Showing posts with label konser. Show all posts
Showing posts with label konser. Show all posts

Friday, September 23, 2016

2016 İstanbul Kış Konserleri Takvimi

Hepimiz için çok acayip, çok zor bir sene oldu, oluyor. 20 Temmuz'da, tüm bu çılgınlığın ortasında şöyle bir tweet atmıştım: En son gittiğiniz konser hangisi? İşte o konser uzunca bir süre gittiğiniz son konser olarak kalacak. Belki o zamanda müziği, konserleri dert ettiğim için kızan da olmuştur; ama hissettiklerim tam da böyleydi. Birbiri ardına ertelenen yaz konserleri de beni haklı çıkarmıştı. Ama bu ülkede her şeye rağmen bu işleri sürdürmeye çalışan insanlar var, sağolsunlar. Burayı normal bir ülkeymiş gibi yaşatmaya çalışan insanlar (sadece organizatörler değil, Zeytinli muhteşemliğini yaratan, buranın sıradan bir Ortadoğu ülkesi olmadığını ben dahil pek çok kişiye hatırlatan pırıl pırıl çocuklar başta olmak üzere). Çok büyük saygı duyuyorum bu çabaya; bu kış elimden geldiğince giderek ve insanları çekerek destek olmaya çalışacağım. Son birkaç yıldır gerçekten evden çıkmama değecek bir grup gelmedikçe evden çıkmaya uğraşmıyordum. Bu kış ekstra çabayı göstereceğim. Çünkü birkaç sene sonra bugünleri de arayacağız (benim karamsar olduğumu düşünebilirsiniz. Bu konuyu iki sene sonra mülteci botlarında bolca tartışırız). Siz de bu kış en azından birkaç saatliğine kaçmak ya da, tam tersine, yüzleşmek isterseniz adresiniz bu konserler olacak. En azından dediğim gibi, bu çabayı karşılıksız bırakmamak için. 

EYLÜL 
23 Eylül Cuma, Kraak & Smaak (Live), Justin Robertson, Babylon Bomonti 
24 Eylül Cumartesi, Battles, Salon İKSV 
24 Eylül Cumartesi, Parklarda Caz, Fenerbahçe Parkı 
24 Eylül Cumartesi, Selda Bağcan & Boom Pam, Babylon Bomonti 
25 Eylül Pazar, Battles, Salon İKSV 
28 Eylül Çarşamba, Fujiya & Miyagi, Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Athena (Akustik), Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Jehan Barbur, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Mashrou Leila, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Athena (Akustik), Babylon Bomonti 
30 Eylül Cuma, Mix Festival, Zorlu PSM

EKİM  
1 Ekim Cumartesi, Mix Festival, Zorlu PSM
1 Ekim Cumartesi, Rock Off: Duman, Ceyl'an Ertem, Pinhani, Adamlar, Volkswagen Arena 
1 Ekim Cumartesi, Kalben, Salon İKSV 
1 Ekim Cumartesi, Dense & Pika, garajistanbul
1 Ekim Cumartesi, İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions, Babylon Bomonti 
5 Ekim Çarşamba, Ayhan Sicimoğlu & Latin All-Stars, Babylon Bomonti 
6 Ekim Perşembe, Cihan Mürtezaoğlu, Salon İKSV 
6 Ekim Perşembe, Yalın, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
6 Ekim Perşembe, Lucy Rose, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Gece & Pera, garajistanbul
7 Ekim Cuma, Kwabs, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Jakuzi, Salon İKSV 
8 Ekim Cumartesi, Şebnem Ferah, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
8 Ekim Cumartesi, Jaakko Eino Kalevi, Salon İKSV 
11 Ekim Salı, Ramazan Sesler, Babylon Bomonti 
12 Ekim Çarşamba, Michael Franti, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Erik Truffaz, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Selim Saraçoğlu, Salon İKSV 
14 Ekim Cuma, Tolga Akyıldız’la %100 Açık Sahne, garajistanbul
14 Ekim Cuma, Theo Croker, Poldoore, Babylon Bomonti 
14 Ekim Cuma, Teoman, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
15 Ekim Cumartesi, Nouvelle Vague, DJ Chris Tofu, Babylon Bomonti
15 Ekim Cumartesi, Liima, Salon İKSV 
15 Ekim Cumartesi, MFÖ, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
16 Ekim Pazar, Kenan Doğulu, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
18 Ekim Salı, Ali Perret’s DU.DU, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Tony Allen, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Mercan Erzincan, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Sena Şener, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Jason Marsalis Vibes Quartet, Babylon Bomonti 
21 Ekim Cuma, Imany, Volkswagen Arena 
21 Ekim Cuma, Hayko Cepkin, garajistanbul
21 Ekim Cuma, 25 Years of Drum and Bass Parties, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Saul Williams, ATFA, Babylon Bomonti
22 Ekim Cumartesi, Lena Chamamyan, Zorlu PSM
22 Ekim Cumartesi, Burhan Öçal & İstanbul Oriental Ensemble
22 Ekim Cumartesi, ANNA RF, Salon İKSV 
22 Ekim Cumartesi, Orkesta Mendoza, Jonny Rock (DJ Set), Salon İKSV 
25 Ekim Salı, Emel Mathlouthi, Babylon Bomonti 
25 Ekim Salı, Mabel Matiz, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Gece Gezmesi, Kadıköy 
26 Ekim Çarşamba, Jay Jay Johanson, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Azam Ali & Niyaz, Salon İKSV 
27 Ekim Perşembe, Kardeş Türküler, Babylon Bomonti 
27 Ekim Perşembe, Mammal Hands, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Avishai Cohen, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Parra For Cuva, Babylon Bomonti
29 Ekim Cumartesi, Avishai Cohen, Salon İKSV 

KASIM  
2 Kasım Çarşamba, Sevdaliza, Babylon Bomonti 
3 Kasım Perşembe, Mike Stern & Dave Weckl Band, Zorlu PSM
3 Kasım Perşembe, Kalben, Babylon Bomonti 
4 Kasım Cuma, Lubomyr Melnyk, Kadebostany, Fennesz, Zorlu PSM
4 Kasım Cuma, Nigel Kennedy Hendrix Projext, Volkswagen Arena 
4 Kasım Cuma, Feridun Düzağaç, garajistanbul
5 Kasım Cumartesi, Mark Eliyahu, Zorlu PSM
5 Kasım Cumartesi, Choir of Young Believers, Salon İKSV 
8 Kasım Salı, Cem Adrian, Zorlu PSM
9 Kasım Çarşamba, Karsu, Babylon Bomonti 
12 Kasım Cumartesi, Sophie Hunger, Babylon Bomonti 
15 Kasım Salı, Yeni Türkü, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kaan Tangöze, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kitaro, Zorlu PSM
17 Kasım Perşembe, Souad Massi, Babylon Bomonti 
18 Kasım Cuma, Audiofly, Zorlu PSM
18 Kasım Cuma, Ceyl’an Ertem, garajistanbul
19 Kasım Cumartesi, The Veils, Salon İKSV 
19 Kasım Cumartesi, Gaye Su Akyol, Babylon Bomonti 
22 Kasım Salı, Aynur, Babylon Bomonti 
23 Kasım Çarşamba, Rover, Babylon Bomonti 
24 Kasım Perşembe, Local Natives, Salon İKSV 
24 Kasım Perşembe, Redd, Babylon Bomonti 
25 Kasım Cuma, Actress (DJ Set), Zorlu PSM
25 Kasım Cuma, Dorian Concept, Salon İKSV 
25 Kasım Cuma, Brodinski, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Kabus Kerim, Guts, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Gevende, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Oh Land, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Jose Feliciano and His Band, Zorlu PSM
30 Kasım Çarşamba, Robert Glasper Experiment, Babylon Bomonti 
30 Kasım Çarşamba, Oh Land, Salon İKSV 

