Showing posts with label röportaj. Show all posts
Showing posts with label röportaj. Show all posts

Monday, May 5, 2014

Rufus Wainwright röportajı: İlk perdenin sonu



Mart ayının ortasında Rufus Wainwright'la bir telefon röportajı yapmıştım. Kendisi Nisan ayında İstanbul'da bir konser verdi. Konserin bir gün öncesinde bir de yemek yeme fırsatı bulduk gazeteciler olarak. Ben de Blue Jean için yaptığım röportajı kayıtlara geçmesi için buraya yazıyorum.

Sizi ikinci defa İstanbul’da izleyeceğiz. Altı yıl oldu ama ilk konserden hatırladığınız bir şey var mı?
Ah, hayır, çok iyi hatırlıyorum o konseri. Mekan (Aya İrini) inanılmazdı, o tarihi kilise... Konserin sonunda da bir kedi gelmişti ve benim elektriğimi biraz çalmıştı (gülüyor). Kariyerimde yüksek noktalardan biri olarak hatırlıyorum. Tekrar geleceğim için çok heyecanlıyım umarım geldiğimde her şey yolunda olur. İstanbul’a bir iki defa da geldim arada ve benim favori yerlerimden birisi – ve evet çok heyecanlıyım.
Madem konuyu açtınız, İstanbul’daki olaylardan dolayı gelmeden önce tereddüt yaşadınız mı?
Tereddütlerim olmadı, tabii ki oradaki insanlara sempati duyuyorum. Görünüşe göre oraya gidip kendimi göstermek iyi bir fikir hala. Ben genelde pek politik bir insan değilim ve neler olduğuna dair çok fazla yorum yapamam ama anladığım kadarıyla insanlar açık ve paylaşımcı olmak istiyorlar ve bir şeyleri hissetmek istiyorlar. Ben de orada olup bunu kolaylaştırmak istiyorum.
Yazın protestoların merkezi olan Gezi Parkı'nda bir müzisyen piyanosunu getirip tüm o işgalin ortasında çalmıştı. Yani protestoların müzikle de bağı var.
Vay! Göreceğiz. Umarım keyifli bir gece olur, ya konserde, ya da dışarıda!
Şimdi uzun bir turneye başladınız. Nasıl gidiyor?
Harika gidiyor. Şu anda Finlandiya’dayım ve Türkiye’yi özellikle hava anlamında dört gözle beklediğimi söyleyebilirim... Bu arada, dediğimi açıklamak gerekirse, şeyi söylemek isterim: Türkiye dışında da Ukrayna’ya komşu ülkelere gidiyoruz, Polonya ve Macaristan gibi. Dolayısıyla yan tarafta bütün bunlar olurken o ülkelere gidip olanları izlemek ilginç olacak. Havada çok fazla duygu ve gerginlik var ama bu bir yandan da bir sanatçı için iyi zamanlar bunlar. Böyle bir atmosferde olmak çok ilham verici. Yani turneyi bırakıp eve dönüyor değilim, merak etmeyin!
Turnede vaktiniz nasıl geçiyor? Konser dışında gezmeye fırsat buluyor musunuz, yoksa dinlenerek mi geçiyor?
Bazen yatıp dinlenirim ama şu anda yazdığım bir opera var ve onun üzerinde çalışıyorum. Ve ilk operam “Prima Donna” için de para toplamaya çalışıyorum. PledgeMusic.com adresi üzerinden insanlar bakabilirler, bu benim için çok önemli. Yani boş zamanlarımda da onun için para topluyorum. Dolayısıyla çokça otellerde vakit geçiriyorum. Ama Avrupa’ya çok defalar geldim ve gezmeyi çok seviyorum. Özellikle yemek yemeyi. Bir kız yemek yemeli!
Yeni operadan biraz söz edebilir misiniz?
“Prima Donna”yı yazmıştım ve başarılıydı ama bir yandan tartışmalıydı: Bazı insanlar bayıldılar, bazı insanlar nefret ettiler. Ne yazık ki, artık plak şirketleri opera kayıtları yayınlamıyorlar. Riskli buluyorlar çünkü paraları yok ve insanlar da albüm almıyorlar. Bu yüzden bir sanatçı meseleleri kendi halletmek zorunda, ben de bunu yapıyorum. Parayı kendim topluyorum ve BBC ile Londra’da kaydediyorum, muhtemelen bir orkestra ile birlikte onun turnesini de yaparım. Opera rüyama tutunuyorum yani.
Müziğinizde her zaman sahne sanatlarına yakın duran bir hava var. Yeni şarkınız ‘Me and Liza’ da bir kabare şarkısı gibi.
Sahne her zaman beni çeker: İster şarkıyazarlığı olsun, ister opera, ister müzikal tiyatro. Karanlık bir odada insanların hayal dünyalarını ele geçirme hissiyle ilgili bir şey.
Şarkı genel çizginize göre daha neşeli.
Bu şarkıyı Guy Chambers’la yaptım, Robbie Williams’la çalışmıştı. Onun bana neler sunabileceği, benim pop müziğe dair ne sunabileceğime dair bir deneydi aslında bu şarkı. Ne kadar yaklaşabildik bilmiyorum ama eğlenmeye çalışıyorduk, ki asla kötü bir şey değildir bu.
Şarkının arkasında da ilginç bir hikaye var gibi.
(Şarkı, Rufus’un 2009 yılında yaptığı Judy Garland’a saygı konserlerinden hareket ediyor. Garland, Liza Minelli’nin annesi ve Minelli, konserlerden pek memnun kalmamış)
Liza’yı bir şekilde biliyordum aslında çünkü babam (şarkıyazarı Loudon Wainwright) onunla birlikte büyümüştü. Çok yakın değillerdi ama Beverly Hills’te aynı çevredelermiş. Ben de yıllar sonra Liza’yla yakınlaştım, yani arkadaş olmaya çalıştım ve sanırım annesiyle ilgili konularda çok hassastı. Şarkı bunun üzerine yazıldı. Ama onun çok büyük bir hayranıyım. İstanbul’daki konserime gelebilir bile, kim bilir? (Gülüyor)

