Showing posts with label futbol. Show all posts
Showing posts with label futbol. Show all posts

Tuesday, December 6, 2011

2011: An Anfield Odyssey

Barcelona hep Katalanların milli takımı olarak anılır ya, Liverpool da Scouser'ların milli takımı. Tıpkı "Welcome to Sarajevo"da "Beatles İngiltere'den değil ki, Liverpool'dan" demesi gibi, Liverpool'lular da kendilerine "İngiliz değil Scouser" demeyi tercih ederler. Bir anlamda ülkenin geri kalanındakilerle bir kopuklukları var ve bu onlar için hiç sorun değil.

Dünyada sadece birkaç takıma nasip olacak kadar çok öyküsü vardır Liverpool’un. Tarihi, başarıları, kültürü, taraftarları, muhalifliği falan filan. Bir yerde açılınca muhabbeti, futbol dilencileri hemen coşar, Kop’tan girer, liman işçilerine destek veren Robbie Fowler’dan çıkarlar.

Ben Liverpool’a bunlar sayesinde vurulmadım. Beni çeken kırmızı renkti, futbolun bir başka oynandığı İngiltere Premier Ligi’nde kendine has bir takım oluşuydu, Okay Karacan’ın “McManaman” telaffuzuydu... Tam 1994-95 sezonunda, Macca’nın başını çektiği, Fowler, Collymore, Redknapp’lı Spice Boys yıllarıydı. O, Liverpool’un son 40 yıldaki en karanlık dönemiydi şüphesiz ama ben bundan haberdar değildim. Bir takıma aşık olmuştum ve “The Beach”te dendiği gibi, neden aşık olduğumla ilgili sebepler üretsem de o sebeplerin doğru olması gerekmiyordu. Ben önce o takımı sevdim, sonra sebepleri geldi. Şükür ki o sebepler hep güzeldi. Bir parçası olmaktan gurur duyduğum bir takım, bir kültür, bir tarih oldu Liverpool’unki. Ve galiba bundan yıllar önce soğuduğum ülke içi rekabetinden kopup alabildiğim ferah bir nefesti o İngiliz futbolu sevgim, Liverpool tutkum.

Liverpool’u hep uzaktan sevdim aslında, ama şansım yaver gitti, 2000’ler boyunca sıkça yolu Türkiye’ye düştü Kırmızıların. Galatasaray’la üç defa oynadılar, Beşiktaş’la bir. Bir kere de Trabzon’a geldiler, atladım gittim tabii. Eh, 2005’in yeri ayrı. Aylarca sessiz sessiz içimden kurduğum bir hayalin, dileğinin gerçekleşmesi var. Gözlerimin önünde, Liverpool’un futbol tarihinin en görkemli masalını gerçekleştirişi var.

İlginçtir, o maçı bir kenara koyarsak, Liverpool’un İstanbul ziyaretleri hep mutsuz. Trabzon’daki galibiyet Liverpool’un Türkiye topraklarındaki tek galibiyeti hatta. Evet, o takımı izlemek konusunda yılda bir kere ortalamasını tutturuyordum, ama artık “mabede” gitmenin vakti gelmişti. Anfield Road’da, Kop’ta bir maç izlemeliydim artık. Liverpool resmi sitesine yazdığım yazılar vasıtasıyla tanışıp arkadaş olduğumuz James Carroll’la yazıştım, “Bilet bulur muyum?” dedim, “Ne zaman istersen” dedi. Fikstür çekimi yapılınca vizemin biteceği tarihe kadar olan bölüme baktım, 27 Kasım’daki Manchester City maçı Kop tavafı için en uygun zamandı.

Önceki hafta sonu Liverpool’daydım. İlk seferim değildi, 2009’da gittiğimde de stadın müzesini görmüştüm ama mevsim yazdı, maç yoktu. Bir gün geri döneceğimi biliyordum. Tek mesele Stanley Park denen yere gitmeden önce gerçekleştirmekti bunu.

Dünyanın en güzel ofisi!

Maçtan önceki akşam James bana Liverpool'un ofisini gezdiriyor. Büyük bir plazanın üç katı kulübe ait. Bir kartla giriyoruz, "Burası web sitesi, burası televizyon stüdyoları, burası kulüp dergisinin yeri" diye gösteriyor. Şüphesiz tahminimden küçük ama sevimli ve modern bir yer. "Yönetimin ofisleri üst katta" diyor, basbayağı Ian Ayre'in ofisinden falan bahsediyor. "Üst kata da çıkardık ama benim kartım orayı açmıyor." Bir Cumartesi akşamı, olabileceğim en güzel yerlerden birindeyim. Çoğu insana göre herhangi bir ofis, bana göre Liverpool'un beynindeyiz! (Melwood'a gidip antrenman izleme fikrim maalesef daha önce basına kapalı olduğu için nazikçe reddedildi)

Burası LFC.tv'deki talk show'ların çekildiği stüdyo. Hiçbir şey replika değil, formalar ve kupalar dahil.


Stüdyo detayları arasında Beşiktaş flaması da var.

Birkaç hatıra fotoğrafından sonra çıkıp bir pub’da içiyoruz. Bana Liverpool’a nasıl bağlandığımı sormuyor artık, bu şaşkınlığı geçen sene Trabzon’da atmıştı. Liverpool'da futbolun her şey olduğunu anlatıyor. Aslında anlatmasına gerek yok, her köşede bunu görebiliyor insan.

“Sadece biz değil, rakibimizdir ama Everton da böyledir,” diyor James. “İngiltere'de başka hiçbir kentte bu kadar futbol tutkusu göremezsin. Belki Newcastle biraz yaklaşabilir, Sunderland'le rekabetleri falan. Ama asla Liverpool kadar değil.”

Liverpool’a yeni transfer olan oyuncular ilk başlarda şehir merkezinde kalırmış, ama zamanla şehir dışına yerleşirlermiş, o kadar ilgi fazla gelirmiş.

“Çünkü burada futbolcular gerçekten kahraman statüsünde. Bir yerden sonra oyunculara fazla gelebiliyor,” diyor James. Doğru, her köşede bir dükkanda formalar satılıyor, o formaların üzerinde Gerrard’lar, Suarez’ler, Carroll’lar, Reina’lar... Liverpool kentinin çoğunun Everton’ı tuttuğuna dair bir şehir efsanesi varmış, ben duymamıştım ama James de “Bu bir mit” diyor. Öyle, gerçekten çoğunluğun Liverpool olduğunu görmemek mümkün değil.

Gerçekten futbol Liverpool'u tanımlayan en temel iki ögeden biri (Diğeri tabii ki The Beatles). Şehir futbolla yaşıyor, futbolla alakası olmayan bir köşe bulmanız mümkün değil. “Her çocuk küçük yaştan babasından takımını alır. Kızlar bile, futbolu sevmeseler dahi, bir takım tutarlar. Ya kırmızısındır, ya da mavi.

Ben kırmızıyım ve dolayısıyla Everton'dan hiç hazmetmiyorum. Ama bir gerçek var ki, bir Liverpoollu, sevmese dahi Evertonlıya Londra veya Manchester takımlarını tutanlardan daha fazla saygı duyar. 1986'daki efsane FA Cup finalinden sonra karşlıklı olarak “Merseyside” diye tempo tutmuşlukları var. Rhys Jones için Anfield’da Everton marşının çalınması ya da Evertonlıların Michael Shields’a destek vermesi de...

