Showing posts with label insan manzaraları. Show all posts
Showing posts with label insan manzaraları. Show all posts

Friday, February 15, 2013

Rashida Jones

Rashida Jones'un son birkaç yılda çok yerde gördünüz. "The Office"in en iyi dönemlerinde Karen Filippelli olarak Jim ve Pam arasında durdu. "Parks and Recreation"da Ann Perkins olarak Leslie Knope'un hayatta en sevdiği kişi oldu. "The Social Network"te Mark Zuckerberg'le insani bir kontakt kurabilen tek kişi, "I Love You, Man"de de Paul Rudd'ın Jason Segel'la yaşadığı bromance'in ortasında kalan anlayışlı sevgiliydi. Ama Rashida Jones için bu yeterli değildi. Açıklaması da çok mantıklı: "Aktörler sürüsüne bereket. Bugün iş buluyorum ama yarın oyunculuk yapmayı bırakıyorum desem kimse 'Lütfen geri dön' demez. Ama yazarlıkta senin spesifik bir sesin var ve insanlar o sese sahip olduğun için sana daha çok saygı duyuyorlar."

Jones'un Will McCormack'le birlikte kaleme aldığı "Celeste & Jesse Forever" işte o spesifik sesin eseri. Hollywood bağımsızlarının ustalıkla kotardığı o romantik komedilerden birisi, ama formüllerin dışında bir iş. Sebebi, birleşme-ayrılma-yeniden kavuşma üzerine kurulu romantik komedinin dışında, ayrılıktan sonra başlıyor. Bir evliliğin bitişinden, bağların kopuşundan başlıyor. Gerisinde insani gözlemler, mizahi dokunuşlar ve hüzünlü anlarla dolu bir 90 dakika sizi bekliyor.

Başrolü Andy Samberg'le paylaşan Rashida Jones, filmin kaleminden çıkmış olmasına karşın karakteri Celeste'e torpil geçmiyor. Celeste'i tüm hatalarıyla resmediyor filminde. Afet-i azam olmasa da güzel bir kadın olmasına karşın televizyon dizileri ve filmlerde çoğunlukla sakar karakterleri oynadığı gibi. "Kendimi kesinlikle güzel bir televizyon yıldızı olarak görmüyorum" diyor. "Biliyorum bunu herkes söylüyor ama gerçekten erkekler için arzu nesnesi değildim. Tombuldum, bütün vaktimi bilgisayarda geçiriyordum - bir bilgisayarın olmasının cool olmadığı zamanlarda."


Babası Quincy Jones, annesi Peggy Lipton. Harvard'da okumuş. Lise yıllığında hakkında "İleride başarılı olması en muhtemel" kişi yazılmış. 2000'lerin en uzun ömürlü televizyon dizisinin parçasıyken daha minör ama belki de Amerikan televizyonlarının en iyi kadrolu dizisine yatay geçiş yapmış. Şu ana kadar hiç fena sayılmaz. Ama bununla yetinecek gibi görünmüyor. Rashida Jones, 37 yaşında ve daha yeni başlıyor.

Tuesday, February 28, 2012

instagram kuşağının marilyn'i: lana del rey

günümüz pop kültüründe en zor iş bir mit yaratmak. düşünsenize, michael jackson konserlerinde sahneye ilk çıktığında dakikalarca hareketsiz dururdu, çığlık yağmuru altında. o anda stadyumdaki 70.000 kişi için o, michael jackson'ı tek görebilme şansıydı. artık her popstarı markette alışveriş yaparken, kafe çıkışında yürürken veya havaalanında uçağını beklerken görme ihtimaliniz var. chris martin, "artık biliyorum ki sahnede kayıp düşsem 10 dakika sonra tüm dünya youtube'da onu izliyor olacak" diyor. martin'e göre jay-z, bana göre lady gaga dışında günümüz müziğinde o miti yaratmayı başaran kimse yok. artık bu devirde açıklık tek çıkar yol. çünkü her an birisi sizi makyajsız, maskesiz yakalamak için tetikte. john lennon'ın ölmek üzereyken çekilmiş bir fotoğrafını gördünüz mü? michael jackson'ı hastaneye kaldırılırken gördük. jim morrison'ın efsanevi miami konserinde penisini seyircilere gösterdiği anı gördünüz mü hiç? oysa ki noel gallagher'ın kanada'da bir izleyici tarafından saldırıya uğradığı anın videosu milyonlarca kez izlendi.

