Wednesday, August 5, 2009

istisna

"you told me again you preferred handsome men
but for me you would make an exception"
(leonard cohen / "chelsea hotel no. 2")

Monday, August 3, 2009

fatboy slim is fucking in kuruçeşme

hem arkadaşım, hem de müzik yazarlığındaki rol modellerimden ergün arsal, 1990'ların en iyi albümlerine fatboy slim'in "you've come a long way, baby"sini de eklemişti. "'rockafeller skank' ve 'praise you' ile 10 yıl sonra bile dans edilir" diye bitirmişti ergün yazısını, biz de cumartesi gecesi kuruçeşme arena'da bunu test etmeye gittik.
...
belirtilen saatten biraz geç çıktı fatboy ama direkt konuya "praise you"nun meşhur piyano akorlarıyla girdiği anda kalabalığı eline aldı. "kalabalık" lafın gelişi, son zamanlarda kuruçeşme'nin en az kitleyi çeken konserlerindendi bu. hele sağda solda yazan 10,000 lafına falan sakın aldanmayın, onun yarısı kadar insan ancak vardı içeride.
...
tam beklendiği gibi çaldı norman cook abimiz, moby-vari bir stille şarkılarını baştan sona çalmaktan ziyade dj adabına uygun şekilde ritmi 20-25 dakikalığına kesmeyen, parçalarından bildik temaları aralara eklediği bir set çaldı. arada dikkatli kulakların algılayacağı "thriller" synth'leri veya 90'lar başı house göndermeleri elbette harikaydı, ama "cancion del mariachi" çalması epeyi bakkalca tavırdı. onun dışında enteresan da iki evliliğe imza attı fatboy, rolling stones'un "satisfaction"ını "rockafeller skank"le birleştirdi, "born slippy" ile "right here right now"ı everdi. hele bu son ikisi, belki de dans tarihinin en önemli, en büyük, en güzel iki şarkısı olarak bir arada güzel bir tını bıraktı.
...
diğer yandan kalabalığın favorileri olabilecek "ya mama"yı çalmaması, "bird of prey"e el atmaması, "weapon of choice"a girmemesi hayal kırıklığı sayılabilirdi. benim için de "you've come a long way, baby" hit'leri konusunda bile cimrilik yapması, patlama noktaları arasında bol bol dolgu malzemesi kullanması, hele hele ses düzeyinin yetersizliği nedeniyle hayal kırıklığına da uğradığımı söyleyebilirim. (her ne kadar sonuncusuyla ilgili bir ekşi sözlük entry'si bunda suçun fatboy tayfasında olmadığını ortaya koysa da) neticede fatboy'u dünya gözüyle izlediğim için mutluyum şüphesiz, ama moby, the prodigy, chemical brothers gibi dans devlerinin performansları yanında cumartesi gecesini en alta yazacağım sanırım.
...
not: fotoğraf fatboy'un isviçre'deki bir performansından.

Friday, July 31, 2009

farewell to a legend

Sir Bobby Robson
18.02.1933 – 31.07.2009
what a sad day for football...

Wednesday, July 29, 2009

hıdır karayiğit

hıdır: merhum, kurban. sudan göçmeni bir türk. manisa'da (açık bir şekilde ten renginden hareketle ismini almış olan) arabın yeri diye bir meyhane işletiyordu. dün gece meyhanesinde sabaha karşı sigara içien bir grubu uyardı. 5-6 kişilerdi oturan gruptakiler, tartışmaya başladılar. sonra birisi belinden tabancasını çıkarttı, birkaç el ateş etti. hıdır öldü, ortağı hamza ağır yaralı.
...
belki bir gün sadece sigara yasağı konusunda değil, herhangi bir uygar yasağa uymayı öğreniriz. belki uyarıldığımızda bunu gurur meselesi yapmamayı öğreniriz. belki yanlış olduğu açık olsa bile doğru bildiğimizi savunmak için belimizdeki silaha davranmamayı öğreniriz. belki bir gün lazım olur diye silah taşımamayı bile öğreniriz.
...
hani olur da o gün gelir, işte o gün gelse bile ben bu adamı unutmayacağım. kendi adıma bu ülkede son yıllarda çıkmış en doğru uygulamalardan birisi olarak gördüğüm kapalı alanlarda sigara yasağına uymak ve uydurmak istemiş hıdır. canından olmuş.
...
şaka veya dalga değil, ben kendisini ilk sigara şehidimiz olarak anımsayacağım, o bahsettiğim güzel gün gelse bile.

