Showing posts with label u2. Show all posts
Showing posts with label u2. Show all posts

Thursday, September 9, 2010

Bono'dan mektup

geçen pazar sabahıydı. gazetede günlük toplantımızda genel yayın yönetmeni david judson "bono darfur'la ilgilenmiyor muydu? bundan sonra gidip tayyip erdoğan'la konuşmak enteresan" dedi. ilginç adamdır david, kıvrak bir zekası vardır ve haberi verirken twist bulmak konusunda muhteşemdir. "muhtemelen erdoğan bugün ona türkiye'nin ne kadar geliştiğini anlatacak. biz de anlatmayacağı şeyleri yazalım" dedi. başyazıyı öyle kaleme aldı. birkaç gün sonrasında, salı akşamı, yani u2'nun türkiye konserinin ertesi günü bono joost lagendijk aracılığıyla yazıyı okuduğunu ve bir cevap kaleme almak istediğini iletti. tesadüf, o sırada david ve gazeteden iki arkadaşla birlikte bardaydık. müthiş sevindik hepimiz. david'in nefis benzetmesiyle denize bir şişe atmıştık ve içindeki mesaj alınmıştı (david'in o coşkuyla bütün masadaki hesapları ödeme gazına gelmesi ise ayrı bir sevinç kaynağıydı). köşe, bugün hürriyet daily news'ta ve cansu çamlıbel'in çevirisiyle hürriyet'in manşetinde yer aldı. gözden kaçmasın istedim. burada bulunsun istedim. hürriyet'in manşetinde bono varken spor sayfasında imzamın olmasının, bono imzalı bir yazının bulunduğu gazetede künyede spor editörü olarak da olsa ismimin geçmesinin küçük ve kimine göre anlamsız gururu bir yana dursun. tartışılmış ve tartışılmayı hak eden bir görüşmeye, u2'nun her anlamda çok konuşulan ve bu yanıyla sosyal, politik ve ekonomik olarak büyük bir hadise olmuş türkiye seyahatine dair fikir verecektir. "bono evet diyecekmiş" gibi zeka dolu esprilerin ötesinde bir bakış da sunacaktır görmek isteyene. ben de bu şekilde u2 bahsini (şimdilik) kapatmak isterim.

Meeting Turkey and Erdoğan by Bono

With the crowd still ringing in my ears as we arrive home, I wanted to thank you for your open letter. It was measured and thoughtful. It would be foolish to come to your magical country and try and unravel its mysteries in just a few days... a few years, even.

Your politics are certainly complex, but the desire not to dwell too much on the past is the simplest and strongest melody line my ear picked up. The future feels very present here... you can see no end to great growth and opportunity for Turkey, if good decisions are made in a transparent manner.

Prime Minister Erdoğan couldn’t have been more hospitable to this band of minstrels and was very generous with his time. We spent an hour and a half in his company in a wide-ranging conversation, covering many topics from the serious to light stuff. We talked about his time as a prisoner of conscience for reciting a poem that was on the school curriculum. He seemed open to any line of inquiry – from our questions about human rights in Sudan and the floods in Pakistan to the treatment of conscientious objectors such as İnan Suver. He said he would look into it...

The PM’s daughter Sümeyye was very impressive in her knowledge of development issues and had just come back from delivering aid to the flood victims in Pakistan with her mother... by the way, we now have in our possession a gift from the wall of one of the PM’s offices – the proclamation of Turkey’s aid to Ireland during our great famine in the 1850s.

It is obvious to point out that we were honoring his invitation and not there to endorse any party [or] political point of view. We are not naive to the fact that a populist liberal rock band being so close with the sitting government before such an important referendum was risky for both sides, and could have been used by both sides, were we to comment. This was not the case.

Such local issues were not our business... however an artist will always raise their voice when other creative or critical voices are stymied. The strength of any government can be measured by its ability to accept criticism. A free press is the cornerstone of democracy. I’m pretty sure if I weren’t an over-rewarded, over-the-top singer in a rock band, I would be a journalist – and a critic. If there is, as you say there is, soon to be a likely 90 journalist prisoners of conscience in Turkish jails, I agree that would undo so much recent progress and return the country to the dark days of Fehmi Tosun, whose wife, Hanım, and family we were so honored to host at the show.

The thing about such discourse between artists and government is that it shouldn’t be extraordinary. It is the very definition of a whole society that artists, scientists, sports people, religious, secular, whomever – all make a contribution.

The band was honored to have Zülfü Livaneli and his brother Ferhat onstage Monday night. He took the crowd’s voices to a special place and generational divisions melted. We sang “Mothers of the Disappeared” for Fehmi, followed by Zülfü’s love song to the martyrs of democracy – “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor”... the entire stadium sang every word... I thought to myself... U2 has a long way to go to reach this level of connection... not bad for a first date though.

I’m getting too serious here. Our time in Istanbul was not all activism and conscience – we had some great silliness, from stopping traffic to walk the bridge (our sincere apologies for the tail back), to belly dancing and a few glasses of champagne Saturday night.

Again, thank you for such a considered open letter, and thanks to all the people we’ve met over the last days and nights. We came as students of this great city – we are leaving as fans.

güzel bir gündü...

yıllar önce roll’da okuduğum (muhtemelen les inrocks ya da mojo kaynaklı) bir billy corgan röportajında şöyle bir şey diyordu kel kafalı smashing pumpkins vokalisti: “şu anda ben new york’ta ünlü ve önemsenen bir adamım ama türkiye’de, iran’da, hindistan’da hiçbir şeyim. orada da yollarda yürürken durdurulmak, müziğime ilgili tebrik almak isterim.” “bizi iran gibi görüyorlar” klişesinden öte, türkiye’nin nasıl bir gizem olduğuna dair iyi bir ipucuydu. u2’nun istanbul konserinde de bono ve ekibinin başka bir dünyaya geldiklerinin izlerini aldık. gelmeden önceki demeçlerinde “umarım orada müziğimizi dinleyenler vardır, hele müziğimizi radyoda duymak muhteşem olur” cümleleri, “istanbul’a gelmek adeta mitolojik bir tecrübe olacak” ifadesi bununla ilgiliydi. sözün özü, u2, istanbul’a gelmeyi gerçekten önemsedi. tepeden bakmadılar, bu ülkeyi, bu kültürü öğrenme, tanıma hevesiyle geçti tüm istanbul seyahatleri. konserin her anında belliydi bu niyet. örneğin geçen yıl izlediğim wembley konserinde grup kendi seyircisi önünde şov hevesindeki bir forvet gibiydi. quaresma seyircisinin önünde en klas stoplarını, en şık şutlarını yapar ya, aynen oydu. o seyirci onu istiyordu çünkü. istanbul konserinde ise bono belki bir adım geride durdu. bildik numaralar burada ters tepebilirdi. o yüzden bildiğini okuyup yuhalanma pahasına egemen bağış'tan bahsetmeye devam etmedi. bu yüzden her zaman sahneye çıkardığı kızı dudağından öpme geleneğine ara verdi!