ilk çıkışı itibariyle lana del rey büyük bir mit olmaya, gizem yaratmaya çok yaklaşmıştı. youtube'a sessiz sedasız salınan, bir webcam yardımıyla çektiği ve retro görüntülerle kurguladığı "video games" klibi hiçten çıkıp gelen bir starı müjdeliyordu. baygın bakışlı, şişme dudaklı güzel kızın ağır yükselmeler ve alçalmalardan oluşan, davulsuz gürültüsüz patırtısız şarkısı geçen yıl duyduğumuz en iyi şeylerden birisiydi. "bu zamana kadar nerelerdeydin sen?" diye sorduk, elimizde fazla bir şey yoktu. retro takıntılıydı, geçmişte bir dönem bir karavan parkında yaşamıştı ve hiçlikten geliyordu. ne var ki, birkaç hafta sonra tüm hikayeyi öğrenecektik. adı bile plak şirketinden ekiplerle masa başında bulunmuştu, dolaysıyla retro takıntısı projenin bir parçasıydı. karavan parkında yaşaması aslında internet işinden dolayı epeyce zengin olan babasının bir fantezisinin sonucuydu. en önemlisi, sıfırdan çıkmış değildi. lizzy grant olarak bir pop kariyerine başlamış, lana del rey olarak bir albüm de yayınlamış ama bir şekilde itunes arşivlerinden bile silinmiş ve nihayetinde imajıyla "yeniden yaratılmış" bir kişiydi.



birkaç hafta içinde bolca düşman kazanmıştı lana del rey. indie müziğin yayılmasındaki en büyük damar olan blogosfer ve internet medyası, başta alemin en sivri dilli blogu hipster runoff olmak üzere lana'nın plastik bir star olduğu gerekçesiyle onu topun ağzına dikti. indie'nin yeni kraliçesi sandıkları kızın, indie'nin en karşı olduğu şeyin vücut bulmuş hali olduğunu anlamışlardı: "gerçek" değildi o, plak şirketi tarafından tasarlanmış bir projeydi. lana del rey ve arkasındaki ekip, indie tünelini sadece üne sıçramak için kullanmış, işi bitince de limandaki ilk pop vapuruna atlamıştı.

şuradan bakıldığında lana del rey çok doğru bir proje: insanlık tarihinde yaşadığımız çağ kadar retro takıntılı bir dönem olmadı. nostalji duygusu, retro estetiği günlük yaşamdan sanatın her dalına, modadan damak zevkine kadar insan hayatının her bir noktasına hükmetmekte. son teknoloji ürünü olan iphone'umuzla çektiğimiz fotoğraflar bizi tatmin etmiyor, onu instagram'ın filtrelerinden geçirmek istiyoruz. anı şu anda yaşamayı yeterli bulmuyor, onun gerçekten yaşanmış olduğunu, zamanın tasdiğinden geçtiğini ve bakmaya değeceğini anlamamız için illa grenli görüntüler veya pastel renkler gerekiyor.

iri dalgalı kızıl kestane saçları, 1950'lerden fırlamış imajı ve lolita pozlarıyla, instagram kuşağına tam istediği şeyi veriyordu lana del rey. iki boyutluydu, kartondandı ama "renkleri" güzeldi. biz de lana del rey'in fotoğraflarına baktığımızda marilyn monroe'nunki gibi bir ferahlama yaşayabilirdik. öylesi bir pin-up girl'ün gerçekliğini sorgulamamız hata olurdu. ama elizabeth ve lana arasındaki uçurumlar o kadar kısa sürede o kadar gözümüze sokuldu ki, bunca yapaylığı yok sayamadık.

