Showing posts with label rip. Show all posts
Showing posts with label rip. Show all posts

Friday, April 22, 2016

Prince (1958-2016)

1980'lerin sonu olmalı, ya da 1990'ların hemen başı. Mersin'de küçük bir dünyada yaşayan küçük bir çocuğum. Küçük hayatımdaki en ilginç renklerden biri teyzemlerin Pozcu'daki evine gitmek, orada kuzenimin odasını gezmek. Kuzenim çoktan İstanbul'a okumaya gitmiş ama bıraktığı odası benim için cool olan her şeyi temsil ediyor. Dergiler, duvar yazıları, bilgisayar oyunları, çizgi romanlar ve duvardaki posterler. Özellikle de bir tanesi: Prince'in objektife değil, doğrudan gözlerimin içine baktığı o poster. Pek çok acayip detay var o karede, bugün bile baktığımda: Çiçek, saç, kıyafet, duruş... Bir de bunun 7 yaşında bir çocukta bırakacağı izi düşünün. Onu tuhaf bulmak yerine çekici bulduğum için bugün olduğum kişi oldum desem abartılı gelir mi bilmiyorum, ama bugün yaptığım şeylerin pek çoğunun temelinin o yaşlarda o odada görüp "cool" bulduğum şeylerle ilgili olduğunu düşünüyorum. 

Prince'i dinlemeye başlamam biraz daha sonrasına gidiyor. 1991'de (9 yaşındayken) "Diamonds and Pearls," "Money Don't Matter 2 Night" ve "Cream"i Ömer Karacan'ın 1 Numara programında izleyişim, "Batman" müziklerine denk gelişim... Ama gerçek anlamda müziğine "uyanmam" için birkaç sene daha geçmesi gerekti. MTV'de bir gündüz vakti "When Doves Cry"ın klibine denk gelişim: O acayip gitar melodisi eşliğinde Prince'in küvetten sürünerek çıkışı, herhalde ilk defa izleyen herkesi çarpan bir tecrübedir. Sonrasında Prince kataloğunu sırayla dinlemeye başlamadım, itiraf etmek gerekirse bunu hiç yapmadım da. Ama aradan geçen 15-20 yılda karışık olarak elim Prince albümlerine gitti, her seferinde ayrı bir şeyine hayran kaldım. Şarkı yazarlığı, sesi, enstrümancılığı, prodüktörlüğü, dansçılığı, karakteri... Her albümüne ruhunun tamamını vermesine karşın her kayıtta başka bir parçanın yerine oturduğu bir puzzle gibiydi adam. Örneğin 1990'larda plak şirketiyle kavgaları, yüzüne "SLAVE" yazıp konserlere çıkması, adını sembole çevirmesi, ilerleyen senelerde müziğinin internette dolaşması konusunda verdiği mücadele ve ortaya attığı projeler; Prince'in sadece bir sahne personası olmadığı, sanatı konusunda uzlaşmaz bir dahi olduğunun emareleriydi. 

Müziğe gelince, yaptığı etkiyi, ortaya koyduğu mirası hakkıyla anlatabilmek zor. Her şeyi kendisinin çaldığı, yazdığı ve tasarladığı kayıtlardaki funk, soul, pop, rock kırması müziğin bir benzeri yok. Gitarlarının, davullarının tonunu, müziğinin sound'unu başka hiçbir müzisyen yakalayamadı. Ancak onun da ötesinde, verdiği duygu, yaydığı seksüel enerjiydi onu özel yapan. Siyah ve heteroseksüeldi, ama androjen imajı da üzerine yakıştırırdı, "If I Was Your Boyfriend" gibi bir şarkı yapmayı da. Irk, cinsiyet, statü - hiçbirinin bir önemi yoktu Prince'in dünyasında. Duygular, şehvet, aşk, seks vardı. 

Frank Ocean'ın onun ardından yazdığı gibi: "Sadece kendi özgürlüğü ve cinsiyet, normlara uyma gibi arkaik fikirlere saygısızlığını ortaya koyuşuyla bile benim kendimi cinsel olarak nasıl tanımladığım konusunda daha rahat hissetmemi sağladı. Beni çalışmalarımda daha cesur ve sezgisel olmaya yönlendirdi."  