bakın, bono'nun (daha sonra bu sayfada yer vereceğim) açık mektubunda yazdığı, "stadyum 'yiğidim aslanım'ın her kelimesine eşlik etti. bizim bu seviyede bir bağ kurmamıza çok olduğunu farkettim" cümlesi önemli. bu, hem tevazu, hem de bir tespit. zira biz batı değiliz, türkiye'yiz. en çok dinlediğimiz sanatçılar dünyanın herhangi bir yerinde olabileceği gibi, u2, lady gaga veya eminem değil. burada grup yorum stadyumu sold-out yapabilir, ama u2 ve metallica bile yapamaz. kötü olduğu için değil, ama durum bu. biz, ayrı bir dünyayız. özellikle avrupa için dünyanın geri kalanına açılan bir kapı olduğumuz için de burası önemli. bunu dile getirdiklerinde tipik batılı yalakalığı olarak görüyor birçok kişi, ama bono'nun ülkemize dair bilgisini de göz ardı etmemek lazım. bu adamlar türkiye bilmezken fehmi tosun ismini gündeme getirdi, birçok kişinin gözardı ettiği inan suver konusunu başbakana açtı. bu, türk entelektüeli için başlı başına bir utançken bunu gündeme getiren adamı tu kaka ilan etmek acı bir trajedi. adam, "köprüde yürümek istiyorum" dedi, trafikte kalanlar edebiyatı yaptık, wta istanbul cup için, avrupa-asya masa tenisi buluşmaları için, david coulthard’ın şovu için kapandığında kimsenin ağzını açmadığı köprü birden herkesin derdi oluverdi! köprünün önemini anlattı, yalakalık saydık, kuruçeşme'de konser veren nice ünlüler oraya "nehir" deme cehaletini gösterdiğinde umursamamıştık bile! (tespit için sevgili dostum erdem tatar'a teşekkürler)
...
zülfü livaneli'nin sahneye davet edilmesine de bu pencereden bakmak lazım. kimisi "bir gün önce tayyip erdoğan'ı gördükten sonra düşen puanlarını ters cenahtan birisini sahneye çıkararak yükseltmeye çalıştı" diyecek kadar komikleşti ama onları boşverin. bir kereliğine muhteşem liberalliğinize de mola verdirin. sevmiyor olabilirsiniz, son 20 yılda siyasi olarak dönüştüğü çizgiden memnuniyetsiz de olabilirsiniz ama orada bulunması gereken politik bir şarkıcı ismi düşünürseniz zülfü livaneli en ideal isimdir bana kalırsa. 1980'ler karanlığında çok kilit bir isimdir livaneli. kusursuz değildir, ben de eleştirmişimdir ama burası türkiye. elimizde bir neil young, bir billy bragg, bir bruce springsteen yok. tıpkı bir u2'muzun, bir r.e.m.'imizin, bir depeche mode'umuzun olmadığı gibi. bu müzik kültüründe zülfü livaneli önemli bir isimdir ve nefret de etseniz orada durduğunda çok büyük bir u2 hayranı olarak benim yüzümü kızartmayacak bir isimdi. arthur o'shaughnessy'den iki dizeyle u2'ya sıcak bir "hoşgeldiniz" yapacak kadar da zarif durdu sahnede. "yiğidim aslanım"ı korsan söylediğini iddia edecek kadar gözü kararmış solcular da mevcut aramızda, sanki u2'nun kendisinden izinsiz sahnesinde bir nota çalmak mümkün olabilirmiş, sanki the edge gitarını ferhat livaneli'ye elleriyle vermemiş gibi! "yiğidim aslanım" söylenirken bono'nun eli kalbinde dinlemesi, konser sonrasında da hayranlığını ifade etmiş olması sanırım böyle düşünenlere yeterli yanıttır. yine de müziğin evrenselliğine inanan birisinin, "mothers of the disappeared"la "yiğidim aslanım" arasındaki bir sigara içimlik mesafeyi böyle bir yanıta gerek duymaksızın anlaması gerekir aslında.
...
yine de konserin doruğu "yiğidim aslanım" değildi, her ne kadar eşsiz bir anı yarattıysa da. o dorukları dünyanın en güzel gitar riff'ine sahip "where the streets have no name," bir sonraki yüzyıla kalması garanti olan rock türküsü "i still haven't found what i'm looking for," 2000'lerdeki en parlak u2 şarkıları "beautiful day" ve "walk on," u2'nun ilk protesto zirvesi "sunday bloody sunday" ve hakkı yenmiş klasiklerden "new year's day" yarattı. bunlar hem aşkı, hem öfkeyi, hem kişiselliği, hem toplumsallığı, hem barışı, hem savaşı, dünü, bugünü ve yarını anlatan eşsiz şarkılar. dışarıdan bakanların asla görmediği, ama bir konserde farkına vardığı üzere, u2'nun gücü her zaman bu şarkılardır. o teknolojik delilik insanları konsere çeker, ama onlara muhteşem deneyimi yaşatan ışıklar veya sahne düzeni değil, dört adamın yarattığı büyüdür. u2'yu dünyanın en özel sahne gruplarından birisi yapan da budur zaten. zira vertigo tour'da 360° tour'un tam aksine sadece gitar-bas-davuldan mürekkep, u2 standartlarında minimal sayılabilecek bir set vardı ama yine de o turne de unutulmazlar arasındadır. 360° tour'un farkı, türkiye gibi bir ülkeyi u2 konusunda uyandırması oldu, hepsi bu. zira geçen yıl tepeden izlerken teknolojisine, uçuk fütürizmine vurulduğum konseri bu sefer sahada, en önlerden izlediğimde sadece dört kişinin yarattığı saf rock'n'roll büyüsüne kapıldım. etkisi daha bile çok oldu. üç gün geçti ama hala gözümü kapattığımda o uzay gemisinin altında olmak istiyorum, insanlar konuşuyorlar ama ben hala bono'yu duyuyorum. geri dönmeye direniyorum.
...
bu büyüyü yarattıkları için bu dört adama, yaklaşık 20 yıl önce olduğu gibi bugün de minnettarım. şafak ongan'ın dediği gibi türkiye'de kaotik bir atmosfere düştüklerinden onları yanlış yorumlayanlar oldu (ki u2, önyargılar konusunda zaten bereketli bir gruptur her daim ve her yerde) ama bence üç günlük tartışmaya sahnede noktayı koymasını bildiler. zira tüm politik boyutunun ötesinde u2'nun taviz vermediği tek alan müziktir. ne şovun, ne de politikanın müziği ezmesine izin vermez bu adamlar. onlar da bunu yaptılar. müziklerini çaldılar, rock'ın ne olduğunu bir kez daha hatırlatıp gittiler. onlardan yadigar binlerce anı ve şu mütevazı cümle kaldı geriye: "buradaki ilk gecemizde 50,000 kişi: bu hayal edebileceğimizden de fazlası."

