Sunday, July 11, 2010

Final!


Gün bugündür.. Bir ayın sonunda, futbol tarihinin iki güzel takımının finalde karşılaşmasıyla, bitecek bu dünya kupası da..

İspanya da, Hollanda da makus talihlerini yıkmaya çalışacak bu akşam.. Hangi takım kazanırsa kazansın benzeri görülmemiş bir zevke gark ettirecek sevdalılarını, diğeri ise dünya kupası tarihinin en büyük underachiever'ı olarak kalmaya devam edecek.. Durum tabi ki Hollanda için daha kritik, iki kez kupayı kazanmanın ucundan döndüler sonuçta.. İspanya için final bile büyük bir başarı olarak görülebilir, zira ilk kez geldiler bu noktaya.. Ama mevcut kadroyu düşündüğümüz zaman, bu akşamki finali kaybederlerse bir daha böyle bir jenerasyonu yakın gelecekte yakalayabilirler mi emin değilim..

Benim bu akşam için favorim İspanya, zaten gönlümden geçen şampiyonun onlar olduğu da bir sır değil.. Güzel takımım Barcelona'nın üzerine kurulu ve oyun tarzı da onu andıran bir İspanya'yı nasıl tutmam ki.. Sık sık söylendi, bir daha vurgulamakta beis yok: bu akşam bir Barça-Inter maçı izleyeceğiz temelde.. Umarım İspanya biraz daha şanslı olur Barça'dan..

Final maçı altın top ve altın ayakkabı ödüllerinin sahiplerini de belirleyecek.. Altın ayakkabı ödülü için tahminde bulunmak kehanet olur, ama iyi bir Xavi, hem David Villa'ya altın ayakkabıyı hem de kendisine altın topu kazandırabilir.. tabi David Villa ikisini de kapabilir.. Öte yandan, inanılmaz azimli oyunuyla Sneijder iki ödülü de kazanabilir.. Keşke oyunun kaderini başka oyuncular belirleseler de altın top Forlan'a kalsa..

Neyse, artık uzatmanın anlamı yok.. Nefesimi tuttum, 21.30'u bekliyorum.. 55 ekran dandik televizyonum benim için çok ama çok önemli olan bu maçı en iyi şekilde izleyebilmem için elinden gelen her şeyi yapacak.. ve sonuç güzel olacak..