Jim James'in sözlerini de eklemek isterim: "Bir düşünün, Prince ve David Bowie gibi sanatçılar kim olduğumuzu tüm güzel tuhaflığımızla kabul etmeyi öğrettiler - ve AŞKIN AŞK olduğunu, aşkın her halde güzel olduğunu, ve hepimizin kadın ve erkeğin güzel bir karışımı olduğunu... Karanlığın ve ışığın... Siyahın ve beyazın ve gökkuşağının her bir renginin. Hepsinin orada, her birimizin içinde olduğunu - ve her gün bunu kutlamamız gerektiğini. Hepimiz aynıyız ve Prince'i gördüğünüzde ve duyduğunuzda bunu hissedebilirsiniz: Hayatta olmanın ve sevgi dolu olmanın ne kadar eğlenceli olduğunu." 

Michael kraldı, o Prince. Prince oldu, Prince kaldı. Yüzlerce büyük şarkı yazdı, çok daha fazlasını yazacaktı ama inanılmaz bir diskografi ve her haliyle ilham verici o yıldız kaldı. O gitmez, o hep bizimle. Tıpkı Pozcu'daki o duvardan bana hep bakmayı, elindeki çiçekle beni kandırmayı hep sürdüreceği gibi. 

Tuesday, February 4, 2014

Philip Seymour Hoffman (1967-2014)



“Synecdoche, New York”un açılış sahnesi: Tiyatro yönetmeni Caden Cotard (Philip Seymour Hoffman) uyanır, kahvesini koyar ve gazetesini (The Schenectadian)  okumaya başlar. Manşette Harold Pinter’la ilgili bir yazı vardır. “Aa, Harold Pinter ölmüş” der Caden, “Aa yok dur dur, Nobel Ödülü almış.”

Bir insanı gerçekten takdir edebilmemiz için onun ölmesi gerektiği gerçeği bu kadar evrenseldi işte. Ünlü ölümlerini bu kadar kanıksamıştık. Bir insan yaşar, büyür, üretir, o ürettikleri belli hayatlara dokunur, sonra da ölürdü. Biz bir şeyi ancak böyle perspektife oturtuyorduk. Bir sanatçının bir gazete manşetine çıkması için ölmesi lazımdı. Ya da Nobel alması. Benim de çok uzun zamandır bir Philip Seymour Hoffman yazısı yazmak vardı kafamda. Neden erteliyordum bilmiyorum, bir başka muhteşem performansı için mi? Ölmesini beklemiyordum ama evet, Cotard’ın gazeteyi açışı gibi Hoffman’ın adını gördük televizyonda, gazetede, internette – ama maalesef manşet olmasının sebebi ölümdü.

Philip Seymour Hoffman benim en sevdiğim aktördü. Gerçekten öyleydi. Bu ikinci cümleyi kurmak zorundaydım çünkü bir insan öldükten sonra onu “yaşarken de,” “gerçekten” sevdiğinizi ispatlamak zorunda hissediyorsunuz. “Hayır, ben öldükten sonra farkına varmadım, yaşarken de severdim” diye göstermek zorundasınız, çünkü günümüzde sevgi sadece hissedilen değil, kanıtlanması gereken bir şey.

Ünlü ölümlerini çok çabuk kanıksamaya başladık galiba. Pazar gecesi “Cats” müzikalindeyken saate bakmak için telefonumu çıkarınca gelen maillerden birine gözüm takıldı, karnıma bir yumruk indi. Gösteri bitene kadar maili atan arkadaşımın bir internet şakasına kurban gittiğini düşünmek istedim. Çıkınca kontrol ettim, haber gerçekti. Bir iki saat gecikmeli almıştım sanırım haberi, neredeyse gündem değişmişti. Oysa ben istiyordum ki hep beraber kabullenemeyelim. Philip Seymour Hoffman ölmüştü ama arkasından hemen güzel sözler yazmayalım. Saatlerce sessiz kalalım. Kabullenmeyelim, yeterince kabullenmezsek “Evet, geri dönmüş” diye haberi gelecekmiş gibi inanalım.