Son albümünüz bir en iyiler toplaması. Neden böyle bir albüm yayınlamak istediniz?
Pek çok sebep vardı, bir tanesi 40 yaşına geldim ve artık durup inşa ettiğim şehre dönüp bakma vakti gelmişti, ki ileride ne yapmak istediğime karar verebileyim. Daha pratik bir sebebi ise plak anlaşmam bitmişti ve geri dönüp bir yeni bir dinleyicinin bütün albümleri almak zorunda kalmadan hazmedebileceği bir ürün çıkartabilirdim. Ayrıca ben bir sanatçıyım, insanlar şarkılarımı seviyor gibi görünüyorlar. O zaman neden onları bir daha yayınlamayayım ki?
Şarkı seçme süreci, geri dönüp eski işlerinize bakmak eğlenceli miydi?
Evet, eğlenceliydi ama işin çoğunu arkadaşım Neil Tennant’a (Pet Shop Boys) bıraktım. Şarkıları o seçti ve sonra bana derlemeyi gönderdi. Dinledikten sonra birkaç şarkı çıkarttım, olması gerektiğini düşündüğüm şarkıları ekledim. Ama yine de albüme başka birinin perspektifinden bakmaya çalıştım. Eğer sadece kendi sevdiğim şarkıları koyuyor olsaydım çok daha anlaşılması zor olurdu.
Bazı şarkılar kaçınılmaz olarak yer bulmuştur, ‘Hallelujah’ veya ‘Cigarettes and Chocolate Milk’ gibi. Ama daha gölgede kalanlardan burada özellikle olmasını istediğiniz şarkılar var mı?
‘Go or Go Ahead’in orada olması çok önemliydi. Benim için çok önemli bir kayıt olduğunu düşünüyorum. Mark Ronson’la yaptığım ‘Sometimes You Need’in de olmasını özellikle istedim. Çok sevdiğim bir şarkı. Yani özellikle hit bazlı bir derleme değil, kalite odaklı bir toplama.
40 yaşına geldiniz ve ilk best of’unuzu yayınladınız. Bu bir dönemin sonu mu?
Kesinlikle ilk perdenin sonu. En az üç tane olur umarım (gülüyor) ama bu ikincinin başlangıcı kesinlikle. Üç perdeli bir hikaye olsun lütfen!
Son olarak, sizi bekleyen hayranlarınıza bir şey söylemek ister misiniz?
Umarım her şey yolunda olur. Dünyanın hızla değiştiğini hissediyorum. Umarım bu değişim iyi olur.