Monday, September 6, 2010

bu gece, o gece

bu blog'da defalarca yaptığım gibi bir yazı yazmak istemiyorum. kendime "büyük" ve "en" kelimelerini yasakladım. bu gece bir konser var, müzik dinleyeceğiz. güzel olacak.

siyasi tartışmalara da girmeyeceğim. bu grubun vokalistinin politik duruşunu, diplomatlığını falan da anlatmayacağım, kimseye karşı da savunmayacağım. gerek yok. bu gece bir konser var, eski usül barış mesajları verilecek, o eski rock konserleri gibi. güzel olacak.

sonra o pençe denen uzay gemisinden, nasıl bir renk ve ses cümbüşü yaratacağından da bahsetmeyeceğim. irlanda'da lisede kurulmuş, küçük odalarda çalarak müziği öğrenmiş dört dostu izleyeceğiz sahnede. 30 yıl sonra, milyonlarca dolar kazandıktan sonra hala o dört adam olarak kaldıklarını göreceğiz. güzel olacak.

gitmeyenler umarım güzel vakit geçirirler. gidenlere ise tek bir tavsiyem var. oraya bu gruba dair tüm fikirlerinden arınarak, ruhlarını açarak gitsinler. bilin ki sizi saf düşüncelerle dolduracak, o açık ruhunuza dokunacaklar. güzel olacak.

bu gece bir konser var... çok güzel olacak.

Tuesday, August 10, 2010

kevin bacon'dan u2'ya dair

"My teenage son is a hardcore punk fan and I took him to see U2 in Anaheim, California. That's like going to see them in Disneyland so you can imagine he was reticent to say the least. But afterwards, he said, You know, that was really powerful. If they can convince a teenager who's into bands called Anal Cunt then they can convince anyone."
...
"Oğlum hardcore punk dinliyor ve onu bir gün Anaheim, California'daki U2 konserine götürdüm. Tabii bu onun için Disneyland'e gitmek gibi bir şeydi o yüzden bu konuda pek konuşmadığını tahmin edersiniz. Ama konserden sonra şöyle dedi bana: 'Bu çok güçlü bir konserdi.' Eğer Anal Cunt isimli grupları seven bir genci ikna edebiliyorlarsa, herkesi ikna edebilirler."
...
Kevin Bacon'ın Q'ya verdiği bir röportajdan. Bacon büyük bir U2 hayranı. Belli ki artık oğlu da öyle!

Sunday, November 1, 2009

u2 100,000 bilet satar mı?

u2'nun istanbul konseri biletleri birkaç saat sonra genel satışa çıkıyor. yazması bile heyecan verici! aslında otobüs duraklarında u2 posterlerinin asılı olduğu, gazetelerinde tam sayfa konser ilanının olduğu bir ülkede olmak da öyle! (abarttığımı düşünen hayatında hiç aşık olmamış olsa gerek!)
...
son zamanlarda u2'nun memlekette de bu kadar gündeme gelmesi güzel, ama arada konuya umutsuz bakan, 6 eylül gecesi olimpiyat stadı'nın boş kalacağını düşünenler var. birkaç açıdan bakınca haksız sayılmazlar. bu ülkede en kalabalık stadyum geceleri michael jackson ve madonna'nın 1993'te verdiği ve sırasıyla 52,000 ve 55,000 kişi toplayan konserleriydi. bunlar ahmet san'ın kendi ağzından söylediği rakamlardır ve biraz abartı ihtimali dahi olsa onun sözüne güvenmekten başka çaremiz de yok. bu arada istanbul'un bu iki pop efsanesini iki hafta içerisinde izlemiş olması şu an kulağa ne kadar gerçekdışı geliyor değil mi?

neyse, konumuz u2. iksv ve live nation yetkililerinin iki hafta önce basın toplantısında açıkladığına göre hedef 100,000. yani neredeyse türkiye'de michael jackson ve madonna'nın çektiği izleyicinin toplamı! peki bu mümkün mü? davetiyeler dağıtarak kuruçeşme'nin doldurulduğu, beş-altı sıkı ismin katılımıyla yapılan festivallerin 10,000'i ıkınarak geçtiği, türkiye'de gerçek bir fenomen olan metallica'nın bile 40,000 sularında gezdiği bir ülkede, u2 100,000 kişiyi gerçekten toplayabilir mi? hele herhangi bir albümü türkiye'de tahminen 15-20,000 belki satan (o da 90'larda, kaset-cd satışının iyi zamanlarında) bir grup için? olaya biraz dışarıdan bakanlar için kulağa bunun da gerçekdışı geldiğinin farkındayım. ama bir gerçek de var: böyle bir şey olacaksa, tam zamanı şimdi!
...
u2 şu an kariyerinin en cesur, en büyük turnesinde. defalarca yazdım: bu, rock tarihinin de en büyük prodüksiyonu. sadece ben değil tabii, ertuğrul özkök'ünden mehmet y. yılmaz'ına kadar alakasız onlarca yazar dile getirdi u2 360°'nin ne kadar farklı, özel bir proje olduğunu. şu bir gerçek, u2 türkiye için hiç bu kadar büyük olmamıştı. daha doğru ifadeyle söyleyelim, türkiye, u2'nun büyüklüğünü hiç bu kadar idrak etmemişti.