"born to die" yayınlandığında bu yüzden "son umut"tu. "video games" ve "born to die"ın karanlığıyla kendisine biçtiği "gangsta nancy sinatra" modelinden birkaç ay içerisinde paris hilton'ın albümünde yayınlanmış olabilecek şirin "off to the races" gibi şarkılara nasıl geçiş yaptığını anlamak zordu; ilk şarkılarında umutsuz şarkılar söyleyen kalbi kırık kızın "senin küçük yıldızın, fahişenim ben" dizelerini seslendirişi de. ve pek tabii, "diet mountain dew"daki lily allen yakalayıcılığından, "million dollar man"deki fiona apple sislerine kayması, oradan 1990'lar sonu britney sound'una sıçraması da... yarısı iyi, yarısı vasat şarkılarla dolu iyi bir pop albümüydü bu. "video games"in yarattığı heyecan ve beklentiyi unutsanız belki bir iki puan daha yüksek vereceğiniz bir kayıttı, ama bu şartlarda geçmişi yok saymak imkansızdı.

pop müzikte kusursuz samimiyet arayan birisi değilim. indie gruplarının da göründükleri kadar "içimizden biri" olmadıklarının farkındayım. lana del rey ve arkasındaki insanlara bize kartondan bir yıldız sundukları için kızmıyorum. girdikleri yolda ilerlemek zor geldiği için, en azından iyi bir pop albümü yapmak için daha fazla zaman ayırmaları gerektiği gerçeğini göz ardı edip lana'nın şöhreti "soğumadan" alelacele bir albüm yayınladıkları için kızıyorum. "born to die" kaçırılmış bir fırsat, çünkü "instagramlı" olan şarkılar "modern" olanlara bariz bir üstünlük kuruyor. 1950'li lana'nın 2012 modeline kurduğu gibi.

Sunday, September 13, 2009

emily blunt

2009 yılı içinde izlediğim en güzel filmlerden birisiydi "sunshine cleaning." istanbul film festivali'nin artık iyice yorulmaya başladığım son günlerinde izlemiştim iki kızkardeşin hikayesini, ve aldığım hazzı buralarda bir yerlere yazmıştım. filmin çekip çevirici ablası rose'u oynayan amy adams zaten çekme kaset'in gözdelerindendir; fakat "sunshine cleaning"in bir başka yıldızı emily blunt'ı atlamak olmaz. son bir iki yılda git gide parlıyor, özellikle "the devil wears prada"dan beri. fakat dikkatli izleyici için geçmişi ondan da önceye gidiyor: "my summer of love"da bir defa izleyenin unutamayacağı bir karakter çıkartmıştı.

"aşk yazım"ın tamsin'i ile "günışığı temizleme şirketi"nin norah'sı birbirlerinden uzak tipler (ki zaten bir oyuncuyu iyi yapan şey tam da budur). ama güzel olan, derinliği olan karakterler önüne sunulduğunda blunt'ın nefis performanslar teslim etmesi. başına buyruk, karanlık bir tarafı olan, (bu tanımlamayı kullanmak da biraz tehlikeli ama) kayıp bir ruh norah, bir yere tutunmaya çalışıyor. koyu rengi seven, göz altına siyah kalem çeken, karamsar, hep kırık bir gülümsemeyle dolaşan o kız, "sunshine cleaning"in en güzel yanlarından birisi. "sunshine cleaning" hala gösterimde, size yakın bir sinemada değilse de en azından ulaşabileceğiniz bir noktada.

blunt ise yakın zamanda bol bol filmle yine sinemalarda olacak. kendisi ingiliz ama sevgilisi büyük hastası olduğumuz john "jim halpert" krasinski (kendisini de "insan manzaraları"na konuk etmek farz). hollywood bebeği olmaya niyeti yok blunt'ın, dolayısıyla bir süre daha araştırıcı sinemaseverlerin radarına takılması muhtemel. sonrasını göreceğiz.