ARALIK 
1 Aralık Perşembe, Tellef Raabe, Salon İKSV 
2 Aralık Cuma, Hey! Douglas, Babylon Bomonti 
3 Aralık Cumartesi, The Shoes, Jean Tonique, Babylon Bomonti 
5 Aralık Pazartesi, Madeleine Peyroux, Zorlu PSM
6 Aralık Salı, Chinawoman, Babylon Bomonti 
7 Aralık Çarşamba, Chinawoman, Babylon Bomonti
7 Aralık Çarşamba, Plaistow, Salon İKSV 
8 Aralık Perşembe, Lara Fabian, Zorlu PSM
8 Aralık Perşembe, Neil Cowley Trio, Salon İKSV
8 Aralık Perşembe, AaRON, Babylon Bomonti 
9 Aralık Cuma, İlhan Erşahin’s Wonderland, Babylon Bomonti  
9 Aralık Cuma, Kerem Görsev Trio, Salon İKSV 
10 Aralık Cumartesi, Weval, Zorlu PSM
10 Aralık Cumartesi, Noir, Babylon Bomonti 
16 Aralık Cuma, Gaye Su Akyol & Bubituzak, Salon İKSV 
16 Aralık Cuma, Cola & Jimmu (Nicole Willis & Jimi Tenor), Zorlu PSM
17 Aralık Cumartesi, The Comet Is Coming, Salon İKSV 

Friday, May 27, 2016

2016 Yaz Konserleri Takvimi




















Bu takvimleri dört yıldır yapıyorum. Her yıl bir öncekinden daha da kısa bir liste oluyor (2013, 2014, 2015 takvimleri böyleydi). Ekonomik durum, Ramazan, bayramlar, güvenlik problemler vb derken konser yapmak da, konsere gitmek de yapmadan önce birkaç kez düşünülecek şeyler halini aldı. O yüzden bu sene İstanbul dışındaki bazı önemli konser ve festivalleri de ekledim. Buradan buyurun. 

MAYIS
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill-Out Festival, Life Park

HAZİRAN
3 Haziran Cuma, James Walsh, The Ritz-Carlton
4 Haziran Cumartesi, Babylon Soundgarden: Oscar & The Wolf, Milky Chance, Jamie Woon, Babylon Kilyos
5 Haziran Pazar, Dropout Festival: Die Antwoord, KüçükÇiftlik Park
6 Haziran Pazartesi, Simply Red, Expo 2016, Antalya
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
9 Haziran Perşembe, Maroon 5, Expo 2016, Antalya
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
23 Haziran Perşembe, Patti Smith, Zorlu PSM
27 Haziran Pazartesi, Damon Albarn & The Orchestra of Syrian Musicians, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi
28 Haziran Salı, Chic feat. Nile Rodgers, Unknown Mortal Orchestra, KüçükÇiftlik Park 

TEMMUZ
5 Temmuz Salı, Deep Purple, Expo 2016, Antalya
10 Temmuz Pazar, Rock Off 2016: Megadeth, Sabaton, Dragonforce, Parkorman
12 Temmuz Salı, Scorpions, KüçükÇiftlik Park
14 Temmuz Perşembe, Kamasi Washington, Ibeyi, Beykoz Kundura Fabrikası 
17 Temmuz Pazar, One Love Festival 15, Parkorman
18 Temmuz Pazartesi, Branford Marsalis Quartet, Zorlu PSM
19 Temmuz Salı, Antonio Sanchez, Zorlu PSM 
19 Temmuz Salı, Scofield Mehldau Guiliana, Zorlu PSM 
21 Temmuz Perşembe, Skunk Anansie, Zorlu PSM
22 Temmuz Cuma, Laura Mvula, Jacob Collier, Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı
23 Temmuz Cumartesi, Joss Stone, KüçükÇiftlik Park 
26 Temmuz Salı, Muse, KüçükÇiftlik Park
29 Temmuz Cuma, Damien Rice, Zorlu PSM

AĞUSTOS
8 Ağustos Pazartesi, Masstival: Sia, Selah Sue, Oh Land, KüçükÇiftlik Park
25-26 Ağustos Perşembe-Cuma, Zeytinli Rock Festivali
27-28 Ağustos Cumartesi-Pazar, Headbangers’ Weekend: Blind Guardian, Insomnium, Eluveitie, KüçükÇiftlik Park



Thursday, March 10, 2016

İstanbul 2016 Bahar Konserleri Takvimi


MART 
10 Mart Perşembe, Cate Le Bon, Salon İKSV
10 Mart Perşembe, Son Feci Bisiklet, Dorock XL
11 Mart Cuma, Amine Edge & Dance, garajistanbul
11 Mart Cuma, Bugge Wesseltoft - Erik Truffaz - İlhan Erşahin - Joe Claussell, Babylon Bomonti
11-12-13 Mart Cuma, Cumartesi, Pazar, Mark Eliyahu, Salon İKSV
12 Mart Cumartesi, Omar Souleyman, Babylon Bomonti
12 Mart Cumartesi, Kurban, Dorock XL
16 Mart Çarşamba, Lubomyr Melnyk, Salon İKSV
16 Mart Çarşamba, Genç Osman, Dorock XL
17 Mart Perşembe, Nadine Shah, Salon İKSV
17 Mart Perşembe, IAMX, garajistanbul
18 Mart Cuma, Sleep Party People, Salon İKSV
18 Mart Cuma, Melis Danişmend, Kadıköy Sahne
19 Mart Cumartesi, Büyük Ev Ablukada, Volkswagen Arena
24 Mart Perşembe, Glass & Fuji Kureta, Bronx Pi Sahne
25 Mart Cuma, DANdadaDAN, Salon İKSV
25 Mart Cuma, Adamlar, Dorock XL
25 Mart Cuma, Noisia, Mumdance, Babylon Bomonti
30 Mart Çarşamba, The Dears, Salon İKSV
30 Mart Çarşamba, GoGo Penguin, Babylon Bomonti
31 Mart Perşembe, Tonbruket, Salon İKSV 

NİSAN 
1 Nisan Cuma, Ane Brun, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, Kaan Tangöze, garajistanbul
2 Nisan Cumartesi, Emily Wells, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, DJ Koze, Babylon Bomonti
2 Nisan Cumartesi, Mabel Matiz, Dorock XL
6 Nisan Çarşamba, Xiu Xiu, Salon İKSV
6 Nisan Çarşamba, Òlöf Arnalds, Babylon Bomonti
7 Nisan Perşembe, William Fitzsimmons, Salon İKSV
8 Nisan Cuma, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Kadıköy Sahne
8 Nisan Cuma, Erkin Koray, Dorock XL
8 Nisan Cuma, Kalben, Bronx Pi Sahne
9 Nisan Cumartesi, Athena, Dorock XL
14 Nisan Perşembe, Nightmares On Wax, Babylon Bomonti
14 Nisan Perşembe, Ought, Salon İKSV
16 Nisan Cumartesi, Fallulah, Salon İKSV
22 Nisan Cuma, Get Well Soon, Salon İKSV
27 Nisan Çarşamba, Jose James, Salon İKSV
29 Nisan Cuma, Bang Gang, Salon İKSV

MAYIS 
2 Mayıs Pazar, Steven Wilson, Zorlu PSM 
15 Mayıs Cumartesi, Parkfest (Azealia Banks, Riff Cofen, Jain, Hey Douglas, Gökçe Kılınçer), KüçükÇiftlik Park 
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM 
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park 
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill Out Festival, Life Park 

YAZ
(Yaz konserlerini ayrıca toparlarız ama şimdiden önünü görmek isteyenler için ilk belirenler şöyle) 
5 Haziran Pazar, Die Antwoord
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
28 Haziran Salı, M83, Zorlu PSM
12 Temmuz Salı, Scorpions  
26 Temmuz Salı, Muse
8 Ağustos Pazartesi, Sia 

Friday, July 10, 2015

Yazın en güzel akşamı: Gece Gezmesi


İstanbul Caz Festivali'ni heyecanla beklemek için koyu cazsever olmanıza gerek yok, biliyorsunuz. Hatta cazdan doğrudan etkilenmemiş, pop, rock, indie sanatçılarının konserleri çoğu sene o yılın en çok konuşulan olayı oluyor: Grace Jones'tan Nick Cave'e. Normal, dünyadaki pek çok caz festivalinde durum bu: Montreux'de Jamie XX ve SBTRKT çalıyor bu sene.