Diego Forlan

cuma günü fifa adidas golden ball ödülü adaylarını açıkladı ve dünya kupasına akredite gazetecilerden oy vermelerini istedi. 5 puanı wesley sneijder'a, 3 puanı diego forlan'a, 1 puanı da david villa'ya vermiştim. dünkü maçtan sonra ilk iki sırayı değiştirdim. doğru olan sıralama buydu.
...
güney afrika 2010'u nasıl hatırlayacağız? daha doğrusu bu turnuvayı kimle hatırlayacağız? 2006'nın sembolü ikinci ve son bir dünya kupası için son resitalini veren ve hikayeye kimsenin aklına gelmeyecek bir nokta koyan büyük şef zinedine zidane'dır, gol atan, isyan eden, kavga çıkaran ateş küpü marco materazzi'dir, kahraman kaptan fabio cannavaro'dur. 2002'de finale kadar tanrısal bir performans sergileyip son maçta insan olduğunu hatırlayan oliver kahn'dır, iğrenç saç kesimli büyük golcü ronaldo'dur, bizim kırmızı-beyazlı takımın dünyayı şaşırtan adamları hasan şaş'tır, ilhan mansız'dır. geriye doğru gider bu. johan cruyff'tan bobby moore'a, pele'den, diego maradona'ya kadar, yıldızların efsane olduğu yerdir dünya kupası. bu yüzden her kupanın baş aktörleri vardır.
......peki 2010'dan kim kalacak geriye? kimin öykülerini hatırlatacağız akşamları bira masalarında? hangi futbolcudan "çok büyük adamdı" diye bahsedeceğiz çocuğumuza futbolu sevdirmeye çalışırken? sizi bilmem ama ben kararımı verdim. diego forlan diyeceğim 2010'u anlatırken.
...
dünkü üçüncülük maçının ilk yarısında forlan'ın kullandığı bir korner kalenin üstünden az farkla dışarı çıktı. o da gol olsaydı, bütün duran toplardan gol atmış olacaktı uruguaylı. ha, kendisini izlememiş olanlar, bu yazdığımdan sadece duran top kovalayan bir fırsatçı canlandırabilirler kafalarında. aman ha! diego forlan bu turnuvada takımı kendisine nasıl ihtiyaç duyduysa o şekilde oynadı. ilk maçta fransa karşısında ilerideki yalnız forvetti, güney afrika karşısındaki ikinci maçta ise çift forvetin arkasında destekleyici olarak oynadı. her şeyi yaptı, bir tanesi olağanüstü güzellikte iki gol attı. o maçta pretoria'nın loftus versfeld stadyumunda bulunmak, forlan'ın nefis vuruşunu, dahası takımının hücumuna liderlik edişini izlemek, futbol tanıklıklarımın en özelleri arasında yer alacak mutlaka.
...
uruguay bu turnuvadan önce sürpriz adaylarımdandı. ama latin futboluna mesafeli duruşumdan dolayı onlarla da pek bir gönül bağım yoktu. ama oscar tabarez'in takımına her maçtan sonra daha çok saygı duydum. forlan'ın liderliğini ise saygının da ötesinde duygularla izledim. takımın tamamından kariyerli ve yetenekli olduğu herkesin malumuydu, ama o samuel eto'o, cristiano ronaldo, zlatan ibrahimovic, didier drogba örneklerinde görüldüğü gibi kendisini diğer arkadaşlarının üzerinde görmüyordu. ama bunun aksine görevden kaçmıyor, takımın yıldızı olma sorumluluğunu da şıklıkla yerine getiriyordu. takımı ona ihtiyaç duyduğunda ne bir adım geri attı, ne de kendisini gösterme telaşına düşüp dengeyi bozdu. bu, yeteneklerinin de ötesinde sahada gösterdiği karakter, diego forlan'ı benim için 2010'un yıldızı yaptı.
...
deniz mavisi takım sahadayken kafaları çevirip o 10 numaralı formayı giyen sarışın mavi gözlü çocuğu izlemek boşuna değildi. dün de kelimelerin tarifsiz kalacağı güzellikte bir gol attı. basketboldaki gibi bir son saniye şutunu atmak ona düştüğünde yine nefis bir şut çıkardı. kaleci hans-jörg butt değil, yetenekleri değil, konsantrasyonu değil; şansı engel oldu sadece ona. o şut belki ona bir üçüncülük madalyasına, belki de altın ayakkabı ödülüne engel oldu. ama 7 maç boyunca yaptıkları, görevden kaçmayan, futbolun en incesini, karakterlerin en büyüğüyle sergileyen bu adamın (tıpkı 1998'de davor suker'in yaptığı gibi) süper yıldızlar kategorisinden efsaneler sınıfına yükselmesine yetmişti çoktan.
...
selam olsun sana güzel çocuk!

