Showing posts with label kritik. Show all posts
Showing posts with label kritik. Show all posts

Monday, May 16, 2016

Radiohead - A Moon Shaped Pool

Geçen hafta bugün, yeni Radiohead kaydı "A Moon Shaped Pool"u ilk defa dinlemiş, ilk ve erken fikirlerimi de bir canlı tweet seansıyla sunmuştum. Bir hafta sonrasında o tweet'leri, birazcık elden geçirip toparlayayım istedim, burada bulunsun dedim. İşbu yazı, odur.
  • Mesai bitti; 48 saattir aralıksız dinlediğim Nur Yoldaş'a da ara verip Radiohead'e geçiyorum. Birazdan metrobüsten live-tweeting başlıyor.
  • İlk izlenim: Şarkılar alfabetik dizilmiş? Telefonun azizliği sandım ama değil, ilginç.
  • Radiohead tarihin en iyi açılış yapan gruplarındandır (Airbag, Packt Like Sardines in a Crushd Tin Box, 2+2=5, 15 Step ve tabii ki Everything In Its Right Place). Burn The Witch de cidden insanı tavşan deliğinden yuvarlıyor.Klibiyle politik bir manifesto halini alıyor şarkı, tam da içinden geçtiğimiz günlerin mülteci krizine dokunuyor sanki. Sözlerde ise aklımda bir soru var: Acaba "low flying panic attack" her günkü hayatımızı çok güzel özetlediği için mi, yoksa tek anladığımız dize o olduğu için mi çok etkiledi?
  • Daydreaming çok acayip şarkı. Sanki huzurun eşiğinde bir şarkı ama ters köşelerle sinirleri oynatıyor. Jonny Greenwood'un işleri hep. Zaten ilk iki single, bu albümün Greenwood’un film müziklerinin izlerini taşıyacağının sinyallerini veriyordu. Ama şarkıda albümün gerisine dair bir başka veri var. Şarkının sonunda Thom Yorke’un ne dediği, internet tarafından kısa sürede çözülmüştü: “Hayatımın yarısı gitti.” Bu cümleyi, hayat arkadaşıyla 23 yıllık ilişkisi geçen yıl sonlanan Thom Yorke’tan duymak anlamlı. Albümün birçok noktasında acıyı duymamız boşuna olmasa gerek.
  • Decks Dark belki Yorke'un kariyerinin en yalın vokallerine, en dolambaçsız vokal melodilerine sahip. No Surprises'ın pürüzlü b-side'ı gibi.
  • Desert Island Disk'te sağ kulakta döngüsel bir Brit folk ezgisi, solda yükselip alçalan bir eko. Nihayet Colin Greenwood'u duymaya başladım. Bu iki şarkı arka arkaya, uzun zamandır dinlediğimiz en yalın, batılıların tabiriyle “stripped-down” Radiohead albümüyle karşı karşıya olduğumuzu haberliyor. Ama kaosu sevenler sabretsin çünkü…
  • Oh, Colin kalmaya gelmiş. Ful Stop, The National Anthem ve Bodysnatchers'ın yanına geçti. Yeri ayakların altından kaydıran Radiohead'i özlemişim. Ancak bahsi geçen iki şarkıya göre bilinçli olarak daha az prodüksiyondan geçmiş, Peyote orta kat dağınıklığında bırakılmış.
  • Albümün altıncı şarkısı Glass Eyes, ilk etapta adıyla İstanbullu indie elektronika projesi (ve Radiohead’i çok sevdiğini bildiğim) Glasxs’i sevindirmiş olmalı. Şarkı genel olarak, Daydreaming’de ifade ettiğim gibi dinlemeden önce albümden beklediğim yere düşüyor büyük ölçüde: Jonny Greenwood etkili, yaylı, sinematik.
  • Identikit klostrofobik başlıyor, yarıdan sonraki vokaller vertigo yaratıyor, son düzlükte gitarlar insanın ağzını açık bırakıyor. Acayip iyi, albümün kafası geldi şimdi.
  • Albüm boyunca prodüksiyon, daha doğrusu sade dokuların arasına titizlikle çalışılmış ses katmanları etkileyiciydi ama The Numbers'la başka boyuta geçildi. Onlarca acayip detay var.
  • Present Tense'te Latin ritmlerinin üzerinde Thom'un 20 yıldır söylemediği müzikal cümleler var. Çok dokunaklı şarkı çaktırmadan.
  • Tinker Tailor Soldier Sailor Rich Man Poor Man Beggar Man Thief kolay özetlenecek şarkı değil. Beni yere yıktı. Grubun her bir üyesinin tek tek apayrı ustalık gösterisi. Olağanüstü.
  • Her Radiohead hayranının, en azından 2001’in I Might Be Wrong’dan bildiği True Love Waits'i görmek sürpriz oldu. Düzenleme çok farklı tabii: atonalle flört eden piyano özellikle.Zira bildik versiyon akustik gitarlıdır, bazı hallerde finalde Let Down gibi synth’ler de devreye girer. Onda hüzün ama umut vardı. Burada ise sükunet var, olgunluk, tuhaf bir kabulleniş var sanki. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde 18 yaşındaydım ve gördüğüm en büyük Radiohead fanıyla bi çeşit long-distance relationship yaşıyordum. İki True Love Waits arasındaki fark adeta 2001 Kadıköy'deki ben ile 2016'daki ben arasındaki gibi. Ağır final oldu.
Sonuç: Ses örgüsü olarak A Moon Shaped Pool, belki de Radiohead’in en sade albümü. Büyük ölçüde bas ve ritim ağırlıklı The King Of Limbs’in doğal devamı olmadığı ortada. Bahsettiğim gibi Thom Yorke’un yaşadıklarından olacak, çok daha yalnız, kimsesiz bir psikolojiye sahip. İlla mutsuz ve depresif değil, ama tek başına ve içe dönük işte. Belki de bu yüzden, aslında müzikal olarak değil ama ruh haliyle OK Computer ve Kid A arasına yakıştırdım en çok. OK Computer’da gönül işlerinden değil belki ama, albümün beklediklerinden öte bir ilgiyle karşılanması, bir anda grubun “yeni Pink Floyd,” “rock’ın kurtarıcıları” ilan edilmesinin şoku ve sonucunda kabuğa çekilme söz konusuydu. Bunu Meeting People Is Easy DVD’sinde de açık açık görürsünüz zaten. İşte A Moon Shaped Pool öyle kabuğuna çekilmiş bir albüm. 1999’da çıksaydı şaşırmazdım. İlk bir hafta sonunda hislerim böyle. Peki internetin iddia ettiği gibi bu Radiohead'in son albümü mü? Bence değil. Umarım da öyle değildir zira zamanımızda insanı duygusal ve düşünsel olarak bu kadar zorlayan, meşgul eden çok fazla grup yok. 25 yıl sonra hala bu kadar formda olan gruplar konusunda da çok zengin sayılmayız. 

Friday, November 22, 2013

Arcade Fire - Reflektor



“Shut Up and Play The Hits” çok iyi bir müzik belgeseli değildir, ama ilginç detayları vardır. LCD Soundsystem’ın son konseri kadar, James Murphy’nin o veda gecesine hazırlanışı ve performansın ertesi gününe de eğilir, ki ilginç kısımları da bunlardır zaten. Madison Square Garden’da rüya gibi bir “son konser” vermiş olmak gibi bir katarsis yaşamıştır Murphy. Ertesi gün ise boşluğunu yüzünden okursunuz, hatta biraz da “Ne yaptım ben?” pişmanlığını. LCD Soundsystem, 2000’lerin en popüler, en saygı gören indie gruplarından birisi, sanatsal ve ticari açıdan hiç de tökezlemediği bir anda neden jübile yapmak ister ki? Murphy yarı şaka yarı ciddi, istediği bazı şeylere daha çok vakit ayırmak istediğini söyler: “Mesela kahve yapmak!” Konserin ertesi günü kahvesini yaparken üzerinde rahatlama değil, “Acaba büyük bir hata mı yaptım?” duygusu vardır.