Bu sene için festivalin en büyük ismi Jools Holland gibi görünüyordu (afişlerde, tanıtımlarda kapladığı yer açısından). Holland müthiş bir piyanist ama konserinde epeyce sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Marc Almond'ın çıkacağını bilmesem sonlarına kadar kalmazdım sanıyorum. Gecenin kendi adıma kazancı Imelda May'in heyecan verici performansı olmuştu. Ama salı gecesi konsere giderken bile büyük bir heyecan taşımıyordum. Haftanın asıl olayının çarşamba gecesi olacağını düşünüyordum, en azından benim zevklerim doğrultusunda. Yanılmadım.

Gece Gezmesi, yeni bir format değil. Daha önce Tünel tarafında da benzer bir etkinlik düzenlenmişti. Ama son bir, bir buçuk senede İstanbul'un en çok nefes alınan yeri olan Kadıköy'e geçilmesi şüphesiz önemli bir farktı (Kadıköy bu bir buçuk seneden önce de nefes alıyordu elbette, ama bu kadar "vaha" haline gelmemişti). Tamamı yerli, çoğu genç grup, ilçenin farklı noktalarında sekiz farklı konser mekanına dağılacaktı; insanlar da bunların arasında mekik dokuyacaktı. SXSW havasında, çok güzel fikir. İşin içinde İlhan Erşahin ve Neşet Ruacan gibi cazcılar vardı ama o gece sahne alacak isimlerin büyük çoğunluğu ilk albümünü son bir iki sene içinde çıkarmış (ya da hiç albüm çıkarmamış), İstanbul'un hareketli indie müzik sahnesinden isimlerdi.


Bilekliğimi St. Joseph'liler Derneği'nden aldım, ilk biramı da alıp Barıştık mı'yı izlemek üzere bir yerlere oturdum. Daha hala erkendi, ortalık yeni yeni doluyordu. Birkaç şarkı dinledim, açılış için iyi geldi. Müziklerinin her bir yapısı "evrensel" de olsa, Barış Demirel'in trompetinde "buralı" bir tını var. Bu karışıma kof bir "sentez" mantığıyla ölçüp biçerek değil, doğallıkla ulaştıkları belli. Müziklerinin inişleri ve çıkışlarıyla sürprize açık olduğunu ve dinleyiciyi "ayık" tuttuğunu da belirtmek lazım. Festivalin ismiyle müsemma caz var Barıştık mı'da, ama gecenin diğer "indie" gruplarıyla da hem tarz hem tavır olarak ortak bir damara sahip olduklarını da söylemeli. Hemen üst sokakta All Saints Moda Kilisesi'nde Burcu Tatlıses ve Cihan Mürtezaoğlu vardı. Kilisenin girişinde 8-10 kişilik bir kuyruk vardı, içerisi dolduğu için birileri çıktıkça içeri birilerini alıyorlardı. Bir kişi çıktı, "Tek kişi bekleyen var mı?" diye sorulunca sırada tek kişi bekleyen bir ben olduğum için içeri girdim. Kilise konserleri SXSW'te hep olan bir şeydir, gitmesem de videolardan çarpıcı bir deneyim olduğunu biliyorum. Tatlıses ve Mürtezaoğlu'nun yaptıkları müzik de o deneyime katkıda bulundu. Birer akustik gitar ve birer vokal; hepsi o. Sırasıyla birer şarkı söylediler, diğeri eşlik etti. Kilisenin içi sıcak ama sorun değil. Hem Tatlıses, hem Mürtezaoğlu üzüldükçe dinlenip sonra daha çok üzen güzel müzikler yapıyorlar. Sesleri de birbirine yakıştı, mekanda da akustik vasatın üzerindeydi; zaman zaman büyülü bir atmosfer oldu (yine de hakikaten üzülüyor insan dinledikçe). Ben Can Güngör'ü izlemek üzere çıktım, ama daha sonra Kaan Boşnak çıkacaktı, aklım kalmadı değil. Hazır içeri girmişken çıkmamak da bir tercihti çünkü. Neyse, sonunda çıktığımda sokağın ucuna kadar bir kuyruk olduğunu gördüm. O kilisedeki yer değerliydi tabii ama gitmeliydim, çünkü Can Güngör bence bu yılın en güzel albümlerinden birisini yapmıştı. Muhtemelen Türkiye'de bundan daha güzel bir albüm çıkmayacak bu sene. Tertemiz, sakin bir şarkıcı/şarkı yazarı müziği, su gibi akan, yormayan müzisyen performansları, kimi zaman hikaye anlatan, kimi zaman da bilinç akışından ibaret duran sözler... Tamamen "olmuş" bir müzik onunki, fazlası eksiği yok. Sahnede de olması gerektiği kadar çalıyor grubuyla (ki grubu da Biz'in Mehmet Güren haricindeki üyelerinden oluşuyor. Mehmet aynı ekibin Nilipek'le de çaldığını söyledi ki aslında bu "imece" usulü son dönemde İstanbul indie sahnesinin paslaşmalarını, dayanışmalarını göstermesi açısından anlamlı). Tertemiz bir performans.


Kilise çıkışında Can Güngör'ü yakalamak için uğraşmayıp Yeldeğirmeni tarafına gitmek de bir yol olabilirdi. Kalben ve Can Kazaz'ı yakalardım, ama yolda çok vakit kaybedeceğimi düşündüm. İKSV'den Harun İzer bu işi bisikletiyle hallediyordu mesela (bisiklete son binişim 10 küsur dikişle sonuçlandığı için bana uygun bir opsiyon değildi). Ben de Moda Sahnesi'ne gittim. The Away Days memleket sahnesinin çalışkan gruplarından birisi. Çizenbayan Elif sayesinde neredeyse ilk konserlerinden beri izliyorum ve mesafe kat ettiklerini söylemem gerekiyor. Can artık sesini daha cesur kullanıyor, sesinde yeni bir ton keşfetmeye başlamış. Grubun sahne enerjisi de iyi. The Away Days'in en büyük handikapı olarak gördüğüm şarkı yazımında da kendilerini geliştiriyorlar. Bu sadece grubun problemi değil aslında: Dream pop gibi bir janrda kalabalıktan sıyrılmak zor. Şarkıların birbirlerinden ayrılması da öyle. The Away Days çaldıkça, yazdıkça, kaydettikçe daha özgün şarkılar yazmaya devam edecek.

Sahneyi Gaye Su Akyol devralmadan önce kalabalığa bakıp sebepsizce duygulandım: "Hafta içi bir gece saat 23:30 ve bir salon dolusu insan konser izlemeyi bekliyor." Gaye Su Akyol'un müziği bana hitap eden bir müzik değil. Ama bunun bir önemi yok, ilk şarkı "Abbas"ta görüyorum ki kendi kitlesini fazlasıyla bulmuş zaten. Akyol'un nağmeli vokallerine her nakaratta seyircilerin korosu katılıyor. Batı işi, kimi zaman surf'e kayan gitarlarla meyhane kokulu sanat müziği vokalleri belki birkaç sene önce kimsenin aklına yatacak bir karışım değildi, ama burada belli ki kimya tutmuş. Dediğim gibi, benim (şimdilik) sevdiğim bir müzik değil, ama bu, Akyol'un bu müziği iyi yaptığını ve sahnede de layığıyla iyi icra ettiği gerçeğini değiştirmiyor. O uzaya giden gitmiş yani.