Monday, July 27, 2009

baş harfler

iki yıl önce üçüncü sayfalarda geçen bir haberdi, "üniversiteli kız denize çırılçıplak girdi" başlıklarıyla. ajansların geçtiği, bulanıklaştırılmış fotoğraflar eşliğinde kullanmıştı gazeteler haberi. tipik ikiyüzlülüğümüzün fotoğraflarıydı onlar aslında: hem çıplak kadın fotoğrafı gösterme fırsatı varken kullanalım, hem de blur'ü eksik etmeyelim ki türk aile yapımız bozulmasın. bozulmadı da çok şükür.
...
bugün birinci sayfalardaydı aynı kız. evinin terasından düşüp ölmüştü. bu sefer kiminin muziplik, kiminin ahlaksızlık olarak algıladığı bir olay değildi.
...
çok şey söylenebilir elbette, sadece iki olaydan bildiğimiz bir kızla ilgili hiçbir şey de söylenmeyebilir pekala. ancak medya ve toplum üzerine çok net bir tespit yaptırabiliyor bu durum bize. denize çıplak girdiğinde d.ö. idi sadece. ahlaksızlık yaptığı için, ya da bir genç kadının sosyal hayatını korumak için yüzü karartılmıştı. bugün ise duygu öztemir oldu, yüzü bulanıklaştırılmamış haliyle gazetelerdeydi. zira artık ölüydü, daha fazla ahlaksızlık yapamazdı, veya ona kötü gözle bakanlar dokunamazdı ona.
...
nereden baksanız acı bir ironi var bu ayrımda. 27 yaşındaki bir kızın balkondan düşüp ölmesinde ise ironi yok elbette...
...
ayrıca: ekşi sözlük avukatlarından kanzuk'un öztemir'in ardından yazdığı bir entry'ye de bakmakta fayda olabilir.

Thursday, July 23, 2009

telefon çaldı arayan moby idi

evet, bu ertuğrul özkök tipi giriş doğru. (aslında arayan zeynep okyay'dı, kendisi moby'yi bağladı) dün öğle vakitlerinde 15 dakikalık kısa, öz bir röportaj yaptım moby ile. normalde büyük bir hayranı olmasam da zamanlaması iyiydi. zira yeni kaydı "wait for me" kendisinin üç albümdür aşağıya doğru inen form grafiğini yükselten bir iş.
...
"18" bazı hitlerine karşın zorlama ve kitsch yanlar içeren bir albümdü, "hotel" ve "last night" ise kendisini gelmiş geçmiş en çok satan elektronik müzik sanatçıları arasına sokan özelliği olan sample'ları bir kenara bırakma cesareti göstermesine rağmen heyecansız albümlerdi. oysa "wait for me" kimi anlarında "play" ruhunu taşıyan, ama daha önemlisi, kendisine has bir atmosferi olan bir kayıt.
...
şöyle açalım, "play"in en damar anları "natural blues," "porcelain," "why does my heart feel so bad?" gibi anlarını düşünün, yeni albümün "study wars," "walk with me" gibi anlarında o "play" tadına ulaşıyor moby. ama "scream pilots"taki reverb'lü gitarların yarattığı 80'ler atmosferi, "shot in the back of the head"in büyülü m83 ruhu, "jltf"teki sigur ros etkisi, çoğunluğu enstrümantal diğer şarkılar... "play"in bazı şarkılarındaki blues ruhu ortak diyelim, üzerine daha karanlık bir atmosferle.

moby böyle bir albüm yapma konusundaki ilhamını david lynch'in bafta ödüllerinde yaptığı bir konuşmadan almış. lynch gerçek sanatın pazarlamayla, satış kaygısıyla alakası olmadığından bahsederken moby yanlış yolda olduğunu hissetmiş. aniden frene basıp direksiyonu yolun dışına kırmasına sebep bu olmuş. bu yüzden albüm kapağında bırakın resmi olmasını, adı bile neredeyse yazmıyor (plak şirketi baskısı olmasa hiç yazmayacakmış ama şimdi ufacık da olsa var köşede). şimdilik burada bırakalım, (blue jean'e de biraz malzeme bırakmak lazım tabii!) ama "wait for me"nin moby'nin 2000'lerde yaptığı dört albümün en iyisi olduğunu ekleyeyim. bir de, albümü aldığımdan beri merak ettiğim şu sorunun cevabını vereyim.
...
Q: what does "jltf" stand for?
A: junkies love to fuck.