Murphy’nin LCD Soundsystem’ı dağıtma kararı aslında “yapacağımız her şeyi yaptık” duygusuydu. Tekrara düşmek istemiyordu, gereğinden fazla uzatan tüm gruplar kendisinin parodisi haline geliyorken, farklı, samimi ve dürüst olmakla nam salan LCD Soundsystem’ın o yola girmesini istemiyordu. Bıraktı. Son konserlerinde herkesin beyaz giyinmesini istedi, bir arada mükemmel bir cenaze ve sıradışı bir kutlama yapacaklardı. O Madison Square Garden konseri her anlamda bir zirve ve son nokta oldu.

Üç sene önce Arcade Fire’ın “The Suburbs” kritiğini şucümlelerle bitirmişim: “’the suburbs,’ şimdiden 2010'un en iyi albümü. 2011 ve 2012'nin de. nereden mi biliyorum? çünkü arcade fire sadece üç yılda bir albüm yayınlıyor.” İddialı, evet. Ama Arcade Fire’la ilgili beklentilerim asla bunun aşağısında değil. Benim için günümüzün sanatsal anlamda en değerli grubu onlar. Bunun ne demek olduğunu tam olarak nasıl anlatabilirim bilmiyorum, gruplara neden böyle sıfatlar yüklediğimi de bilmiyorum. Ama bugünlerimizi tanımlayacak bir grup gerektiğinde, “o” grup Arcade Fire. En çok satan, en popüler, turneleri en çok kazandıran, albümleri hayatı durduran, en büyük grup değiller belki. Ama şu anda müziğin ne olduğuna dair bir meşale varsa bunu taşıyanlar onlar. Evet, müzik doğrusal ilerlemez, şu anda coğrafyasının sağından solundan farklı sınırlara ilerleyen pek çok heyecan verici grup var. Ama Arcade Fire’ın büyük gruplara özgü tezatlardan oluşan karışımını kendisinde barındırdığını düşünüyorum. Belli bir ölçüde büyükler ama tamamen bağımsızlar, modalardan, diğer gruplardan, standartlardan, endüstri kurallarından. Çağdaşları pek çok grubun yolunu aydınlatıyorlar ama taklit edilemez bir özgünlükleri var. Onları kalabalıktan ayıracak kadar ayrıksılar, ama deneysellikleri anlaşılmaz dozda değil, dolayısıyla yolculuklarını sadece bir avuç insan değil, yüzbinlerce insan takip ediyor. Benim için Arcade Fire’ı günümüzün sanatsal anlamda en değerli grubu yapan şeyler bunlar.

Evet, Arcade Fire’ı çok önemsiyorum. Onların astronomik bir kesinlikle üç yılda bir yayınladıkları albümlerini birer nimet olarak görüyorum. Ve durmalarından korkuyorum. İlk üç albümlerinin her biri kendi adına önemliydi. “Funeral” her yeni grubun birisinin 2000’lerdeki versiyonu olmasının heyecan verici bulunduğu günlerde hiçbir şeye benzememesiyle değerliydi. “Neon Bible” cesur politik ve dini mesajlarıyla çarpıcıydı. “The Suburbs” ilk gençlik nostaljisi konseptiyle etkileyiciydi. “Reflektor”da da ilk etapta bir anlatı, bir konsept, bütünlüklü bir ruh aradım; onların müziklerini, tıpkı Radiohead’in albümlerini tasarladıkları gibi, parçalarının toplamından ayrı, anlamlı bir bütün olarak ürettiklerini düşünerek. Şu anda bana 85 dakikalık bir hikaye anlatıyor “Reflektor,” ama ilk dinleyişlerimde ilk defa birbirlerinden farklı parçalara bu kadar odaklandıklarını düşündüm. Şöyle de diyebiliriz, shuffle’da dinlendiğinde de anlamlı olabilecek ilk Arcade Fire albümü buydu. Evet, belki de LCD Soundsystem gibi, Arcade Fire da bir yolun sonuna gelmişti, yapabileceği her şeyi yapmıştı, ama bu dağılmak için yeterli sebep değildi.

Bugün 85 dakikalık bir albüm yapan her grup, özellikle de belirgin derecede kısaltılabilecek iki şarkı sayesinde bir CD’nin uzunluğunu aşmışsa, bir “statement” verdiğinin farkındadır. Arcade Fire o irade beyanlarını sıkça yapmış bir grup, hatta giderek onların varlığı bile bir şeyin beyanı zaten. “Normal Person”ın ilk dakikalarında “Rock’n’roll dinlemek istiyor musunuz?” diyor Win Butler, “Çünkü ben istediğimden emin değilim.” Ben bunu şöyle okuyorum: Evet, artık biz de oyunun içindeyiz, ama yine de bizim kurallarımızla oynayacağız. Belki de biraz Peter Murphy’nin kurallarıyla. Sanki Win ve arkadaşları Peter’la kafa kafaya vermişler, “Sprawl II (Mountains Beyond Mountains)”ı dinleyip, “İşte bunun varyasyonlarını yapacağız” demişler. İyi sonuç vermemiş demek imkansız: “Reflektor” Hercules and Love Affair’in “Blind”ından bu yana gelmiş en güzel disco şarkısı. “Flashbulb Eyes” ise The Clash’in “Sandinista!” günlerinden bu yana rock’ın gördüğü en iyi dub denemesi. Dinleyip de bir Pazar öğleden sonrasında Brick Lane’de hissetmek mümkün: Oradaki fahiş fiyattan satılan ama yine de almadan edemediğiniz aşırı nadir funk ve reggae müziklerinden bir tanesi gibi. “Here Comes The Night Time” daha tanıdık bir tını, “Haiti”nin içmeye erken başlamış ve akşamın güzel saatinde kafa olmuş bir hali aslında. “You Already Know”a ne demeli? The Smiths’in yapmadığı en iyi The Smiths şarkısı? Eski Arcade Fire’ı özleyenler “Awful Sound (Oh Eurydice)”a talim edeceklerdir. Ben iki mükemmel disco rock şarkısı “It’s Never Over (Hey Orpheus)” ve “Afterlife”a da fitim. Evet, yeni Arcade Fire’sa ben yeni Arcade Fire’a da hayranım, çünkü albümün en güzel şarkıları bunlar. İkincisi yılın en güzel şarkısı da olabilir.

James Murphy bir röportajında eski günlerini özlediğini inkar ediyor ve “Grup bendim zaten” diyor. Evet, LCD Soundsystem oydu ve isterse kendi yaptığı yeni albümlerde de LCD Soundsystem’da ne yapmak isterse yapabilir. Arcade Fire’a hiç sahip olmadığı grup gibi davranmış ve belki kimilerine göre “Reflektor”ı haddinden fazla sahiplenmiş. Arcade Fire da belki onun hikayesinden feyz alıp kendi hikayesine daha çok tutunmuş olabilir. Her neyse sebep, Arcade Fire artık içine sıkı sıkıya kapanan, hiçbir şeyin kendilerini etkilemesine izin vermeyen bir grup değil. The Reflektors personasıyla takılıyorlar, hatta izleyicilerinin de kostümlerle gelip eğlencelere katılmasını umuyorlar. Win ve Regine'i bir röportajda izlediyseniz biliyorsunuzdur, tuhaf bir mizah anlayışları vardır. Ama artık gerginliklerini atmışlar, daha fazla koşup oynuyorlar. Belki ileride düşüp yuvarlanabilirler ama şu an için keyifleri yerinde görünüyor.