Yine Bahariye civarlarında Living Room'da Neşet Ruacan Quartet'i dinleyeyim dedim sonra, açıkça söylemek gerekirse fazladan bir mekan daha görmek, fazladan bir grup daha izlemiş olmak için. Yine sıra var: Çarşamba gecesi bir kulüpte müzik dinlemek için dışarıda bekleyen bir iki düzine insan. Ben duygulanıyorum bunlarda arkadaş! Ama sırada daha çok zaman geçirmek istemedim, Karga'da Alpman and The Midnight Walkers'ı dinleyerek geceyi kapatayım istedim. Hem Alpman'ın müziğini seviyorum, hem de Gaye Su Akyol'un efkarından sonra biraz yükseltmek için iyi olur diye düşündüm. Hala kalabalıktı içerisi. Sonuna yetişmiştim ama olsun, duyduğum kadarı da final için yetti.

Neticede harika bir akşamdı: Güzel müzikler, tanıdık yüzler, konser aralarında güzel sohbetler, karşılaşmalarla geçti. En güzeli, müzik için oradan oraya koşturan bir kitlenin varlığıydı galiba. İlk etapta 50 liranın öğrenciler için biraz fazla olduğunu düşünüyordum (böyle sekiz mekanda, neredeyse 20 gruplu bir operasyon için 50 lira makul olabileceğini kabul ediyorum ama düşüncem bu) ve konserler boş geçecek diye korkuyordum ama gördüğüm yaş ortalaması genel Caz Festivali kitlesinin altındaydı, demek ki kitlesine ulaşmıştı. Kadıköy sokaklarında müzik için koşturan, çaba sarf eden, konser aralarında müzik konuşan insanlar... Çarşamba gecesi Kadıköy sokaklarında müzik duyulan değil, hissedilen, dokunulan bir şey haline gelmişti. Salondan sahneden çıkıp semtin kendisi oluvermişti. Festival de böyle bir şey olmalıdır zaten. Çalanların, organize edenlerin, gelip dinleyenlerin hepsinin yüreklerine sağlık. 

Saturday, May 9, 2015

İstanbul 2015 Yaz Konserleri Takvimi


MAYIS  
9 Mayıs Cumartesi: Dimitri Vegas - Like Mike (Top 100 DJ's), KüçükÇiftlik Park
10 Mayıs Pazar: The Dø, Kadebostany, Princess Chelsea, Kalben (Parkfest), KüçükÇiftlik Park
14 Mayıs Perşembe: Blind Guardian, KüçükÇiftlik Park
23 Mayıs Cumartesi: Anna Calvi, Goat, Wild Beasts (Babylon Soundgarden), Babylon Kilyos
23 Mayıs Cumartesi: Anathema, garajistanbul
23-24 Mayıs: Slowdive, Thievery Corporation, Ghostpoet, Yacht, Balthazar, Pantha du Prince, Chill Out Festival, Life Park
30 Mayıs Cumartesi: OneRepublic, Volkswagen Arena
30 Mayıs Cumartesi: Selda & Boom Pam, Wooden Wisdom (Elijah Wood + Turquoise Wisdom), (Ekşi Fest), Life Park
31 Mayıs Pazar: Alt-J, Mew (1st Harvest Festival), KüçükÇiftlik Park

HAZİRAN 
2 Haziran Salı: Mudhoney, Shellac, Salon İKSV
11 Haziran Perşembe: Dying Fetus, Kadıköy Sahne
13-14 Haziran: James Blake, Tom Odell, Metronomy, Hot Chip, Julian Casablancas+The Voidz, José Gonzalez, Little Dragon, Fink, Everything Everything, Austra (One Love 14), Life Park

TEMMUZ 
1 Temmuz Çarşamba: Joan Baez (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi
2 Temmuz Perşembe: Marcus Miller - Afrodeezia (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi
6 Temmuz Pazartesi: Melody Gardot - Wojtek Mazolewski Quintet (İstanbul Caz Festivali), Sepetçiler Kasrı
7 Temmuz Salı: Jools Holland - His Rhythm And Blues Orchestra feat. Marc Almond - Imelda May (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi

AĞUSTOS 
1-2 Ağustos: Korn, Apocalyptica, Soulfly, Gojira, Behemoth, My Dying Bride, Annihilator, Dark Tranquillity, Unleashed, Korpiklaani (Rock Off), Cosmos
14 Ağustos Cuma: The Charlatans, KüçükÇiftlik Park
19 Ağustos Çarşamba: Enrique Iglesias, KüçükÇiftlik Park
29-30-31 Ağustos: Mastodon, Kreator, Arch Enemy, Therion, Katatonia, At The Gates, Carcass, Moonspell, Rotting Christ, Ensiferum (%100 Metal Fest, Headbangers' Weekend), KüçükÇiftlik Park

EYLÜL 
11 Eylül Cuma: Skrillex, KüçükÇiftlik Park
11 Eylül Cuma: Jessie J, Volkswagen Arena

Tuesday, August 26, 2014

Green Man: Yazın en yeşil festivali

Bristol'dan Galler'e giden bir yolda eski bir Renault Megane'ın içindeyiz. Ben, Helen ve Felix. Helen, arabanın sahibi, Bristol'da yaşayan 40'larında bir kadın. Çalışıyor ama dünyayı epeyce gezmiş, kendisi küçükken babası aynı anda iki iş teklifi almış: Biri Bahamalar'da, diğeri Cornwall'da. Bahamalar'ı kabul etmediği için babasına hala kızgın! Felix ise Londralı ama Bristol'da okuyor, aynı zamanda müzisyen. Bright Eyes ve Neutral Milk Hotel seviyor. Annesi müzik yazarı olduğu için benim gibi basın kapısından giriş yapabilecek. Yolda kaset çalarlı eski bir arabada müzik dinliyoruz. Ben onlara hikayemi anlatıyorum, onlar bana. Tanışıyor değiliz, araba paylaşma sitesi gocarshare.com üzerinden denk gelmişiz ama gittiğimiz yer aynı, dolayısıyla pek çok konuda örtüşüyoruz. Bu yaz pek çok kere dediğim gibi, aynı yerde doğduğum insanlarla değil, aynı müziği sevdiğim insanlarla aynı ülkedenim ben. Üç tane hemşehri, bir arabada, Green Man'e gidiyoruz. 

Green Man son yıllarda yükselişte olan, ama Britanya dışında çok bilinen bir festival değil. Bilinçli şekilde orta ölçekte tutuluyor, 15-20 bin civarında bilet satılıp sold-out oluyor. Glastonbury'nin ütopik kültürü, Reading'in teenage festivali oluşu gibi, Green Man de kendini en "dost canlısı" festival olarak tanımlıyor. Harika müzik, büyüleyici atmosfer, nefis yemek, bolca aile görüyorsunuz Green Man'de. Glastonbury'de de çoluk çocuk gelen aileler görmüştüm, ama Green Man'deki kadar çok çocuğun olduğu bir festival görmedim. Uzaktan bunu duyduğumda yadırgamıştım, ama festivalde bunu görünce bunun içerideki sıcaklığı artıran bir unsur olduğunu düşündüm. Çocuklar için oyun alanları, sirkler, el işi çadırları, eğitici bilim standları, ya da uçsuz bucaksız çim gibi yerler var içeride. Bunlar sadece çocuklar için değil ama. İstediğiniz gibi siz de hulahop çeviriyor, top oynayabiliyor ya da plaktan saat yapmayı öğreniyorsunuz. İsterseniz filminizi izlemek için Cinedrome çadırına geçiyorsunuz, isterseniz komedi performanslarını ya da söyleşileri izlemek için Talking Shop'a. İkinci elcilerden, el işi eşya yapıp satanlara kadar alışveriş de yapıyorsunuz. Dükkanlardan yemeklere her şey yerel, "corporate" hiçbir şey yok. 