insanın çevresi her zaman doğru bir gösterge değildir. çevrenizde herkes koşar oyunu baskın oran'a verir, ama ertesi gün oran'ın milyonlar içerisinde 33,000 oy aldığını görürsünüz! tüm yakın arkadaşlarınız "kelebek ve dalgıç"ın ne kadar güzel bir film olduğunu konuşur, ama filmin gişesi 5 haneli rakamlara ulaşamaz. ama yine de son haftalarda normalde rock dinlemeyen insanlardan (misal, annem!) u2 ile ilgili aldığım sorular neden olmasın dedirtiyor bana.

en önemlisi ise şu. u2 360° tour'da bir iki istisna dışında sold-out olmayan konser yoktu. bizden vize istemediği için hırvatistan ilk tercihimdi bu yaz. bir sabahımı onların biletix'inin sayfasını refresh ederek geçirmiştim, üç saat sonra siteye girebildiğimde gördüğüm şey sold-out ibaresiydi. buradan bir girin bakalım, şimdiden avrupa turnesinde bileti kalmış olan kaç konser var? bir de avrupa'nın diğer merkezlerindeki konserlerin ikinci el bilet fiyatlarına bakın. düşünün, bundan bir ay sonra u2 konseri bileti almak isteyecek bir hayran danimarkalı bir karaborsacıdan 1000'lerce kron'a mı alır, yoksa buradaki pırıl pırıl fiyatlardan mı?
...
evet, u2 boş koltuklara çalmayacak, stadyumda az kişi varmış gibi görünmeyecek. bundan 8 ay önce "u2 türkiye'ye gelmesin" diyen ben, buna inanıyorum. çok çok sıradışı bir rakam olacak 6 eylül 2010 gecesi atatürk olimpiyat stadyumu'nda. çoğunluk da türk olmayacak, buna da inanıyorum. aklıma 2005 şampiyonlar ligi finali geliyor. o gece tribünlerin çoğunluğunu türkler oluşturmuyordu, ama bu oynanan maçın futbol tarihinin en nefes kesici finali olmasından bir şey kaybettirmedi. u2'nun istanbul konserini izleyen kitlenin çoğunluğu da türk olmayabilir. ama o gece oradaki en az 80,000 kişi hayatlarında görüp görebilecekleri en inanılmaz rock'n'roll şovlarından birisine tanık olacaklar. ondan sonrası o stadyumun dışındaki insanların bileceği iş.

Thursday, September 24, 2009

u2 ve istanbul!

gelmezler dedim, hatta gelmesinler bile dedim, ama gözünü karartıp getiren varsa kolunu tutacak değiliz. sadece kişisel tarihimin en önemli grubu değil, tüm galaksinin en büyük grubu u2, kendi web sitesinde duyurduğu üzere 6 eylül 2010'u istanbul'a ayırdı.
...
daha önce de gelecekleri söylenmişti, ya da geleceği açıklanan bir dolu sanatçı gelmemişti. o yüzden biletler satışa çıkana kadar gaza gelmeyeceğim... ama bu bir yalan. u2.com sabahtan beri bir an bile kapanmadı, sürekli bakıyorum. o sitede istanbul yazısını görmek bile beni bambaşka, tam anlamıyla bambaşka hissettiriyor. iksv ve pozitif'in medya ilişkilerinden sorumlu sarp dakni ve ayşe bulutgil'e attığım mail bile hiç soğukkanlı falan değildi: "tuttuğunuz altın olsun!"
...
daha önce r.e.m.'i iki kez izledikten sonra türkiye'de o tecrübelerimi aşan bir konser izlemiştim. şimdi olay u2 olunca olasılıkların çokluğu nefes kesici oluyor haliyle. o gece delirmezsek deliyiz demektir!
...

Friday, August 21, 2009

u2 360° = sıfır noktası

Temmuz 1993 tarihli Blue Jean'i düşünüyorum, kapağındaki şeytan boynuzlu, yüzü pudralı adamı. "U2 5 Temmuz'da geliyor!" gibi bir ibare var. Daha önce isimlerini duyduğum "uğ iki" isimli bu grubu dinlememişim, ama nedense bende bir heyecan yaratıyor bu kapak. Dergiyi alıyorum, Emre Kuytu'nun yazdığı iki sayfalık yazıyı bitirdiğimde U2'nun konsere gelmediğini, sürpriz bir albümle geri dönüş yaptığını anlıyorum. Pek bir şey kaybetmiyorum heyecanımdan, 11 yaşında Mersin'de yaşayan bir çocuk için bir grubun İstanbul'a konsere gelmesiyle yeni albüm yayınlaması arasında fark yok ki...