Monday, July 29, 2013

Vampire Weekend - Modern Vampires of the City

Vampire Weekend ilk albümünde “üniversite müziği” yapan bir grup olarak tanımlanmıştı. O hesapla “Contra” grubun master’ı, “Modern Vampires of the City” ise doktorası sayılır. Yanlış da sayılmaz. Bu gidişi bir çıta yükselmesi olarak algılamayın. Vampire Weekend albümleri bir yol üzerinde ilerleyişi temsil ediyor. Birbirlerinden daha iyi, daha üstün albümler değiller illa, ama birbirlerinin üzerine koyarak gittikleri kesin. Ezra Koenig numarayı şöyle açık ediyor: “Tüm albümlerimizi arka arkaya koyup dinlerseniz –ki bu pek uzun zamanınızı almayacaktır- aralarındaki bağları fark edersiniz. Mesela bir albümün son şarkısı diğer albümün ilk şarkısına kapı açar.” Şimdi kafanızda bir ampul yandı. Yanmadıysa da “The Kids Don’t Stand A Chance”i ve sonrasında “Horchata”yı dinleyin. “I Think UR A Contra” ve “Obvious Bicycle” ikilisini de. Yüzünüze bir gülümseme oluşacak.

O gülümseme “Modern Vampires of the City”yi ilk defa dinlediğim o Mayıs gününden beri, albümü her dinleyişimde yüzümden eksik olmadı. Belki grubun en karanlık albümü, baştaki ilerlemenin işaret ettiği gibi bir olgunlaşma, yaş alma mevzuu var, ama bu albümü dinlerken mutlu oluyorum. Böyle bir albüm yapıldığı için, böyle bir grup var olduğu için. Vampire Weekend'i seviyorum. Vampire Weekend'i sevmeyi belki daha bile çok seviyorum. 

Vampire Weekend'in müziği de bir şeyleri sevmeyi sevmek üzerine gibi. İlk günlerinde "Graceland"i indie ve punk'a kırdıran, bana "Rahat uyu Joe Strummer, nihayet birileri seni doğru anladı" dedirten bir gruptular. Ya da bizim tembelliğimize geldi, onların sadece Afrika taraflarını gördük. İkinci albümden itibaren hikayeleri zarftan çıkan bir mektubun katlanarak açılması gibi genişlemeye başladı. "Horchata"da tropikallik, "Holiday"de punk enerjisi vardı mesela, ama beni çarpan asıl numara "Taxi Cab"di. İlk albümün yaşadığı her günün tadını çıkaran 20'lerinin başındaki delikanlısının birkaç yıl ilerisinde bir genç adam vardı o şarkıda. Kimbilir kaç zaman önceki bir ana takılmış, en beklemediği anlarında yine melankoliye teslim olan, sadece bir an'ı delicesine özleyen. Ezra Koenig "Bana çok yakın duruyordun, geleceğimizin olması gerektiği gibi" diyordu. Ve o hüznü bile seviyordu. 

"Modern Vampires of the City"de o duyguya bir şarkıdan daha çok bel bağlıyor Vampire Weekend. Kapağında New York'un en puslu, hatta kirli günü var. Pek çok şarkıda ölümden, yalnızlıktan bahsediliyor. Sözlere kulak kabartmazsanız pek çok şarkıda bunu fark etmezsiniz, Smashing Pumpkins'in kelebek kanatlı mermileri gibi bir durum söz konusu. Ama bu hüzün, bu melankoli kanatmıyor. Siz o melankoliyi de seviyorsunuz. "Taxi Cab"in bir muadili sayabileceğimiz "Step"te mesela, sadece Ezra Koenig'in değil, son yıllarda indie rock'ın gördüğü en güzel iki dize var mesela: 
"Bilgelik bir armağandır, ama gençliği ona yeğlerdin 
Yaşlanmak bir onurdur, yine de ta kendisi değil gerçeğin." 

"Step" bu yılın en güzel şarkısı. Hip hop vuruşlarıyla eşsiz bir enerjisi var, fakat bunun birazını Souls of Mischief'in "Step to My Girl"üne borçlu. Şarkının açılış cümlesi Ezra'nın sevdiği bu grubun çok nadir bilinen bir şarkısından alıntı. Yine "Step to My Girl"ün kullandığı bir sample GroverWashington Jr.'ın "Aubrey"si, "Step"in çeşitli anlarında kullanılıyor. Ki o da Washington Jr.'ın orijinal şarkısı değil, onu da geriye sardığınızda karşınıza 1970'lerin Hollandalı grubu Bread'in duygusal popballadı çıkıyor. Vampire Weekend dinlemek biraz da böyle bir tecrübe. "Don't Lie"ı dinlerken 1970'lerin soul'unun melodileri gelebilir aklınıza, "Finger Back"te U2'nun "Sunday Bloody Sunday"in kulağını çınlatabilirsiniz. İki-üç şarkı çıkaracak fikrin bir şarkıya boca edildiği parçalarla dolu bir albüm bu, "Worship You," "Ya Hey" veya "Diane Young" buna örnek. İşte bu yüzden Vampire Weekend'i sevmek müzik sevmek değil, müzikseverliği sevmek. "Diane Young" demişken, Ezra Koenig parçada kullanılan ses efektlerini bir insanın farklı zamanlarındaki ses tonları olarak tasarladıklarını anlatıyor. Genç ölmekle uzun yaşamayı karşılaştırdıkları bir parçaya da böylesi bir buluş çok güzel gidiyor. 
Bir albümü gerçekten çok sevdiğimde ve fazlasıyla dinlediğimde, yeni bir tura başlarken "Hadi bakalım bu sefer hiç duymadığım bir şey duyayım, hiç fark etmediğim bir detay yakalayayım" derim. "Modern Vampires of the City" beni hiç sürprizsiz bırakmadı henüz. Mükemmel düşünülmüş, mükemmel yazılmış, (Rostam Batmanglij'e teşekkürler) mükemmel kaydedilmiş bir albüm bu. Bakın mesela "Step"in vokalleri kaydedilirken onlarca denemeye karşın nakaratlarda ilk demo kullanılmış. Rostam'ın evinde Ezra'nın bir laptop'a kaydettiği o ilk versiyona. Öyle ki, dışarıdan geçen trenin sesinin de kayıtta duyulabildiğini söylüyor Batmanglij. "Yeterince dikkatli dinlerseniz fark edebilirsiniz" diyor. Denemeye devam edeceğim. 

Wednesday, July 24, 2013

These New Puritans: Ters Yol





Bu yazı, Blue Jean Haziran sayısında yayınlanmıştır. 
İngiltere’nin aykırı grubu, üçüncü albümü ‘Field of Reeds’te yine keşfedilmemiş yollar buluyor.

NME sağolsun, 2000’lerde çok sayıda benzer grup dinledik. İsimleri “the” ile başladı, “s” ile bitti. İnce gitarlı, yüksek tempolu, punk gazlı şarkılar dinledik. Eğlendik, ama o grupların da pek azı kendisini geliştirebildi. Pek çok iyi ilk albüm dinledik, sonrasında da gerisini getiremeyen gruplar kaldı bize. NME de “İngiltere’nin en iyi yeni grubu” diye pohpohladığı pek çok grubun ikinci albümde çöküşünü keyifle izledi, onlara 10 üzerinden 2-3 puan verirken dalga geçti durdu.

