Showing posts with label mizah. Show all posts
Showing posts with label mizah. Show all posts

Tuesday, July 13, 2010

Harvey Pekar (1939-2010)

bir düşünün, hangisinin hayatınızdaki yeri daha büyük? sevgilinizin sizi terk etmesi mi, yoksa bankamatikte yaşlı teyzenin arkasında beklemek mi? işyerindeki terfiler açıklandığında sizin yerinizde saydığınızı öğrenmeniz mi, yoksa hayvan şoförün birinin yağmurda üzerinize su sıçratması mı? birinciler, insanın hayatında daha temel noktalar, orası kesin. ama onları yılda en fazla birkaç defa yaşarken ikincisi gibilere her gün 20-25 kere küfrediyoruz.

harvey pekar da öyle yapardı. sonra bir gün, dosyalama işini bırakmadan, bunları yazmaya başladı. çizimleri korkunçtu ama günlük hayatın acımasız mizahını yakalamak konusunda eşsizdi. başta üstad robert crumb olmak üzere birçok çizerle çalıştı. süpermen, örümcek adam, batman'in yanında yer açılmıştı, gündelik hayatın "kahramanı" harvey pekar, 1970'ler çizgiroman sahnesine katılmıştı.

2003 yılında "american splendor" denen olağandışı yaratıcılıktaki filmi izleyene kadar haberdar değildim ben de kendisinden. sonra da has adamım oldu. gerçekle kurmacayı delice bir yaratıcılıkla harmanlayan filmi defalarca izledim (paul giamatti'nin pekar'ı resmedişine hep hayran kaldım) ve "american splendor"ın çeşitli baskılarını indirip izledim. her seferinde bu huysuz adamla eğlendim. "ordinary life is pretty complex stuff" diyen adamın hayatı özetleyişine hayran kaldım.

harvey pekar dün ölmüş. 90'larda eşi joyce'un desteğiyle kanseri atlatan, bunu da "our cancer year"da anlatan adam, bu sefer gitmişti. 70 yaşındaydı ve gerçekten yorulmuştu galiba. gözleri açık, fazla düşünen adamlar böyledir zaten. çok şey görürler, her şeyi kafalarına takar, bol soru sorarlar. bu soruların cevapları nadiren olur. kambur yürürler, çok içerler. saçları dökülür, göbek yaparlar. harvey'nin bu adamların idolü olması boşuna değil.

ölüm sebebi belli değil ama the associated press'in geçtiği haberde "prostat kanseri, astım, yüksek tansiyon ve depresyonu olduğu" söylenmiş. böyle şeylere gülünmez, ama konu harvey pekar olunca "american splendor"ı izlemiş birisinin buna gülümsememesi mümkün değil.

harvey pekar ölmüş. gerçekten çok üzgünüm.
güle güle üstad. dünya sensiz çok eksik kalacak.

Wednesday, September 16, 2009

ersin karabulut'un "sevgili günlüğü"

ersin karabulut'u ne kadar sevdiğimi, "sandık içi"nin benim için önemini anlatmam kolay değil. işim gereği onlarca takdir ettiğim grupla, sporcuyla yüz yüze ya da telefonda röportaj yaptım, ama 2005'te tüyap'ta ondan imza aldığım günkü heyecanın bir benzerini az yaşamışımdır. "kitabım yanımda değil ama" diyerek bir "sandık içi" takvimi uzatmıştım ona, o da "olsun bir gün dergiye gelirsin, onu da imzalarım" demişti.