placebo - battle for the sun


stefan olsdal'la yaptığım röportajda grubun "battle for the sun"la ilgili hislerini öğrenmiştim. özetle, çok pozitif bir dönemde olduklarını, "meds"in karamsarlığından sonra bu albümle kendilerine geldiklerini ve en çok güvendikleri albümün bu olduğunu söylemişti stefan. albümün onlar için duygusal anlamını tabii ki en iyi onlar bilir, ama müzikal olarak bu övgüleri hak edecek bir albüm olduğunu düşünmemiştim ilk dinleyişlerde. zamanla fikirlerimin tam tersine döndüğünü itiraf etmeliyim.
...
"meds" dönemi placebo için bir dibe vuruştu. o sıkıntıdan çıkmaları için steve hewitt'le yollarını ayırmaları gerekti. "battle for the sun"ın enerjisinde şüphesiz yeni dönemlerinin etkisi var. placebo yeniden eğlenen bir grup. ama bu bir parti albümü değil. evet ilk single "for what it's worth" placebo katalogunda en çok "daddy cool" cover'ına yakın duran iki boyutlu bir pop şarkısı, ama aynı zamanda albümün en vasat şarkısı. "ashtray heart," "bright lights" ve ikinci single "the never-ending why" gibiler ise placebo'nun nefis becerdiği hızlı, sert ve dibine kadar duygusal tabiri caizse vur-kaç şarkıları. her biri de çok iyi yazılmış. ya da orta tempolarda seyreden "speak in tongues" var, can acıtan cinsten. placebo'nun iyi yaptığı şeye dönüşünü simgeliyorlar, ilk dinleyişlerde tekrar gibi gelse de.
...
daha enteresan numaralar da var "battle for the sun"da. şarkılara orkestra düzenlemeleri koymak, alkış bölümleri eklemek gibi klişe veya cheesy gelebilecek numaralar bunlar. ama placebo'nun hiç olmadığı kadar dürüst ve içinden geldiği gibi davrandığını hissettirecek kadar samimiyetle yapılmış bunlar. ve işe yarıyorlar. günün ortasında ellerinizi masaya vurarak "i need a change, i need a change of skin" diye söyletiyorsa yaramıştır zaten.
...
neredeyse tamamı iyi şarkılardan oluşan bir albüm "battle for the sun," favorilerim de geçtiğimiz bir buçuk ay içerisinde defalarca değişti, ama nihai kararım "kings of medicine"ın sadece bu albümde değil, brian molko'nun yazmış olduğu en iyi şarkılar arasında yer aldığı. öyle böyle değil, direkt en iyi placebo şarkısı olabilir, hiç değilse ilk üçte. o kadar samimi bir "don't leave me here my guiding light" diye bağırışı var ki molko'nun, içe işlememesi için ya müzik sevmemek gerek, ya da bünyede herhangi bir duygusal titreşim barındırmamak.
...
"sleeping with ghosts"tan sonra biraz uzaklaştığım, "meds"ten sonra tamamen umudumu kestiğim placebo'nun böyle bir geri dönüş yapması güzel. 2009 tam da bir "eski forma dönme" senesi oluyor. moby ve manic street preachers'la devam edeceğiz...