These New Puritans’da bunun biraz tersi oldu. NME “İlk biz keşfettik” havasına giremedi, Southend-on-Sea çıkışlı grubun büyümesini geç takip etti, tabiri caizse trene geç bindi. İlk albümleri”Beat Pyramid”de birkaç tane gitarlı, gaz şarkı da barındırmalarına karşın klavyeli altyapıları, sert davulları ve suratına suratına sözlerle ucundan hip hop etkilenimleri de taşıyan bir kayda imza attılar. Asıl hamleyi ise ikinci işleri “Hidden”la yaptılar. Volümü düşürdükleri, perküsyonu öne çıkardıkları ve daha ilkel bir müzik yaptıkları “Hidden” 2010’un ilk günlerinde çıktı ve sağlam eleştiriler aldı. Yıl biterken NME yılın albümü payesini “Hidden”a verdi. 12 ay geçmişti ve biz hala ‘Attack Music’ ve ‘We Want War’un büyüsünden kurtulmuş değildik. Belki tüm albüm o kuvvette değildi, belki NME bir İngiliz grubunun kurallara bu kadar uymayışından biraz fazla etkilenmişti ama yine de These New Puritans’ınki saygıdeğer bir çabaydı.

Yeni albüm “Field of Reeds”te yine beklenmeyen tarafa gidiyor These New Puritans. Bu sefer daha minimal, piyano ağırlıklı, sakin ve karamsar bir işe imza atıyorlar. Vokalist Jack Barnett’ın sesinde yeni perdeler keşfettiği, grubun da ucundan ‘Pyramid Song’-vari bir Radiohead çizgisine yöneldiği bir albüm bu. Biraz caz, biraz art rock, biraz soul.

“İlk albümümüz çıkarken ‘Hidden’ın nasıl olacağını biliyorduk, ‘Hidden’ı yaparken de bu albümün nasıl olacağına dair fikrimiz vardı” demişti grup. Yaptıkları müzikten o kadar emin görünüyorlar ki haklılar galiba. Dördüncü albümü de merakla bekleyeceğiz.

Friday, November 30, 2012

Crystal Castles 3, Lilja 4

Lukas Moodysson'un "Lilja 4-Ever"ı, bir kere izlediyseniz bir daha aklınızdan çıkmayacak bir filmdir. Adı konmayan bir eski Sovyet ülkesinde, 1990'lar sonrasındaki herhangi bir yılda geçen bu film, Lilja'nın "daha iyi bir yaşam" için İsveç'e gidişi ve "kötü yol"a düşüşü üzerine çok sert bir tokattır. İnsan ticareti ve seks işçiliği üzerine son derece politik bir dram olan "Lilja 4-ever"da aklınızdan çıkmayan şeylerden birisi film boyunca ansızın yüksek volümden giren Eurodance şarkılarıdır. Tek amacı dans ettirmek olan, sakız gibi, plastik şarkılar o filmin bağlamı içerisinde soğukluğun, hissizliğin ve iletişimsizliğin işitsel sembolü olur adeta.

Crystal Castles 2012 yılına denk düşen (isimsiz ve bu yüzden III diye anacağımız) albümünde bugüne kadar imzası olmuş olan 8-bit sound'unu bir kenara bırakıyor. Adını aldığı atari oyunu kadar 1980'ler kokan, Ethan Kath'in 8-bit işçiliğinin üzerine Alice Glass'ın feryat figan vokalleriyle benzersiz bir synthpunk grubu olan Crystal Castles, ilk iki albümünde hem dans ettiren, hem de yumruk sıktıran bir kimya yakalamıştı. "III"de başka bir yöne gitmişler. Kath bilgisayarları stüdyoya sokmamış ve tüm albümü analog bantlara kaydetmiş. Glass ise çığlıkları bırakıp bambaşka bir perdeden söylemeye başlamış. Albümü ise Varşova'da kaydetmişler "çünkü dili bilmiyorduk ve kimseyi tanımıyorduk, bu şekilde tamamen izole olabilecektik."

"III"ye hakim olan soğukluğun fiziksel sebebi bu. Sanatsal ve politik sebebi ise grubun her zamankinden daha ümitsiz ve öfkeli olmasından. "İnsanlığa olan inancımı daha fazla yitiremeyeceğimi düşünürdüm ama bazı şeylere tanık olduktan sonra dünya çürümenin hakim olduğu ve kurbanların adalet bulamadığı bir yer gibi gelmeye başladı" diyor Alice Glass. "Vigilante olmaktan sadece bir adım uzaktayım." Bu albümün genel anlamda baskı teması etrafında örüldüğünü anlatıyorlar. Pitchfork röportajlarında özellikle kadınların sadece az gelişmiş ülkelerde değil, Batı'da da nasıl bir baskı altında olduğunu istatistiklerle açıklıyorlar. "Dünyada seks köleliği için kaçırılan 12.3 milyon insan var ve bunların sadece %1'i bulunabilmiş."

"Lilja 4-ever" göndermesi bu röportajı okuduktan sonra aklıma gelmedi. Crystal Castles'ın koyu renklerle dolu ses paletinden ve Alice Glass'ın gotik vokallerinden bana geçen yalnızlık, soğukluk ve umutsuzluk hissi çağrıştırmıştı filmi. Crystal Castles'ın "III"de kimi şarkılarda yaklaştığı Eurodance plastiği Lilja'nın ve onun gibi yüzbinlercesinin korkunç hayatını kafamda çağrıştırmıştı. Daha sonra röportajı okuduğumda Crystal Castles'ın seslerle nasıl duygu flaşları çakmaya çalıştığı konusunda ne kadar bilinçli olduğunu görüp bir kez daha hayran kaldım sadece.

"Lilja 4-ever"da çalan parçalardan birisi t.A.T.u.'nun "Not Gonna Get Us"ıydı. Büyük müzik adamı Trevor Horn'un işçiliğini bir kenara koyun, t.A.T.u. da gözümüzün önünde birkaç perdeden işlenmiş bir suçtu aslında.   Onlar da külliyen yalan bir senaryoyu oynamak zorunda bırakılmış, 18 yaşın altında, Rus, liseli ve lezbiyen fetişizminin hizmetine sunulmuş iki tane "seks kölesi"ydi aslında. Yulia ve Lena birkaç yıl sonra oyundan sıkıldılar ama t.A.T.u. pop dünyasının son günahı olmadı. Alice Glass Katy Perry örneğiyle pop müziğin kadınları nasıl metalaştırdığını, göz önündeki kadın starların da cinselliği nasıl sattığını, çocuklara seks aşıladığını anlatıyor. Kadını özgürleştirir görünen şeyin aslında kadını (ve çocukları) nasıl esir aldığını anlatıyor.


Lukas Moodysson İsveçli. Ahmet Çiğdem'in deyimiyle dünyanın refah şovenisti ülkelerden birinden çıkma. Crystal Castles da Kanadalı ve aynı şey onlar için de söylenebilir. Bu ay çok uzun bir araya nokta koyan Godspeed You! Black Emperor da öyle. Geçen ay Guardian'a mail üzerinden verdikleri mülakatta şunu söylemişlerdi: "İnsanlar bizim kıyılarımıza ulaşmaya çalışıyorlar, bizim onların ülkelerinde yarattığımız karmaşadan kaçmak için." Bu, belki de Batılı vicdan azabından fazla bir şey değil. Ama eğer bir grubun yaratacağı fark, fark ettirmek ve sarsmak ise, Crystal Castles en azından bunu hakkıyla yapıyor. 