Philip Seymour Hoffman’a ölümü hiç yakıştıramadım. Perdede yıllarca en kötü şekilde kaybedişlerini izlemiştik. Onu aşağılık bir telefon sapığı olarak da görmüştük, eşini kaybettikten sonra acısıyla ancak benzin koklayarak baş edebilen biri olarak da. Yaratıcılık kriziyle boğuşan bir yönetmen de oldu, potansiyeline asla erişemeyen bir akademisyen de. Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan birini de oynadı, tarihin en cool müzik yazarını da. Bu kadar “1001 surat” olacak bir adam değildi aslında. Sarışındı, bebek yüzlüydü, iri yarıydı. Bu kadar karakteristik bir fiziği olup bu kadar çeşitli roller oynayabilmek olacak iş değildi, ama onun başarısı buydu. Zamanımızın en yetenekli oyuncusuydu, en çalışkanıydı, en iyisiydi. Benim en sevdiğimdi. Onu “Boogie Nights”ta ilk yakaladığımdan, tesadüf eseri ölmeden önceki gece izlediğim “Before The Devil Knows You’re Dead”e kadar izlediğim iki düzine filmi, herhalde son 15 yılın en iyi filmleri arasında yer alır. Ya boş filmde oynamıyordu, ya da oynadığı her filmi yükseltiyordu. Muhtemelen ikisi de.

Herkes ölecek, kimileri genç, kimileri yaşlı. Philip Seymour Hoffman da elbet bir gün ölecekti, ama 46 yaşında, ama uyuşturucudan ölmesi... Bunu kabullenemiyorum. Onu yeni bir filmde daha izleyemeyecek olmayı hiç kabullenemiyorum.

Ben seni çok seviyordum abi. Keşke ölmeseydin. 

Sunday, October 27, 2013

Tabudeviren: Lou Reed

Lou Reed öldü. Ne kadar üzüldüğümü anlatabileceğim noktaya henüz gelemedim. 2011'de "Lulu" yayınlanırken Blue Jean'de bunları yazmıştım, onunla tanışmamış olması muhtemel, Metallica vesilesiyle üstadın peşine ilk defa takılacak olanlara yol göstermesi açısından. Şu anki duygularla bir yazı daha yazma hakkını kaydıyla saklı tutuyorum. Ama önce bu geceyi atlatmak gerek.
1960’lar sonunda New York… Cinsel devrimin gerçekleşmeye başladığı, genç insanların devletlerinden talep ettikleri özgürlüğü en başta kendi vücutlarında hissettiği günler... O vücutlarda kıpırtılara sebep olan iki şey sanat ve müzik. Her ikisi de o güne kadar görülmemiş bir yorumla temelinden sarsılıyor. Sanat Andy Warhol ve çağdaşlarının getirdiği pop-art anlayışıyla çalkalanıyor, müzik ise rock’n’roll denen bombayla titriyor.
O rock’n’roll ki, muhafazakarları sinir krizlerine sokuyor. The Beatles’ın el ele tutuşarak sevgi devrimi yapmaya çağırdığı kalabalıklar, The Rolling Stones’un geceyi birlikte geçirmekten bahseden sözleriyle kendilerinden geçiyor. Ama bu “edepsiz” İngilizlerin bile dudaklarını uçuklatacak kadar gerçek bazı hikayeler anlatan adamlar da var. “Adamımı bekliyorum, elimde 26 dolarım var,” diyor bir şarkısında o adamlar. New York sokaklarındaki bir travestinin hikayesini anlatırken. Sene 1967 ve The Velvet Underground’un tabu tahribatı başlamış durumda.
Warhol’un kanatlarının altına aldığı, imajlarını ve kapaklarını tasarladığı o grup, ilk albümü “The Velvet Underground & Nico” ile birlikte rock’ın tali yollarına sapılabileceğini gösterdi. Bir anlamda alternatif rock’ın mucidi oldu. Ve bunlar olurken güneş gözlüklerinin arkasına saklanmayı seven Lou Reed denen çocuk direksiyondaydı. ‘I’m Waiting For The Man’ dışında ‘The Black Angel’s Death Song’da ölümü anlattı, ‘Venus in Furs’ün sado-mazo detaylarıyla aşkın karanlık yanına daldı, adı üstünde ‘Heroin’de uyuşturucuya güzelleme yaptı. Bu sözleri kaleme aldığında 24 yaşındaydı.
O günden beridir kendine dayatılan hiçbir şeyi yapmadı. İlk albümden sadece üç yıl sonra The Velvet Underground’ı terk etti. Londra’ya gitti ve rock tarihine geçecek albümler yaptı: “Transformer” ona ömür boyu yetecek kadar hit sağladı ama o bu şarkıları konserlerinde bile gönülsüzce çaldı. Gürültüyü sevdi, blues’dan öğrendiklerini feedback’le birleştirdi ve sert bir sound’a yol aldı. Sükunetle, ağlak depresyonla işi olmadı. Karanlık tarafını hep sevdi. Yıllar içinde edebiyattan daha çok beslendi, başyapıtı “Berlin”i deneysel bir konser filmi olarak yönetmen Julian Schnabel’la birlikte yeniden anlamlandırdı veya “The Raven”da Edgar Allen Poe’nun öykülerini müziğe tercüme etmeye çalıştı. O yüzden ne “Lulu”nun çıkış noktasının sahneden gelmesi, ne de Reed’in Metallica ile birlikte çalışması şaşırtıcı. Genel beğeniye değecek şeylere ilgisi olmayan, çabuk algılanmayı sevmeyen bir adam Reed. Herhangi bir şarkıcı/şarkı yazarının Metallica ile ortaklığı şaşırtabilirdi, Reed’inki şaşırtmamalı.