Friday, September 4, 2009

Michael Keaton

Genelde çok tutulmayan ama nedense çok sevdiğiniz bir aktör/aktris var mı?

Ben mesela Michael Keaton'ı çok seviyorum.. İlginç bir şekilde bir haftada üç filmine denk geldim TV'de.. Şu anda da "One Good Cop"ı izliyorum CNBC-E'de.. Nereden baksanız sıradan bir film, ama işte bu adam olunca filmin içinde nedense bir albenisi oluyor bana yönelik.. Şöyle bir düşündüm de 10 filmini izlemişim ben bu ilginç yüzlü oyuncunun.. Adamın çok tatlı bi hali var, ne yaptığını bilen iyi bir oyuncu ayrıca.. 80'ler sonu 90'lar başı Mel Gibson böyleydi biraz, afacan jönlük hali.. Gerçi Keaton'ın Gibson gibi bir yakışıklı olmadığı aşikar, zaten kariyerinin başında da daha ziyade komedilerde boy gösteriyordu.. Ama zamanla sempatik aile babasından süper kahramana, psikopat bir katilden polise her rolün üstesinden gelebildiğini gösterdi..


İlk izlediğim filmi "Beetle Juice"tu yanılmıyorsam, ama hayranlık tabi ki "Batman"le başladı.. Ufak tefek bir adam olmasına rağmen nasıl da dolduruyordu o kostümü ama.. (çizgi romanın die-hard hayranları karakteri Keaton'un canlandıracağını duyduklarında küplere binmiş, protesto kampanyaları düzenlemişler, ama nihayetinde film gösterime girdiğinde sesler kesilmiş, saygıyla şapka çıkarılmış oyuncuya.. İddialıyım, en iyi Batman Keaton'dır - diğerleri arasında en iyisi tabi ki Christian Bale'dır, ama o da sıradanlıkla yaftalanmaktan kurtulamaz ilk Batman'le karşılaştırıldığında..) Batman ve Batman Returns sonrasında farklı farklı bir sürü filmde oynadı Michael Keaton, aralarında iyiler de kötüler de vardı (iyilere örnek olarak "Much Ado About Nothing", "The Paper", "Multiplicity" ve "Jackie Brown"u verebiliriz) ama kariyeri hep yokuş aşağı ilerledi.. 90'lar boyunca yine de gözde oyunculardan biriydi.. 2000'lere gelindiğinseyse daha çok bağımsız ve küçük projelerde adına rastlar olduk.. Biraz üzülüyorum tabi, etraftaki birçok oyuncudan çok daha iyi olduğunu bildiğim için.. Yine de içimde bir his daha işinin bitmediğini, güzel işlerle karşımıza çıkacağını söylüyor.. Bekleyip göreceğiz..

Tuesday, March 24, 2009

jason segel

oyuncu olma hayalleriyle okulu bırakma hadisesi klasiktir, jason segel için de işler öyle başlıyor. şansının döndüğü an "freaks and geeks"in seçmelerinde judd apatow'u tavladığı an. dizi kısa sürse de seth rogen, james franco gibi parlayan isimlerden oluyor. hatta komedinin yeni altın yumurtlayan tavuğu apatow "the 40-year-old virgin"i çekerken segel için de bir rol yazıyor ama nedense stüdyo bu fikre sıcak bakmıyor.
...
şansının bir kez daha dönüşü "how i met your mother"da oluyor. gerçekten de marshall karakteri segel için biçilmiş kaftan. arkadaşınız olmasını isteyeceğiniz, duygusal, komik, ufak eziklikleri olan, ama bunla dalga geçebilen bir adam marshall, segel'ın da perde personası buna oldukça uygun. ne zaman apatow ona "bak, bence sen kendi yazdığın bir şeyde oynamalısın" diyor, segel "forgetting sarah marshall"ı kaleme almaya başlıyor. söylediğine göre şimdiden klasikleşen çıplak terkedilme sahnesi aynen yaşanmış. o sahne ki, bir ödül töreninde brad pitt'in bile yanına gelip "pipi şaplatma olayı dünyayı kasıp kavurdu ha?" demesine sebep olmuş.
...
sağlam bir alkol kullanıcısı, iki paket de sigara içiyor. hollywood'da eski bir genelev olan şato-vari bir malikanede yaşıyor. ulaşımını ise vespa'sıyla yapıyor. maroon 5 vokalisti olan arkadaşı adam levine ona büyük bir harley davidson almasını tavsiye etse de...