Thursday, November 29, 2012

Neil Young & Crazy Horse - Psychedelic Pill


Rock'ın büyük ustalarıyla ilişki durumumuz karmaşık. Şüphesiz büyük hürmetle bakıyoruz onlara, beş-altı yılda bir yeni albüm yaptıklarında şatolarından yere inmiş ve bilgeliklerini bizle paylaşmaya gelmiş üstün varlıklar olarak görüyoruz. Konserlerini "ölmeden yapılması gereken" işler olarak addediyoruz - ya onlar ya biz ölmeden. Onların neden bu kadar uzak kaldıklarına dair sebepler muhtelif: Belki yorgunluk, belki aşırı titizlik, belki müthiş bir külliyata yeni parça ekleme tedirginliği, belki hata yapma korkusu, belki de gereksiz taramalar yapmamayı öğrenmiş olmanın olgunluğu. Sebebi ne olursa olsun o seyreklik şüphesiz o albümlerin de gücünü artıran bir unsur ama. "Banga" çıktığında (cover albümü "Twelve"i saymazsak) bunun sekiz yıl aradan sonra çıkan ilk Patti Smith albümünün olmasının kattığı değer de vardı üzerinde. Has dinleyici için önemliydi mevzu: "Patti Smith albüm çıkartıyor, kıymetini bilin" deniyordu sanki.

Neil Young albümlerine bu fırsatı vermiyor. 2000'ler boyunca Bob Dylan dört yeni stüdyo kaydı yayınladı, Bruce Springsteen beş, Tom Waits dört, Leonard Cohen üç, Patti Smith üç (+ bir cover albümü), Lou Reed üç (+ "Lulu"), Kate Bush iki, Peter Gabriel ise bir. Bahsi geçen 12 yıllık süreçte Neil Young 12 albüm yayınladı. "Silver & Gold"da country rock köklerine döndü, "Are You Passionate?"ta damardan bluesy takıldı, "Greendale"de bir kasabanın hikayesini (müzik, sinema ve edebiyat disiplinlerinde) anlattı, "Living With War"da ciddi konulara girdi ve Amerikan başkanının yargılanmasını talep etti (ve "Bu Kanadalı'ya ne oluyor?" ithamlarına maruz kaldı), "Le Noise"da tek başına elektrik gitarının olanaklarını test etti ve "Americana"da üzerinde doğmadığı ama çok sevdiği Amerika topraklarının halk şarkılarını yeniden yorumladı. Okurken yorulduğunuzu biliyorum ama 67 yaşındaki usta yorulmadı. Onu takip etmek (bu paragrafı okumaktan da fazla) efor istiyor. Çünkü üstadın kavgası bitmiş değil. Hayatla, müzikle, insanlarla, devletlerle, kendisiyle; ne derseniz deyin. O kavga bitmedi. 2008 yılında Rock Werchter'de Neil Young'ı izlerken tam olarak anlamıştım bunu. Sahnede "Bitse de gitsek" diye çalanlardan değildi, "Ohio"yu nasıl bir öfkeyle yazdıysa öyle bir öfkeyle vuruyordu gitarının tellerine. Gitarını kavrayışı, dudaklarını sıkışı, yüz ifadesi, hareketleri hala hatırımda. Öylesine devam etmediği belliydi, her yıl bir albüm yapıyor oluşu üreterek nefes alıyor oluşundandı. Sadece klasiklerini çalıp inebilirdi Werchter sahnesinden, onu da yapmadı. Herkesin istediği birkaç şarkının yanında taze işlerini de çaldı. Bir tanesi 15 dakikalık epik "No Hidden Path"ti. Bir festival kalabalığına çalmanın cesaret isteyeceği bir kayıt.

Eğer 70.000 gence 15 dakikalık "No Hidden Path"i çalmak cesaretse "Psychedelic Pill" başka türlü bir meydan okuma. Dokuz şarkılık, iki plaklık, 87 dakikalık bir albüm bu. Bu yola çıkmak istemeyenleri de en baştan uyarıyor Young: Açılıştaki "Driftin' Back" 27 dakikayı aşıyor. Uzun gitar sololarıyla tam bir "jam" şarkısı. Bu yılın başlarında çıkarttığı "Americana"yı yıllar sonra bir araya geldiği Crazy Horse grubuyla ısınma turu olarak gördüğünü anlıyorsunuz dinlerken. Ve az önce bahsettiğim "kavga" meselesine geliyoruz. "Driftin' Back"te "Picasso'yu severdim / Teknoloji devi gelip onu duvarkağıdına çevirdi" diyor, bir beş-on dakika sonra asıl konuya geliyor: ""Artık şarkımı dinlediğinde ancak %5'ini duyuyorsun, eskiden tamamını duyardın" diye hem isim vererek MP3'lere, hem de günümüzün şıpsevdi müzikseverine çatıyor. Sadece albümün değil, tüm Neil Young kariyerinin en iyi şarkılarından olan "Walk Like A Giant"a ise yenilgi hissi sinmiş: "Eskiden dünya üzerinde bir dev gibi yürürdüm, şimdi akıntıya kapılmış yaprak gibiyim." Bir sonraki dörtlükte ise "Ben ve arkadaşlarım dünyayı kurtaracaktık ama hava değişti, beyaz kirlendi, kalbimi kırıyor bu" diye ekliyor ve silkiniyor: "Ama düşünsene ne kadar yaklaşmıştık?"

Neil Young'ın son döneminin en iyi işi saydığım "Psychedelic Pill," kulağı günümüzün müzik dinleme formatlarına alışmış dinleyici için ağır gelebilir. Kendim için de 87 dakikalık bir albümü kalkmadan dinleyebilmenin çok kolay olduğunu iddia etmeyeceğim elbette. Ama Neil Young'ın paslı sesi, illa bir yerinize dokunan sözleri ve etkileyici vokal melodileriyle kemik gibi çalan Crazy Horse mutlaka yakalayacaktır sizi, klasik rock seviyorsanız. 70'ine merdiven dayamış bir ustanın böylesine tutkuyla yaptığı kaydın hak ettiği emek kesinlikle bundan azı değil. 

Wednesday, November 28, 2012

Geri dönüş yok: Cody ChesnuTT

34, ilk albümünü yayınlamak için geç bir yaş sayılır. 44 ise ikinci albüm için kesinlikle çok geç. Ama bazı hayatlar için "yeniden başlangıç" için doğru zaman bu olabiliyor. "Landing On A Hundred" ile 2012'nin en iyi kayıtlarından birini yayınlayan Cody ChesnuTT gibi.

ChesnuTT için kapılar 2002'de açılmıştı aslında. 36 şarkılık, 98 dakikalık double albümü "The Headphone Masterpiece"le değil belki ama, bu cüsseli kaydın içinde bulundurduğu "The Seed" ile. Amerika'nın en büyük rap gruplarından The Roots'un keşfedip elden geçirdiği "The Seed," "The Seed (2.0)" olarak çıktığında büyük hit olmuştu. The Roots'un sertliği ve Cody'nin nefis soul vurguları 2000'lerin en güzel funk rock şarkılarından birisini ortaya çıkartmıştı. Kapılar açıktı, Cody'nin oradan girmesi gerekiyordu...

Ama olmadı. Belki de yolun yarısında gelen şöhret, Cody ChesnuTT'a iyi gelmemişti. "İki tane sevgilim vardı, üstelik evliydim" diye anımsıyor düştüğü "kötü yol"u. Bunu yaparken fazlasıyla yorulduğunu farketmesi ise ilk çocuğunun doğumundan sonra olmuş. Nerede yanlış yaptığını fark etmesi biraz zaman almış, eşinin güvenini yeniden kazanması ise daha bile fazla. 1994'te evlendiği aşkıyla tüm problemleri geride bıraktıktan sonra bir başka aşkına geri dönme vaktinin geldiğini anlamış. Florida'dan Los Angeles'a taşınmış ve "The Headphone Masterpiece"in 10. yılına girdiği günlerde ikinci solo kaydının yapımına başlamış.