Tuesday, February 18, 2014

Michel Gondry ile bir saat



Güzel bir Pazartesi akşamıydı çünkü Michel Gondry İstanbul’daydı. Salt Beyoğlu’na sığmayan bir kalabalık, kendi tespitiyle çoğunlukla kadınlar, !f İstanbul kapsamındaki söyleşi için oradaydı. Konu “Bilinçaltı ile Gökyüzü Arasında” idi, moderatör Yeşim Tabak’tı ve saat 19.30 olduğunda üstat sahneye teşrif etti. 

Öncelikli konuları Gondry’nin festivalde bulunma sebebi olan “Uzun Boylu Adam Mutlu mu?” belgeseliydi. Noam Chomsky’ye olan saygısını “zamanımızın en büyük beyinlerinden, en büyük düşünürlerinden biri” diye anlattı, “onunla tanışmak bile hayalimdi” dedi. Birkaç tane kitabını okumuştu (“Tabii ki hepsini değil, birkaç tanesini. Yüzden tane kitabı var”) ve kitapta cevabı olmayan şeyleri sormak istiyordu. Yanlış anlaşılma olmaması adına filmdeki Chomsky’ye sorduğu soruları kısa ve basit tutmaya çalıştığını söyledi.

“Hafıza” konusu kaçınılmaz olarak açıldı elbette. Gondry, hafızasının çok iyi olmadığını, her şeyi karıştırdığını söyledi. Yeşim Tabak, Gondry’ye hatırladığı en eski anısını sordu, Gondry üç yaşında okulda olduğu bir gününü hatırladığını söyledi. Chomsky ise 1,5 yaşını hatırlayabiliyormuş. Film çekerken de küçükken nasıl hissettiğini hatırlamaya çalıştığını söyledi, anlaşılabilir. Bir dönem fotoğraf çektiğini, fakat fotoğraf çekerken anı yaşamayı ihmal ettiği için bıraktığını söyledi. Söyleşinin sonunda konuya tekrar döndü. Bir sevgilisi varmış, onu çok özlediğinde onun olduğu fotoğraflara, videolara bakarmış. Ama o kadın onu terk etmiş, sonra da bütün kayıtları çöpe atmış. O yüzden bu işleri bıraktığını söyledi gülerek.

Filmlerindeki “rüya” yoğunluğu üzerine bir soru sordu Tabak: “Rüya var, rüya var. Bir, sizinkiler gibi düşsel film çekenler var, bir de David Lynch’inki gibi ‘rüya gibi’ çekenler var” diye. David Lynch’in en sevdiği yönetmenlerden biri olduğunu söyledi. “Ben de kabus görüyorum herkes gibi, ama onları çekmek istemiyorum” dedi.

Yönetmenliğin insanlarla iletişim kurma metodları konusunda eğitici olduğunu anlattı. Pek çok klibini çektiği Björk’ü bir filminde oynatmayı istediğini anlattı, ama ilk denemesi Lars Von Trier ile olduğu için sinemadan soğumuş ve bir daha oyunculuğa tövbe etmiş. Kendisinin çok yumuşak ve tatlı bir mizacı olmasına karşın “Sete gelseniz böyle düşünmezdiniz. Ben de çok takıntılı olabiliyorum. Normalde iyiyimdir ama bazen teknik bir mesele yanlış gidiyorsa çok sinirlenebiliyorum” dedi.
Sinema eğitimi almadığı için üzgün olduğunu söyledi. “Ama sinema eğitimi almamış yönetmenlerin çok iyi filmleri var. Sinema eğitimi alıp kötü film çekenler de var” dedi. Ayrıca “Okuldan çıkıp berbat teknisyen olanlar da var” dedi, teknisyen konusunda gerçekten dertli, belli (Önceki sene benzer bir söyleşide Nuri Bilge Ceylan da bu konudan dert yanmıştı). Çalışması en iyi olan insanları “Keşfetmeye hazır olanlar ve fikirlerimi kavramaya açık olanlar” diye özetledi.
Film yapımı konusunda “Şu anda DVD’ler pek moda değil ama ben DVD’lerden çok faydalandım” dedi, DVD’lerin ekstralarında film yapımına dair görüntüleri çok izlediğini söyledi. Ayrıca, filmlerindeki el yordamıyla üretilmiş “efektler” konusunda “İlk filmlerimi kendi başıma yaptığım için ne nasıl yapılır biliyorum” dedi. Bir şehir kurması gerektiğinde minyatür şehri kendi başına yapabildiğini anlattı mesela. “Dijital efektlerle bir sorunum yok ama çok sık değişiyor” dedi. iTunes’u bile indirdiğinde sürekli güncelleme istediğini, arayüzünü çok sık değiştirdiğini, dijitalle haşır neşir olan arkadaşlarının da programların yenilenmesine adapte olmakta güçlük çektiğini anlattı. Nostaljik bir insan olduğunu kabul etse bile, bunları nostalji olsun diye yapmadığını söyledi. “Eğer klasik teknolojiyle de yapabileceğin bir şey varsa bence dijitale gerek yok” dedi.
Sette çok sık storyboard kullanmadığını, ama video çekiyorsa storyboard kullandığını, çünkü başlamadan önce sanatçılara bir şey vaad ettiğini ve ona sadık kalması gerektiğini hissettiğini söyledi. İlk filmi “Human Nature”da storyboard ile çalıştığını, ama daha sonra filmdeki değerli anların storyboard’da bulunmayan küçük anlar olduğunu anladığı için sonraki filmlerinde bundan vazgeçtiğini söyledi. 