Wednesday, March 11, 2009

kıvanç tatlıtuğ

daha önce hindistan'ın yeni yüzü'ne dair bir şeyler yazmıştım burada. tam da "peki türkiye'nin yüzü kim?" diyordum. orhan pamuk mu mesela, azra akın mı, hakan şükür mü, fatih terim ve çocukları mı? batı için emin değilsem de doğumuzdaki ülkeler için cevabımı aldım: kıvanç tatlıtuğ. evet, "arap ülkeleri ona hayran" yazılarını çok okuyordum ama bugün reuters "türkiye'nin brad pitt'i" ile ilgili bir haber daha geçince ikna oldum.
...
arap ülkelerindeki kadınlar bu oğlana hasta tabii. sırf bu yüzden türkiye'ye arap ülkelerinden gelen turist sayısı artışta. gülmeyin, dizi turizmi diye bir şey var. nasıl amerika'ya gittiğinizde universal studios'u geziyorsanız, burada da "gümüş"ün çekildiği yerleri gezmek istiyor insanlar.
...
kıvanç'ın ekonomiye kattığı değer bu kadar da değil. vestel'in arap pazarına açılırken kullandığı en büyük koz da 25 yaşındaki bu oğlan. vestel reklamlarında oynuyor da kendisi.
...
ha, arap ülkelerinin türkiye sevdasındaki tek etken kıvanç da değil tabii ki. tayyip'in davos performansının da etkisi var bu repütasyon patlamasında. artık iyi midir kötü müdür, orası size kalmış.

Friday, February 27, 2009

freida pinto

"slumdog millionaire"in latika'sının şansı açıldı. woody allen'ın yeni filminde oynayacak. rol arkadaşları antonio banderas, naomi watts, josh brolin ve anthony hopkins. kapak ise vogue'un hindistan baskısından. etkileyici olduğu muhakkak. freida'nın hindistan'ın yeni yüzü olacağı da. gerçi önceki kimdi ki? kelly kapoor mu?

Friday, February 6, 2009

amy adams

"junebug"daki çenesi düşük köylü güzeli karakterine kadar hollywood'un sakladığı bir sır gibiydi amy adams. yine de arkasından gelen "talladega nights," "the ex," hatta sadece bir an göründüğü "tenacious d in the pick of destiny" gibi filmleri hatırlayınca şansı birden de dönmemişti. ama "enchanted"ın afişini gördüğüm an, "hah, nihayet akıl edebildiler şunu" demiştim. "enchanted"da ona layık gördükleri prenses rolüne en çok yakışacak oyuncuydu belki de. saklamaya gerek yok, nicole kidman sonrasında sinemanın gördüğü en kusursuz, en simetrik yüz onunki.
...
bugün gösterime giren "doubt" ona "junebug"dan sonra ikinci oscar adaylığını kazandırdı. meryl streep ve philip seymour hoffman gibi iki devin varlığına karşın eğer bu filmi izlemek istiyorsam sebebi amy'dir. onun saf, temiz kız rollerinin dışına çıkabildiğini umarak.
...
fakat, "the curious case of benjamin button"ın koca taksim'de sadece bir sinemada oynaması!?