Birkaç gün sonra Mersin Çarşısı'ndaki, o zaman şehrin en hip kasetçisi olan Akay'dayım. Okunuşunu öğrenmişim grubun isminin, "yuğtuğ geldi mi?" diye soruyorum. Tezgahın arkasındaki adam değil ama, oranın müdavimi gibi görünen sarışın, saçını arkadan toplamış bir adam dikkat kesiliyor bu soruya? "Sen U2 mu dinliyorsun?" diyor, "Evet" diyorum. Zararsız bir yalan. Dudaklarını ters U şekline getiriyor, hayret ve takdir ifadelerini somutlaştırmak için. Gülümsüyorum, 50,000 lirayı veriyorum ve "Zooropa"yı alıyorum. Takdir edilmek mi, Emre Kuytu sempatisi mi, yoksa rock-desen-değil-pop-desen-değil müziğin büyüsü mü bilmiyorum, ilk günden esir alıyor beni bu müzik. Anlamadan da olsa evimde ayakta dinliyorum bu albümü, dans ediyorum, kıt İngilizcemle sözleri ezberliyorum. Whitney Houston'lardan, Phil Collins'lerden, Bryan Adams'lardan sonra iyi bir sıçrama noktası bu: Elektronika soslu gitar müziği çekici geliyor, belki de sonraki hayatım boyunca hiçbir türün fetişisti olmamamın kilidi orada.
15 Ağustos 2009 öncesindeki gecelerde o çocuk sıkça geliyor yanıma. Her yıl yüzlerce albüm dinleyen, tükettiği albümlerin janrını, müzikal değerini, tarihsel çizgideki yerini kolaylıkla çözümleyebilen ben o çocuğa imreniyorum. O çocuğun okuduğu dergide yazı yazıyorum, onun yalnızlığına inat, konseri hayatımın kadınıyla birlikte izliyorum ama gıpta işte! Elindeki bir tek kasede, kapağından teşekkür notlarına kadar her bir detayına aşık olan, o müziği delice bir tutkuyla dinleyen, 10 şarkıdan ibaret bir favori müzik kontenjanına sahip olan o çocuğu kıskanıyorum. 15 Ağustos gecesi, o çocukla aynı hisleri paylaşmak için son şansım gibi geliyor. Wembley Stadyumu'nda U2'yu izlerken son 16 yılımı, her bir köşetaşına en az bir U2 şarkısı yerleştirdiğim hayatımı, küçük zaferler ve önemsiz hayal kırıklıklarıyla dolu ömrüme soundtrack yaptığım albümleri düşünüyorum. Her U2 albümünün Çetin Cem'i farklı, ama en çok Zooropa'nınkisiyle haşır neşiriz. Wembley'deki konser başlıyor, bitiyor, şaşkınlık ve huşu hisleri dışında o çocuğa yeterince ilgi gösterebiliyorum. Hep hayal ettiğim noktadayım, Wembley'de U2 izliyorum, birçok anlamda hayatımın bir dönemi sıfırlanmış oluyor.

Larry Mullen Jr çıkıp 'Breathe'in ilk ritmlerini çalıyor tek başına, sonra The Edge ve Adam Clayton katılıyor ona, Bono bu nefis şarkının ilk dizelerini 50'lerden kalma bir rock'n'roll gırtlağıyla söylüyor. İlk hareketinden malumu ilam ediyor adam: O gezegenin en iyi frontman'i! 'No Line On The Horizon,' 'Magnificent' ve 'Get On Your Boots' derken son albümün dört şarkısıyla iyice ısınıyor ortalık. Sonra 'Beautiful Day' ile birlikte oturan tribünler dahil herkes ayağa kalkıyor, katılım yüksek, coşku tavanda. Ne kadar basit ama ne kadar güzel, umut dolu bir şarkı bu: Hava yeni kararıyor daha, "güzel bir gün" diye haykırıyor 83,000 kişi. Önceki günün Wembley rekoru kıran sayısından 5,000 az, ama iki gün toplamında yine bir tarih yazılması için yeterli. 'New Year's Day'le 1980'lere girildiğinde herkesin keyfi yerinde, "I want to be with you, be with you night and day" dizelerini bağırmıyorum, bir kulağa fısıldıyorum. The Edge'in damar yırtan epik solosu her zamanki gibi etkileyici ama. Konserin belki de en parlak anları 'I Still Haven't Found What I'm Looking For'da geliyor: Sanılanın aksine şarkıları seyirciye söyletmek için özel bir çaba sarf etmeyen Bono ilk dizeleri kendi başına söyledikten sonra şarkının ismi olan satırdaki devasa vokal katılımı karşısında susuyor, 83,000 kişi "Hala bulamadım ne aradığımı" diye bağırdığında herkeste burada özel bir şeyler olduğunun farkında. Yoksa sadece bana mı öyle geliyor?
Sadece duygusallığa adanmış bir gece değil bu. Bono Wembley'den bile eski olduklarını söylüyor, "Bu gece iyi bir star olacağım" dedikten sonra bol bol teşekkür ediyor. "Teşekkür ederiz, bu deliliği inşa etmemizi sağladığınız için" diyor. Delilik mi? Ah, tüm içeriğinin yanında U2 360° Tour'un donanımından bahsetmeyi unuttum. Müzik tarihinin en büyük, en yüksek seti, yuvarlak sahneyi ismiyle müsemma bir şekilde pençe gibi çevreleyen ışıklandırması, silindirik dev (ama gerçekten dev!) ekranlarıyla bir uzay aracı adeta bu. Tevekkeli değil (evet, tevekkesiz!), sahneye girişleri 'Space Oddity' ile oluyor, çıkışları 'Rocket Man' ile. Gittikleri her yerde en az bir sold-out konser vermesi garanti olan bir grup için, hele 32 yıllık bir efsane için fazla hırslı bir proje bu. İki göreceli düşük prodüksiyonlu turneden sonra belli ki yeniden pahalı oyuncaklarla, rock show'u kavramının sınırlarını zorlamakla ilgileniyor U2. Garanti oynamaktansa farklı, uçuk ve saçma derecede yaratıcı fikirler üretiyor. Sırf bu yüzden dünyanın değil, galaksinin en büyük grubu nitelemesini hak ediyorlar. Boşuna değil Bono'nun "İsterseniz turne bitince Olimpiyatlarda kullanmanız için bunları size verebiliriz" demesi!

Akustik bir 'Stay (Faraway, So Close!)' performansı yazının başında bahsettiklerim yüzünden fena halde duygusal. Birazdan gelecek 'The Unforgettable Fire' sürprizi ise büyüleyici. Sayısız hite sahip bir grup oldukları için U2'dan tek setlist dileğim bizi şaşırtmalarıydı. The Edge'in dediği gibi "çalmaları gereken 10 tane şarkıları var" gerisinde istedikleri gibi uçabilirlerdi. Bir R.E.M. kadar olmasa da sürprizler güzel. 'Bad'i konser sonunda duymak gibi. Ya da "Achtung Baby"nin gölgede kalmış hazineleri 'Until The End Of The World' ile 'Ultraviolet (Light My Way)'! Rüya setlistimi yapsam içine mutlaka koyacağım iki şarkı! Ve Wembley'de ikisini de çalıyorlar!
Rüyayı güçlendiren anlar U2'nun rock'n'roll'a saygı duruşu yaptığı anlar: Bono'nun "London calling!" haykırışını mı istersiniz, "Get up stand up for your rights" göndermesini mi? "Stand By Me"yi tüm stadyuma söyletişi ve bir de benim gibi bir Liverpool taraftarı için en anlamlısı: Uzunca söylenen bir "You'll Never Walk Alone" nakaratı! Tabii arka arkaya gelen, her birinde "Yok yok, en sevdiğim U2 şarkısı bu, öteki değil" dediğim," 'One'lar, 'Where The Streets Have No Name'ler (Bono'nun ilk dörtlükte yanlışlıkla "I want to take shelter from the poison rain" demesi, sonra da "sorry" demesi vurucu), 'Beautiful Day'ler de U2'nun kendi rock klasikleri.