Rekabet başka bir şey, düşmanlık başka. Pazar günü gerçekten de içinde olmayı hep hayal ettiğim yerdeyim. Anfield yakınındaki iki meşhur pub'dan biri olan The Arkles'ta içerken içeride 10-15 tane de City'li olduğunu görüyorum. En ufak bir sürtüşme yok. Nasıl olsun gerçi, deplasmana gelenlerin pek çoğu 55 yaşından büyük amca be teyzeler. Pub'da yan yana bira içip içeri girilecek, farklı taraflarda oturulacak ve nihayetinde herkes takımını destekleyecek. Öyle de oluyor. Özellikle de biz, Liverpool'un neden dünyadaki en güçlü iç saha takımlarından birisi olduğunun kanıtları olarak Kop'tayız. John Toshack'ın bir NTV röportajında "Top kaleciyi geçse üfleyerek topu çıkartmaya çalışır" dediği Kop bu. Veya James'in 25 Mayıs 2005'teki İstanbul masalını açıklamak için dediği gibi "Liverpool böyle şeyleri yapabilen bir takım. Nasıl olduğunu bilmesem de." Ve daha önceki hafta 2-1 yendiğimiz maçın öncesinde Fernando Torres'in dediği gibi "Liverpool kendinden daha pahalı takımlara karşı bile kafa kafaya oynayabiliyordu." Torres bunu Rafael Benitez'e bağlıyordu. Rafa'ya sevgim çok büyük ama bu onun değil, Liverpool'un bir hasletiydi. O pazar günü Anfield'a gelen takım bu sene hiç yenilmemişti, kabaca bir tarifle ikinci takımını lige koysak ikinci bitirecek kadar geniş bir kadroya sahipti ve ortak ezeli rakibimiz Manchester United'a deplasmanda altı tane sallamıştı. Ama biz biliyorduk ki, Anfield'a çıkıldığında dünyanın en iyi takımı bizdik. Bunu anlamayanlar vardır, Roy Hodgson mesela. Liverpool'un ne demek olduğunu idrak edememiş, oradan br kontratak takımı yaratmaya çalışmış, dolayısıyla Liverpool'un son 30 yılında en kısa çalışan menajer olmuştu. (James onun dönemini "Konuşurken çok bilgi yanlışı yapıyordu, her şeyi kontrol etmek zorunda kalıyorduk" diye hatırlıyor, Raul Meirelles'in mevkiini bilmediğini açıkça söyleyen, Danny Murphy'ye Messi'ymiş muamelesi yapan bir adamdan bahsediyoruz)

Maç öncesi Kop'taki dev bayrak. Beş Avrupa şampiyonluğunu anlatıyor ve açıkça Manchester City'ye (zamanında Chelsea'ye de verilen) "Form is temporary, class is permanent" mesajı veriliyor.

Neyse ki, Liverpool King Kenny ile çok doğal ve muhteşem bir uyum içinde. Liverpool'un ne olduğunu herkesten iyi biliyor, tüm İngiltere'de muazzam saygı görüyor ve Kop'un nasıl bir hayat damarı olduğunun farkında. Maç sırasında adına tezahüratlar yapıldığında dönüp el sallamayı ihmal etmiyor mesela. Ama Kop bunu hak eden bir yer. Her an oyunun içinde: Luis Suarez'e Depeche Mode'un "Just Can't Get Enough"ıyla, Jose Enrique'ye "oley oley oley oley"sen uyarlama tezahüratla sesleniyorlar. Takımı atağa kaldırırken itici güç oluyor, savunurken rakibi yıldırıcı. Futbolu bu kadar iyi bilen bir kitlenin yanında olmadığımı hissediyorum. Tepki zamanı, Türkiye tribünlerinde olaylara hep bir yarım saniye geç tepki verdiğimizi düşünürdüm. Anfield'da top kaleye giderken çizgi geçmeden gol olacağını anlayan insanlarla izliyoruz. Her an sabırlı, futbolculara karşı anlayışlılar. Hani bir tribünde ya ateşli olursunuz, ya da "Ben oturup maçı izleyeceğim" dersiniz ya, Anfield'da özellikle İngiltere'nin ayakta maç izlenen tek tribünü Kop'ta bunun ikisini birden yaşıyorsunuz.

Son ana kadar sıkıştırdık o gün City'yi, bu sene onları yenen ilk takım olmaya çok yaklaştık (özellikle bariz şekilde seyirci baskısıyla gelen Balotelli kırmızı kartından sonra) ama tıpkı United karşısında olduğu gibi yine bir kaleci, bu sefer Joe Hart izin vermiyor zafere. Bir hafta önce Stamford Bridge'de gelen Chelsea galibiyetinden sonra bir de City'yi yenmek çok büyük bir sıçrama olacak ama olamıyor işte.

Maç bitiminde herkes biraz buruk ama son düdükten itibaren alkış yükseliyor, önce bizim çocuklara, sonra başta Hart olmak üzere City takımına. Kalabalık kolayca dağılıyor, benim gibi hatıra fotoğrafı çektiren de yok değil. Stada iki dakika mesafedeki hostelime dönüyorum, yarım saat sonra çantalarımla stadın önünden geçerken büyük bir topluluk hala orada, takım otobüsünün çıkmasını bekliyor. Onlara sevgilerini göstermek, bir imza almak, hiç olmazsa el sallayabilmek için. Öyle de oluyor, durup düşünüyorum, Türkiye'de biz futbolu sevmeyi ne zaman unuttuk acaba? Ne zaman oyuncuları protesto etmek için değil, yalnızca hayranlıktan beklemez olduk? Ne zaman onlar mahallenin güzel abileri olmaktan çıktılar?

Stad girişindeki Hillsborough anıtı.

Liverpool'a aşık olma sebeplerimi bir bir görüp sevindim Anfield'da. Adeta futbolla aşk tazelemiş oldum. Hem güzel oynayan büyük bir takım olup başlangıçtaki değerlerini yitirmemek, çok büyüyüp bir yandan küçük kalmaktan gocunmamak... Buydu işte sevdiğim. Maç boyunca yanımdaki iki koltuğun sezonluk sahiplerini kestim. 30'lu yaşlarının başında, belli ki fanatik dönemleri geride kalmış baba ve yanında 5-6 yaşındaki oğlu. Kafasında şapkası, elinde maç dergisi, katılabildiği ölçüde tezahüratlara eşlik edişiyle çekirdekten yetişmekte olan bir ufaklık. Çok özendim ve içlendim. Çocuğumu nasıl bir şevkle böyle futbol sevdalısı yapacaktım ki ben? Onbeş günde bir pazar Kop'a onu götürmedikten sonra... Olsun, hayali bile güzeldi...