Soul müziğin büyük tirajlar getirdiği bir dönemde değiliz. Usher veya Chris Brown gibi R&B vokalistlerinin hitleri Pitbull ve Benny Benassi ile kaydedilmiş kulüp şarkıları oluyor ki, ChesnuTT'ın bunlara dair yorumu "kağıt yemek gibi, hiç lezzeti yok." Adam haklı. Ortaya koyduğu "Landing On A Hundred"da müthiş bir klasik R&B işi çıkararak iddiasının altını da dolduruyor. Enstrümanların kusursuz çalındığı, funky groove'ların ilk saniyesinden göğsünüze dolduğu nefis soul albümlerinden birisi bu. "Love is More Than a Wedding Day"de Stevie Wonder'ın en iyi günlerinin izi var, tüm Afrika ülkelerini tek tek saydığı "I've Been There"de hem politik, hem de sound olarak tam bir 1970'ler havası yakalıyor. Al Green cool'luğundaki "What Kind of Cool (Will We Think of Next)"te şöhret avcılığını sorguluyor, "Ne tutar?" kaygısının saçmalığını sorguluyor. Albümün en hit profilli şarkısı "That's Still Mama" belki ama "Landing On A Hundred"ın asıl gücü ChesnuTT'ın dönüp kendine baktığı şarkılarında. "Don't Follow Me"de oğluna "Rüzgarı takip et, kalbini takip et, ne yaparsan yap beni takip etme" öğüdünü veriyor. Yarı-otobiyografik olduğunu söylediği (diğer yarısı eski bir uyuşturucu bağımlısı olan amcasına dair) "Everybody's Brother"da ise geçmişiyle yüzleşiyor: "Güzel kadınlarla konuşur, dostlar arasında yüzerdim, ama şimdi Pazarları çocuklara öğretiyorum ve geri dönmeyeceğim."

Derinine inmediğinizde "Landing On A Hundred" mükemmel bir Cuma-Cumartesi akşamı albümü, "artık böyle müzik yapmıyorlar" dedirten cinsten. Sözlerine daldığınızda ise gençliğinde kıymetini bilmediği büyük bir yetenekle barışan bir "tövbekar"ın itirafları var. Hangi seviyeden dinlerseniz dinleyin, bu nefis albümü atlamayın.

Friday, November 16, 2012

Yasemin Mori – Deli Bando


"Yarın için aşkla dolu
Aşktan başka yoktur yolu
Yarın için başla aşkla
Aşkla başla baştan başla"

Size karşı dürüst olacağım. Dört yıl önce memleket müziğindeki "sıradaki büyük şey" olarak ortaya çıktığı zamanlarda Yasemin Mori çılgınlığına kapılanlardan değildim. İlginç ve farklı şarkılar yazabiliyordu ama “Kuzgun” ve “Arjantin” dışında şarkıları bana pek bir şey söylemiyordu. “Aslında Bir Konu Var” şüphesiz bir hitti ama bana göre değildi. Mori’nin o sırada verdiği röportajlarda “çok şey bildiğini gösterme çabası” hissetmiştim ve bir şekilde kan uyuşmamıştı işte. Ama Babylon’da verdiği ilk konseri izledikten sonra en azından samimiyetine dair olumlu bir kanaatim oluşmuştu. Bunun daha başlangıç olduğunu, bir sonraki albümde çok daha zorlayıcı bir işle geri döneceğini hissettirmişti. “Deli Bando”yu dinleyince yanılmadığımı anladım.

Başlarken zaman kaybetmeyen albümleri severim. “Deli Bando” ilk şarkısı “Muşta” ile sizi dünyasına davet ediyor. Western havalı gitarlar ve nefes nefese basların arasında Yasemin Mori süpürgeden atına binmiş bir çocuk mu oluyor, yoksa çılgınlığın tadını mı çıkarıyor? Bir de üçüncü yol var, “aynasızlar”dan kaçan, “muşta takan” şiddet yanlılarından yaka silken korkmuş bir “sivil” olabilir buradaki karakter; topluca deliliğe sürüklenen bir toplumun resmini çiziyor da olabilir. Cevaplar kişiden kişiye değişir, önemli olan, Mori’nin “sahici” olması. Kelime oyunlarıyla, “ruh” sahibi vokalleri ve içeriği kusursuz destekleyen, giderek içeriğin kendisi olan müthiş sound işçiliğiyle hakiki bir işle karşı karşıya olduğunuza birkaç dakikada ikna oluyorsunuz. Caz tuşeli davulları ve üflemelilerle ve orgun müthiş paslaşmalarıyla ağır ağır yükselen ve nakaratında nefis patlayan “Geronimo”da “Bin asrın sesini duydum ya ben artık iflah olmam” diyor Mori. Artık sizin için de geri dönüş yok. “Deli Bando”dan itibaren artık bu deliliğin tadını çıkarmak zorundasınız. “Üzerimde Kehanetin” ve “Dünya” ilk albüm sound’una en yakın duran iki şarkı.

CD ve MP3 çağında albümlerin “ikinci yüz”ünden bahsetmek eski bir adet ama bu albümü kaset veya plakta dinliyor olsaydınız daha net kulağınıza çarpacak bir ayrım var “Deli Bando”da. Altıncı şarkı “Adını Sen Koy (Venüs’te Uyandım)”dan itibaren tavşan deliğinden yuvarlanmaya başlıyorsunuz iyice. Takip etmesi zor ölçüsü, mükemmel serbest caz enstrümantasyonu ve Mori’nin nefis vokalleriyle adeta “kusursuz kaos” bu şarkı. Uzak ara bu yıl duyduğum en iyi Türkçe şarkı, son yıllardaki en iyi de olabilir. Mori’nin albümün müzikal direktörleri Korhan Futacı ve Barlas Tan Özemek’le nasıl iyi bir ekip oluşturduğunun da en iyi kanıtı. Böyle zengin bir sound’u dağınık duyurmamak, rahatlıkla ucu kaçabilecek bir karmaşayı derleyip toplamak az iş değil. “Işığa Geldi Çocuklar” ve “Uçurumlar”da bırakılan boşluklar da ayrı bir ustalık. Bu noktada Mori’nin hakkını mutlaka teslim etmek gerekiyor, kendisinin şarkı yazarlığının birkaç sınıf atladığı ortada. Oluşan boşluğu vokal performansı ve akışkan melodileriyle domine etmesi inanılmaz. Finale doğru “Ustura (Kırmızı Kurnaz Tilki)” ile biraz soluklandıktan sonra “Sen Beni Sokaklardan Say”la mükemmel finale ulaşıyoruz. Psychedelic rock diyelim mi bu şarkıya? Ama psychedelic’liğini gitarlar yerine vokallerden alan bir iş.

“Deli Bando” deliliğin, kurallara uymamanın, yıkıp baştan başlamanın en estetize hali. Kate Bush’un “Never For Ever” ve “The Dreaming” dönemini anımsatan bir kalıba girmezliği var. Bu ülke için baktığımızda, ister indie, ister avantgarde deyin, o tarzın en özgün, en güzel, en yaratıcı albümlerinden birisi.
“Bu şehri kurallarından yıkıp / Özüyle yarın için baştan kuracağım baştan” diyecek kadar tutkulu ve iddiasının altını dolduracak kadar usta işi.

Monday, November 12, 2012

Green Day - ¡Uno!

Beş ayda üç tane albüm yayınlayacak olmak pek çoğu için riskli bir proje olabilir, dolayısıyla büyük stres yaratabilir. Green Day’in üçlemesinin ilk halkası “¡Uno!”su ise gruba yeniden hayat veren bir kayıt. Green Day de zaten bir karavananın arkasından bomba patlatmayı sever. “Insomniac”ın ardından “Nimrod,” “Warning”in ardından “American Idiot” gibi. “21st Century Breakdown” da güzellikleri olan bir albüm olmasına karşın üç parçalı bir rock opera olma iddiasının altını müzikal olarak yeterince dolduramıyordu. Süresi içerisinde kendini tekrar eden melodilerin fazlalığı, grubun yüksek hacimli sound’u altında nefes alamamaya başladığının simgesi gibiydi adeta. Şüphesiz dönemine göre çok sattı ama Green Day için bir yolun sonuna gelindiğinin işaretiydi. Başka bir yola düşmek gerekiyordu ve işte “¡Uno!” o yolun ilk adımı. 