Hem ne var biliyor musunuz? “Lulu” Reed’in ilk “metal” albümü değil. 1975 tarihli albümü “Metal Machine Music”te 64 dakika boyunca kesintisiz olarak gitar feedback’leriyle “gürültü” yapmıştı Reed. Kimine göre müzik endüstrisine bir meydan okuma, kimine göre entellektüel mastürbasyonu, kimine göre ise sadece plak şirketiyle anlaşmasını bitirmek için alelacele yaptığı bir işti (“Benim haftam sizin yılınızı yener” yazıyordu plakta). “Kariyer intiharı” dendi, “tüm zamanların en kötü albümü” diye etiketlendi ama Reed tınmadı. O, heavy metal müziği icat ettiğini ve bu albümle onu son noktaya getirdiğini iddia ediyordu!

Saturday, September 28, 2013

Tuncel Kurtiz: Olsun abi, üç beş olsun, bizden olsun!

Tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceği bir adamı kaybettik bugün (dün)... Tuncel Kurtiz konusunda bana "Ulan ne güzel adammış bu!" dedirten röportajı da paylaşmak istedim. 2001 Temmuz Roll'unu tozlu raflardan buldum. Kötü ışık, amatör çekim, titrek telefonla kayda aldım. Bu nefis mülakat burada bulunsun dedim. Gerçekleştiren Sungu Çapan, Yücel Göktürk ve Savaş Akova'ya saygılarla... 
Erken gittin ama; iyi ki yaşadın usta, iyi ki vardın.








Thursday, April 5, 2012

Layne Staley

Nisan, grunge için kara aydır: Kurt Cobain ve Layne Staley'nin sekiz yıl arayla bu evrenden göçtükleri ay. Layne'in, grunge kuşağının belki de en etkileyici ve en bunalımlı sesinin uyuşturucular, keder ve ölüm dolu öyküsünü 2008 yılında Headbang için kaleme almıştım.

Pek çok yanıyla punk'a benzetilir grunge, ama öz yıkım söz konusuysa punk'tan çok daha acımasız olduğu söylenebilir. Tıpkı Alice In Chains'in benzersiz şarkısı 'We Die Young'da bahsettiği gibi, genç öldü grunge'ın temel figürlerinden bazıları. Pearl Jam'in kökü olan Mother Love Bone vokalisti Andrew Wood öldüğünde 24 yaşındaydı, Kurt Cobain kendini vurduğunda 27.

Layne Staley bu dünyadan geçtiğinde belki onlar kadar değil ama, yine gençti. 35 yaşında, acı bir tesadüf eseri Kurt'ten sekiz yıl sonra üç aşağı beş yukarı aynı günde ölmüştü Alice In Chains vokalisti.

Grunge'ın en karanlık ekibine acı dolu sesini veren Layne, Seattle yakınlarındaki Kirkland'da doğmuştu 22 Ağustos 1967 günü. Problemli rockstar öykülerinde sıkça rastladığımız üzere, yedi yaşında anne ve babasının boşandığını tecrübe etmişti. Bu olayın üzerindeki etkisi o kadar büyüktü ki, ölümünden önce yaptığı son röportajında bile bu durumdan bahsedecekti.