Bu anlattıklarım, Green Man'i müziğin ötesinde tecrübe edilecek, bir müzik festivalinden çok bir şenlik havasına çeviren unsurlar. Ama elbette Green Man'e yolumu düşüren müzikti. Ülkenin berbat gündemiyle geçen bahar aylarında "yazın bir festival bulsam da gitsem" araştırmalarım sırasında denk geldiğim ve beni en çok ferahlatan line-up buradaydı. Son yıllarda en sevdiğim kadın sanatçılar Neko Case, Sharon Van Etten, Anna Calvi ve Angel Olsen (bir St. Vincent eksikti!) bir yandan, belki de en çok değer verdiğim iki reunion olan Neutral Milk Hotel ve Slint bir yandan. Artı bu yılın parlakları The War On Drugs, Mac DeMarco ve daha pek çoğu... Tarih, fiyat, vize gibi konularda en optimum olan festival buydu zaten, akreditasyon geldikten sonra Avrupa'nın diğer köşelerindeki tüm ihtimalleri eledim. 
Aslında ilk planım biraz Galler'i de gezecek kadar bir iki gün erken gelmekti ama beni vazgeçiren bir iki unsur oldu. Birisi fazladan otel parası bayılacak olmak, ikincisi kamp gereçleri ve kocaman sırt çantasıyla fazladan birkaç tren in-bini yapmamak, üçüncüsü de tam 10 gün boyunca yağmur gösteren Galler havası! Neyse, festivalin başlayacağı sabah düştüm yola. Ve bir şekilde Helen'ın arabasındaydım. Adalılara göre normal, bana ise rüya gibi gelen yollardan, dağlardan geçtikten sonra festival alanına birkaç kilometre kala bir grup polis tarafından durdurulduk. "Son yıllarda festivalde uyuşturucu kullnımı çok arttı o yüzden biz de önlemleri artırdık. Şimdi, eğer uyuşturucu maddeniz varsa bize söylerseniz bir şey olmadan geçip gidersiniz. Ama yok derseniz ve köpek bulursa tutuklanırsınız." Ulan ben temiz geldim ama polise zaten alerjiğiz, bir de gazetede yazarken bile ürktüğüm "arrested" kelimesini bana bakarak söylüyor keltoş polis. Yılda bir iki gün nefes alalım diye festivallere kaçıyoruz, burada da mı buldun beni otorite? Hayır, Türkiye'de uyuşturucu çok daha büyük suçtur ama polisin köpekle araması falan, tuhaf durumlar. Sonra polis beni geçti ve Felix'e kuruldu. Felix'in muhabbetinden arada bir takılan bir eleman olduğunu tahmin etmek zor değil ama insan "Ulan eleman bizi de yakar mı?" diye düşünüyor. Polis de Felix'e psikolojik baskı kurmaya çalışıyor falan, tuhaf durumlar. Neyse, arabadan çıktık, köpek girdi, sağı solu kokladı çıktı. Arabaya tekrar bindiğimizde hislerimizin ortak olduğunu gördük. "Ulan temiziz ama köpek bu, çantaya bir koku sinmiştir bir şey olur, al başına belayı." Sonunda Helen ve Felix'in ortak fikri, Galler'de pek bir olay olmadığı için polislerin kendilerince fazla gaza geldiği oldu. "Hot Fuzz" olayı gibi, ama tam ters yani. 

Kendimi dört gün yağmura hazırlayarak gitmiştim, ama bir isteğim vardı, çadırı kurana kadar yağmur yağmasın. Tam tersi oldu. Çadırı kurarken sağlam yağmur yedim ve eşyalarımın büyük çoğunluğu ıslandı, ama kalan günlerin tamamı neredeyse kupkuruydu. Buna şükretmeli. Artı, 2006 ya da 2007'deki Rock N Coke'ta kocaman bir çadırı devasa yağmur altında (nasıl yaptığımı hala bilemediğim şekilde) kurduğumdan beri kendimi bu konularda kompetan görüyorum. Rock En Seine'in sıcağı, Glastonbury'nin rüzgarı yıkamamış beni, Green Man'in yağmuru mu bitirecek heheyt! Çadırı kurduktan sonra güneş tepeden göründü ben eşyalarımı ve kendimi kurumaya bıraktıktan ve biraz dinlendikten sonra festival alanına doğru geçtim. Perşembe günü keşif günüdür. Ana sahne açılmamıştır, standlar yeni kuruluyordur ve bazı sahnelerde güzel müzikler vardır. O güzel müziklerin bir kısmı Jimi Goodwin imzalıydı. Doves'un has elemanı Jimi Baba, "Odludek" albümüyle solo kariyerine başlamıştı. Doves da iki başyapıttan sonra iki albümde orta şeker gitmişti, bir de Goodwin "Bu eski grubum Doves'tan bir şarkı" diyerek iyice üzdü. Ama çaldığı şarkının "The Sulphur Man" olması, üzerine de "The Last Broadcast" patlatması mutlu etti. "Odludek" de temiz albüm olmuş, Doves'un zirve günleri tadında değil, ama babanın sesi kıvamında. Akşamın olayı ise The Waterboys. 2012'de Rock En Seine'de izlemek beni çok heyecanlandırmıştı. Şimdi bucket list'imde değiller, ama sahnede hala harikalar. Mike Scott baba seyirciyle nefis iletişim kuruyor, bir şarkıya doğaçlama bir monolog ekleyerek performansı adeta kabareye yaklaştırıyor. Anlattığı hikayede kendisi Green Man'e sevgilisiyle gelmiş bir adam, sevgilisiyle birlikte oluyor, ama sonrasında "Ah, hayır, bunu ikinci defa yapamam çünkü Far Out Stage'de The Waterboys var. Biliyorum sen pek sevmezsin ama bence fena değiller" diyor! Scott'ı ilk izlediğimde efsane "The Whole Of The Moon"u tam bir gün önce ölen Neil Armstrong'a adamıştı. Bu sefer de acı tesadüf, şarkıyı Robin Williams'a adıyor: "Too high, too far and too fuckin' soon" deyişi tam Williams'a cuk oturdu. 

Cuma sabahı festivalin en güzel zamanlarındandır. Daha yükselişteyizdir, zirveye çok vardır. Niyetim erken gruplara uzaktan bakmaktı, zira öğleden sonra festivalin basın mensupları için tertiplediği tanışma organizasyonu vardı. Ayıptır söylemesi, 11.30'da çıkan Wildest Dreams'i geç uyandığım için tuvalet ve lavabo kuyruklarındayken kaçırdım. Ana sahne olan Mountain Stage'in açılışı için güzel gidermiş. İyi albüm yapmış DJ Harvey ve tayfası, başka bir yerde yakalamak eğlenceli olabilir. Sonra Highasakite geldi, müziklerini seviyorum ama o hava ve saat için biraz fazla ağırdı kanımca. Britanyalı folk veteranı Michael Chapman babaya biraz bakıp arkaya geçtim. Genelde insanlarla tanışma konusunda pek iyi değilimdir ama neyseki Adalılar söylenenlerin aksine çok sıcakkanlı insanlar. Net olarak konuşmayı çok seviyorlar. Eh, benim de Türkiye'den geliyor oluşum müthiş bir "ice-breaker" çünkü yanılmıyorsam Britanya dışından kalkıp gelen başka bir gazeteci yok benim dışımda. God is in the TV'den bir kızla tanıştım, "Bu beşinci festivalim" dedi, Green Man'e beşinci defa geldiğini anlıyorum. Hayır, beş hafta sonu üst üste başka festivallere gidiyormuş! Bir yerden sonra zor geldiğini anlattı, eve gidip bir-iki gün kalıp çıkmak ve çadırlara dönmek zor geliyor dedi, doğrudur. Ama uzaktan nefis geldi kulağa. Arkada bize ayrılan biraların sonuna geldikten sonra festival alanına döndüm. Azıcık Tunng izledim, beklediğimden enerjiklerdi. Ama öğleden sonra güneşininin altında, hazır biradan çarpılmışken olabilecek en güzel müzik Jonathan Wilson'dan geldi. Hep derim, bir festivalde psychedelik lazımdır. Sen içeceksin, gitar melodileri uzayacak, (olumlu anlamda) içini bayacak, beynini bulandıracak... Wilson sonrasında bir parça kendime gelmem gerekti ama, çünkü Sun Kil Moon çıkacaktı. Mark Kozelek bu yılın en iyi albümlerinden birisini yaptı, malum. Sahnenin kenarına geçti, diğer grup üyeleri diğer köşede. Oturdu, çaldı. Yüzü hep asık, sert bir personası var. Bu adamı kızdırmak istemeyeceğinizi düşünüyorsunuz. Birkaç şarkı sonra seyirciyle ilk temasını kurdu: "Jabberwocky iptal edildi. Ve çok mutluyum. Çünkü yoruldum. Dolayısıyla bu haftasonunu burada geçirebilirim. Arada takılırım, içerim ve birileriyle yatmaya çalışırım. Ama beceremem..." Sonra da kameraya dönüp "Bu kısmı çıkartın" dedi, dudağının kenarına küçük bir gülümseme oturdu. Şarkıları bazen kaldırması güç gelecek kadar ağır, belki de bunu dengelemek için mizah da kişiliğinin bir parçası olmuş. Arada gitar çalmadığı şarkılarda ayağa kalktı, (sanırım) votka şişesini kafasına dikti. Çaldı, söyledi. Etkileyiciydi. Bir ara seyircilere baktı, "Ne kadar çok beyaz insansınız" deyip güldü. 