Büyük konseptten, devasa sound’dan uzakta gerçek rock’n’roll var “¡Uno!”da. AC/DC’nin keskin ve matematiksel riff’lerini ve The Beatles’ın yakalayıcı melodileriyle buluşması gerçekleşiyor burada. Ve bunu gevrek gitar tonlarıyla, inceltilmiş sound’larıyla yapıyorlar. Üç adam, stüdyo numaralarından, ekstra gitaristten muaf tutuyorlar müziklerini. Dolayısıyla eski Green Day’e, üçlünün punk yıllarına daha yakın duruyorlar. Bu, orta okul yılları “Dookie”yle geçmiş, gitarı eline aldığında ilk öğrendiği rock şarkıları ‘When I Come Around’ ve ‘Basket Case’ olmuş benim için müthiş haber. "Nimrod"a da yakışabilecek açılış şarkısı 'Nuclear Family'de "Dünyaya atlıkarınca gibi bineceğim" haykırışı Billie Joe'nun koruduğu fırlama çocuk ruhunun göstergesi. "Kes sesini çünkü çok konuşuyorsun ve zaten hiç umrumda da değilsin" dizeleriyle 18 yıllık "Dookie"ye yakın duran 'Let Yourself Go'da da benzer bir enerji patlaması var.

Ama “¡Uno!”yu güzel yapan sadece bu değil, Green Day'in yeniden "arayan" bir grup olmaya başlaması. Single'lardan 'Kill The DJ'in dans havasını duydunuz zaten ama 'Sweet 16' 1980'lerin alternatif rock'ını anımsatıyor ve resmen R.E.M. yumuşaklığında! 'Troublemaker' ise Suede'in 'Can't Get Enough'ının kuzeni gibi. Albümün hazinesi ise 2012'nin en güzel alternatif rock single'ı saydığım 'Oh Love.' Kapanışta gelişiyle adeta "Punk için geldik, şarkılar için kaldık" dedirtiyor dinleyene. Punk'tan disco'ya, oradan rock'a kıvrılan bir şarkı koleksiyonunun, The Clash-vari bir şarkı spektrumunun noktasını bir aşk valsiyle koyuyor 'Oh Love' ve "¡Uno!"nun finalini hakkıyla yapıyor.

 Son söz mü? Özlenen Green Day geri döndü. Üstelik bu daha sadece başlangıç.

Wednesday, October 31, 2012

Animal Collective - Centipede Hz

Bundan dört yıl önce, tam da bugünlerde güzel bir Ekim akşamüstüydü. Animal Collective'le röportaj yapmak için bir Cuma günü işten erken çıkıp Asmalımescit'e gitmiştim, yanımda gazetenin Kültür-Sanat bölümünden Aslı Sağlam'la. Genelde konser önü röportajları 5-10 dakikayla kısıtlıdır, dolayısıyla pek fazlasını beklemeden gidersiniz bu röportajlara. Animal Collective'in tour guide'ı olan kız "Röportaj ne kadar olacak, 45 dakikaları var, size uygun mu?" dediğinde aklım çıkmıştı. O kadar uzun bir röportaja hazırlığım yoktu ama geride kalan iki yıl boyunca "Strawberry Jam" ve "Person Pitch" ile yatıp kalktığım için konu sıkıntısı çekmeyeceğimi biliyordum. Avey Tare başka bir röportaj verecekti, o yüzden aramızda değildi ama Panda Bear ve Geologist'i kapıp aynı sokakta bir kafeye götürdük. Türk kahvesi içmek istediler, biz bira söyledik. Hayatımın en güzel röportajı oldu, daha sonra da en güzel akşamlarından birisi yaşanacaktı.

O röportajda "Son albümümüzü sevenler yeni kaydımızı sevmeyecek" demişti Geologist. Belki kısmen haklıydı, "Strawberry Jam" Panda Bear'in deyimiyle agresif, acı verecek derecede tatlı bir albümdü, adı gibi. Grup ise ilk albümlerinin sertliğine dönmek istiyordu. Ne var ki, Geologist, nam-ı diğer Brian Weitz'ın öngörüsü tutmadı: "Merriweather Post Pavilion" evrensel düzeyde beğenildi. 2009'da neredeyse her derginin, her internet sitesinin, her blogun listesinde "Yılın Albümü" ilan edildi. Evet, "Strawberry Jam"in şirinliğinde, pembeliğinde değildi ama neredeyse her şarkısında bir nakarat, alçalış ve yükselişler barındırıyordu. Maharetleri bunu akıl bükücü ses efektleri ve gerçek anlamda devrimci bir miks içinde sunabilmekti.

Belki Geologist "Son albümlerimizi sevenler 'Centipede Hz'ü sevmeyecek" dese daha doğru olabilirdi. Zira grubun son dönemindeki kayıtlara göre en yabancılaştırıcı işi bu. Ama gerçek anlamda sıradışı, Animal Collective ortalamasına göre ekstra zor veya karmaşık ya da onların doğal çizgilerini hiçe sayan bir albüm mü? Değil. Zira her albümleriyle biraz fazla büyüseler, "Sung Tongs," "Feels," "Strawberry Jam" derken önce meraklısının ve niş indie sitelerinin, daha sonra daha büyük dergilerin ve nihayetinde çok daha geniş kitlelerin dinlediği bir grup olsalar da özlerinin "değişim" üzerine kurulduğu aşikardı. Gruba "Strawberry Jam" ve "Merriweather Post Pavilion"la takılanları ters köşeye yatırabilecek bir albüm olsa da, Animal Collective her daim ters köşe zaten.
 
Belki “formül” aynı: Beyni uyuşturana kadar tokatlayan sesler kimi zaman pop, kimi zaman rock melodilerine eşlik ediyor, kimi zaman ultra-modern yapı etnik müzik etkili vokallerle, ritmlerle dengeleniyor. "Today’s Supernatural"ın haşarı çocuğu açılışına dikkatli kulaklara yakalanacak bir Latin havası siniyor mesela. "Father Time"da Avey Tare vokalini Win Butler’a yaklaştırıyor, gitar melodileri Karayip tonlarında çalıyor. "New Town Burnout"ta sağdan soldan fışkıran haylaz sesleri kazıyınca iki ileri bir geri dubstep ritmleri çarpıyor kulaklara. Ama bu detaylara uyanabilmek için kulakları albüme iyice alıştırmak gerekiyor zira "MoonJock"tan "Amanita"ya kadar süren 54 dakika boyunca "Centipede Hz" fazla alçalıp yükselmiyor. Dikkatsiz kulaklar için bir saatlik bir gürültü ve kafa karışıklığı seansı olacaktır. Ama dinledikçe detaylar daha fazla kulağınıza takılıyor, Animal Collective'in alamet-i farikası olan müthiş vokal armonileri kafanıza demir atıyor. Belki çilek reçeli kadar tatlı değil, ama yine o kadar keyifle tüketilen bir besin oluyor bu da.