"Bana babamın öldüğünü söylemişlerdi ama ailem onun hala hayatta olduğunu ve uyuşturucu kullandığını biliyordu," demişti Layne. Kimselere haber vermeden saatlerce onu arıyordu, bir gün babasının onu bulabilmesi için ünlü olmayı istediğini anlatmıştı. Uzun yıllar sonra bu olacaktı, ve birlikte uyuşturucu kullanacaklardı. Ama babasının sadece bunun için kendisiyle takıldığını hissettiğinde kaçınılmaz biçimde uzaklaşacaktı ondan.

Önce davulla başlamıştı müziğe, ve glam gruplarında çalmıştı. Kafası ise vokalistlikteydi, hayatı da 1987'de gitarist Jerry Cantrell'la tanıştığında değişecekti. Jerry'nin kalacak bir yeri yoktu ve Layne onu evine götürdü. Müzik konuştular ve Layne gönlünde yatanı paylaştı onunla. Jerry bu güçlü sesten anında etkilendi, ve yazacağı şarkıları söyleyecek doğru adamın Layne olduğuna inandı.

Birkaç isim değişikliğinden sonra Alice In Chains oldular nihayetinde. İki yıl sonra gözünü yeraltından yükselecek yeni gruplara dikmiş olan Sony'ye bağlı Columbia ile anlaştılar. 1990 yazında "We Die Young" EP'si yayınlandı. Birkaç ay sonra ilk albüm "Facelift" çıktı. İlk başlarda ortalamanın altında seyreden satışlar, MTV'nin 'Man in the Box'ı fark etmesiyle patladı. Yıl bitmeden yarım milyonu bulacaktı tiraj. 1992'de yine önce (adını ve ortaya çıkışını davulcu Sean Kinney'nin bir rüyasına borçlu olan) "Sap" EP'si geldi, sonra da "Dirt." Hem hitle dolu, hem de baştan sona bütünlüklü bir ruh haline sahip olan albüm, Alice In Chains'in zafer bayrağıydı.

Grup daha sonra Billboard'a bir numaradan giren ilk EP olan "Jar Of Flies"ı yayınladı ve ardından Metallica ve Suicidal Tendencies ile başlayacakları bir turneye dahil oldu. Ne var ki, Staley'nin ilk gençlik yıllarından beri devam eden uyuşturucu kullanımı artık onun çalışmasını engelleyecek boyutlardaydı, bir gün kala turneden çekildiler ve Staley rehabilitasyona girdi. "Alice In Chains" 1995'te çıktığında da turne yapmadılar, sebep aynıydı. Bir yıl sonra "MTV Unplugged" çıktı, bu grubun üç seneden sonraki ilk canlı performansıydı. Arkadan gelen konser sayısı ise bir elin parmaklarından azdı, son konserini 3 Temmuz 1996'da verdi. Layne grup elemanlarından uzaklaşıyor ("AIC'dekiler benim arkadaşlarım değiller," diyecekti son röportajında) ve uyuşturucunun kendisini ele geçirmeye başladığını hissediyordu. Üzerine, nişanlısı Demri Parrott'ın Ekim '96'daki ölümünü tecrübe etti, ki kimilerine göre bunu ölene kadar atlatamayacaktı. Gittikçe içine daha da çok kapandı, uyuşturuculara sığındı. "Eskiden benim için işe yarıyorlardı," demişti. "Ancak artık bana karşı dönmeye başladılar."

Dediği gibiydi, yıllar süren mücadelesine rağmen artık eroini bırakamıyor, ama bunun kendisini yavaş yavaş bitirdiğini de hissediyordu. "İnsanlar benim kafayı bulmak için kullandığımı zannediyor ama anlatması zor, verdiği acı kaldırabileceğinden daha fazlası," diyordu. Ciğeri iflas etmişti, sürekli kusuyordu, rengi soluktu ve çok zayıflamıştı. "Ölüme yakın olduğumu biliyorum. Hayatım böyle bitsin istemezdim. Hiç şansım kalmadığını biliyorum. Artık çok geç," cümleleri, onun kamuya yaptığı son açıklamalardı. Göstere göstere gelen bir ölümdü onunkisi.

19 Nisan 2002'de 911'i arayan meçhul bir kişi, Layne Staley'den iki haftadır haber alamadığını belirtti. Polis eve gidip kapıyı kırdığında Staley'nin cansız vücuduyla karşılaştı. Aşırı dozda eroin ve kokain, Layne'in sonu olmuştu. Tıbbi raporlar, onun 5 Nisan'da öldüğüne hükmetti. Tam iki hafta boyunca fark edilmeyecek kadar yalnız ölmüştü Layne. Öfkeyle kederi, kırılganlıkla sertliği birleştiren sesi sayesinde dünya üzerinde binlerce kişiye yoldaş olmasına rağmen.