Monday, November 21, 2011

Gabon macerası

"önümüzdeki aylarda afrika uluslar kupası'nı düzenleyecek olan gabon, bu büyük organizasyona hazırlıklarını paylaşmak üzere sizleri davet ediyor." üç aşağı beş yukarı bu cümlelerle ifade edilmiş olan bir davet sayesinde düştü gabon'a yolum. bir şekilde adını duymuştum elbette, ama haritada sorsanız gösteremezdim öncesinde. gidip gördüm, batı afrika'da, okyanus kıyısında, 1.5 milyonluk minik bir ülkeymiş gabon.


libreville şehir merkezindeki ufak bir çarşı

afrika'ya ilk ayak basışım değil bu: son bir buçuk yıl içerisinde üç defa gittim kara kıtaya. dünya kupası için güney afrika'ya gittikten sonra baharda fas'ı gidip görmüştüm. gabon'la üç oldu. gabon'un başkenti libreville'e istanbul'dan gitmek için lufthansa (frankfurt aktarmalı) veya air france (paris aktarmalı) ile uçmanız gerekiyor. (zaten libreville'e günde 10 uçak ya iniyor ya inmiyor. cumartesi akşamı son uçuş bizimkiydi ve uçak dolunca normal vakitten yarım saat erken kalktık!) 7+3 saatlik uçuş ve bekleme süresiyle yarım günden fazla bir süreyi yolda geçiriyorsunuz. ama gabon'a gitmek için yapmanız gereken tek fedakarlık bu değil. zira uluslararası kurallara göre sarıhumma aşısını olmanız gerekiyor. seyahat sağlığı merkezlerine gidip olabilirsiniz. oraya gittiğinizde size bir de sıtma hapı olmanızı da öneriyorlar. gitmeden başlıyorsunuz hapa, haftada birden altı tane kullanıyorsunuz. yine de sadece hap yeterli olmayabilir deniyor ve sinkov denen sinek kovucu spreylerin de yanınızda olması öneriliyor. yine de safariye değil de şehir merkezinde takılmaya gidiyorsanız o kadar korkmanıza gerek yok.


libreville stade de l'amitié

bize yapılan gezi programı gabon'da afrika uluslar kupası'na ev sahipliği yapacak olan iki şehir (dolayısıyla iki stat) ve çok sayıda tesisi gezdirmek üzerine kuruluydu. başkent libreville'deki stade de l'amitié (dostluk stadı) 40.000 kişilik bir stat. final maçı orada oynanacak. gittiğimiz gün gabon ve brezilya arasındaki dostluk maçıyla resmen açıldı. bize "tüm biletler tükendi" demelerine karşın çok sayıda boşluk vardı tribünde, neden bilinmez. bilet fiyatlarını yaklaşık 10 ila 60 lira civarında tutmuşlardı ve en azından 10 liralık olanların halkın erişebileceği fiyatlar olduğunu söylemişlerdi. ama koskoca brezilya geldiğinde bile stadın dolmaması düşündürücüydü. stat 300 milyon dolara mal olmuş ama bu paranın tamamını çin hükümeti karşılamış. evet, çok tuhaf ama çin milyonları buraya akıtmış. sebep? "jest" diyorlar ama öyle jest mi olur? öğrendiğim, ülkenin kaynaklarında söz sahibi olmak üzere pek çok anlaşmaya da bu sayede imza attıkları oldu. eh, bir zamanlar fransız sömürgesi olan topraklar şimdi de bir başka büyüğün uydusu olarak kalacak gibi. fransa sömürgesi demişken, gabon'da resmi dil fransızca. güney afrika veya mağrip ülkeleri gibi çift dilli değil, düpedüz tek dil var, o da fransızca. para birimleri ise kamerun vs. gibi çevre ülkelerle birlikte ortak kullandıkları "orta afrika frangı."

dil demişken, gelen gazetecilerin büyük çoğunluğu afrikalı ve fransız olduğu için basın gezisinin hakim dili fransızcaydı. ne yazık ki yedi yıllık galatasaray üniversitesi hayatımı goygoyla geçirdiğim için fransızcam asla ingilizcem kadar iyi olamadı. kimi insanlarla tanıştığımda "biraz biliyorum" dedim, kimileriyle fransızca konuşmaya başlayınca onlar ingilizce cevap verdi (ki bir fransızı ingilizce konuşmaya ikna etmek az iş değildir). ama nihayetinde cv'me "dalf'ım var, çok iyi fransızca bilirim" yazan bir insan olarak utandım, titredim, kendime geldim ve insanlara "fransızca anlıyorum ama konuşmam iyi değil" demeye karar verdim. yalan da değildi, kelime haznem iyi olmadığı için hiç konuşamasam da muhabbete hakimdim hep. sadece, "şöyle desem" diye kendi kafamda bir cümleyi kurana kadar adamlar futboldan ekonomiye, oradan tarihe geçmiş oldukları için "beş dakika önce konuştuğunuz konuda ben de şunu düşünüyordum" demek istemiyordum. ama nasıl olduysa, ikinci günden itibaren fransızcam dramatik bir şekilde gelişme gösterdi. 5 yılda yapmadığım pratiği 5 saatte yapınca kafamdaki vouloir'lar, absolument'lar zincirlerinden boşandı adeta.

kaynaklar dedik, gabon afrika'nın zengin ülkelerinden birisi. herhalde "kendi kendine yetebilen x ülkeden biri" diye öğretiyorlardır okullarda öğrencilere. tabii afrika'nın kronik sorunu olan gelir dağılımı adaletsizliği orada da mevcut, ama kıtanın ortalamasına göre refah düzeyinin daha tatmin edici boyutta olduğunu söylemek mümkün. yani güney afrika'daki dünya kupası sırasında yaşanan "ülke bu kupayı düzenliyor ama halk bunu ne kadar sahiplene(bile)cek, veya halk bundan ne fayda görecek?" sorusu burada da sorulabilir. güney afrika'ya göre daha az yatırım yapılmış olmasının (9 yerine 2 stat yapıldı) ve bunun çeşitli konaklama, yol vs. projesiyle kol kola ilerlediğini, statların lokasyonunun da stratejik olarak gelişmeye açık olacak yerler arasından seçildiğini anlattılar. eh, elbette bu "kentsel dönüşüm" aşina olduğumuz ve büyüyen şehirlerin, büyük organizasyonlara evsahipliği yapan ülkelerin başvurduğu can sıkıcı bir yol. buna dikkat etmek, şerh koymak gerek.

gabon pek iddialı bir milli takıma sahip değil. iyi bir kalecileri var (ovono), milan'ın kiralık verdiği iki kardeş aubameyang'ların heyecan verici oyuncular olduğunu söylemek lazım. bir tane bordeaux'ta (poko), bir tane lorient'ta (ecuele manga) yedek bekleyen oyuncuları var. ve bir de hakan şükürleri: daniel cousin, le mans'dan, rennes'den, rangers veya hull'dan hatırlayabileceğiniz bir gol emektarı. turnuva sırasında 35 yaşında olacak. ve sırf orada olabilmek için larissa'dan izin isteyip kendi ülkesine dönmüş. muhtemelen 90 dakika oynamayacak ama oyuna girip bir gol attığında dünya gabonluların olacak.