Tuesday, July 21, 2009

rock'n coke 2009

rock'n coke'un 2009 versiyonundan özet görüntüler geçelim... bazı fotoğraflar oradan buradan, bazıları bizim objektiften. kısa kısa geçelim.
...
* perry farrell tam bir rock'n'roll piçi. bir an çığlığını atıp tepiniyor ve rockstarlığını gösteriyor, bir an iki elini açıp boynunu kırarak seyirciye gülümseyip zeki müren'in "beni siz yarattınız" bakışını atıyor. "türkiye'ye ilk gelişimiz. ülkenizle ilgili bilgilerimiz bir filmden. hangisi biliyor musunuz? (seyirciden "midnight express" sesleri yükselir) sikeyim o filmi! burası harika! burada uyuşturucu yok, hırsızlık da yok!" diye bağırıp "been caught stealing"e girmeleri festivalin doruk noktalarındandı.
...
* dave navarro ise kendi havasında. nasıl olsa adam doğuştan cool, çaba sarf etmesine gerek yok. bir meslektaşımızın kendisiyle kaçamağı fısıltı gazetesinin en popüler gündem maddesiydi hafta sonu boyunca.
...
* artık bu muhabbetler azaldı ama eskiden olsa "duman neden jane's addiction'dan önce değil?" diye sorulurdu. artık anlaşılıyor galiba. galatasaray'ın kaptanının harry kewell değil de arda turan olması gibi, "taş yerinde ağırdır" gibi bir durum işte. kaan tangöze her zamanki alçakgönüllüğüyle "sağolun, çok baba gruplar var bugün, bizi mahçup etmediniz" dedi, o mahçubiyet işte tam da buna işaret ediyordu, seyirci sahip çıkmasa o sorular ayyuka çıkabilirdi. ama duman'ın öyle bir etkisi var ki izleyici üzerinde, değil jane's addiction veya nine inch nails, beatles bile çalsa bu kadar coşku yaratamaz. hak etmediklerini söyleyemem, ama kişisel görüşün ötesinde, duman artık çağdaşlarıyla falan kıyaslanmayı aşmış, türk rock tarihinde sadece mfö ile kıyaslanabilecek bir konuma gelmiş kitlesi üzerindeki etkisiyle.
...
* "her şeyi yak"ın arasındaki bir kuple "billie jean" muhteşemdi. yüreklerine sağlık.
...
* nine inch nails'i ikinci izleyişim oldu. büyük hayranları değilim ama trent reznor sahnede çok etkileyici bir adam. klişe değil, gerçekten şarkıyı yaşıyor, ter döküyor. diyaloglarla müziğinin etkisini azaltmıyor.
...
* the prodigy'nin son dönemiyle aram iyi değil, buralarda da epeyi sert bir şeyler yazmıştım. "invaders must die"la ilgili fikirlerim baki. ama cumartesi gecesi öyle bir performans çıkarttı ki the prodigy, neden hala dünyanın en büyük gruplarından birisi olduğunu gösterdi. keith flint ve maxim'in seyirciyi avuçlarına alışı, liam howlett denen dehanın yazdığı beat'lerin binlerce insanı hala dans ettirişi kolay tarif edilir şeyler değil. "breathe," "poison" gibi şarkılardaki toplu delilik de öyle. ama hepsi bir yana, "smack my bitch up"taki patlamaydı. maxim'in tüm rock'n coke'u oturtup aynı anda zıplatması türkiye'nin gördüğü en muhteşem konser anlarından birisiydi mutlaka. benim için rock'n coke'un yıldızıydı the prodigy.
...
* pazar günü cold war kids keyifli olmasına karşın beklediğimden daha az iz bıraktı. bu manada bir önceki günkü howling bells daha etkileyiciydi. itiraf edeyim, ikinci albümleri "radio wars"u hala dinlemedim ama "blessed night," "low happening" ve "setting sun"lı ilk albümlerine bayılıyorum.
...
* hayko cepkin'in rock'n coke performanslarına verdiği özel önem takdire şayan, ama "sadece 5 dakika kaldı" diye intro'su yapılan bir performansın çok daha etkileyici başlamasını beklerdim. ayrıca her iki albümündeki samimiyetini ve yaptığı bazı işleri çok beğensem de, hayko'nun live sound'unun çok başarısız olduğunu düşünüyorum. bu kadar teatral bir şov yapılmaya çalışırken sound'un bunun geride kalması cepkin'in başarısını azaltıyor. yaptığı işe bu kadar saygı duyan bir adam olarak buna mutlaka eğilecektir.
...