Tuesday, October 30, 2012

Ceyl'an Ertem - Ütopyalar Güzeldir

Aslında bir yanılgı ama, bir sanatçının müziğini yeterince dinledikten sonra onun karakterine vakıf olmaya başladığınızı hissediyorsunuz. "Animasal"ın çıktığı 2006'dan, hatta konserlerini de saydığımızda çok daha öncesinden beri aşina olduğum için Ceyl'an Ertem'in sesine, sözüne, kendisinin nasıl bir insan olduğuna dair bir fikrim var. Koca yürekli, cesur ve acıya gülebilen bir kadın olarak görüyorum onu. Cesaret, her daim önemli şüphesiz ama bugün içinde bulunduğumuz toplumda daha da mühim. "Tanrın utançtan yüzüne bakmıyor" dizesini bugünün Türkiyesinde yazabilmek az şey değil, Mevlana'nın sözlerine "Ne olursan ol gelme, kötüysen dur gelme" çağrısıyla takla attırmak da.

Bir de, özetleyerek acıya gülebilme alarak yazdım ama, aslında hayat içinde başından gelip geçen her şeyi, iyi ya da kötü olsun, kabul edebilme erdemi demek lazım. Bu yüzden yeni Ceyl'an Ertem albümü "Ütopyalar Güzeldi" içindeki çok farklı duygulardan başı dönmeyebiliyor insanın. "Ne Olursan Ol Gelme"deki öfke "Cennetin Irmakları"ndaki korkuyla, "Kış Suçlu Çok"taki keyif, "Ütopyalar Güzeldir"deki acıya rağmen gülebilme duygusuyla pek güzel atbaşı gidiyor. Müzikal palet için de bunu söylemek mümkün. Büyük ölçüde Alaturka tuşelerle çalınmış soft caz altyapıları bulunsa da "Kaçıncı Yarın"da elektronik altyapılar duymak veya "Ertesi Gece"nin kaotik psychedelia'sına dalmak şaşırtmıyor insanı.

Bu, "Ütopyalar Güzeldir"i güçlü kılan yan işte. İlk dinleyişte ağırlığın vokalde ve sözlerde olduğunu düşünmenize karşın müzikal anlamda çok şık numaralar mevcut burada. Anima güzel bir gruptu ama çok sayıdaki müzikal fikirlerinin hangilerinin iyi, hangilerinin vasat olduğuna karar vermek konusunda tecrübesizlerdi, iyi bir "edit"e ihtiyaçları vardı. Buna rağmen "Animasal" pırıltıları olan ve o dönem epeyi dinlediğim bir kayıttı. Ceyl'an Ertem sağlam ilerlediği solo kariyerinde Anima'nın artılarını yanında getirdiğini ve eksileri orada bıraktığını ortaya koyuyor. Ve mükemmel bir şarkı, "Ütopyalar Güzeldir"le kapanış da tüm duyguyu toparlayıp kapıyı kapatıyor. Ondan sonra "Eyvah, kış geliyor" ya da "Pusa büründü Hisar" diye üzülmemeye başlıyorsunuz, bir gülümseme oturuyor yüzünüze.

Monday, May 28, 2012

Beach House - Bloom: Kayıp zamanın izinde

Beach House kayıp anların müziğini yapıyor. Anı olamamış, anlatılacak kadar yaşanmamış anların müziğini. Olup bitmemiş, olamamış, dolayısıyla bitememiş anların; bir ihtimal olarak kalmış, "acaba nasıl olurdu?" diye küçük birer varsayım kalmış hiç anların müziğini.

Beach House eski fotoğrafların müziğini yapıyor. Çok özlediğiniz için değil, sadece geçtiği ve geri dönemeyeceğiniz için bir yumruk olup boğazınıza oturan geçmişin müziğini. Bir daha ne zaman görüşeceğinizi bilmediğiniz arkadaşınıza sıkıca sarıldığınız anın müziğini. Ve de onunla yeniden buluştuğunuzda çok uzaktan birbirinize doğru yürürken ne kadar sevindiğinizi belli etmemeye çalışmanızın.

Hiçbir şey yapmadığınız, yapacak bir şey bulamadığınız yalnız Cuma akşamlarının müziğini yapıyor Beach House. Sıkıntıdan erkenden uyumak istediğiniz gecelerin, bir de tam derininizde bir sıkıntıyla erkenden kalktığınız sabahların. Ve de film izlerken uyuyup da yazılar akarken uyandığınızda yaşadığınız boşluk duygusunun.

Beach House böyle tanımsız anları müziğe tercüme ettiğinin farkında. "On The Sea"de kalbin taşana kadar dolduğunu, "Troublemaker"da uykuda ağladığını anlatıyorlar, boşa değil. Victoria Legrand'ın bulut gibi, gökkuşağı gibi vokalinden taşan "Yardım et adını koyayım" cümlesi bu yüzden tam yerine oturuyor.

Normalde müzik yazarken sadece duygulara değil, müziğin bileşenlerine de odaklanmayı severim. Ama Beach House'ta, özellikle "Bloom"da bunu yapmak istemiyorum. Onların müzikleriyle çizdiği resmin beni nereden yaraladığıyla ilgilenmek istiyorum, hangi enstrümanlarla hangi sound'u yakaladıkları veya hangi parçanın 1980'ler dokunuşlu dream pop'a kaydığını, hangisinde günümüz indie pop'una yakın durduklarıyla değil. Çünkü insanın içini taşacakmış gibi duygularla dolduran şey o bütünün ta kendisi, onun bileşenleri değil.

Wednesday, May 9, 2012

Kishi Bashi - 151a

2008 Metallica konserinden önceki en popüler geyiklerden birisi "Down'ı izleyip çıkıcam"dı. Metallica devasa büyüklüğüne karşın, daha doğrusu devasa büyüklüğünden dolayı belirli çevrelerde "uncool" sayılan bir gruptur, tıpkı U2, Coldplay vs. gibi. Dolayısıyla o dönemde Metallica konserine gitmek istemediğinin altını çizmek "gerekli" bir işti.

Sanırım bugün ben de ilk defa "alt grubu izleyip çıkıcam." of Montreal özel olarak sorunum olan bir grup değil ama onlardan alacağımı 2007 konserlerinde almıştım. "Paralytic Stalks"u da hiç fena bulmadım ama sanırım Kevin Barnes ve arkadaşlarının müzikleri bana fazla şekerli, fazla renkli, fazla Red Bull geliyor. Dinlerken yaşanan melodi ekstazisi beni yoruyor. Sevenleri merak etmesinler, grup sahnede albümdekinden daha bile canlı, renkli.

Ama yine de bu akşam Babylon'dayım çünkü bu yılın en parlak ilk albümlerinden birisini yapan bir isim, Kishi Bashi, sessiz sedasız sahnede olacak. Sessiz sedasız dememe bakmayın, bundan birkaç yıl sonra ulaşacağı büyüklüğün aksine, konserin afişinde küçücük bir yer kaplaması anlamında sessiz sedasız diyorum. Yoksa Japon asıllı Seattle'lı müzisyen K Ishibashi'nin projesi de enerji anlamında of Montreal'den geri kalmıyor. Ama onun müziğindeki ses örgülerinin zenginliği, şarkılarındaki Animal Collective benzeri çocuksu coşkuları öforiyi tam zirvesinde bırakıyor. Bu yılın en güzel indie hitlerinden "Bright Whites" zaten kancayı takıyor ama albümü "151a"de pek çok güzel an var. İçinde 60'ların folk şarkılarından 80'lerin arena rock'ına kadar pek çok farklı detay barındıran "Atticus, In the Desert" veya ambient havalarında başlayıp kemanlarla büyüleyici bir finale eren "I Am the Antichrist to You" nefis şarkılar. Kishi Bashi çok parlak bir ilk albüm yaptı ve dahası, bunun çok daha büyük olacak bir kariyerin ilk adımı olduğunu hissettiriyor. Adam olacak bu çocuk ayağınıza kadar gelmişken izlemeden geçmeyin.