu "kirlenmek güzeldir" reklamlarıyla "benimle oynar mısın?"ın özdeşleştirilmesi kötü bir fikir değil reklamcılık açısından. kötü olan, ortaçgil'in bir şarkısını, en azından yürek delen keman melodisini o reklamda duymak, yukarıdaki dizeleri yazmış olan ortaçgil'i burada duymaktı. tabii kimisi der ki şarkının değeri mi düşmüş oluyor reklama verilince... mesela...


2- iggy pop
mesela iggy. herhangi birini yazmadım, zira iggy sayısız reklama müziklerini verdi, hatta birçoğunda da oynadı. en son bir otomobil sigortası reklamında otobüslerden billboard'lara kadar her mecrada yüzünü kullandırmaktaydı. o yüz ki, punk'ın vücut bulmuş halidir. iş acınası boyutlara gelmiş yani. iggy'nin ise bu konularda kafası rahat: "mücevheri kıçına da koysan değeri düşmez." bazen de düşüyor be üstad...

1- chumbawamba - pass it along (general motors)
herhalde 2000'lerde solculuğun tanım değiştirmesi tartışılacaksa içinde bu argüman kullanılabilir. ingiliz punk kalabalığı chumbawamba "pass it along"u 100 bin pound'a sattığında herkes kendilerine davayı sattı gözüyle bakıyordu. işin sonucu öyle olmadı ama. chumbawamba çıktı, parayı kuruşuna dokunmadan alternatif medya ağı indymedia ve çokuluslu şirketlerle savaşa adanmış sivil toplum örgütü corpwatch'a verdi. üzerine düşünmeye değer bir konuydu şüphesiz, kimisi doğru, kimisi yanlış bulmuştu belki, ama parayı alıp "hayat şehveti" içerisinde yanıp kavrulan kadayıf punk'lardan daha etik sahibi bir harekete imza attıkları kesindi.
...
fazla didaktikleşmemek adına reklam-müzik ilişkisini harika özetlediğine inandığım bir diyalogu aktarmak istiyorum. dünyanın en komik röportajcısı peter robinson ile fightstar vokalisti charlie simpson arasında, geçen aylarda nme'de yayınlanan bir mülakattan.
pr: diyelim ki apple'dan aradılar, yeni ipod reklamları için şarkınızı kullanmak istiyorlar.
cs: evet! kesinlikle! apple'a bayılıyorum.
pr: apple'a bayılıyorsun da, ticaret konusunda pek iyi değilsin çünkü teklifi duymadan kabul ettin. sadece bir pound ödeyeceklerdi karşılığında.
cs: hahahaha. olsun.
pr: bir de şöyle bir teklif var diyelim, faşist ve ırkçı bir kuruluş sizin müziğinizi kullanmak istiyor...
cs: kesinlikle hayır.
pr: ama çok para veriyorlar.
cs: nasıl çok?
pr: gelecek tüm nesilleri faşizm ve ırkçılık konusunda eğitecek kadar çok para.
cs: hmm...

Thursday, July 9, 2009

per

soldaki jason alexander, bildiğimiz george costanza. sağdaki nelly, bir zamanların "hot in herre"ini söyleyen eleman. world series of poker'da oynuyor ikisi de. costanza epeyi iyiydi düne kadar, artık ne yaptı bilmiyorum. 8.5 milyon dolarlık büyük ödüle ulaşır mı bilinmez ama kendisi havalarda değil: "turnuvayı nerelerde bitireceğime dair hayallere kapılmıyorum. agresif oynuyorum ama agresifliğimi aptal olmak istemediğim gerçeğiyle dengeliyorum. eğer c-, b- seviyesinde bir oyuncuysanız ve bolca chip'iniz varsa aptallık edebilirsiniz."

Wednesday, July 8, 2009

long live the king


tören michael jackson'ın büyüklüğüne yakışmış, yakışmamış. kimisi çıkmış şov yapmış, kimisi şık bir şekilde duygularını dökmüş. brooke shields "küçük prens" benzetmesiyle onikiden vurmuş, john mayer enstrümantal "human nature" yorumuyla kendisini öne çıkarmadan saygı duruşunda nasıl bulunulur göstermiş. tahminen gereğinden fazla uzatmamak için belli bir sayıda tutulan konuk sayısı ve çeşitliliği ne yazık ki michael jackson'ın farklı kuşaklar ve türler üzerindeki etkisini göstermekten aciz kalmış, madonna, springsteen, u2, metallica'lı bir kadro, pop ve r&b ağırlıklı bir topluluktan çok daha etkileyici bir iz bırakırmış staples center'a. bu gibi düşünceler geçmiş olabilir kafalardan, benimkinden geçti en azından. ama konuşmaların, fotoğrafların ve oradaki altın tabutun içinde yatan adamın ifade ettikleri gözleri doldurmaya, boğazları düğümlemeye yeterdi herhalde. özellikle kızı paris'in söylediği kısacık ve samimi cümlelerden sonra.

elveda kral. çok yaşa kral!

Tuesday, June 2, 2009

pepsi!?

fakat pepsi'nin yeni reklam yüzünün seda sayan olması? fakat "pepsi yaşatır seni pepsi" diye giden jingle'ı nil karaibrahimgil'in yazmış olması?
...
"think global act local"ın yeni bir yorumu mu bu? mcdonald's'ın dürümü gibi... reklam felaket, ama daha felaketi melodinin dile takılması...