afrika'da futbol izlemek beni bu yüzden büyülüyor. oyuna olan sevgileri bizim burada başarı hırsıyla kirlettiğimizin aksine, çok saf, çok temiz. brezilya'ya 2-0 yenildikleri maçta (geçen seneki güney afrika rüyasına kısa bir geri dönüş olduğu için) tribünleri hep süzdüm. bizim romantize ettiğimiz futbol dilenciliğinin cisimleşmiş hali onlardı. evet, brezilya onları yenecekti ve yendi. ama aubameyang'ın bindirmeleri, cousin'in oyuna girişi, ovono'nun bir iki kurtarışı heyecanlanmaya yetiyordu onlar için. zaten brezilya ve gabon bayraklarını birlikte kapıp gelmişlerdi, niyetleri açıktı. o gece maç sonrasında pek çok seyirci stat çıkışında bir saatten fazla bekledi. aubameyang'dan bir imza için koşturup durdular. istedikleri olan coştu, olmayan sövmedi. eh, bizde en fazla arda'nın, gökhan'ın yolunu kesmek, yüzüne karşı küfretmek için beklerdi taraftar! futbolda hala bazı şeylerin büyüsünün kaldığı yer bence afrika; bu yüzden kendisine "futbol dilencisi" diyen bir insanın öncelikle yapması gereken şey o kıtada bir maç izlemek. şampiyonlar ligi finali mi (izledim), afrika uluslar kupası'nda herhangi bir maç mı derseniz, ben ikincisini seçerim.





bunlar franceville'den bazı kareler. ilk üçü bongoville köyünden, sonuncusu sporcuların konaklaması için yapılan inşa halindeki tesis.

libreville dışındaki ikinci kent ise franceville olacak. ülkenin doğusunda, yaklaşık 45 dakikalık bir uçak yolculuğuyla gidilen (ve karayoluyla 20 saat civarı sürebilecek) bir yer franceville. buradaki stat 20.000 kişilik. havaalanından stada giderkenki yolda bongoville denen köydeki antrenman sahasını da gördük (botswana çalışacakmış orada). ama sahadan daha etkileyici olan, geçtiğimiz köylerdi. nedense çok acayip bir şekilde duygulandım oralardan geçerken. tek katlı derme çatma evler, en ufak bir şehirleşmenin bulunmadığı yerleşimler, bizim olduğumuz otobüs dışında tek bir dört tekerlekli araç görmeyişimiz, sakin, kendi halinde bir halk... bilemiyorum, sanırım sadece "neden?" dedim. "neden buraya afrika uluslar kupası'nı getirmek istiyorlar ki? bu insanlar bunu istiyor, buna ihtiyaç duyuyor mu ki?" orada çok saf, çok derin bir huzur vardı ama, samimi bir dinginlik vardı. biz bir otobüsle yanından hızla geçerken bile fark edilen bir durgunluk. sanırım son yıllarda seyahatlerimin çoğunu avrupa'ya değil de asya ve afrika'ya yapmaya çalışıyor olmamın adını koyamadığım sebebini hissettim orada. bilinçsizce, kimi zaman anlamlı tesadüflerle, kimi zaman da çevresel fırsatlarla yolumun düştüğü yerlerin aslında neden "aslen gitmem gereken yerler" olduğunu idrak eder gibi oldum... neyse, boşverin.

aslında sürekli sağa sola koşturmayla geçen gezinin son günü bir ada gibi görünen ama aslında ucundan da olsa anakaraya bağlı olan pongara'ya giderek geçti. pongara, gabon'daki 12 ulusal parktan birisi. aslında baie des tortues, yani kaplumbağalar körfezi, olarak bilinen körfezin gerisinde yükselen inanılmaz güzel bir kumsal ve nefis bir ormandan ibaret. lost adası kadar el değmemiş görünüyordu, inanılmaz etkilendiğimi söylemem gerekiyor. oradaki tüm sahili işleten adam yarı filistinli bir adamdı. daha önce bali'deki otelimizde gördüğüme benzer şekilde, her yer ahşaptan yapılmış. yapay hiçbir şey yoktu. sağdan soldan kertenkeleler geçtiğinde bile hayran hayran renklerine bakıyorsunuz, şehirli reflekslerle korkmak yerine. sanırım stadyum ve tesis gezmekle geçen dört günlük gezinin sonunda orayı görmeseydim, gitmemle gitmemem arasındaki farkı ayırt edemezdim. şu an ise gönül rahatlığıyla "gördüm" diyebiliyorum gabon için. eğer olur da yolunuz düşerse libreville'de merkezde takılmak yerine o milli parkları gezmenizi salık vereceğim ondan...





Wednesday, January 12, 2011

ali sami yen'de son gece

bir takımı sevmek kolay iş değildir. bazen bir kambur gibi dertle taşırsınız o sevgiyi sırtınızda, bazense bir onur nişanı gibi göğsünüzü gere gere gösterirsiniz. ilk zamanlar kabullenemeseniz de zamanla öğrenirsiniz, hüzün de sevdaya dahildir. çoğu zaman babanızdan emanet aldığınız (ve mutlaka çocuğunuza devretmek istediğiniz) bir aşktır o, belki de sırf bu yüzden çocukluğunuzdan yaşadığınız güne kadar her anınızı içine alan bir parantezdir o takım. hayatınızın her dönemecine bir iz de o adamlar topluluğu bırakır.

ali sami yen'e veda etmek üzere mecidiyeköy'e geldiğimde, işte bu yüzden, sadece bir 90 dakikadan ibaret olmadığını biliyordum o gecenin asıl hikayesinin. futbola gözümü 1989 baharında bir sabah ilker yasin'in prekazi'nin golü üzerine ağlamak istediğini haykırışının tekrarıyla açtım. ondan öncesi hayal meyal, ama o çok net. hayat yolumu 2000'in eylül'ünde istanbul'a düşürdüğünden, ali sami yen'in altın günlerine uzaktan baktım. evet, o güne dek görülmemiş bir başkaldırının gerçekleştiği o neuchatel maçı, ne 14 yıllık hasretin bittiği o eskişehirspor maçı, ne milan mucizesi, ne leeds zaferi, hepsinde uzaklardaydım. 2000 sonrasında kombinem de oldu (sırf elinizde kartınız olduğu için normalde sıcak yuvanızda kalmayı tercih edeceğiniz bir karlı bir akşamda stadın yolunu tutmanın tadı ayrıdır. gerçi o erteleme maçında denizlispor'a 1-0 yenilmiştik), toplama bir kadroyla gelen anlamlı bir şampiyonluğu (anlamsız olanı var mı sanki?) yaşadığım da (2002). asla "2000 ruhu"nun yerini tutmayacak da olsa destansı avrupa maçları da yaşadık, nasıl olup da kaybettiğimizi hala anlayamadığım maçlar da (tromsö'ye elenmemiz, barcelona'ya hala hazmedemediğim bir ofsayt golüyle yenilmemiz).

işte ali sami yen'in veda gecesinde tüm bir mazi canlandı. herkes kendi hayatını galatasaray'ın tarihiyle kesiştiği noktadan yaşadı. babamla beraber maç izlediğimiz akşamlara gittim. annemin ve ablamın maçı izlemeseler de bizimle oturduğu o odada oturdum. istanbul'a taşınmamı, okul yıllarımı yeniden yaşadım. bir kez daha aşık oldum, bir kez daha evlendim. galatasaray'ın karanlık 70'lerinden parlak 90'larına her çağın üzerinden geçtim. kara takılıp geçemediğimiz werder bremen'inden, dev bir duvar olup geçit vermediğimiz manchester united'ına kadar her rakip sinmişti çimlerin bir tarafına. geriden gelip real madrid'i, barcelona'yı, milan'ı yeniyor, favori olduğumuz anda trömsö'ye takılıyorduk. arda turan orta kesiyor, metin oktay voleyi yapıştırıyordu. hakan şükür kafayla indiriyor, tanju vuruyordu, prekazi ile hagi serbest vuruşu kim atacak diye tartışıyor, bülent'le erhan tandem oynuyordu. nadiren geçit verdiklerinde bile korkmuyorduk, kalede simoviç ve turgay vardı. gol atıyorduk, oyunu kesip hasan şaş ağlamaya başlıyordu, ilker yasin ağlamak isterken. gol atıyorduk, harry kewell tebessümle kenara koşuyor, levent özçelik'in kahkahasına katılıyordu. normalde sevgilisi terk etse ağlamayacak adamlar gözyaşı döküyordu. tıpkı sevdiğinin arkasından "gitme" demeyeceklerin zamanında hakan şükür'e "kal bu sene, kal bu sene, alınacak çok kupa var bu sene" diye bağırabildiği gibi.