Seattle'ı bilmem ama ölümü açıklandığı gün İstanbul'da hava güneşliydi, 'Rain When I Die'da "Sanırım yağmur yağacak ben öldüğümde," demiş olmasına rağmen. İşte Layne, bu hayat sana göre değildi zaten, bu boktan dünya ise ölümüne bile layık olamadı...

Sunday, February 12, 2012

Whitney Houston (1963-2012)

"Arka arkaya o kadar çok 'ilk kasedim Whitney'ninkiydi' tweet'i gördüm ki," yazdı bu sabah Egemen Limoncuoğlu. Doğrudur, beni de ekleyin listeye. Belli bir zaman aralığında doğanlar için aldıkları ilk yabancı kasedin "The Bodyguard" olması doğaldır. Hatta kısa bir dönem için o filmin dünyanın en güzel filmi zannedilmesi de... Whitney Houston, 1990'ların başında bir dönem için en büyüktü. Tam zamanını vermek gerekirse, Madonna'nın "Like A Prayer" sonrasında yorgun seks tabusunu bir kez daha hırpalamaya çalıştığı "Erotica" fiyaskosu sırasında Whitney en büyüktü. "I Will Always Love You" her yerdeydi. Whitney her listenin başındaki, her ödülü kazanan kadındı.

Tabii ki, 1992'de sıfırdan çıkagelmiş bir isim değildi, ilk üç albümde de bir elin parmaklarından fazla sayıda hit çıkartmıştı. Ama zirvesi "The Bodyguard" oldu. Aslında teknik olarak sadece bir yüzünü seslendirdiği, ama haklı olarak başarının aslan payıyla nasiplendiği, tüm zamanların en çok satan soundtrack'i...

Sonra İngiliz medyasının Blur-Oasis için yarattığı rekabetin bir benzerini Amerikalılar Whitney ve Mariah için hazırlamaya başladılar. "The Bodyguard"la Whitney'nin bulutlarda dolaştığı zamanlarda Mariah da "Music Box" denen bir başyapıtla "varım" demişti. İlerleyen yıllarda müziğini hafifletmeyi "başarırken," Whitney doğru prodüktörlerle çalışmamanın, şarkı yazarlarına fazla bağımlı olmanın bedelini ödedi. Ve bir de üretkenliğinin: Mariah her yıl bir albüm yayınlamaya devam ederken, Whitney, kimbilir "The Bodyguard"ın gişe başarısının heyecanından mıdır bilinmez, sinema kariyerine yoğunlaşmayı tercih etti. "Waiting to Exhale" ve "The Preacher's Wife" aslında görünürde kötü tercihler değildi ama "The Bodyguard"ın aksine ağırlıklı olarak Afrikalı-Amerikalı kitlesine hitap edecek işlerdi ve Whitney'nin profiline göre küçük kaldılar. 1998'de müziğe "My Love is Your Love"la döndüğünde bambaşka bir dünya vardı artık. Yine sattı, yine hit çıkarttı, ama Whitney "o kadın" değildi artık.

Tabii ki tek sorunu müzikal degildi. Hem kokain bağımlılığı, hem de sorunlu evliliği asıl faktördü 90'ların kalan kısmını kötü geçirmesinde. Bobby Brown denen, New Edition gibi 80'lerin öncü boyband'lerinden çıkma bir adamla evliydi. Brown, bir nevi 80'ler Afrikalı-Amerikalı Justin Timberlake'i, Whitney'ye pek de iyi davranmadı. Nasıl Ike Turner, Tina'ya hayatı zindan ettiyse, nasıl Rihanna, Chris Brown'ın fiziksel ve ruhsal işkencesine maruz kaldıysa Whitney de öyle bir baskı gördü Bobby'den. Gazetede, dergide okur, Whitney güzelliğindeki, başarısındaki bir kadın nasıl bu aşağılık herife, bu düşmüş pop yıldızı eskisine katlanır anlamadım. Küçüktüm tabii, bilmezdim iki kişilik dünyalara dışarıdan vakıf olunamayacağını. Kendisi de bir seferinde "Benim uyuşturucum" demişti Bobby'ye.