"sandık içi" benim için çok özeldir. düzden, tersten, arada bir baka baka falan olmak üzere, defalarca okumuşumdur. her seferinde gülmüşümdür, her seferinde de "aynı ben" klişesinin ötesinde, herkesin yaşamış olabileceği küçücük detayları nasıl olup da bu kadar dramatik ve aynı zamanda komik resmedebildiğine hayran kalmışımdır. naçizane, ilk kısa film denememde de küçük detaylara verilen önemde ilham aldığımı söyleyebilirim. bu yüzden bir gün penguen'in ofisine gittiğimde o filmin vcd'sini götürmeyi, ona olan hayranlığımı ve yapmak istediğim şeydeki etkisini anlatmayı istemiştim.

diğer uykusuz tayfasıyla bir sorunum yok, hepsi ayrı ayrı başımla beraber. ama uykusuz çizerlerinin hepsi bir yana, ersin karabulut bir yanadır gözümde. sebebi de yukarıda anlattıklarımla doğrudan alakalı. ersin karabulut, diğer "entertainer"ların yanında bir sanatçıdır bence. abarttığımı düşünebilirsiniz, eyvallah, ama "sandık içi"nde, özellikle de ilk dönemlerinde yaptığı şey, bir başka üstad harvey pekar seviyesinin aşağısında değildir. kimi zaman okuyucularının fikirlerine fazla kafa yormuştur, insanların ona "bu gerçek mi?" "sen samimi misin?" gibi soruların cevabının evet olduğunu belirtmek için gereğinden fazla çaba sarf etmiştir, ama yine de, ersin karabulut'un "sandık içi"nde çıkardığı iş, klasiktir. "turkish splendor"dır hatta!

bir süredir "sandık içi" yoktu. ersin karabulut, kanımca doğru bir kararla "sandık içi"nin sınırlarında kalmaktansa potansiyelini başka öykülerde de kullanmak istedi. "sevgili günlük" bu anlamda önemliydi ve ilk haftalardaki tutukluğunu attıkça oldukça önemli bir öyküye de dönüştü. sinemasal tatlar ve göndermeler taşıyan, her hafta dozunda sürprizler sunarak merak duygusunu ayakta tutan, küçük detaylarla aslında büyük bir trajedinin ipuçlarını sunan bir öyküydü "sevgili günlük." bugün itibariyle çıkacak olan uykusuz'da son bölümü olacak. güzel bir final bekliyorum şüphesiz, kısa sürede benimseyebildiğim figen'in sonunu merak ediyorum. ama "sevgili günlük"ün finalinden çok merak ettiğim, ersin karabulut'un bundan sonra karşımıza neyle çıkacağı.

bu arada, penguen uykusuz'a döndü, ancak hala üzerinde "hayatının tek güzel günü" yazan o vcd'yi alıp asmalımescit'in yolunu tutamadım. belki bir gün...