"futbolun şifreleri" kitabında bir yerde "müşteri bağlılığı" anlamında futbol kulüplerinin markalardan nasıl fersah fersah olduğunu gösteren güzel bir cümle geçiyor. "küllerinin tesco marketleri üzerine saçılmasını isteyen hiç kimse duymadım. oysa binlerce insan son dileği olarak küllerinin stadyumlara serpilmesini istemiştir."

küllerimi değil ama, hayatımın bir kısmını, gözyaşlarımla birlikte akıtıp bıraktım ali sami yen'de. bir daha orada galatasaray'ı izleyemeyecek olmanın soğukluğu çarpıyordu yüzüme; yeni, modern, sanat eseri, süper muhteşem bir stadyuma taşınıyor olmak bile ısıtamadı içimi. günlerdir tuttuğum, düşündükçe göz kapaklarıma kadar gelen yaşlar o çimlere son kez baktığımı anladığım her an akıverdi yanağımdan. başlarken "bu kalp seni unutur mu" ve "hoşçakal," sonda "unutamadım" ve "samanyolu" yaraları biraz daha deşti sadece. en sonunda müziğin susması ve seyircilerin sahneyi alması: o tezahüratların o güzel stadyumda son kez yankılandığını bilmenin hüznü, son bir kez daha çarptı. "kal bu sene" diye bağırmak istedim. bu son veda olmasın, 2004'teki gibi bir sene uzaklıktan sonra tekrar kavuşulsun, "dayanamadım gayrı döndüm canım" diyerek tekrar kendimizi mecidiyeköy'e vuralım istedim. boş sahaya bir kez daha baktım. ağladım. burada bir daha ağlayamayacağımı hatırlayıp bir daha ağladım. arkamı döndüm son kez, çıktım ali sami yen'den. bir kapı kapandı, bir dönem bitti. benim için değil, tüm galatasaraylılar için. eve döndüm. ama sanırım dönemedim. dedim ya, bir parçam kaldı orada.

Wednesday, October 20, 2010

Frank Rijkaard

güle güle güzel adam. seni özleyeceğiz. olmaz ama, belki galatasaray sensiz daha iyi bile olsa özleyeceğiz. ah bir şans olsa, atatürk havaalanından schiphol'e giden bir uçakta yerini almadan bir pankartla uğurlasam seni. en sevdiğin albümden bir şarkıya göndermeyle:

"If the man is 5,
Then the devil is 6,
Then God is 7,
But Rijkaard is 8!"

ek: "seni uğurlasam" demişim. güzel insanlar böyle bir fikre soyunmuşlar bile. eger organize olabilir ve hollandalının veda tarihini öğrenirsek alanda olacağız.

Friday, August 27, 2010

Bize her yer Liverpool!

İnönü’de liverpool formasıyla maç izlemek? Sıradan! Güney Afrika’ya Dünya Kupası’nı izlemeye gitmek? Herkes yapabilir! Peki Trabzon'a Liverpool'u desteklemek için gitmek? İşte şimdi konuşmaya başladın!

Tek başıma çıktığım her yolculuktan önce tanımlamakta zorlandığım bir korku hissediyorum. Belki bir Truman sendromudur, küçüklükten gelen bir sebebi vardır, bilemiyorum. Ama her seferinde de bu korkunun cazibesine kapılmadan edemiyorum, ayrı konu. Trabzon’a giderken ise sanırım bu korkunun anlaşılır bir yanı vardı. Ne kalacak yerim, ne de maça girecek biletim olmadan çıkmıştım yola. Hatta haftalardır gideceğimi bilmeme karşın Çarşamba sabahına kadar gidiş ve dönüş biletimi almamıştım bile. İçinde bir yedek tişört, bir forma ve bir laptop dışında hiçbir şey olmayan sırt çantamla yola çıkmıştım, neyle karşılaşacağımı bile bilmeden.