Oyuncularla çalışma kısmı ise söyleşinin en ilginç bölümüydü şüphesiz. Aktörlere ilk seferinde oyunu dikte etmediğini, onları etkilemek istemediğini, “onların kendisini şaşırtmasına izin verdiğini” söyledi. “Anın gerçekleşmesine izin veriyorum” dedi. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”da Jim Carrey ile yaşadığı bir sorunu da anlattı. Mutfak lavabosunda yüzdükleri sahneyi çekerken Jim Carrey suya tekrar girmek istememiş. Herkes teker teker kaybolduğu için onun tek başına kaldığını çekmesi gerektiği halde Carrey tekrar girmek istememiş. “Sette yönetmen emirleri verir zannedersiniz ama her zaman böyle değildir. Bazen oyuncu çok ünlüyse, emirleri o verir” dedi gülerek. Sonunda girersin, girmem diye uzun uzun tartışmışlar, olay gerçekten gergin bir hal almış. En sonunda Carrey suya girmiş, ama girerken de kasti olarak suyu Gondry’nin üzerine sıçratmış.
“Sonra anladım ki, Kate Winslet ve Jim Carrey sette problemler yaşıyorlardı. Ve Kate sinirlenip suyun içindeyken işemiş. Jim Carrey de bu yüzden girmek istemiyormuş. Ama girdi ve Kate’in çişini de üzerime sıçratmış oldu.” 

Son soruyla söyleşi böyle keyifli bir havada bitmiş oldu. Bence Yeşim Tabak söyleşinin ilk bölümlerini aşırı kavramsal sorularla sürdürmeseydi ve seyirci soruları da “demeç” değil, gerçekten “soru” olsaydı iyi olurdu. Gondry üzerine master tezi yazan bir kız, mesela, oldukça geniş bir soru sordu Gondry’ye, adam anlamadı, soru tekrar soruldu, yine anlamadı, başkası tercüme etti, yine anlamadı. En sonunda Gondry’den 10 dakikalık bir görüşme istedi. Ama bunları yapana kadar tüm salonun 10 dakikasını gasp etti. Halbuki çıkışta ayaküstü yakalayıp o 10 dakikayı kopartmak isteyebilirlerdi. Neyse, umarım istedikleri olmuştur diyelim. 

Güzel bir Pazartesi akşamıydı çünkü Michel Gondry İstanbul’daydı.