Performansın ardından bir bira almaya gittim. Festivale herkes kendi birasını getirdiğinden olacak, bar sayısı azdı. Ama yine de çok kuyruk oluşuyordu. Çok uzun sakallı, tahminen 50'li yaşlarında bir adam "Çekilin, ben alkoliğim" diye bağırdı, sonra bana gülümseyip "Yok, işe yaramıyormuş" dedi. Ayaküstü muhabbet ettik. Galliymiş, hatta festival alanına 50-60 kilometre mesafeden gelmiş. Geçen yıllarda İstanbul'u görmüş, hayran kalmış. "Katman katman tarih var" dedi. Sonra bana bir bira ısmarladı, misafirverlikten olacak. Ada insanına bir kez daha ısındım. Bira demişken, Green Man'de bir de Ale ve Cider Festivali vardı. 50'şer çeşit Ale ve Cider satıştaydı! Hepsini deneyen oldu mu bilmiyorum ama ben beş tane ale denedim. Sonra ana sahnede Augustines çıktı, Amerikalı enerjik bir grup, daha önceden dinlememiştim. İkinci sahne olan Far Out'ta Toy ve Poliça arka arkaya çıkıyordu, onlara pek bakmadım. Üçüncü sahne sayılabilecek Walled Garden'da Leeds'li Adult Jazz vardı. İlk albümlerini gelmeden dinlemiştim, iyi çocuklar, iyi de çaldılar, ama albümlerindeki "sessizlik" sahnede yerini biraz daha "jenerik" bir indie rock sound'una bırakmış. Stüdyodaki sahneye her zaman kusursuz tercüme edilemeyebiliyor. Gece kapanışta her iki sahnede epeyi iyi bir dörtlü var: Daughter ile Mac DeMarco, Beirut ile Caribou çakışıyor. Önce biraz Daughter, sonra Mac DeMarco'ya geçiyorum. Daughter kişisel ve sakin müziğine karşın büyük sahneyi tahminimden iyi kaldırdı. Britanya'da da epeyi büyümüşler. Mac DeMarco tahminimden daha az kalabalık, ama epeyi iyi çalıyorlar. Şarkılar arasında grup üyeleriyle muhabbetleri de komik. Beirut için biraz yorgundum, önceden de izlediğim için biraz bakıp kaçtım. Şimdi düşününce aslında Caribou'da kalmalıydım ama yorgundum ve 45 dakika beklemem gerekiyordu, bekleyemedim. Hele Caribou'dan sonra The 2 Bears da vardı ama olmadı. Belki biraz kahve ya da Red Bull falan alıp kendimi canlandırmayı deneyebilirdim. Bir dahaki sefere artık. 

Cumartesi festivalin büyük günü. Kişisel highlight'larımın büyük bölümü bugün çıkacaktı. Artı, iki gün tek tabanca takıldıktan sonra Londra'dan arkadaşım Onur da bana katılacaktı. Normalde yalnız tatil yapmayı ya da festivale gitmeyi seviyorum. Ama bir noktada insan paylaşmak istiyor. Cumartesi sabahının ilk isimleri Georgia Ruth ve Zachary Cole'u neden kaçırdığımı hatırlıyorum: İki günden sonra basın çadırında wi-fi yeniden çalışmaya başladı ve o gün Premier Lig başladığı için fantezi futbol takımımı kurmaya çalıştım. Mutual Benefit'e yemek yerken uzaktan baktık, ama Angel Olsen'la birlikte artık yaklaşma vakti geldi. Angel'ın sahne elektriği buz gibi. Tek kaşı havada, arada ufak gülümsemeler dışında ifadesiz bir yüzle söylüyor. Gerçekte daha güzel, hatta Emma Stone'a benziyor. Pek konuşmadı ama konuştuğunda "Siz hiç bir festivalde çaldınız mı? Biz çaldık. Hatta hala çalıyoruz, o yüzden bu alkışları hak ettik" gibi şeyler söyledi, dolayısıyla söylemese daha iyiydi. Ama olsun, müziği güzeldi, kendisi güzel söyledi, grubu iyi çaldı. Ardından Neko Case vardı ama önce sahneye bir adam çıktı. Elleri titreyerek tuttuğu kağıttan bir hikaye anlatmaya başladı. Birkaç yıl önce bu festivalde tanıştığı bir kızla ilişkisini anlattı. Evet, sonra kızı sahneye çağırdı, diz çöktü ve evlenme teklif etti. Harika bir andı, izleyicilerden pek çoğunun da gözlerinin dolduğunu bizzat gördüm. Sonra Neko Case çıktı, "Böyle bir şeyin nasıl üstüne çıkarsınız ki?" diye sordu. Neko'yu ne kadar sevdiğimi bu blogun sadık okuyucuları bilirler, ama bence kendisinin düzenli dinleyicisi olmayan kitleyi de kazanmayı başardılar. Geri vokalisti Kelly Hogan'ın seyircilerle diyaloğu her zaman olduğu gibi iletişimin çok özel bir parçası. Neko'nun da keyfi yerindeydi. 15 aylık uzun bir turnenin son konseriydi bu. Tüm grup rahatlamış görünüyordu, yine ağırlıklı olarak son üç albümden çaldılar. Aralık ayında Neko'nun peşinden Almanya'ya gitmiştim, demek ki o kadar acele etmeye gerek yokmuş, ama konserleri o kadar su gibi, şarkıları o kadar güzel ki, 3-4 kere olsa daha izlerim. Bir sonraki albüm için arayı bu kadar uzun tutmasın da. The Walkmen'i çok severim, Hamilton Leithauser'ın da ilk albümünü beğendim. Leithauser sahnede tam bir beyefendi. Üç sene önce Glastonbury sahnesinde de çok jantiydi, tüm çamurun içinde parlamıştı, şimdi de öyle oldu. Akşamüstüne yakıştı. 