Ama sadece geriye bakmıyoruz bu konserde, "I'll Go Crazy If I Don't Go Crazy Tonight"ın remix'i tüm Wembley'yi koca bir gece kulübüne çeviriyor, tepedeki dev ekran aşağıya doğru uzatılıyor, adeta bir disko topu işlevi görüyor. Son iki turnedeki rock'n'roll sadeliğinden sonra bu turnenin "PopMart" günlerine daha yakın durduğunun simgesi, ama çok daha büyük ölçekte elbette.
U2'nun geleneksel konser kapanış şarkısı 'With Or Without You' çaldığında tarif etmesi zor bir acı hakim oluyor ruhuma. Gitmesinler istiyorum, küçükken sevdiğim teyzem gitmesin diye kapının önünde durduğum gibi, çıkış tüneline atlayayım da biraz daha kalsınlar istiyorum, hayatımın en kısa iki saati bitmek üzereyken. Herhalde alışkanlıktan "Bu son şarkımızdı" diyor Bono, sonra da 'Moment Of Surrender'ı anımsıyor, "Hayır bir tane daha var!" diyor. Sanki piyango benim için. Bir şarkı daha sahnede kalacaklar, hem de uzun bir şarkı bu!
Konser bitiyor, ne önümden Trabzonspor tişörtlü bir çocuk ve sevgilisinin geçmesi, ne 83,000 kişinin bir iki dakika içerisinde stadyumu boşaltması şaşırtabiliyor beni. Boş sahneye bakıyorum 'Rocket Man' çalarken. Bu pençenin içinde bir büyü yaratıldı o gece, ben bunun nasıl olabildiğine akıl erdirmeye çalışıyorum "Zooropa" kasetli çocuk, "Achtung Baby"ye aşık genç adam, "All That You Can't Leave Behind"ın tam tadına bir gece yarısı otobüs yolculuğunda varmış delikanlı, diğerleri ve ben, o pençenin içinde kalıyorlar. En az on yılımıza şeklini vermiş bir hayal, o stadyumda, o sahnenin üzerinde gerçekleşti. Bir daire tamamlandı. Bu yaşımda, hayatımda bir sıfır noktasına ulaşmanın hazzı, saflığı ve şaşkınlığı var sadece. 15 Ağustos 2009, hayatımın bir anlamda yeniden başladığı gün olacak.
Wembley Stadyumu'nun kırmızı koltuklarından kalkıp yürümeye başlıyoruz kız arkadaşımla. Konuşmuyoruz fazla, ikimizde de bir gülümseme var. Metroya binip durağımızda ineceğiz birazdan, ama sokak isimlerinin olmadığı o yeri görmüş olmanın mutluluğu bu...

Wednesday, July 1, 2009

harlem'in meleğinden popun kralı'na...

ve u2 camp nou'da sezonu açtı... dünyanın en büyük grubu, bu yılın en büyük turnesini katalanların meşhur stadyumunda başlattı, hem de unutulmaz bir jestle. billie holiday için yazdıkları "angel of harlem"ı michael jackson'a adadı grup, şarkının içinde de "man in the mirror" ve "don't stop 'til you get enough"tan bölümler çalarak.
...
setlistin geri kalanına bakmakla bakmamak arasında kaldım. ilk iki şarkıyı gördüm ama gerisine bakmayayım dedim. eğer bir aksilik çıkmaz da 15 ağustos'ta wembley'de olabilirsem hala bir sürpriz elementi kalsın istiyorum. sanki (katılabilirsem) o gecenin unutulmaz olması için böyle bir sürprizin katkısına ihtiyacım varmış gibi.

Saturday, March 28, 2009

u2 - no line on the horizon


aslında "no line on the horizon"ın açılış şarkısı "fez-being born" olacakmış en başta. u2'nun bu albümde nasıl bir yol izlediğinin, kaydın genel ruh halinin bir simgesi olarak. grubun 90'larda kaldığı sanılan maceracı ruhun bir parçası şeklinde. gerçekten de albümü bu beş dakikalık ambient şarkıyla açsalardı, ilk single'ı vertigo at a discotheque kıvamlı "get on your boots" yapmasalardı, bambaşka bir şekilde algılanacaktı "no line on the horizon."
...
şu an ne gibi geliyor bu albüm dikkatsiz kulaklara? bildik, klişe u2 gibi tahminen. o da ne demekse! post-punk'tan rock'n'roll'a, alternatif rock'tan ambient'a, pop'a, disco-rock'a kadar 30 yılda onca durağa uğramış bir grup sanki sadece stadyum rock yapıyormuş sanılıyor ya, u2'nun özetini bir albümde, dört video'da çözdüm sananlarca!

ama yukarıda yazdım ya, u2 da yardımcı olmuyor bu algıya. ilk single "get on your boots," ikincisi "magnificent" olacak. açılış şarkısı tüm kariyerlerinin en iyi marşlarından birisi olan "no line on the horizon." ilk izlenimin 2000'lerdeki diğer iki albümün yolunda bir albüm olacağının düşünülmesi doğal. bono da takmıyor aslında bunu. 45'liğe aşık adam. "rock'ın single üretme görevini tamamen hip hop'a bırakmasına kızgınım" diyor. o yüzden üç dakikalık rock'n'roll şarkıları yazmaya devam edecek u2. belki de albümün en zayıf iki şarkısını single çıkartıp albümün geri kalanını hayranların dikkatine, görünenin arkasına geçebilme becerilerine bırakıyorlar. nasıl olsa artık kimse albüm almıyor ki bono'ya göre, "genç kızlar ve çok çok çok dürüst insanlar dışında."
...
hani dedim ya, u2'nun farklı durakları var. ilginç şekilde "no line on the horizon" o durakların birçoğundan geçiyor. "breathe"i "rattle and hum" döneminde yapmış olmayı isterdi bono, cilveli funk "stand up comedy"yi ise "pop"a yetiştirmeyi. "unknown caller" "the joshua tree" gitarlarına sahip, her ne kadar "ooo"larda stadyum tuzağına düşmüşlerse de. "i'll go crazy if i don't go crazy tonight" da "the unforgettable fire" döneminin aksak davulları ve dalgalı the edge riff'lerine sahip.


