Sunday, March 7, 2010

82nd Academy Awards


2010 Oscar tahminlerim..

Film : Avatar (evet, The Hurt Locker değil..)

Yönetmen : Kathryn Bigelow (tarihe geçecek..)

Erkek Oyuncu : Jeff Bridges (sonunda..)

Kadın Oyuncu : Sandra Bullock (malesef)

Yardımcı Erkek Oyuncu : Christoph Waltz (muhteşem)

Yardımcı Kadın Oyuncu : Mo'Nique

Özgün Senaryo : Inglourious Basterds

Uyarlama Senaryo : Up in the Air (keşke District 9 ya da Precious olsa..)

Animasyon : Up

Görüntü Yönetmeni : Avatar (Inglourious Basterds ya da The Hurt Locker da olabilir)

Kurgu : Inglourious Basterds

Görsel Efekt : District 9 (Avatar mı alır acaba??)

Yabancı Film : The White Ribbon

Friday, March 5, 2010

Bir Facebook Rezaleti!


Hatırlarsınız, henüz Facebook fln bu kadar popüler olmamışken daha ziyade mail grupları üzerinden sosyalleşirdi insancıklar.. Sosyalleşirdi derken, internet ortamında bunun birden fazla anlamı var tabi ki, bir kısmı da epey olumsuz.. Saçma sapan yüzlerce, binlerce maila muhatap olmuşuzdur hepimiz şu kısacık internet tarihimizde.. Çoğu da spamdir bunların, sırf mail adresimizi kapmak için, ya da reklam amaçlı olarak gönderilirdi.. "Türkiye'nin bor zenginliği" ya da "Danone'nin muhteşem Türk çocuklarının gelişimini bozma planı" gibi akla zarar mailların yanında gerçekten iyi niyetli maillar da düşerdi kutumuza: Afrikalı çocuklara yardım için Unicef'in sitesine bolca tıklama, lösemili bir çocuğa para yardımı vb. mailları da hatırlarsınız herhalde.. Sonra Facebook çıktı, mail gruplarının çekiciliği azaldı (daha doğrusu, gerçek amaçlarına uygun olarak kullanılmaya başladılar), yukarıda bahsettiğim tarzda, yer yer iyi niyetli, ama daha çok da insanları keriz yerine koyarak bundan çıkar sağlamaya yönelik mesajlar bu sosyal paylaşım sitesi üzerinden akmaya başladı..

Geçen gün ise çok ilginç bir mesajla karşılaştım.. arkadaş listemdeki bir insan, bir hazır giyim markasının (isim vermemek lazım tabi) reklamlarında oynamak için yapılan bir yarışmaya ilgili siteye fotoğrafını yüklemek suretiyle katılmış (yanlış anlamadıysam tabi, "casting call"una katıldığını yazmış zira).. İnternet üzerinden verilen oylar kazanmasında etkili olacakmış.. Yıllardır tek kelime etmediğim "arkadaşım", bu vesileyle bana mesaj atarak ve sanki özel olarak bana yazıyormuş gibi "Benim bir konuda yardima ihtiyacim olacak. Sana kolay, bana cok faydali bir sey..." gibi bir ifadeyle başlamış cümlelerine.. Kısacası benden oy istiyor, bununla da kalmıyor, benim de arkadaşlarımdan onun için oy istememi istiyor.. Birden fazla oy atılması mümkünmüş üstelik.. Akıl veriyor bir de, arkadaşlarıma atabileceğim mesajı da eklemiş mesajına:

1) X'in dunya capinda actigi bir yarismada, Turkiye'nin ve de Turkiye'den de arkadasimiz Y'nin secilebilmesi soz konusu.
2) Hem Turkiyenin ve hem de Y'nin secilebilmesi icin herkezin bu maili olabildigince cok kisiye iletmesi ve hergun
asagidaki linke girerek oy kullanmasi gerekiyor.
BU IKI HAFTA BOYUNCA !! (her gun tekrar oy gondermek mumkun)

LUTFEN HERKEZ FORWARD ETSIN VE LINKE GIREREK HER GUN OY VERSIN, ACILEN. Once kisa bir Sign Up'tan sonra oy vermek mumkun.

Dönüyoruz başa.. eskiden bu tarz mesaj-maillar en azından görünürde yardım için, iyilik için, insanlık için, ya da vatan-millet fln için olurdu.. şimdi ise listesindeki belki 1000 insana jenerik bir mesaj göndererek ünlü bir firmanın reklamında oynayabilmek için oy isteyebiliyor bir insan.. utanmadan, sıkılmadan..