Ardından Sharon Van Etten geliyordu ki, benim için festivalin zirvelerindendi. "Are We There" çok güzel albüm, ama ilk dinlediğime göre sürekli güzelleşiyor, derinleşiyor. "Tarifa" bu yıl en çok dinlediğim şarkı olacak gibi görünüyor mesela. Büyük ölçüde son albümden çaldı, iyi de etti. Şarkılarının ağır melankolik havasını yaptığı tuhaf esprilerle dağıttıysa da çok şekerdi, çok sempatikti, çok güzeldi. Son şarkısı "Every Time The Sun Comes Up"ta Leithauser'ı sahneye davet etti. En sonda da "Birazdan Rough Trade çadırında olacağız" dedi. Festivalden günler önce "Are We There"in plağını almış ama Londra'da bırakmıştım. Festivalden de "Tramp"in plağını aldım ve sırayı beklemeye başladım. Ağır ilerledi sıra, belli ki insanlarla vakit geçiriyor, "tatava yapma imzala geç" demiyordu. Sıra bana geldi, kendimi tanıttım, "Türkiye'den gelen bir müzik yazarıyım ama aynı zamanda büyük bir hayranım" dedim, çok güzel güldü. Son albüme bayıldığımı söyledim, teşekkür etti. Buradaki konseri hatırlattım, buraları çok sevdiğini söyledi. Bilmiyorum, ben inandım. Sonra bir fotoğraf çekildik, cep telefonumun Snoopy kabını beğendi, "Aa bunu nereden buldun?" dedi. Köşesi kırık olmasa çıkartıp hediye edeyim dedim, ama vazgeçtim sonra. Bir de ona "Albümü dinlediğimde senin için üzüldüm, çok hüzünlü bu şarkılar, kim seni böyle üzdü, şimdi iyisin değil mi" gibi şeyler sormak istedim, soramadım. Vedalaştık. Ana sahnede The War On Drugs vardı. Bu yıl özellikle Britanya'da çok büyüdüler. Eh, bu yoldan ilerlerse daha da büyüyecekler. Uzun gitar soloları olmayan bir Dire Straits ya da hitleri olmayan bir Bryan Adams gibiler. "Lost In The Dream" de tadı gittikçe artan bir albüm. İmza olayı yüzünden performansın yarısını kaçırdım ama yakaladığım kısımda "Red Eyes" vardı. Şarkının iki defa tekrar eden solo bölümünde güzel bir air guitar patlattım. Durduğumda önümdeki iki velet bana bakıyorlardı. "Ne bakıyorsunuz" diyecek gibi oldum ama meğerse ellerinde marshmellow pakedi varmış, bana ikram etmek istemişler. Aldım, "Eyvallah" dedim. 

Mountain Stage'i Mercury Rev kapatıyordu, üstelik "Deserter's Songs" çalacaklardı ama tüm gün ihmal ettiğim Far Out'a yollanmam lazımdı. Gün boyunca Ought, Fat White Family, I Break Horses ve Panda Bear kaçmıştı, Walled Garden'daki East India Youth'u da kaçıracaktım ama kaçmaması gereken bir grup çalıyordu: SLINT! Reunion'ları sevmem, bitmiş bir hikayenin yeniden başlaması pek lezzet vermez. Ama Slint'te durum farklıydı. Bir başyapıt yayınladıktan sonra karanlığa karışmışlar, o albümü hak ettiği kadar çalamamışlardı. Geçen yılki geri dönüşleri bu yüzden anlamlıydı. Konserleri de büyük lezzet verdi. Şarkılar eskisi kadar keskin, yükseliş ve alçalışları ilk günkü kadar çarpıcıydı. Kimi zaman sessizce şarkılar dinleniyor, kimi zaman da birlikte kopuluyordu. Ağır ilerleyen birkaç şarkıdan sonra "Bizimle kalın, rocker'lar yolda" anonsu yapmalarını biraz yadırgadıysam da seyirci mesajı aldı, finalde müthiş bir pogo döndü. Karanlıklar ardında, minimum diyalog, neredeyse hiç duyulmayan bir vokal ve muhteşem bir gürültü yağmuruyla süper bir konserdi. Bunun üzerine çok sevsem de The Field'ı izleyip büyüyü bozmaya gerek yoktu. 
Pazar, festivalin son günü. Akşama kadar pek çok çadırın indiğini, festival alanından yakındaki kent olan Abergevanny'ye servislerin kalktığını görebiliyorsunuz. Hüzünlü bir an. Ama daha izlenecek çok şey var. Sabah Galli sanatçı 9 Bach ve Other Lives'a uzaktan, kahvaltı eşliğinde baktık. Sonra Nick Mulvey vardı. İlk albümüne bayıldığım adam, "First Mind"ın sessiz ve atmosferik folkunu büyük sahneye nefis taşıdı. Ana sahnede olup çoğu zaman tek başına ve tek enstrümanla binlerce kişiyi etkilemek kolay değildi, ama hakkını verdi. Sonra Mountain Stage'de sıra Boy & Bear'indi ama son gün diğer taraflara daha çok baktık. Bilim çadırı, oyun alanları, kitapçılar, plakçılarla geçti gün. Bir de Rising sahnesine daha çok baktık. Konuştuğum bir İngiliz meslektaşım, "Bu festivalin asıl olayı keşif" dedi. Tabii bütün büyük grupları izlediği için söylemesi kolay. Ama Green Man de bu konuda bir repütasyon geliştiren bir festival. Michael Kiwanuka, Daughter, Ben Howard gibi isimlerin ilk olarak çıktığı festival bu olmuş. Ben de ara ara izlemelerim sırasında Flo Morrissey, LoveStopRepeat, Threatmantics, No Thee No Ess gibi grupları sevdim, yazdım deftere. Sonra saat 5 olunca ana sahne civarına döndüm ama, zira Anna Calvi vardı. İlk albümünden beri takipte olduğum Calvi, kanımca son yılların en dikkate değer müzisyenlerinden. İyi bir vokalist, daha iyi bir şarkı yazarı, çok daha iyi bir gitarist. Klişelerden uzak müziğini sahneye de nefis taşıdı. Gitar sololarıyla da seyirciyi avucunun içine aldı. Belki herkes hayran değildi, ama konser bittiğinde fazladan birkaç bin yeni dinleyicisi olduğuna eminim. Albümlerine baktığımızda Bill Callahan da aşağıda kalır bir isim değil, ama kendisinin cool'luğu, Anna Calvi'nin alev alev performansından sonra bana iyi gelmedi. Uzaktan baktık ama Far Out'ta Simian Mobile Disco'ya gitmek iyi geldi. Yeni projeleri "Whorl" birer synth ve sequencer ile canlı kaydedilmiş bir albüm. Grup da o albümü çaldı. Elektronik müzik adına yaratıcı bir deney, sonuca bakılırsa iş gördüğünü de söylemeli. Sonrasında biraz Real Estate, biraz da First Aid Kit'e baktık, biraz bira depoladık ve gecenin olayına hazır hale geldik. Neutral Milk Hotel izleyecektik ve her şey mükemmel olmalıydı. Biraz kafam olmalıydı ama konserde tuvaletim gelmemeliydi. Sahneye yaklaşmak için geç davranmamalıydım ama çok erken hareket edip yorulmamalıydım da. Konser başlamadan önce bir anons yapıldı, grup konserde cep telefonları dahil hiçbir kayıt yapılmasını istemiyordu. Sahnenin iki yanındaki ekranlar da kapatıldı. Sonra tam 22:30'da ışıklar söndü. Saçı sakalı birbirine karışmış bir adam sahnenin sağ tarafına geçti. Hiçbir şey söylemedi, elini kaldırıp insanları selamladı ve "Two-Headed Boy"u çalmaya başladı. Jeff Mangum karşımızda, tarihin en güzel albümlerinden birisinden çalıyordu! Şarkı "The Fool"a bağlanırken grup üyeleri gelip sound'u arşa değdirdiler. Sonrası, her anı mükemmel bir performanstı. Mangum'ın personası dolayısıyla içe dönük, soğuk bir performans beklerken tüm üyelerin enerjik çaldığı, belki Neutral Milk Hotel'in ihmal edilen lo-fi temposunun hakkını sonuna kadar veren bir konserle karşılaştık. Üflemeliler, gitarlar, feedback'ler, tamamen analog şekilde (mesela testereyle!) üretilen efektler, her şey kusursuzdu. İzlediğim en büyüleyici, en nefis performanslardan birisiydi. "In The Aeroplane Over The Sea"nin tamamı çalındı, birkaç şarkıda "On Avery Island" ziyaret edildi. Hemen herkes uyarıya kulak verdi, kimse cep telefonunu açmadı. Tamamen sahnedekine, müziğe konsantre olduğumuz o konserlerden biriydi. 10 yıldır böylesini yaşamıyoruz belki de. Neutral Milk Hotel de zaten bu konseri 15 yıl önce veriyor olmalıydı. Eğrisi doğrusuna denk geldi. 1990'ların sonundan bir günü 2014'te yaşadık, ama ne nostalji duygusu vardı, ne de bayatlamışlık hissi. Bir indie rock efsanesini kanlı canlı izledik. Aklımıza "Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler" gelmedi. 