Saturday, July 10, 2010

"parachutes"la 10 yıl

2000 yılında bir yaz gecesiydi. haftada dört saat (salı ve perşembe geceleri saat 12'den sonra) mtv'de farklı bir şeyler duymak için yakaladığımız "alternative nation" seanslarından birisindeydi. kabak kafalı, saf suratlı bir çocuk sahil boyunca tatlı tatlı şarkısını söylüyordu: "look at the stars, look how they shine for you..."
...
bugün 10 temmuz 2010. tam 10 yıl önce bugün ilk coldplay albümü "parachutes" çıkmış. o gün "ne güzel, kendi halinde nefis bir şarkı yapmışlar" dediğim grup, bugün dünyanın en büyük gruplarından birisi. nereden nereye...
...
"parachutes," 2000'li yılların ilk başyapıtlarından, hadi büyük söz sözlemekten imtina edelim, ilk büyük albümlerinden birisi rock müzikte. birkaç büyük grup dışında rock dinlemek için ya altın yıllarını yaşayan nu-metal camiası, ya da yerin bin kat dibinden giden avant-garde tayfasına başvurabildiğiniz yıllarda, hem popüler, hem de yenilikçi olunabileceğinin kanıtı olmuşlardı. o "yenilik" kimilerince radiohead, kimilerince jeff buckley taklitçiliğinden fazlası değildi belki, ama o kadar samimi bir müzik vardı ki "parachutes"ta, tüm bu meseleleri unutturuyordu bana. jonny buckland'ın bol reverb'lü gitarlarının yarattığı derinliği hiçbir şeye benzetemiyordum ki ben! sinizm gözlerinden baksak "ilkokul ingilizcesi" diyebileceğimiz, benim ise "yalın" ve "samimi" olarak niteleyeceğim chris martin imzalı sözler de epeyi yaralıyordu kalbimi. 2000-2001 boyunca üniversite, başka bir şehre taşınma, ilk defa hayat meseleleriyle tanışma, yalnızlık derken, kimbilir kaç gece karanlıkta dinledim "parachutes"ü.
...
görünmez basamaklarla göğe tırmanıp kendimi aşağı bırakıyordum "spies"ı dinlerken, her seferinde de yere indiğimde "bu kadar güzel bir şarkı olabilir mi?" diyordum. "trouble"ı dinlerken geleneksel kendime acıma seanslarını başlatıyor, "yellow"da her şeye rağmen "aşk imiş her ne var alemde" fikrini galip getiriyordum. "we never change"de yeniden her şeyi kabullenip sakinleşiyordum, gereken umudu da "everything's not lost"ta depoluyordum. bir sonraki turda yine "don't panic" başladığında bu hayatın her şeye rağmen ne kadar güzel olduğunu düşünerek gülümsemeye başlıyordum yine. yeniden başlamıştık işte...
...
10 yıl sonra "parachutes"u dinlediğimde bir parça çiğ geliyor, kabul. ama bu dört delikanlının samimiyetle kendilerini ne kadar açıkça ortaya koyduklarını, belirgin hatalarını dahi kendileriyle dalga geçilmesinden korkmadan paylaştıklarını görmek, hala hoşuna gidiyor insanın. bu geçen 10 yılda coldplay zayıf yanlarını törpülemeyi, gizlemeyi başardı, rockstarlık oyununda ustalaştı ve bir vasat, bir iyi albüm daha çıkarttıktan sonra "viva la vida or death and all his friends" gibi bir başyapıt daha ortaya koymayı başardılar. "u2'culuk oynuyorlar" diye dalga geçildi ama hem ticari anlamda u2'nun seviyesine geldiler, hem de u2'nun 2000'lerdeki kayıtlarının en iyisinin bile daha iyisini çıkartmayı başardılar. eğer çıkıp "biz dünyanın en büyük grubuyuz!" diye bağırınmıyorlarsa, o ilk günkü samimiyeti koruduklarından. ve bono ile tayfasına saygılarından. ama her albümlerinde dev adımlar atmaktan vazgeçmeyen bu grup, gerçekten çok büyük. kendi "the unforgettable fire"larını yaptıktan sonra şimdi sıra kendi "the joshua tree"lerini yapmalarına geldi. bu engeli de aşacaklarına şüphem yok hiç.
...
nereden nereye diyor insan. 10 yıl önce bir hmv'de albümlerinin çıkışını kutlayan grup, şimdi ne halde. hiçbirimiz tahmin edemezdik sanırım bunu, en iyimserimiz, en coldplay sevenimiz, hatta chris martin'in kendisi bile. ama oldu. hepsi de "parachutes"la başladı.

Wednesday, July 7, 2010

Puik's Journey

2009’un ilk aylarında İstanbul’un en soğuk zamanlarında Emre Nişancı ve Fulya Uçanok tarafından kuruldu Puik’s Journey. Punk gruplarında başladığı müzik macerasında sound meselesine kafayı takarak elektronik müzik ve mixing alemlerine kadar ulaşan Emre ile klasik müzik geçmişine sahip Fulya tarafından. Birleşmez görünen iki ucun indietronica sound’unda kavuşması, Puik’s Journey’nin özeti. Çünkü Puik’s Journey birbiriyle uyum sağlayan zıtlıkların grubu. Indie’nin naifliği ve melodik gücüyle, electronica’nın mesafeli hali ve deneysel ses örgüsü birleşiyor. Ağırkanlı ve minimal elektronik vuruşlar, analog seslere karışıyor. Bir parçada yalınlık hakimken, bir diğerinde sesler katmanlar halinde geliyor. Kimi şarkılardaki çocuksu heves, kimi anlarda yerini karamsarlığa bırakıyor.
...
Puik's Journey bu akşam 21.00'de Peyote giriş katta.
http://www.myspace.com/puiksjourney
http://www.lastfm.com.tr/music/Puik's+Journey