Ne diyebilirim ki.. Umarım onunla veya ona oy veren/verecek olan insan tipiyle pek sık karşılaşmam hayatımın geri kalanında.. Size de aynısını tavsiye ederim..

Sinirlendim evet!

Alkazardan ne kalacak geriye

Geçen sene festivalde izlemek istediğim ama kaçırdığım bir filmdi bulanık sular. İki hafta önce Alkazar’da izleme fırsatı buldum bu filmi. Ancak yazmaya fırsat kalmadan Alkazar sinemasının kapandığını öğrenince elim gitmedi bir şey yazmaya. Beyoğlu sinemasında da burulmuştum ama bu sefer anılarımdan bir yer siliniyor gibi geldi işte. Düşünsenize 1923’ten beri oradaymış o sinema, cumhuriyetle aynı yaşta. Yani sadece anılardan silinmiyor, biraz da tarih siliyor hissi dokunuyor insana kanımca.



Bilmem herkes öyle midir ama ben sevdiğim filmleri hangi sinemada gittiğimi çok iyi hatırlarım. Diğerlerinin yanında İngiliz hasta deyince Alkazar gelir aklıma örneğin, bir de Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Bu filmlerden midir, o güzelim binadan mıdır, salonun ince uzun garip şeklinden midir eski kokusundan mıdır, bende bıraktığı anılardan mıdır… severim alkazarı severdim demek zor geldi şimdi. Babalarımızdan duyduğumuz eskiden burada sinema vardı, ne güzel filmler gösterilirdi nostaljisini yapacak yaşlara geldik demek ki. Ama olay nostalji değil sadece. Tüm sinemalar bonuslu megalı olacak memlekette anlaşılan, amcalar eski fenerleriyle yer göstermeyecekler, biz elektronik sayaçlara okutacağız biletleri. Tamam daha konforlu belki, ama ben o eski koltukları nedensizce seviyorum işte!

Alkazarın ise akibeti belli değil henüz. Müze olma ihtimali umarız ki gerçek olur, en azından o güzel binada anılar korunur. Bulanık sulara gelince gerçek dram özleyenlere, adalet duygusunu tartmak isteyenlere, iki farklı açıdan tek bir film görmek isteyenlere tavsiye olunur..

Ümit vaadeden ama sonunu getiremeyen gruplar çöplüğü..


Pela da dağılmış.. "3 sene oldu, gelmiyor mu bunların yeni albümü?" diye aranırken sağda solda, Wikipedia'da okudum, Eylül 2009'da duyurmuşlar dağıldıklarını, "plak şirketi sıkıntıları ve kişisel yaralanmalar nedeniyle".. Güzel albümdü halbuki "Anytown Graffiti", Tenement Teeth bağıra bağıra söylemeyi en çok sevdiğim şarkılardan biri oluvermişti çabucak.. Canları sağolsun..

Thursday, March 4, 2010

Midlake - The Courage of Others


Midlake'in uzun zamandır beklenen/beklediğim son albümü "The Courage of Others"a nihayet kavuştuk..

2006 tarihli güzeller güzeli "The Trials of Van Occupanther"dan sonra ne yapacakları merak konusuydu, zira "bunu nasıl aşacaklar?" gibi devasa bir soru, geçmişte sık sık örneklerini gördüğümüz gibi (bkz: Doves, Interpol, The Stills..) Midlake'in de önünde acımasızca duruyordu..