Konser bittikten sonra Green Man'in yanına gittik. Dört gün boyunca alanın ortasından herkese tepeden bakan dev adam geleneksel olarak bir kez daha yakılacaktı. Işıklar söndü, Green Man yakıldı, havai fişekler patladı ve 20.000 dost, belki de bir daha görüşmemek üzere ayrıldı. Mükemmel bir festivale mükemmel bir final oldu. 

Sunday, July 20, 2014

Bir Sofar Sounds deneyimi

Sofar Sounds konseptini duymayan pek kalmamıştır herhalde. Dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen, geçen yıldan beri İstanbul ayağı da başlayan farklı bir konser deneyimi bu özetle. Bir evin oturma odasının konforu ve yakınlığında gerçekleşen bir konserler dizisi bu. Konserleri izlemek isteyenler mail atıp isimlerini yazdırıyorlar, yaklaşık 40 kişilik davetli listesine girebilirlerse son birkaç gün bir mail alıp adresten ve katılan gruplardan haberdar ediliyorlar. Konserler ücretsiz. Ama en güzeli, telefonlar bir kenara bırakılıyor, kimse konuşmuyor ve müzik dinliyor. Son zamanlarda kaçınız bir konserde gürültüden sahnedekini duyamadınız? Eminim sayınız hiç de az değildir. Ama dönüp de bir kendimize bakalım, kaçınız telefonunuza konser boyunca hiç bakmadınız, gözlerinizi sahneden hiç ayırmadınız? Yalan yok, böylesi bir konsantrasyonu ve odaklanmayı uzun zamandır yapamıyorum. Bu yüzden gecikmeli de olsa ilk Sofar Sounds deneyimim beni çok heyecanlandırdı.

Dün sabah hepimize "Bu yağan yağmursa daha önce yağmur diye yağanlar neydi?" dedirten bir doğa olayı sebebiyle son gün içerisinde konserin adresi Levent'teki bahçeli bir evden Moda'daki bir eve taşındı. Çok da iyi olmuş, herhalde İstanbul'da gördüğüm en güzel evi görmüş oldum! Katılımcı gruplar da Biz, Can Kazaz ve Ah! Kosmos'tu.

Saat 19 gibi Biz sahne aldı. Daha doğrusu sahne almadı da, salonun kendilerine ait köşesine geçtiler, biz de diğer köşelere dizilmiş olarak onları izledik! Biz'in "Müzik İstiyoruz" kaydı, memlekette son yıllarda en sevdiğim indie işlerden birisiydi. (2012'nin En İyi Yerli Albümleri listemde Biz iki numaradaydı) Geçenlerde "Aydınlık Bizimdir" single'ını çıkarttılar ama asıl bu hafta itibariyle yeni albüm için kayda giriyorlarmış. Bir şarkı dışında (ilk albümün açılış şarkısı "Hepimiz Birimiz") dışında yeni şarkılarını çaldılar. Zaten bu tip bir konsere uygun şekilde yarı-akustikleştirilmeye müsait bir müzikleri vardır Biz'in, yeni şarkılar da çok çok iyi geldi. Biz, Mehmet Güren dışında tüm elemanlarını değiştirdi, gruba emek vermiş kimseye haksızlık olmasın ama şu anki kadronun kimyası ideal göründü. Grup sonbahar gibi albümün çıkmasını planlıyor, gelecek yılın baharında açık hava ve üniversite festivallerinde onları görmek güzel olacaktır. Küçük odaların tadı da ayrı tabii!

İkinci sırada Can Kazaz çıktı meydane. Kendisine de diğer gitarda Efe Demiral eşlik etti. Tatlı, küçük akustik şarkıları var Can'ın. Şarkıları kimi zaman indie'den pop balladları tarafına da geçiyor, ama yaratıcı sözleri ve sakin vokaliyle genç bir Bülent Ortaçgil ipuçları dahi veriyor. Epeyi heyecanlı gözüktü performansın başlarında, sanki çok bağırmaya bile çekindi başlarda. Sonra kendisi de söyledi, ilk konseriymiş. Umut veren, keyifli manevraları ve zekice sözleri olan sakin bir müzik yapıyor Kazaz. Yalnız konserden sonra öğrendim ki, geçen yıldan beri internette viral olan pek çok Tayyip Erdoğan remix'i yapan kişi de oymuş. Bu sakin, utangaç halinin gerisinde yaman bir adam var yani. Hem yeni albümü "Yollar ve Su"dan parçaları, hem de o remix'leri kendisinin Soundcloud adresinden bulabilirsiniz: https://soundcloud.com/cankazaz

Finali Ah! Kosmos yaptı. Geçen yıldan beri adını duymuş olmanız muhtemel, çünkü geçen yıl çıkarttığı "Flesh"le sadece buradan değil, yurtdışından da geri dönüş alan bir EP yaptı Başak Günak. Halen de memleket dışında pek çok etkinlikte çalmaya devam ediyor. Sahnede kendisine gitarda Övünç Dan, görsellerde ise Gizem Aksu eşlik ediyor. Söylenene göre bu, Sofar Sounds tarihinde insanların yerlerinde oturmadığı ilk konsermiş. Konser başlarken insanları "İsteyen ayağa kalkabilir, telefonla ilgilenebilir" diye bir "uyarı" yapmaları eğlenceliydi, ama pek çok kişinin de ayağa kalkıp müzik dışında bir şeyle ilgilenmemesi etkileyiciydi. Günay'ın şarkıları kimi zaman soğuk ve kişisel bir ambient sınırlarında, kimi zaman ise yüksek tempolu ve tüm kalabalığı angaje edebilen bir electronica karakterinde. Bazı şarkılarında tekrara dayalı gitar melodilerini kullanarak post-rock'a da selam duruyor hatta. Ah! Kosmos'un çok yönlü elektronik müziğini gerek Bandcamp sayfasından, gerek de konserlerinden takip edebilirsiniz. (http://ahkosmos.bandcamp.com/)

Güzel keşifler, bildik güzel sesleri yeniden duymuş olmanın hazzıyla su gibi akıveren üç güzel konserdi. Ama sanırım, asıl güzel doygunluk müziğin bana verdiği hazzın ötesinde, müziği paylaşmanın keyfindeydi. Geçen ay Glastonbury'yi BBC marifetiyle oturma odamdan izlerken, Arcade Fire'ın "Wake Up"ına onbinlerce insanın eşlik edişinde hissettiğim bir duygu vardı: "Ben hep birlikte Wake Up'ı, Seven Nation Army'yi ya da Where is My Mind'ı söyleyen insanlarla hemşehri hissediyorum, başkasıyla değil." Aynı dili konuşmak, aynı şehirde doğmak mesele değil, aynı şarkıları sevmek, söylemek. Dün kocaman bir salonu güzel müzikleri dinleyen insanlar olurken de aklıma geldi: Bu kadarken ve aynı şey için birlikteyken ne güzeliz. Geçen aylarda İstanbul Film Festivali'nin son hafta sonu, Record Store Day ve Bookserf'lü Olma Günü aynı güne denk geldiğinde hissettiklerim gibi. Eminim siz de bu tip bir şeye katıldığınızda daha mutlu hissedeceksiniz, daha fazla nefes aldığınızı hissedeceksiniz. Dün bunu hissettiren Sofar Sounds ekibine, çalan tüm gruplara, evini açan Gözde Hanım'a ve gelip huşu içinde müzik dinleyen herkes, iyi ki var. Bir de Kadıköy, son zamanlarda İstanbul'da en çok nefes alan yer, o da iyi ki var.

Facebook: http://www.facebook.com/sofaristanbul
Twitter: http://twitter.com/sofaristanbul