Tuesday, July 6, 2010

Caz Festivali'nde ne izlenir?

eskiden caz festivali'ne rock'çıların veya alternatif müzik dinleyenlerin gelmesi tuhaf karşılanırdı. ilginç olan, buna tepki verenler arasında sadece cazcıların değil, "pj harvey neden caz festivaline geliyor?" diye kendi kendine dert edinmiş rock'çı (ve pj harvey'yi seven) arkadaşlarımın da olmasıydı.
...
sanırım artık böyle çatlak sesler daha az çıkıyor ya da ben daha az muhafazakar insanlarla müzik muhabbeti yapıyorum! ama bir yandan da son yıllarda doğrudan cazcı olmayan en fazla isme yer verilen festival bu olmuş gibime geliyor. ya da caz müziğe mesafesi belli bir adam olarak bana öyle geldi. o yüzden programdan gayet memnunum.
...
...
bu geceki martha wainwright konseri şüphesiz ki çok enteresan olacak. edith piaf şarkılarını söylemesi frankofon camiayı çekecek, martha'nın varlığı indie'cileri. bir nevi ecnebilerin "best of both worlds" dediği hadise gerçekleşecek. wainwright'lar bana hiçbir zaman yeterince çekici gelmediğinden midir bilmiyorum, bugünkü konseri uruguay-hollanda maçına feda etmekte beis görmedim. ama maçla çakışmasa kesinlikle sepetçiler kasrı'nda olurdum.

imogen heap'in cumartesi konseri de dünya kupası'nın üçüncülük maçına mı kurban gidecek? iç çatışmalarım hala sürüyor. ama kişiselliği bir kenara bırakırsak istanbul modern'deki konserin bu festivalin highlight'larından birisi olacağı kesin. hiç değilse "garden state"in ve "let go"nun büyüsüne kapılmış yüzlerce insan olacaktır orada. yeri gelmişken seneye "yeni ozanlar" bölümünde joanna newsom görmek istediğimizi iletelim yetkililere!
...
festivalin iki büyük "pop" devi ise haftaya: grace jones ve seal. popu tırnak içine aldım, zira grace jones'un disco'sunu, "seal"ın trevor horn katkılı synth-rock'ını gözardı ediyor değiliz. ama ticari başarı olarak "pop" diye ayıralım. 2000'lerin sonunda feci bir geri dönüşle göz yuvalarını zorlamaya devam eden grace jones'un sahnesini kesinlikle merak ediyorum. haftaya cuma (16 temmuz) ritmin kölesi olacağız yani. 19 temmuz pazartesi ise seal var sahnede. o nefis ilk albüme ne kadar dokunur, "soul"dan ne kadar söyler bilinmez, ama yine de sakin ve keyifli olacaktır.

ben the brand new heavies'ten de çok umutluyum. 90'ların başındaki parlamalarında biraz da olsa radarıma yakalanmışlardı, ancak yıllar içinde takip etmeyi de bırakmıştım. istinye park'ın çimlerinde yayılarak konser eğlenceli olacaktır. iki yıl önce raul midon'da öyle olmuştu. the brand new heavies 14 temmuz'da.

chick corea geçti gitti, ama tony bennett ve stanley clarke gibiler de sadece caz tutkunlarını değil, birçok müzikseveri tavlayacaktır mutlaka. laura fygi & ayhan sicimoğlu (14 temmuz) ve buika (20 temmuz) latin sevenleri yakalar. bugüne kadar çok methini duyduğum ama hiç dinlemediğim lisa ekdahl (13 temmuz) ise benim için iyi bir fırsat olacak şüphesiz.

iksv salon'un yolunu tutup has caz dinlemeye gidecek miyim derseniz, onu şimdi ben de bilmiyorum. ama denemeye değer.