Wednesday, February 5, 2014

Broken Bells röportajı: Partiden sonra



Günlerden bir gün, geçen yılın sonuna doğru, bir akşam telefonum çaldı, arayan James Mercer'dı. The Shins sayesinde son on yılımda en çok duyduğum seslerden birinin sahibiyle cep telefonumdan konuşmak ilginçti. Ben İstanbul'daydım, Mercer Portland'daki evinde: Konumuz ikinci Broken Bells albümü "After The Disco"ydu. 
(Bu röportaj ilk olarak Blue Jean'in Ocak sayısında yayınlanmıştır) 

İlk albümünüz çıktıktan sonra pek çok kişi Broken Bells’in tek seferlik bir proje olduğunu düşünmüştü.
Evet, çok insan bunu tek albümden ibaret bir iş olarak düşündü. “İkisi de başka işlerle meşgul, böyle bir deney yaptılar bitti” dediler ama en başından beri bizim için bir gruptu bu. İkimiz de birlikte çalışmaktan çok hoşlanıyoruz ve evet, ikinci albümümüzü yapacağımızı biliyorduk.
Nasıl bir yaratım süreciniz oluyor, iş bölümünüz nasıl?
Birlikte yazıyoruz. Bazen Brian bir gitar melodisi ya da ritimle geliyor, ben melodi ekliyorum. Bazen de tam tersi.
The Shins’te grup lideri konumundasınız, şarkıları yazan, kararları veren adamsınız. Burada ise rolleri bölüşüyorsunuz. Bu nasıl bir duygu?
İkisi gerçekten çok farklı şeyler, ama böyle bir şeye ihtiyacım vardı. Ortaklaşa çalışma yapmak istiyordum. Brian’a gelince, o da Gnarls Barkley’ye göre daha enstrüman bazlı bir şey yapmak istiyordu, daha canlı çalınan bir proje istiyordu. İkimiz için de doğru projeydi yani.
Bu albüm ilkine göre biraz daha tempolu olmuş. Bu planladığınız bir şey miydi?
Evet bunun daha neşeli olması konusunda konuştuk. Konserlerimizde eksik olan bir taraf olduğu için buna konsantre olduk. Gerçi sözleri hala biraz üzgün, karmaşık ve melankolik. 
The Shins veya Broken Bells için söz yazarken yaklaşımınız değişiyor mu?
Bir kere burada Brian da çok şarkının sözlerini yazıyor. İkimiz de epeyi farklı hayatlar yaşayan insanlarız. Ben Portland, Oregon’da aile hayatı yaşıyorum, o ise Los Angeles’ta, gece kulüplerinde takılıyor, çok kız arkadaşı oluyor (gülüyor). Bu da sözlere yansıyor. 

Albümün adı “After The Disco” da ondan gelen bir fikir miydi?
Evet albüm gibi, tempolu, dans edilebilir ama içinde melankoli de var. Parti biter ve gerçeklerle baş başa kalırsın. Bu da Brian’ın yaşadığı bir şey.
Aynı zamanda 1980’lere daha fazla dokunan sesler var albümde.
Evet, albüm neşeli ama modern tınlamasını istemedik. İkimiz de bu zamana ait olmayan şeyleri seviyoruz, başka bir zamandan gibi duyulsun istiyoruz. Bilmiyorum, belki çocukluğumuzla alakalı bir şeydir. 
Brian Burton, Norah Jones’tan U2’ya kadar çok sayıda farklı büyük müzisyenle çalıştı. Onunla stüdyoda olmak nasıl?
Onun rolünde başka kimseyle çalışmamıştım. Pek çok prodüktör işin kayıt ve mixing tarafıyla ilgili. Brian ise senden daha iyi performans almakla ilgileniyor. Aynı zamanda çok da sempatik bir insan, etrafta bulunması keyif veren birisi. Stüdyoda saatlerce vakit geçirirken bu çok önemli bir özellik.
Broken Bells için yeni bir yıl ve yeni bir albüm var. 2014 planları neler?
2014 yılında turnede olacağız. O arada İstanbul’a da gelsek süper olur! Onun dışında benim bir bebeğim daha olacak.
Ne güzel haber! Tebrikler. Peki The Shins?
2015 sonunda bir albüm yaparız sanırım. Şimdiden bu kadar uzağa bakmak çılgınca geliyor ama.

Saturday, September 28, 2013

Tuncel Kurtiz: Olsun abi, üç beş olsun, bizden olsun!

Tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceği bir adamı kaybettik bugün (dün)... Tuncel Kurtiz konusunda bana "Ulan ne güzel adammış bu!" dedirten röportajı da paylaşmak istedim. 2001 Temmuz Roll'unu tozlu raflardan buldum. Kötü ışık, amatör çekim, titrek telefonla kayda aldım. Bu nefis mülakat burada bulunsun dedim. Gerçekleştiren Sungu Çapan, Yücel Göktürk ve Savaş Akova'ya saygılarla... 
Erken gittin ama; iyi ki yaşadın usta, iyi ki vardın.