Avrupa Ligi kura çekimleri sırasında Trabzon’un muhtemel rakipleri arasında Liverpool’u da gördüğüm an “Ne olur Liverpool çıkmasın!” demiştim ama içten içe Kırmızılıların yolunun buraya düşeceğinden de emindim.Öyle de oldu. Çıkmasın istiyordum çünkü kalkıp onca yolu gidecektik (Liverpool Türkiye’deyken izlememem düşünülemez bile). Velhasıl, çıktı. Galatasaray’a iki, Beşiktaş’a bir defa çıktığı gibi bu sefer de Trabzon’a rakip oldu bizim çocuklar. Yalnız bir arkadaşım kanıma girdi, bu sefer güvenli oynayıp ev sahibinin yanında sessiz sessiz değil, ait olduğumuz yerde, Liverpool taraftarlarının arasında izleyecektim!
...
Önce Liverpool forumlarına sürekli mesajlar atıp deplasman tribününe nasıl bilet bulabileceğimi sordum. Biri Ankara’da yaşayan bir Rumen, diğeri de bir İngiliz olan iki kişi bilet bulabileceklerini, kontakt halinde kalmamızı söylediler. Ben de beklemeye geçtim.
...
Yine maça bir hafta kala, gazeteye gelen bir mail bana iletildi. LiverpoolFC.tv (kulübün resmi sitesi) benimle temasa geçmişti, Trabzonspor maçı için bir yazı yazmak isteyip istemediğimi soruyorlardı. İnanamadım. Ama gerçekti. Son bir hafta boyunca her gün birkaç defa mailleştik ve en sonunda Salı sabahı onlara yazıyı gönderdim. Beğendiğini söyledi, bunun gerisini biliyorsunuz zaten. Ama ondan bir ricada da bulundum, acaba deplasman tribününden bilet ayarlaması mümkün müydü? “Elimden geleni yapacağım ama deplasman işi zor biraz, çünkü bize deplasman biletleri gelmiyor” dedi James. “Bakalım” dedim. Bu arada “Perşembe sabahı Claire Rourke’a yine LFC TV için bir röportaj vermeyi kabul eder miydim?” TABİİ Kİ EDERDİM!
...
Bu esnada biletlerin Perşembe sabahına kadar satılmayacağını açıkladı Trabzonspor. Bunun tek bir açıklaması vardı, Trabzon’a 17.5 saatlik bir yol tepip gidecektim ama elimde biletim olmayacaktı. Hadi bakalım dedim ama işi garantiye almak için çok nadir kullandığım Hürriyet kartını oynamaya çalıştım. Doğan Haber Ajansı’ndan Yunus Emre Sel’le temasa geçtim, bana basın tribününde akreditasyon ayarlayacaktı. Rahatladım. Ancak Çarşamba akşamı Yunus beni arayıp talep çok fazla olduğu için bana giriş ayarlayamayacağını söyleyince dımdızlak pozisyona devam ettim. Ama artık yol hikayesi başlamalıydı. İşler bir şekilde yoluna girerdi.
...
Perşembe sabahı şehrin merkezi Meydan’da ufak bir tur atıp kalacak yer ayarladım. Bilet satış merkezlerinden birisinde ufak kuyruk oluşmaya başlamıştı. Stadyuma gittim, “Misafir takım bileti var mı” dedim, “20 dakika sonra” dediler. 20 dakika bekledim, “Bir bakalım, belli olacak” dediler. Biarz daha bekledim, aldığım nihai cevap “Ya bu yabancı maç, misafir seyirci mi var?” oldu! Kaderime boyun eğdim, maraton tribünden bilet aldım (maç sold-out’a doğru hızla ilerliyordu) ve stadyumun içine girdim. O kadar kolay oldu ki şaşarsınız. Hürriyet kimliğimi gösterip bir kapıdan girdim, sonra iki koridora daldım ve resmen sahanın içindeydim! Kaç stada gittim bilmiyorum, ama sahanın içinde, çimlerin dibinde olduğum her an hissettiğim aynı: Nefes kesilmesi.
...
Heyecanlandığımı belli etmemeye çalışarak (çevrede çim biçme ve çizgilerin boyanması işlemleri vardı) fotoğraf çektim. Sonra da James, Claire ve adını hatırlamadığım kameramanı buldum. Röportajdan önce uzun uzun James’le sohbet ettim. Liverpool’u bu kadar yakından takip etmeme şaşırmıştı. Kewell’ın Türkiye’de bu kadar sevilmesine de çok şaşırdı. Türkiye’deki eski maçlardan da konuştuk ama hepsini hayal meyal hatırladı. Zira bütün deplasmanlara takımla beraber gidip geliyordu, yılda kaç yolculuk yaptığını düşünün siz. “Dün uçakta Hodgson’la konuşurken...” falan derken uçtum gittim. Hayallerin işi diye bir şey varsa, o bu olmalıydı. Nihayetinde sohbetimiz bitti, Claire benle röportaj yaptı, arada teklesem de yine de fena olmadı sanırım. Kayıtlara ulaştığımda mutlaka koyacağım onu buraya. Olay bitti, çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdim ve görüşmek üzere dedim. James tekrar tekrar teşekkür etti ve bilet ayarlayamadığı için de defalarca özür diledi. “Sorun değil” dedim, yazı içinse teşekkür etmesine gerek olmadığını, bunun benim için çok büyük bir gurur olduğunu belirttim. “Anfield’daki maçlara bilet ayarlayabilirim, gelirsen haberim olsun” diye de ekledi. “Hah” dedim, “Şimdi konuşmaya başladın!” Küçük ve sevimli bir Liverpool anahtarlığı da hediye etti bir de. Hep derim, Liverpool’un insanı candır diye. Boşuna sevmiyoruz bu takımı!
...
Otele gittim, web sitesini kontrol ettim, yazı oradaydı! Odanın içinde heyecandan oturamadığım dakikaların ardından bilgisayarın başına oturdum, linki üye olduğum tüm sosyal paylaşım sitelerine koydum ve ardından telefon çaldı. Arayan Rumen arkadaş Dan’dı. “Fazla bilet buldum hala ilgileniyor musun” dedi, “Tabii oğlum!” dedim ve odadan çıktım. Elimdeki maraton biletini şansın ve oradaki bir adamın yardımıyla hemen sattım ve bizim Liverpoolluları buldum. Bileti aldım, onlarla bir bira içtim. Bizde genelde var olan “Deplasmanlara en azılı, en psikopat adamlar gider” önyargısının aksine, çoğunluğu 50 yaşın üzerinde kelli felli adamlardı bunlar. Birkaç tanesi sitedeki yazıyı okumuştu, oradaki ilk cümleye gönderme yaparak “Hani yağmur?” diye sordu.
...
O yağmuru maçın başlamasına yarım saat kala gördük. Stad çevresinde biraz gezinip deplasman tribünü girişini buldum. Arada Trabzonlular da vardı, karşılıklı atkı, forma alışverişi, hatıra fotoğrafı çektirme ve hatta çiçek verme gibi hoş görüntüler vardı. Hep söylüyorum, Liverpool’un Türk izleyicisinin gönlündeki yeri ayrı. Takımın Chelsea ve Manchester United gibilerden farklı bir duruşu ve karakteri olduğunu anlıyor Türk taraftarı. Takımın iki kaptanının şehirde doğup büyümüş çocuklar olduğunu, en zenginler arasında olmasa da en üst seviyede kalabiliyor oluşunu ve maçlarında 3-0’dan maç alabilme gibi büyülü şeyleri gerçekleştirebildiğini takdir ediyor. Seyirci olarak ruhunu kaybetmemiş az sayıda topluluktan birisinin Liverpool taraftarları olduğunu biliyorlar. Hatta şöyle bir iddiam da var, Türkiye’de, Liverpool’un Avrupa’nın en iyi taraftarına sahip olduğu düşünülüyor ve o seviyeye sadece Türk taraftarlarının çıkabildiğine inanılıyor. Bu yüzden daha önce de bu tip maçlarda Liverpool forması yüzünden sıkıntı çekmedim, Trabzon’da da çekmeyeceğime inanıyordum. Çekmedim de.

Maç başladı. 90 civarı taraftarımız vardı, Trabzon’un 18.000’ine karşılık. Beklendiği gibi Trabzonsporlular çok iyi bir atmosfer yarattılar ama beni şaşırtan, onların ısınması için zaman geçmesiydi. Tam anlatamadım. Maçın başlangıcında hiçbir atmosfer yoktu mesela. Golle beraber coşku başladı ve devre sonuna kadar da durmadılar. Erken gelen gol, bizim zaten eksik gelmiş ve Avrupa konusunda tecrübesiz görünen kadromuz, deplasman dezavantajı derken ciddi ciddi tırstığımı söylemeliyim. Bir de delicesine yağmur eklenince (ayakkabım hala sırılsıklam) işler pek yolunda gitmiyordu diyebilirim. Ama kimin umrunda! Liverpool tribünündeydim, beraber üzülüp beraber coşabileceğim insanların arasındaydım. Bir dolu güzel insanla tanışıyordum (bir tanesinin adı Jamie idi –herhalde orada her doğan iki çocuktan birisine bu ismi veriyorlar- Liverpool’un bilet ofisinde çalışıyormuş, Anfield’a gelecek olursan haber ver dedi ve mail adresini verdi. Liverpool insanı kadar kalenderi zor bulunur efendim!) Ve çok ama çok mutluydum.