Monday, July 5, 2010

Arjantin eve döndü


iki gün önce acı bir mağlubiyetle veda etmişsiniz dünya kupasına. normalde teknik direktörün istifası istenir, havaalanında bir grup bulunur, ama yuhalamak için. brezilya'da böyle oluyor zaten. şişko ronaldo efendi tweet atıyor "felipe melo brezilya'ya dönmesin" diye, dunga döner dönmez kovuluyor. arjantin ise çok daha ağır bir mağlubiyet almasına rağmen evine mutlu mesut dönüyor. binlerce insan onlara kahramanları karşılar gibi bir muameleyle "hoşgeldiniz" diyor. muhteşem görüntüler.

sebebi? tabii ki maradona. onun varlığı arjantin'e bir ateş veriyordu. belki çok daha büyük bir taktisyenle bir tur daha gidebilirdi arjantin. ama sahadaki enerjyi sağlayamazlardı. birlikte oynamaktan bu kadar keyif alan bir ekip çıkmazdı ortaya. bu dünya kupası'na elektriğini veren adamdı maradona. o olduğu için bu dünya kupası ayrı bir güzeldi. maradona denen tanrı, futbol topuna değmiş en yetenekli adam, çimlere ayak basmış en büyük fenomen, bu oyunun gördüğü en büyük efsane. benim gibi 28 yıllık latin düşmanına bile arjantin'e sempatiyle baktırmışlığı varsa, zaten söz biter aslında. şu fotoğrafları görünce söze gerek de yok ki...
...


Diego Armando Maradona
Ben bugün Arjantin'i gördüm.

Thursday, July 1, 2010

wait for me. remixes!


bir moby geleneğidir. bir stüdyo albümünden sonra, ya b-side toplaması çıkar ("play: the b-sides"), ya remix albümü ("last night remixed"). geçen yıl çıkarttığı "wait for me" ise daha bile bereketli çıktı. önce ambient versiyonunu çıkarttı, şimdi ise "wait for me. remixes!" geldi.

"wait for me"yi moby'nin "play"den sonraki en iyi albümü olarak görüyorum. bahsi geçen 1999 başyapıtından sonra moby'nin en "kaygısız" ve en ruhlu işiydi bence. o albümü iyi yapan şey düşük temposu, karanlığı ve sadeliğiydi. dolayısıyla iki cd boyunca o yalın şarkıların remix'lerini sunmak, doğrudan onları iyi yapan şeyden vazgeçmek anlamına geliyor aslında. dolayısıyla bunu "wait for me" ile alakasız bir iş olarak görmek lazım. ki toplamda ikibuçuk saatlik müzik size o albümle pek de alakalı bir tecrübe sunmuyor.

ama elektronik müzik açısından bakarsak adeta bir all-star durumu var. moby'nin ismininin bu camiada ne kadar önemli olduğunu insan kolaylıkla anlıyor bu cd'ye bakınca. yuksek, paul kalkbrenner, carl cox, tiesto, maps, laurent wolf gibi muazzam bir kadro elden geçirmiş şarkıları. bu yönüyle ilgi çekici olduğu kesin. ama eldeki kadroya bakıp mucizevi işler de beklememenizi öneririm. "wait for me" tecrübesini bir kenara bırakıp dinlerseniz iyi bir elektronika kaydı (birinci cd) ve iyi bir dans albümü (ikinci cd) olarak bakabilirsiniz bu iki cd'lik toplamaya.

elektronik müzikle ilgilenenlerin ve özellikle dj'lerin daha fazla dikkatini çekeceği kesin. ama moby ile ilişkisi sınırlı müzikseverlere sıradışı bir tecrübe vaadetmediği de ortada.

Wednesday, June 30, 2010

insan doğası

if they say "why, why," tell'em that is human nature...
(eğer "niye" diye sorarlarsa onlara "insan doğası" de...
)
...
michael jackson bu dünyadan göçeli 1 yıl,
bu şarkıyı ("human nature") ilk duyalı 15 yıl,
onu içeren albüm ("thriller") çıkalı 28 yıl olmuş.
...
ilk ikisi hala iç acıtıyor, diğeri ise her zaman taptaze...