Monday, September 9, 2013

Placebo röportajı: Antika masaya akıllı telefon


Placebo basçısı Stefan Olsdal'la yazın ortasında konuşmuştum. 16 Ağustos’ta İstanbul'da beşinci konserlerini vermeden, yedinci stüdyo albümleri "Loud Like Love" çıkmadan önce. Bu röportaj Blue Jean'in Eylül 2013 sayısında yayınlandı.   

Dört yıldan sonra yeni bir albümle geri dönüyorsunuz. Normalde verdiğiniz aralardan çok daha uzun bir ara bu.
Aslında bir mola değildi bu, “Battle For The Sun”ı çıkarttık ve iki yıl boyunca turnedeydik. Sonra tekrar hayatla dolmak, üzerine şarkılar yazacak şeyler yaşamak için ara verdik. Sonra bu yılın çoğu yeni albümü yapmakla geçti. Son albümden bu yana olanlar, az çok böyle.
Grupta moraller nasıl?
Moraller iyi. Hepimiz bu albümden çok memnunuz. Albüm çıkmamışken röportajlar vermek hep işin tuhaf kısmı oluyor. Çıksın artık diye merakla bekliyoruz, umarım insanlar severler.
Bana “Meds” grubun en depresif albümü gibi gelir, “Battle For The Sun” ise bir ayağa kalkma, toparlanma albümü gibiydi. “Loud Like Love” bu anlamda nasıl bir albüm olacak?
Sanırım “Battle For The Sun”dan daha çeşitli bir kayıt. Daha iyimser şarkılar var, hem söz hem de müzik anlamında. Bu albüm bir yolculuk gibi: Başlarken coşkulu, iyimser. Albüm ilerledikçe sözler karanlıklaşıyor, şarkılar ağırlaşıyor, süreleri uzuyor, yapıları da daha katmanlı hale geliyor. Ve son şarkı da özellikle sözleriyle çok ağır bir parça. Yani evet, bence bu albüm bir yolculuk. Bence daha dürüst ve renkli.
“Battle For The Sun”da yaylılarla da haşır neşirdiniz, ama “Loud Like Love”ın piyasaya çıkan ilk şarkılarına bakınca elektronik sesler ağırlıkta gibi görünüyor.
Evet, bu Placebo’nun ilk günlerinden beri oynadığı bir alan. Bu albümde bunu daha çok yapıyoruz. Neticede bir piyanodan, ya da gitardan, ya da iPad’den çıkan sesin değerleri bize göre aynı ama. Bu albümü Londra’da eski bir stüdyoda kaydettik, tüm ekipmanlar da 1970’lerden kalmaydı. Akıllı telefonlarımızı ya da tabletleri o eski kayıt masasına bağladık. Yani sadece değişik gereçlerle oynuyoruz. Yeni teknolojiden eski sound çıkarttık. Bir Placebo şarkısının nasıl tınlaması gerektiğine dair katı kurallarımız hiç olmadı.
Yani analogun sıcaklığını dijital imkanlarla birleştirmeye çalıştınız.
Kesinlikle. Bir ses tabletten ya da piyanodan çıkmış olabilir, biz ikisini de eşit derecede hakiki buluyoruz. Stüdyo bizim için laboratuar gibi. Bazen ilham verici şeyler üretmek için alışılmadık enstrüman kombinasyonları deniyoruz.
“Battle For The Sun” davulcunuz Steve Forrest’ın katıldığı ilk Placebo albümüydü. Burada artık tanışma faslının bittiğini düşünürsek daha bağlı bir ekip olduğunuzu düşünebilir miyiz?
Evet, özellikle eski davulcumuz (Steve Hewitt) ile kıyaslarsak kesinlikle çok daha sağlıklı bir ilişkimiz var. Eski kadromuzla evrimleşmemizin durma riski vardı. Şu anki kadroyla hepimiz yaratıcı bir çevre yaratma gayesini taşıyoruz.
Geçen yıl sizi Paris’te izlemiştim. Canlı olarak en formda döneminizde görünüyordunuz. Bunda Steve’in de payı büyük olsa gerek.