Herhalde o ilk kasedin bende yarattığı "temel taşı" hissi ve dolaylı bir vefa duygusuyla hep geri dönsün istedim Whitney. Mükemmel sesini doğru şarkılarda kullansın, güzelim yüzünü doğru adamlar sevsin, arada bir filmlerde oynayıp "varım" desin istedim. Belki bayrağı Mariah'tan alacak olan Britney'ler, Christina'larla aşık atmayacaktı ama oralarda kalsın istedim. İyi haberlerini bekledim. Ölümüne de bu yüzden çok üzüldüm.

Bakın ta 1993'te Rolling Stone'a ne demiş Whitney: "Nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Yaşlanmış hissediyorum. On bir yaşımdan beri çalışıyorum. Gece kulüplerinde çalıştım, modellik yaptım. İlk başladığımda çok eğleniyordum ama artık eğlence kalmadı. Kocamla, ailemle olmak, dışarı çıkıp iyi vakit geçirmek, işte benim eğlencem bu. Ama konu müzikse başlarda yaşadığım heyecan, eğlence? Artık yok."
Bunu söylediğinde daha 29'undaydı Whitney. Dün gece son nefesini verdiğinde 48 yaşındaydı.

Thursday, October 6, 2011

Steve Jobs

Belki sessizce ve korkarak beklenilen ama yine de gerçekleştiğinde şaşırtan haberlerden birisi gerçekleşti. Steve Jobs, günümüzün en ikonik figürlerinden birisi, çağımızı şekillendiren adamlardan birisi kanserle girdiği mücadeleyi ne yazık ki kaybetmişti.

Dün geceden beri milyonlarca insan bu haberi iPad'lerinde gazete okurken veya iPhone'larında twitter feed'lerinde gördü. Steve Jobs'ın mirası bu işte. O, insanların teknolojiyle ilişkisini dönüştürdü. İlk mp3-çaları Apple yapmadı, ama onu en şık hale getiren Jobs'ın vizyonuydu. iPod çıktı ve sadece insanların tüketim alışkanlıklarını değil, müziği de değiştirdi. mp3'ün müzik endüstrisini bitireceğinin düşünüldüğü yıllarda, şarkının fiziksel albümlerin önüne geçmesinin müsebbibi oldu. İlk başta burun kıvrılan iTunes ile müzik endüstrisinin ayakta kalabileceğinin, insanların şarkılara para verebileceğini gösterdi. "İşte bu yahu," demişti Jay-Z, "sonunda birisi olayı doğru anladı." Haklıydı Jay-Z, sadece müzik satışında değil, önümüzdeki yıllarda Brian Eno gibi müzisyenler "Albümlerimde yapamadığım sonsuza dek akan müziği yapmaya imkan veriyor" dediği app'ler yayınlayabildiler. Veya Björk'ün "Biophilia"sı gibi işler iPhone sonrasında mümkün oldu.

iPhone da benzer şekilde, ilk smartphone değildi. Ama tasarımındaki doğrudanlığı, sade estetiğiyle en kullanılabiliriydi. iPhone'un bir sonraki adımı iPad mi? "Medya ölüyor mu?" sorularının bile gereksiz bulunduğu bir dönemde gazete ve dergiciliğe bir hayat öpücüğü konduran bir buluştu. Almanya'nın en büyük medya gücü Axel Springer'in CEO'su Mathias Döpfner "Çalışanlarıma her gün Steve Jobs için dua etmelerini söylüyorum" demişti.

Steve Jobs müziği, medyayı dönüştürdü. Teknolojiyi cool, estetik yapışıyla, teknolojiyi, tam içine sokuşuyla zamanımızı değiştirdi. Bir büyük vizyoner, çağımızı şekillendiren bir büyük kültürel fenomendi Jobs. Artık yok, ama etkisi, en azından bizim görebildiğimiz süre içerisinde hep var olacak.