Tuesday, March 24, 2009

jason segel

oyuncu olma hayalleriyle okulu bırakma hadisesi klasiktir, jason segel için de işler öyle başlıyor. şansının döndüğü an "freaks and geeks"in seçmelerinde judd apatow'u tavladığı an. dizi kısa sürse de seth rogen, james franco gibi parlayan isimlerden oluyor. hatta komedinin yeni altın yumurtlayan tavuğu apatow "the 40-year-old virgin"i çekerken segel için de bir rol yazıyor ama nedense stüdyo bu fikre sıcak bakmıyor.
...
şansının bir kez daha dönüşü "how i met your mother"da oluyor. gerçekten de marshall karakteri segel için biçilmiş kaftan. arkadaşınız olmasını isteyeceğiniz, duygusal, komik, ufak eziklikleri olan, ama bunla dalga geçebilen bir adam marshall, segel'ın da perde personası buna oldukça uygun. ne zaman apatow ona "bak, bence sen kendi yazdığın bir şeyde oynamalısın" diyor, segel "forgetting sarah marshall"ı kaleme almaya başlıyor. söylediğine göre şimdiden klasikleşen çıplak terkedilme sahnesi aynen yaşanmış. o sahne ki, bir ödül töreninde brad pitt'in bile yanına gelip "pipi şaplatma olayı dünyayı kasıp kavurdu ha?" demesine sebep olmuş.
...
sağlam bir alkol kullanıcısı, iki paket de sigara içiyor. hollywood'da eski bir genelev olan şato-vari bir malikanede yaşıyor. ulaşımını ise vespa'sıyla yapıyor. maroon 5 vokalisti olan arkadaşı adam levine ona büyük bir harley davidson almasını tavsiye etse de...

Thursday, March 12, 2009

süper loto

süper loto oynadınız mı bugün? peki türkiye genelinde 4, 8, 15, 16, 23, 42 numaralarına kaç kişinin oynadığını tahmin ettiniz mi? bence bunu açıklamalılar. olur da ikramiye bu numaraya isabet ederse cnn'de birinci haber olacağımızı düşünmek bile eğlenceli. biraz da ürpertici.

Friday, January 16, 2009

million reasons

Jan: What is your dream?
Pam: I love to draw. And I, I did a little in college. And I'd still love to do something where I could work with art or graphic design in some way.
Phyllis: She's real good.
Jan: You know, the company is offering a design training program in New York.
Pam: Well, I have a job right now. So I can't really take time off.
Jan: Well, it's, it's only on weekends. And then a few weeks in New York. But I'm sure that I could ask corporate to help you out.
Pam: Well, it's just that the weekends aren't good because, um-
Jan: There's always a million reasons not to do something.

("The Office" (US), 2. sezonu "Boys and Girls" bölümü)

Tuesday, November 25, 2008

"a big dumb homo"

Dear Liz Lemon: While other women have bigger boobs than you, no other woman has as big a heart. When I saw you getting ready to go out and get nailed by a bunch of guys last night, I knew for sure it was over between us, and for the first time since the ‘86 World Series, I cried… I cried like a big, dumb homo. And if it was up to me, we’d be together forever. But there’s a new thing called "women’s liberation," which gives you women the right to choose and you have chosen to abort me, and that I must live with. So tonight, when you arrive home, I’ll be gone. I officially renounce my squatter’s rights. Goodbye and good luck. I'll never forget you.
...
('hödük' dennis duffy'nin liz lemon'a yazdığı ayrılık mektubu - "the break-up," "30 rock," birinci sezon yedinci bölüm)

scrubs, nihayet

evet, güneş nihayet o güzel güne doğdu! abc, "scrubs"ın sekizinci sezonunu 6 ocak'tan itibaren yayınlayacağını açıkladı. yukarıdaki karenin alındığı harika bölüm "my princess" yedinci bölümün finaliydi, ama aslında dizinin olay akışından kopuk olduğu için (özellikle kelso detayında görüldüğü gibi) biraz da kafa karıştırıyordu.
...
bunun da üzerine grev sonrası onlarca dizi geri dönmüşken "scrubs"taki sessizlik sinir bozmaktaydı iyice. neyse ki "my princess" son "scrubs" bölümü olmayacak. ama sekizinci sezon sonuncusu olabilir. zach braff (j.d.) ve judy reyes (carla) bunun kendileri için son sezon olduğunu açıkladılar. zach daha önce bunu yedinci sezon için de söylemişti gerçi, ama bu sefer daha ciddi gibi.
dizinin yaratıcısı bill lawrence ise diziyi bitirmeyebileceklerini söylüyor, ki ne olur böyle bir şey yapmasın. j.d.'siz "scrubs" michael stipe'sız r.e.m. olur çünkü. yani olmaz.
...
eklemeliyim, "scrubs" izlemiş olduğum onlarca harika şeye rağmen benim için televizyon tarihinin en özel olayı. eski sezonları dönüp dönüp izlemezsem işlerim rast gitmiyor zaten.
...
hadi bakalım, güzel bir final olsun. lawrence, braff ve diğerlerinin bu kadar bekleyişin üzerine ortaya unutulmaz bir şey çıkartmayacak olsalar hiç girmezlerdi bu işe, ondan eminim en azından.

Wednesday, June 4, 2008

queer


"You're a sensitive guy, E. That's kind of queer."

(Johnny "Drama" Chase, Entourage 3. sezonda "Strange Days" bölümü)