Evet şu anki kadromuz, bize turnelerde katılan sahne müzisyenleri dahil olmak üzere, birlikte olmaktan mutlu olan, ortak noktaları olan ve daha iyi bir birlik oluşturmak isteyen insanlardan oluşuyor. Bu da performansımızı artırıyor.
Bu ay beşinci defa İstanbul’da çalacaksınız. Neredeyse her albümden sonra buraya geldiniz, Türkiye için az rastlanır bir durum bu.
Bu bir rekor olabilir mi? (Gülüyor) Türkiye’de çalmak kaçırmak istemediğimiz bir fırsat. İstanbul’da çok güzel zamanlarımız oldu. Sonuncusu inanılmazdı, Boğaz kenarında. İyi karşılandığımız yerlere gitmekten çok keyif alıyoruz ve Türkiye kesinlikle o yerlerden birisi.
İstanbul konserlerinden aklında kalan bir şey var mı?
Algısı yüksek ve çok adanmış bir kitle hatırlıyorum, bu da her zaman iyi bir konser demektir. Grubu enerjiyle yükler ve biz de geri veririz. Öyle de unutulmaz bir gece çıkar ortaya.
Setlist nasıl olacak? Şüphesiz yeni albüm şarkıları çalınacaktır ama eskilerden de çok hitiniz var. Bunu nasıl dengeliyorsunuz?
Henüz provalara başlamadık. Yeni albümden ve geçen yıl çıkarttığımız “B3” kaydından şarkıları çalışacağız ve onlar konserde olacaktır. Eski şarkılarla bir denge tutturmamız gerekiyor elbette, seyircilerin çoğu onları duymak ister.
‘I Know’ dinleyicilerinizin favorilerinden birisi, ama geçen yıla kadar konserlerde çalmıyordunuz.
Evet, son turnede onu çaldık.
Bu tip sürprizler olabilir mi? Eski albümlerden sadece hitleri çalarken gölgede kalan bazı şarkılara haksızlık oluyor çünkü.
Belki yine bazı sürprizler yapabiliriz. Setlist’leri hazırlamadık daha. Kim bilir? Şarkılarımızla ilişkimiz yıllar içinde değişiyor. Sık çalmadığımız şarkılar geri dönüş yapıyor. Daha çok albümünüz oldukça seçecek daha çok şarkınız oluyor. Bu sefer seçme yapmak iyice zor olacak.
Türkiye için çok hareketli bir yaz mevsimi oldu. Politik meselelerle de ilgili bir grupsunuz. Türkiye’yi takip edebildiniz mi?
Uzaktan ettim. Konunun uzmanı olduğumu söyleyemem. Ama o bölgedeki pek çok ülkede sosyal huzursuzluk yaşanabiliyor. İnsanlar seslerinin duyulmasını istiyor ve olanlardan memnuniyetsizliklerini göstermek istiyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge de çok hareketli bir bölge. Tuhaf zamanlar. Tek söyleyebileceğim, insanlar seslerini duyurmak istiyorlar. Çoğu zaman sokaklarında hareketlilik olan yerlerde çalıyoruz ama eğer bir savaş yoksa yine gelir çalarız.
Klasik soruyla bitirelim. Son zamanlarda neler dinledin?
Yakın zamanda postmodern müzisyenlerin eserlerini dinledim, sözsüz, yani pop müziğe uzaktan yakından alakası olmayan şeyler dinliyorum. Placebo’yla değilken şalteri indirmek istersem o müzikleri dinliyorum.
Gruptaki diğer elemanlar da böyle deneysel şeyler mi dinliyorlar?
Onlara sorman gerek! Ama hepimizin çok sevdiği albüm Sigur Ros’un son albümü. Hepimiz bu albüme hayran olduk. Sanırım bu yıl şu ana kadarki favori albümümüz.
David Bowie albümü “The Next Day”i dinledin mi?
Sadece single’ları dinledim ve çok iyilerdi.
Bowie’yi özellikle sordum, Placebo üzerinde çok etkisi olduğu bilinir.
Kesinlikle bize çok ilham vermiştir. Hala anlamlı müzik yapıyor olması harika.
Peki My Bloody Valentine albümü “mbv”? O da Placebo'yu etkileyen gruplardan gibi gelmiştir bana.
Hayır, onu da dinlemedim! Dinleme listemin en tepesinde.