Sunday, July 24, 2011

amy winehouse (1983-2011)

ingiltere'ye dair en sevdiğim şeylerden birisi, popüler müziği kültürlerinin en temel parçalarından birisi olarak kabul etmeleridir. bugün londra'daki bir hediyelik eşyacı dükkanına girdiğinizde kırmızı telefon kulübelerinin, big ben'in, buckingham sarayı'nın yanında the beatles veya the who ürünleri de bulursunuz. punk'ları da hatıra tabaklarının üzerinde görebilirsiniz. satılan tişörtlerin üzerinde sid vicious veya pete doherty de vardır. yerleşik ahlak anlayışının dışında yer alan figürleri de ülkenin kültürel mirasının bir parçası olarak kabul ederler.

ingiliz toplumunda kate moss'u kült figür yapan bir şey vardır. eğer naomi campbell'ın değil, onun yüzü varsa tişörtlerde, toplum, endüstri, koşullar ne der diye bakmadan hayatını yaşadığı içindir. amy winehouse da öyleydi. camden town'da bir tur attığınızda amy winehouse saçlı kızların sayısına inanamazsınız. aslında onun saçlarını, piercing'ini, giyim kuşamını taklit eden kızlar, amy'nin ne yaptığını düşünmeden yaşadığına özendiklerini gösterdiler bu şekilde. amy hareketlerine anlam katmaya, diğerlerinin hakkında ne düşündüğüne bakmadı. peşinden gelenler bu şekilde onun gibi olmak istediler.

amy geçen ay sırbistan'da sahneye çıktığında ne halde olduğunu umursamıyordu. ayrıldığı blake fielder-civil'e hala mesajlar atarken de kimin ne düşündüğünü takmıyordu. zaten son nefesini verdiğinde göğsünde hala blake'in adı vardı. ikisi birlikte dibe vurdular, blake yükseldi, amy kaldı. sıçramayı reddetti. bir tatilinde yerlerde sürünerek diğer tatilcilerin içkilerini arakladı. onun çöküşünü birinci sayfadan verebilmek için kapısının önüne yığılan medya ordusundan bir sigara isteyip içeri geri kaçtı. kendisinden bir röportaj koparan rolling stone muhabirine blake'e nasıl sakso çektiğini fotoğraflı olarak anlattı. ayakta duramayacağı kadar uçuştayken sahneye çıktı, kötüydü, ama kendisiydi. kendisindeyken çıktığında da taciz edildiğinde elemanı nasıl da yumrukladı ama! amerika'ya giremedi, "back to black"in topladığı grammy'leri kargoyla yolladılar ona.

amy'nin ölümü de yaşamı gibi oldu. açık açık "rehabilitasyona girmemi istiyorlar ama gitmem" dedi, "bela olduğumu söylemiştim, benden artık kimseye hayır gelmez" dedi. biz bunu bile bile sevdik onu. o hayatını yaşadı, hayatını söyledi ve finali de ona uygun şekilde oldu. ölümüne üzüldüm, çünkü "back to black" gibi bir başyapıt olmayacak bir daha. o dumanlı sesten daha fazla nota duyamayacağız. ama ölümüne amy adına üzülmedim. onun yaşadığı hayat bu dünyaya uyan bir hayat değildi. kurt gibi, janis gibileri "normal" çevrimlerde yaşamazlar hayatı. bu dünya onlara uymaz, onlar bu dünyaya. amy ve onun gibiler yaşarlar, aydınlatırlar, ilham verir ve giderler. bizim gibiler, camden town'da saçlarını amy gibi yapanlar, yani "yarı-uyum sağlayabilmişler," kendisi çemberin içinde, kafası dışarıda olanlar, ışığından feyz aldı, sonsuzda yankılanacak sesinden. ve hayatına döndü. amy daimi karanlığa giderken.

Sunday, June 19, 2011

Clarence Clemons (1942-2011)

Özgürlüğün nefesiydi onun üflediği, başkaldırmanın, kaçıp gitmenin, yenildiğinde bile ayakta kalmanın, daha güzel yenilmek için değil, bu sefer yenmek için hazırlanmanın coşkusu vardı saksofonunda. Kapağına kadar girdiği “Born To Run”ın rock tarihinin en parlak albümlerinden birisi olmasında Bruce Springsteen’den sonra aslan payını ona versek kimseye haksızlık olmaz. "Tramps like us, baby, we were born to run" derdi Bruce, sonrasında sen gökyüzüne doğru solonu üflediğinde inanırdık ona. Söylemesi bile gözlerimi doldurduğu için buraya yazmayacağım “Thunder Road”un nefis kapanış dizelerinin etkisi o solosuna başladığında daha da yakıcı olurdu.

Clarence Clemons, rock’ın şef saksofoncusu, E Street Band’in nefesi, artık bizimle aynı havayı solumuyor. Bugüne kadar solumak bile bizim için onurdu.

Nur içinde yat büyük usta…