ama albümü güzel yapanlar "fez-being born," "white as snow," "moment of surrender" gibi şarkılar, ama en çok "cedars of lebanon." her biri "achtung baby"nin kapanışına doğru gelen ambient işlerin seviyesinde. ama en çok "cedars of lebanon." yine kapanışı "yahweh" gibi bir mesajla bitirme isteği var diye ilk anda burun kıvırmak istiyorsunuz ama olmuyor. bono öyle soğukkanlı vurgularla, içten nefeslerle söylüyor ki şarkıyı, sinizminizi bir kenara bırakıyorsunuz.
...
biliyorum, o "mesaj kaygısı" dünyanın u2'yu sevmeyen azınlığının antipatisinin en büyük sebebi belki de. ama bono bütün bu diplomasi mesaisine cheesy olma pahasına girdiğini bilecek kadar akıllı bir adam. ama 2000'li yıllarda çıkıp "peace on earth" yazabilecek kadar da idealist ve duygusal. diyor ki, "eğer birisi gelip 'dünya barışı' diye şarkı yazıyorsa sağlam bir dayağı hak ediyor demektir," ve ekliyor: "o yazdığı şarkı güzel bir şey olursa iyi olur." bu albümde de var örnekleri "i'll go crazy"de "every generation has the chance to change the world" diyor mesela. klişe mi? belki. lame mi? kimine göre. bu adam her şeyin farkında ama. çünkü aynı şarkıda "gülünç görünme hakkımı saklı tutacağım" diyen de kendisi. işte bu ona john lennon'dan miras. "komik duruma düşme pahasına suya atlamaktan çekinmemeyi ondan öğrendim" demişti ya zamanında.

şimdi yüzlerce frontman'e de bir şeyler öğretebiliyor bono. çok da uzağa bakmadan u2 olmak isteyen onlarca grup sayabiliyorsak bundan zaten. u2'nun büyüklüğü de biraz bununla ilintili. devasa stadyumları birkaç saat içinde sold-out yapabilmek, new york'ta bir sokağa "u2 way" ismini koydurmak, cep telefonunda amerikan başkanı'nın numarası kayıtlı olan bir vokaliste sahip olmak büyüklüğün emareleri evet. ama bunun yanında, sizden bir iki kuşak gençler sizin yerinizde olmak istiyorsa ve siz en ufak bir tehdit bile hissetmiyorsanız, o zaman büyüksünüz. çoluk çocukla rekabet etmek zorunda hissetmiyorsanız büyüksünüz. "no line on the horizon" kusursuz bir albüm değil. kusursuzluk için, olduğundan daha derin veya büyük görünmek için kendini zorlamadığından değerli. samimi ve güzel. ve stadyum marşı yazmaya çalışan onlarca gruba daha açılışta, ilk şarkı "no line on the horizon"la ders verebildiği için vurucu.
......
gizemi hala tam çözülememiş yetkinlikte bir gitaristin beynini, ağzından çıkan her notada yüreğini yırtarak söyleyen bir vokalistin kalbini oluşturduğu bir grup olduğu için, damarlar ve kana denk gelen basçısı ve davulcusuyla hala çok taze ve çok güzel. dünyanın en büyük rock şirketi olsalar da hala birlikte müzik yapmaktan, ve bu sayede bir şeyleri değiştirebileceği umuduyla mutlu olan dört adam kalabilmeleri, en güzeli.

Tuesday, March 10, 2009

u2-3d: vertigo denen bir yerde


güzel bir gün. sabahında u2'nun yeni turne takvimi açıklandı. bir kısım konserlere bakıp hayal kurdum, "hırvatistan'a vizesiz giriliyordu değil mi?" diye düşüncelere daldım (cevap evet). sonra g-mall'daki "u2-3d" gösterimi için maçka'ya çıktım. g-mall'daki herhangi bir film gösteriminin tanıdık yüzleri (atilla dorsay, murat özer, uğur vardan) dışında simalar da vardı (sakin onur, mehmet tez, cüneyt cebenoyan, ece dorsay) haliyle. gözlükler takıldı, filme geçildi. yalnız o dandik karton gözlüklerden değil. bildiğin güzel 80'li yıllar güneş gözlükleri gibi. elvis costello çerçevesi yani.


"vertigo" ile başlıyor konser. daha önce defalarca u2 konseri izledim ekranda, "rattle and hum"dan "elevation tour"a kadar, hiç sekmedi: ilk anda gözler dolar. tabii ki "vertigo"nun ilk gitar riff'leri, seyircinin haykırışları, bono'nun elvis'ten ödünç bacak hareketleriyle de ritüelimi gerçekleştirmiş oluyorum. bir fark var, yazış bir şey beklediğim 3 boyut gerçekten etkili. kamera bono'nun dibinde, bono dönüp bakıyor, ama kameraya değil, gözlerime bakıyor. elini uzatıyor, dokunsan dokunursun! ecnebilerin "mind-blowing" dediği, benimse beyin amcıklaması olarak tarif etmeyi yeğleyeceğim bir durum. bu hissiyatla geçiyor "beautiful day," "new year's day" ve diğerleri. u2'nun sahnesinin neden bu kadar inanılmaz olduğunu anlamaya çalışıyorum. bunca yıldan sonra hala tam olarak açıklayamıyorum. bono'nun büyüsü, evet. adamın her hareketi olay. çok az diyalog var, ama her lafı altına imza atılacak cinsten. büyük laflar ediyor, "sağcıysanız ya da solcuysanız farketmez" diyor, çünkü söyledikleri, sevgi, barış, birlik, insan hakları. nefis "coexist" fikri gibi mesela.

bono gözüne bağlıyor coexist yazan bir bezi, kör gibi dolanıyor etrafta. doğrudan, basit bir mesaj, bunu bono yaptığında daha da değerli hale gelmiyor. ama yerine ulaşıyor işte. aşka ve barışa bir övgü u2 konserleri.

the edge'in olağanüstü müzisyenliği, evet bu da var. bir u2 konserinde sahnede beşinci bir müzisyen görmüyorsunuz, ya da ortada dolanan başka kişiler. dört adam yapıyor ne yapılacaksa. albümdeki sound'u o dört kişi çıkartıyor, daha fazlasına gerek de yok. bu u2'nun hem büyüklüğü, hem de bir şekilde en başından beri ortaya koyduğu vaadini gerçekleştirişi: bu grup bir rock'n'roll ekibi. ne kadar büyüseler de bir odada gitar-bas-davul çalıp şarkı söyleyen adamlar olma iddiasından kopmuyorlar. budur.