Trabzon’da deniz tarafındaki kale arkası (yönümü karıştırmıyorsam öyleydi) ve maraton çok formdaydı ama ne yaptılarsa karşı taraftaki kale arkasını gaza getiremediler. Bir de 61. dakika şovu hiç olmadı. Farklı bir şeyler planlarlar sanıyordum, ama olmadı. En sonunda yavaştan “Maç uzar mı acaba?” derken Trabzon için büyük talihsizlik olan Giray’ın kendi kalesine golü geldi. Trabzonspor gerçekten çok iyi çabalamıştı ama yavaştan oyundan düşmeye başlamıştı, bizim 15 dakika içinde yakaladığımız üçüncü pozisyondu ve gol geldi. Biz rahatladık, Trabzon dağıldı ve ikinci golü de atıp birden “bir gol atsak da kurtulsak” dediğimiz ortamda galibiyeti kutlar olmuştuk. Maç bitti ve Trabzon seyircisi hem kendi takımını, hem de bizleri alkışladı, biz de alkışla cevap verdik. Centilmen ve güzel bir tavırdı.

Maçtan sonra hayatımda ilk defa “deplasman taraftarı evsahibi stadı boşalttıktan sonra çıkar” tecrübesini de yaşadım. 90 kadar Liverpool taraftarı için üç otobüs ayrılmıştı. Otobüslere bindik, şehir merkezinde indik. Gayet rahat ve sorunsuz bir yolculuk olmuştu. Otele döndüm ve diğer Türk takımlarının skorlarını öğrendim. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rezaletini düşününce Liverpool karşısında Trabzonspor’un yaptığı işin büyüklüğünü daha net anladım ve Bordo-Mavililerin artık şu kura talihsizliğini kırmasını diledim. Hatta “Keşke maç berabere bitseydi de en azından puan olsaydı” da dedim. Ama olsun, Trabzon çok sağlam bir gelecek kuruyor. Üstelik bizim Liverpool’a göre çok daha oturmuş ve en azından kendi liginde formunu sürdürmesi çok büyük ihtimal. Bizim Kırmızılar ise hala geçiş aşamasında. Ama böyle dönemlerde iyi oynamadan ya da yedek kadroyla çıkılan maçlarda kazanmak moral için çok önemlidir. Öndeki iki haftada WBA ve Birmingham maçları çok çok kritik bu yüzden.
...
Sabah erkenden kalktım ve çantamı toplayıp kahvaltımı ettikten sonra otelden ayrıldım. Çok memleketler gezdim, neler gördüm görmedim ama Trabzon Havalimanı kadar 1.25 liralık bir dolmuşla binilip 6-7 dakikada ulaşılana denk gelmemiştim. Şöyle söyleyeyim, uçağım 9’daydı ve saat 7.50’de ben hala kahvaltıdaydım. Harikaydı. Ayrıca dünyanın manzarası en güzel havaalanlarından birisi de burası olmalı.
...
Korkuyla başlamış, heyecanlarla dolmuş, onca güzel insanla tanışılmış ve sıfır sorunla tamamlanmış kısa bir seyahatin ardından dönüş yolundaydım. “Otobüsle gidiş 70, uçakla dönüş 162, otel 60, bilet 100 lira. Liverpool tribününde maç izlemek paha biçilemez” şeklinde klişe esprimi içimden geçiriyordum. O anda “aslında yazıyı şimdi, uçaktayken yazsam ya” diye düşündüm. Laptop’ı çantamdan çıkarttım.

Thursday, August 26, 2010

Liverpool FC resmi sitesindeyim!

Üzgünüm, romantik bir yazı okuyacaksınız. Çünkü bu, mucizelere inanan birisinin yazısı. İnanan değil, inandırılan. Çok sevgi, katıksız, saf sevgi, istediklerinizin gerçekleşmesine yardım ediyor. Daha doğrusu, hayalini bile kuramayacak kadar güzel bulduğunuz şeyleri gerçekleştiriyor.
...
Ben, Liverpool'un 1976-2002 arası hiç uğramadığı Türkiye'ye son 8 yılda 5 defa gelmesini o sevgide buluyorum. O kadar seviyorum ki kırmızının bu tonunu, iki senede bir yolu illa buraya düşüyor Liverpool'un. O kadar seviyorum ki bu takımı, 2005'te Şampiyonlar Ligi son 16'sında en fazla şans tanınan 9. takım olmasına karşın sadece ben istediğim için birer birer rakiplerini eleyip yaklaşık 20 yıl sonra ilk defa Avrupa'nun zirvesine oturuyor Liverpool.
...
Bugün, diğerlerinden çok farklı bir rüyamı gerçekleştiriyor Liverpool. Hiç olmadığım kadar takımın bir parçası olduğumu hissettiriyor. Evet, hayal ettiğim üzere Anfield Road'a çıkıp top koşturmadım. Kritik bir maçta gol atıp Kop'a doğru da koşmadım. Hatta o stadyumda büyük bir zafer esnasında tribünde de olmadım, ya da maç günü Liverpool pub'larında bira içip maça da hazırlanmadım. Ama, bugün Liverpool FC resmi sitesindeyim. Trabzonspor-Liverpool maçı üzerine yazdığım yazı, Liverpool'un resmi internet sitesinde. Şans, tesadüf, falan... Ama bence sevgi. Bu takıma, tarihine, oyuncularına, taraftarına, renklerine duyduğum, benzersiz sevgi.

Monday, July 12, 2010

başın öne eğilmesin

başın öne eğilmesin
aldırma gönül aldırma
başın öne eğilmesin
aldırma gönül aldırma

ağladığın duyulmasın
aldırma wesley aldırma
aldırma arjen aldırma
dirk kuyt aldırma

Sunday, July 11, 2010

finalin hüznü

bir futbol manyağı olarak bunu söylemek tuhaf ama, dünya kupası finallerini çok da sevmem. muhteşem bir ayın bitiş düdüğünü çalacağı için. her şeyin sonu var, özellikle de güzel şeylerin, şüphesiz. ama finaller müthiş geceler olduğu kadar, tatilin bitiş günü gibi bir hüzün de bırakır insanda.
...
bu sefer de durum farklı, ama tesellim hazır. nefis bir dünya kupası, belki de olabilecek en güzel eşleşmeyle nihayete eriyor. ispanya ve hollanda gibi, dünyada bu kupayı kaldırmamış en büyük iki futbol ülkesinin karşılaşmasıyla.
...
öyle güzel bir kupaydı ki bu, her maçının, her anının tadı damağımda. 0-0 biten paraguay-japonya maçının bile! (penaltıların tekrarını izlediğimi, iki saat boyunca gol görmediğimi belirteyim) çünkü böyle eşleşmeleri sadece dünya kupasında izleyebilirsiniz. ağır ağır tırmandı futbol kalitesi, dünyanın dört bir yanındaki güzel çocukların ve kötü adamların futbolu nasıl oynadıklarını, nasıl izlediklerini gördük. sonra sahne gerçekten hak edenlere kaldı, ama her turda birilerine daha yazık oldu. bir bir geçti günler, günde 3 maçlık keyif zirvelerinden, 1 taneye düştük. ta ki en sondaki büyük finale kadar.
...
ve o kadar güzel bir eşleşme ki bu, bir tarafın kaybedeceğine üzülsek de, kazananın hak edeceğini daha howard webb ilk düdüğü çalmadan önce bile biliyoruz. ama benim gönlüm yine de hollanda'yla birlikte. 1998'in fransasından bu yana ilk defa sevdiğim bir takım finale kadar geldiği için olsa gerek, final maçı o kadar hüzünlendirmiyor beni.

danimarka ile soccer city'de yaptıkları maçtan beri bugün hollanda'yı göreceğimize inandığım için olsa gerek! normalde ingiltere birinci tercihim olsa da, bilinçli bir britanya-sever, her zaman yedekte bir takım daha tutar, çeyrek finalde elendikten sonra hedefsiz kalmamak için. tutulacak takım, hollanda'ydı. umarım makus bir talih kırılır, umarım futbolun en yakışıklı abilerinin 1974'te, 78'de, 94'te, 98'de deneyip beceremedikleri şeyi bugünün sert, realist ama hala ince bilekli oğlanları becerir. cruyff, neeskens, rep, van basten, gullit, rijkaard, bergkamp, overmars, frank de boer bunu çoktan hak etmişti. sneijder, robben, kuyt da hak ediyor.
...
belki bu gece futbol tanrısının bugüne kadar portakal rengine ettiği bütün ayıpları temizleyeceği gecedir.