* manga-cartel, yani carma da beklenen isimlerdendi. manga'nın ikinci albümünün abartıldığını ve iyice arabeskleşen vocal line'larının grubun gücünü azalttığını düşünenlerdenim. cartel'le birlikte grubun olması gereken yere daha yaklaştığını düşündüm, daha keskin, daha sert, daha agresif. "cartel" performansı şüphesiz 1995'i yaşamış olanlar için ayrı etkileyiciydi, ama grubun yeni şarkısının beklediğim vuruculukta olmadığını belirtmeliyim. iki tarafın da heyecanına bakılırsa carma projesi (ki öyle görünüyor) birlikte daha enteresan işler çıkaracak gibi.
...
* razorlight "back to the start"la başladı, "in the morning," "stumble and fall," "vice" derken bütün bombaları patlattı. favori razorlight şarkım "who needs love"ı ise duymak istemezdim, "come on andy!" diyemedikten sonra "who needs love" neye yarar? (buraya üzgün smiley) johnny borrell "bu benim ilk albümümden" diyecek kadar megaloman bir adam, o yüzden ingiltere'deki kitlesine nasıl çalıyorsa burada da o rock'n'roll star'lığı tasladı. üç yıl önce bu hatayı kasabian da yapmıştı, bu yüzden de iz bırakmadan gitmişlerdi.
...
* halbuki kaiser chiefs bunun tam tersi. muhteşem frontman ricky wilson tam anlamıyla terinin son damlasına kadar enerjisini vererek izleyicilerin hayranlığını hak ederek kazandı. eminim o gece ilk defa kaiser chiefs dinleyen yüzlerce linkin park hayranı vardı ve kaiser'lerin muhteşem hook'larının, nefis sahne enerjisinin etkisiyle tavlandılar. geçen sene rockwerchter'de izlediğim günden beri söylüyorum, kaiser chiefs dünyanın en iyi sahne gruplarından birisi. bu yüzden şovu çalmaları beni şaşırtmadı. her sene gelsinler, her sene festivale damgasını vurur bunlar.
...
* seversiniz sevmezsiniz ama linkin park gibi gruplar rock'a şart. binlerce kişiye söyletilecek nakaratları, duyunca zıplatacak groove'ları birilerinin yazması lazım. "in the end," "breaking the habit," "one step closer," belki de 2000'lerde mainstream'i en bariz iğfal eden metal şarkıları. tabii son albümle birlikte gelen u2'laşma ayrı konu, "shadow of the day"in bu kadar "with or without you" olduğunu albümü dinlediğimde fark etmemiştim.
...
* linkin park'tan sonra ufak sahnede çalmasının etkisiyle santigold'u izleyen bin kişi ya kalmıştı ya kalmamıştı. üzerine biraz gecikmeyle beraber enerjiler azalıyordu ki, "you'll find a way" ve "l.e.s. artistes" arka arkaya patlayınca durumu lehine çevirdi santi. kısaltılmış versiyonlarını çaldığı şarkılarıyla 35 dakikanın biraz üstünde çaldı ama, yine tat verdi. son şarkısında sahneye çağırdığı seyircilerin coşkusu iyiydi de, elemanların birisi dozu kaçırdı sanki.
...
* chipsticks tam bir şeytan icadı! çubukta kızartılmış kocaman bir patates, tam bir yağ bombası! lansmanı için rock'n coke'u seçmiş olmaları isabet oldu. herkesin elindeydi, ve tadı da patates-tuz-yağ üçlüsünü sevenler için cennetten çıkmaydı.
...
* ve ayrıca, festivalin yıldızlarından, adına şimdiden ekşi sözlük'te başlık açılmış olan gelinlikli kız! kendisi festivalin unofficial yıldızı olmuş, eh çabalamış, düşünmüş taşınmış, hak etmiş demek ki bu ünü. tebrik ederiz. rock festivali bir yanıyla kimsenin kimseye karışmadığı, dolayısıyla "dışarıdaki dünyada" yapamadığınız şeyleri yapabileceğiniz bir yerdir. imajınıza kafa yorarsınız isterseniz, belki özgür, belki özel hissetmenize yarar. bir yanıyla siz de rockstar gibi hissedebilirsiniz orada. böyle fırsatlar ele her zaman geçmez, kullanana saygıda kusur etmem. (eh, bir dergi, bir de televizyonun bizle röportaj yaptığını da eklemezsem çatlarım, kendimce bu "geçici rockstarlık" mevkiinden nemalanmıyor değilim)
...
* harika bir line-up, tartışmalı bir mekan (rahat ulaşım, küçük alan, ayak yakan asfalt). altı rock'n coke arasında nereye koyabilirim bilmesem de, harika bir festivaldi, onu biliyorum.