"one" hala dünyanın en güzel şarkısı, "with or without you" bunca yıldan sonra hala can yakıyor, "where the streets have no name" ise hala u2'nun en güzel işi. konser bitiyor. onlarca detay var belki ama, o 85 dakikayı anlatmak gereksiz, izlemek gerekiyor.

son söz: u2 türkiye'ye gelmesin. görüp görebileceğiniz en büyük u2 hayranlarından birisi olarak söylüyorum bunu. onları 40 bin kişiden az bir kitlenin izlediği tek ülke olarak tarihe geçmeyelim. tahminen 80,000 kişinin tıklım tıklım doldurduğu, en arka sırasındakilerin bile şarkıları bildiği bir kitle yaratamayacağız burada, gelmesinler. biz konserlere davetiye ile gidelim, arkalarda içkimizi içelim, geyiğimizi yapalım. ayrıca böyle bir sahne de yapamayacağız onlara. bono yürüyüp ortadaki "adaya" geldiğinde "önde grup, arkada bono, hangisine bakalım?" diye ikileme düşeceğimiz bir sahne yaratamayacağız, hadi o teknik bir hadise, onu yaratsak bile (yine) dev sahnenin her tarafında olaya bu kadar hakim bir izleyicimiz olmayacak. boşu boşuna bir organizatörü milyonlarca dolar borca sokmanın alemi yok. river plate, azteca, morumbi, şili ve telstra stadyumundakiler bunu sonuna kadar hak etmişler. bizim payımıza düşen ise onları yurtdışında yakalamak. hırvatistan bizden vize istemiyordu değil mi?

not 1: "u2-3d" cuma gününden itibaren gösterimde.

not2 : ilgilenen var mı bilmiyorum ama "no line on the horizon" kritiği birkaç gün içerisinde buralarda olacak.

Monday, January 26, 2009

u2 ufukta göründü

tam bir hafta önce yepyeni u2 single'ı "get on your boots" radyolara düştü. yani u2'nun amerikan bayrağı önünde obama'nın amerikan başkanlığını kutlayışından bir gün sonra. tesadüf olmadığı o kadar belli ki! u2 kocaman bir şirket, onu da yönetirken yapılan pr çalışmaları rastgele olan şeyler değil tabii ki. belki yeni albüm "no line on the horizon"ın ekim ayındaki çıkışının mart'a ertelenmesinde bile bunun etkisi olabilir. şaşılacak şey değil, u2 politik yanı o kadar belirgin bir grup ki, diğer grupların düşünemeyeceği parametrelerle hareket ediyor olması doğal.
...
bir haftadır alışmak, daha doğrusu daha fazla sevmek için dinliyorum "get on your boots"u, ama sanırım en fazla bu kadar sevebildim. bir u2 fanıyım ama "eski işlerini aşamıyorlar artık"çı değilim, zira "all that you can't leave behind"ı da, "how to dismantle an atomic bomb"u da severim. ama "get on your boots"un başlangıç riff'leriyle birlikte "ben eski the edge riff'lerini özledim," dedim, o delay'li, boşlukta tınlayan riff'leri.
...
"get on your boots" ise "discotheque" riff'lerinin "vertigo" temposuyla ele alınmış bir hali gibi. çok gaz, ama vokal melodisi asla "vertigo" yakalayıcılığında değil. "pop" altyapılarına dönüş de hissediliyor. ama u2'nun neden elektronikaya dönmüş olabileceğini tam anlamadım. olumlu ya da olumsuz değil, sadece 90'ları bu sound'da kimisi efsane, kimisi nefis, kimisi sadece iyi işlerle geçirdikten sonra biraz da hayran baskısıyla rock'n'roll'a dönen grup buydu neticede. şimdi gitarlarıyla bu tarzda devam eden, ama altyapıda 97 ruhuna yaslanan bir albümle dönmek risk midir bilemedim.
...
ha, söz konusu u2 ise, yaygın inanışın aksine risk faktörü her zaman beklenebilir. bir iki defa kariyerleini baş aşağı çevirdiler neticede. ama benim hala anlamadığım, neden rick rubin'le yapılan çalışmaların rafa kaldırıldığı. dünyanın en büyük grubunun dünyanın en büyük prodüktörüyle yaptığı kayıtları duyma fikri çok heyecan vericiydi çünkü.
...
ya bi de "risk budur" geyiği vardı. o çocuk şimdi arçelik'e genel müdür olmuş hem.. valla, bi arkadaşım duymuş...

Friday, May 30, 2008

dünyanın sonuna kadar


ne zamandır görmüyordum seni,
bir deliğe tıkılmış geçirmekteydim vaktimi
en son karşılaştığımızda karanlık bir odadaydık,
birbirimize gelinle damat kadar yakındık
yemek yedik, şarap içtik, herkesin keyfi yerindeydi
senin dışında, sen dünyanın sonundan konuşuyordun

bende yeri kaybolacak bir grup değil u2. bu şarkı ise yahya madra'ya göre bono'nun hep yapmayı istediği şarkı. ona göre isa'nın son yemeğini çağrıştırıyor sözler, olabilir. ben ise "until the end of the world"ü, "you led me on with those innocent eyes" gibi harika bir aşk dizesiyle, "in the garden i was playing the tart, i kissed your lips and broke your heart"la biliyorum.

bono nasıl akrep burcu değil, anlamıyorum.