Diego Forlan

cuma günü fifa adidas golden ball ödülü adaylarını açıkladı ve dünya kupasına akredite gazetecilerden oy vermelerini istedi. 5 puanı wesley sneijder'a, 3 puanı diego forlan'a, 1 puanı da david villa'ya vermiştim. dünkü maçtan sonra ilk iki sırayı değiştirdim. doğru olan sıralama buydu.
...
güney afrika 2010'u nasıl hatırlayacağız? daha doğrusu bu turnuvayı kimle hatırlayacağız? 2006'nın sembolü ikinci ve son bir dünya kupası için son resitalini veren ve hikayeye kimsenin aklına gelmeyecek bir nokta koyan büyük şef zinedine zidane'dır, gol atan, isyan eden, kavga çıkaran ateş küpü marco materazzi'dir, kahraman kaptan fabio cannavaro'dur. 2002'de finale kadar tanrısal bir performans sergileyip son maçta insan olduğunu hatırlayan oliver kahn'dır, iğrenç saç kesimli büyük golcü ronaldo'dur, bizim kırmızı-beyazlı takımın dünyayı şaşırtan adamları hasan şaş'tır, ilhan mansız'dır. geriye doğru gider bu. johan cruyff'tan bobby moore'a, pele'den, diego maradona'ya kadar, yıldızların efsane olduğu yerdir dünya kupası. bu yüzden her kupanın baş aktörleri vardır.
......peki 2010'dan kim kalacak geriye? kimin öykülerini hatırlatacağız akşamları bira masalarında? hangi futbolcudan "çok büyük adamdı" diye bahsedeceğiz çocuğumuza futbolu sevdirmeye çalışırken? sizi bilmem ama ben kararımı verdim. diego forlan diyeceğim 2010'u anlatırken.
...
dünkü üçüncülük maçının ilk yarısında forlan'ın kullandığı bir korner kalenin üstünden az farkla dışarı çıktı. o da gol olsaydı, bütün duran toplardan gol atmış olacaktı uruguaylı. ha, kendisini izlememiş olanlar, bu yazdığımdan sadece duran top kovalayan bir fırsatçı canlandırabilirler kafalarında. aman ha! diego forlan bu turnuvada takımı kendisine nasıl ihtiyaç duyduysa o şekilde oynadı. ilk maçta fransa karşısında ilerideki yalnız forvetti, güney afrika karşısındaki ikinci maçta ise çift forvetin arkasında destekleyici olarak oynadı. her şeyi yaptı, bir tanesi olağanüstü güzellikte iki gol attı. o maçta pretoria'nın loftus versfeld stadyumunda bulunmak, forlan'ın nefis vuruşunu, dahası takımının hücumuna liderlik edişini izlemek, futbol tanıklıklarımın en özelleri arasında yer alacak mutlaka.
...
uruguay bu turnuvadan önce sürpriz adaylarımdandı. ama latin futboluna mesafeli duruşumdan dolayı onlarla da pek bir gönül bağım yoktu. ama oscar tabarez'in takımına her maçtan sonra daha çok saygı duydum. forlan'ın liderliğini ise saygının da ötesinde duygularla izledim. takımın tamamından kariyerli ve yetenekli olduğu herkesin malumuydu, ama o samuel eto'o, cristiano ronaldo, zlatan ibrahimovic, didier drogba örneklerinde görüldüğü gibi kendisini diğer arkadaşlarının üzerinde görmüyordu. ama bunun aksine görevden kaçmıyor, takımın yıldızı olma sorumluluğunu da şıklıkla yerine getiriyordu. takımı ona ihtiyaç duyduğunda ne bir adım geri attı, ne de kendisini gösterme telaşına düşüp dengeyi bozdu. bu, yeteneklerinin de ötesinde sahada gösterdiği karakter, diego forlan'ı benim için 2010'un yıldızı yaptı.
...
deniz mavisi takım sahadayken kafaları çevirip o 10 numaralı formayı giyen sarışın mavi gözlü çocuğu izlemek boşuna değildi. dün de kelimelerin tarifsiz kalacağı güzellikte bir gol attı. basketboldaki gibi bir son saniye şutunu atmak ona düştüğünde yine nefis bir şut çıkardı. kaleci hans-jörg butt değil, yetenekleri değil, konsantrasyonu değil; şansı engel oldu sadece ona. o şut belki ona bir üçüncülük madalyasına, belki de altın ayakkabı ödülüne engel oldu. ama 7 maç boyunca yaptıkları, görevden kaçmayan, futbolun en incesini, karakterlerin en büyüğüyle sergileyen bu adamın (tıpkı 1998'de davor suker'in yaptığı gibi) süper yıldızlar kategorisinden efsaneler sınıfına yükselmesine yetmişti çoktan.
...
selam olsun sana güzel çocuk!

Monday, July 5, 2010

Arjantin eve döndü


iki gün önce acı bir mağlubiyetle veda etmişsiniz dünya kupasına. normalde teknik direktörün istifası istenir, havaalanında bir grup bulunur, ama yuhalamak için. brezilya'da böyle oluyor zaten. şişko ronaldo efendi tweet atıyor "felipe melo brezilya'ya dönmesin" diye, dunga döner dönmez kovuluyor. arjantin ise çok daha ağır bir mağlubiyet almasına rağmen evine mutlu mesut dönüyor. binlerce insan onlara kahramanları karşılar gibi bir muameleyle "hoşgeldiniz" diyor. muhteşem görüntüler.

sebebi? tabii ki maradona. onun varlığı arjantin'e bir ateş veriyordu. belki çok daha büyük bir taktisyenle bir tur daha gidebilirdi arjantin. ama sahadaki enerjyi sağlayamazlardı. birlikte oynamaktan bu kadar keyif alan bir ekip çıkmazdı ortaya. bu dünya kupası'na elektriğini veren adamdı maradona. o olduğu için bu dünya kupası ayrı bir güzeldi. maradona denen tanrı, futbol topuna değmiş en yetenekli adam, çimlere ayak basmış en büyük fenomen, bu oyunun gördüğü en büyük efsane. benim gibi 28 yıllık latin düşmanına bile arjantin'e sempatiyle baktırmışlığı varsa, zaten söz biter aslında. şu fotoğrafları görünce söze gerek de yok ki...
...


Diego Armando Maradona
Ben bugün Arjantin'i gördüm.