Wednesday, July 15, 2009

the hangover

birçoklarına göre komedi 80'li yıllardan sonra yeniden altın çağını yaşıyor. kimi açılardan haklılar. birçok farklı eğilimiyle beraber komedi gerçekten çok yaratıcı bir dönemde. tv'de ve sinemada ilgi çeken, para getiren tür olma özelliğini yeniden kazandığını da buna ekleyin. tablo gayet parlak.
...
fakat yine de bir eksiklik var. ana eğilim ya "the new awkward" denilen, punchline'ı (yani esprinin patladığı tek cümle) olmayan, tuhaf ve rahatsız edici durumlarla mizahı yakalayan "the office" stili, ya da gençlik ya da ergenlik sorunlarından vuran "superbad" tarzı. ikisiyle de bir sorunum yok, ama 1980'lerde sevdiğimiz, steve martin, chevy chase, dan aykroyd stilini nerede bulacağız? daha doğrudan sorayım, adamlara ne oldu? neden komedi uç noktada sıradışı tipler ya da gençlik dışındaki alanı boşladı? yaşı 30'larda evli barklı olup normal bir işe gidip gelen, ama yine de komik durumlara düşen adamları nerede izleyeceğiz? "the hangover" ("felekten bir gece") işte bu tadın filmi.
...
bir bekarlığa veda partisinin ertesi günü yaşananları izliyoruz "the hangover"da. "o son birayı içmeyecektik" hissiyle uyanıyor elemanlar, ama kaldıkları süite bakınca olayın son birayla falan alakası olmadığını, komanın dibine vurdukları anlaşılıyor. "lock, stock & two smoking barrels" çok basitçe anlattığı sekansıyla sarhoşluğu en güzel resmetmiş filmdir gözümde. ama "the hangover" da bu yönüyle mutlaka aklımda kalacak. o sarhoşlukla öyle şeyler yapmışlar ki... film zaten adamların bunu hatırlamaya çalışmaları üzerine kurulu.
...
"the hangover"ın en sevdiğim yanı kendisini ciddiye almaması, ama vaadettiğini de yerine getirmesi oldu. filmin hiçbir yerinde aile, dostluk, hayat, alkol, dürüstlük üzerine vaaz verilmiyor (ki buna çok müsait sahneler var). "knocked up" gibi fırlama bir filmi olabilecek en klişe şekilde bağlayan, en geyik filmleri bile "sarılan adamlar/kadınlar/çiftler" muhabbetiyle bitirmeyi seven hollywood'dan böyle "takılın kafanıza göre" filmi çıkması harika. öte yandan vaadi dedim, evet, filmin vaadettiği eğlenmeniz, cipsinizi mısırınızı yerken ötesine fazla kafa yormayacağınız bir 90 küsur dakika geçirmeniz. bunu da yaşıyorsunuz zaten.
...
imdb.com'daki 8.3'lük puanı tabii ki abartılı. ama bu tip filmler ilk izlendiğinde "muhteşem!" dedirtme potansiyeline sahiptir, bunu biraz çabuk gaza gelen amerikalı imdb ahalisine uyarlayınca şu anda ilk 250'deki yeri daha anlaşılır geliyor. zamanında "superbad" de oralardaydı, artık değil. bir süre sonra yerini bulacaktır. ama bu aşırı gaza gelen kitlesi sizi filmden soğutmasın. eğer kafa dağıtmalık bir film arıyorsanız "the hangover"a bir bakın.
...
7,5/10
...
not: "the office"in kıl andy'si ed helms burada harika.
not 2: "yes man," "the rocker," "he's not that into you" derken bradley cooper iyiden iyiye kazığını çaktı hollywood komedilerine. daha da ortalıkta göreceğimiz garanti.
not 3: 10 yıldan fazla oldu heather graham'i "boogie nights"ta izleyeli. güzelliğinde gıdım gerileme yok! rüya gibi gerçekten.
not 4: mike tyson'ın oyunculuğu berbat!
ve not 5: "the hangover 2" yoldaymış. suyunu çıkartmasan ölürdün hollywood!

Saturday, February 14, 2009

aşk (üç)

şu romans havasını da biraz dağıtarak bitireyim üçlemeyi. harika bir buzağı gerçekten, çiftliğin don juan'ıdır herhalde. good old-fashioned lover cow!

Friday, November 28, 2008

garfield'sız garfield

garfield'sız garfield "4:33"ün çizgi karşılığı olabilir mi? john cage'in "müziksiz müziği" minimalizmin ulaşabileceği son noktaydı ama dan walsh'un "garfield minus garfield"ı bambaşka bir şey. tamam, "az çoktur"u ispatlayışıyla minimalizme bulaşabilir ama asıl derdi bu değil.
...
mizah tarihinin en ünlü kedisi garfield'ı, adını verdiği karelerden silerek jon arbuckle'ın hikayesini anlatıyor walsh. ya da jim davis'in efsanevi karikatürlerini cover'lıyor, garfield'ı dışarıda bırakarak. kimi zaman deli saçması şeyler çıkabiliyor ortaya, ama yalnız, depresif, paranoyak bir günümüz karakteri kalıyor çoğu zaman elimizde. ve aslında yeni mizahın bayraktarlığını da yapıyor. geçtiğimiz aylarda rolling stone'un nefis bir dosyasında komedideki yeni hakim eğilim konu ediliyordu. "napoleon dynamite"tan "the office"e kadar onlarca işte punchline'lı (yani bir esprinin patladığı cümle) komedinin bir kenara bırakılması asıl mesele. artık karakterlerin susuşları, tuhaflıklar sonrası duraklamaları, söyleyecek söz bulamamaları asıl mesele. "garfield minus garfield"ın yaptığı tam da bu. hep bir eksiklik var ama garfield olmadan jon arbuckle'ın hayatına baktığımızda bir de görüyoruz ki aslında uygun olan da buymuş.