Grup yine benzer temalar etrafında dönüyor albüm boyunca; insanlık halleri, kır-köy-kasaba, yaşam, ölüm.. Bu defa daha çok Britanya folkuyla içli dışlı olmuşlar söylediklerine göre.. Bir önceki albümleri gibi yine uysallığıyla etkileyen bir albüm "The Courage of Others"; daha az köşe, daha çok sakinlikle birlikte.. Tim Smith'in vokalleri daha tek düze bir tonda ilerlese de yine son derece yumuşak ve hassas.. Parçaların geçişleri belli belirsiz, sanki tüm albüm tek bir şarkıymışçasına akıp gidiyor, kulakta herhangi bir rahatsızlık yaratmadan.. Ton ve tarz olarak diğerlerinden biraz farklı olan parça belki de kısacık "Fortune", sanki "Van Occupanther"dan fırlamış gibi.. Oldukça düşük bir tempoda ilerleyen albümün ilginç bir yanı, ne kadar sık dinlerseniz dinleyin, şarkıların tek tek güzelliğinin farkına her seferinde varabilmeniz, albüm bittikten sonra "vay be, ne albüm ama" demeniz, ama sonra şarkıların isimlerini ya da hangi melodinin hangi parçada geçtiğini hatırlayamamanız.. En azından benim yaşadığım bir şey bu.. Herhalde şöyle demek en doğrusu: "The Courage of Others"da grubun önceki hitleri "Head Home" ya da "Roscoe" gibi bir anda öne fırlayan parçalar yok; daha ziyade bütünsel bir güzellik söz konusu, ve belki de en azından bu açıdan albümün "The Trials of Van Occupanther"dan bir adım önde olduğunu söyleyebilirim.

"The Courage of Others" rahatça dinlenebilecek ve üzerinde çok da kafa patlatmadan da zevk alınabilecek bir albüm; içindeki cevherleri ısrarlı dinleyişlerle yavaş yavaş ortaya çıkarmak ise tamamen dinleyicinin meziyetine kalmış..

Ps: Tabi ki herkes benim gibi düşünmüyor: http://pitchfork.com/reviews/albums/13885-the-courage-of-others/

Tuesday, February 9, 2010

Atlas Vazgeçti/Atlas Shrugged


Dünyada milyonlarca satan, Amerika’da 50 senedir hala en çok satanlarda olan bir kitap. Pek çok insanı etkilemiştir, ama Amerikalılar için çok daha fazla şey ifade ettiği kesin. Türkiye’de de birden herkes bu kitabı okur, konuşur oldu. Meğerse tıpkı Yüzüklerin Efendisi kitabının memlekette filmiyle meşhur olması gibi bu 50 senelik kitabın da filmi gelecekmiş yakında o yüzden ülkemizde yeniden keşfedilmiş. Eh ben de keşfe daldım.

Kitapla ilgili “felsefi” ve felsefe” kelimelerini kullanılmış olabilir. Bence her fikir bir “felsefe” olmayacağı gibi, kapitalizm bir felsefeyse eğer bu kitap onu yaratmadığı sadece kör savunmasını yaptığı için bir felsefe kitabı olduğunu iddia etmek sadece felsefecilere yapılmış bir şaka olabilir.

Kitap 1500 sayfa kadar, 3 cilt ama kalınlığına kesinlikle bakılmaması gerek. Oldukça sürükleyici, başarılı bir hikaye yakalanmış öyle ki heyecanla, merakla ve kolaylıkla okunuyor. Ha hikaye bence inandırıcı, ve dolu bir hikaye değil ama bu sürükleyici hikayenin bir solukta, merakla okunmasına da engel değil.

Romanın başkahramanı Barbara Cartland romanlarından çıkmış gibi. Yazar genç kızken kurduğu hayalleri romana dökmüş: “şimdi çok güzel bir kız var, hem çok akıllı, hem çok zeki, herkes ona hayran, giydiği her şey de ona çok yakışıyor, tüm yakışıklılar da ona aşık”.

Bunun dışındaki karakterler ikiye ayrılıyor: iyiler ve kötüler. İyilerin çoğunluğu mühendis, maşallah hepsi çok yakışıklı, çok zengin, akıllı, çalışkan, taş gibi vücutları var. Bu sonuncusunu belirttim çünkü bu vücut betimlemeleri özellikle kitabın sonlarındaki bir karakter için artık bana Bir Demet Tiyatrodaki Feriştahın diri vücut fantezilerini hatırlattı. Bu yakışıklıların neredeyse hepsi ülkenin sanayicileri. Yani tıpkı bizim Sakıp Ağa, Vehbi Koç. Kötüler de pis yılışık tombul ya da hımbıl insanlar. İyiler Amerikayı yaratanlar, kötüler onu batıranlar. İyiler anlatanlar, kötüler anlamayıp sürekli “hıh?” diyenler. (bu hıh o kadar çok geçiyor ki orijinal metinde ne kullanılmış merak ediyorum). Bir de geri kalan var: halk, kamuoyu, kitapta onlar da aptal zaten, bir özellikleri de yok.



Kitaptaki ana fikre gelince. Kitap kapitalizm dünyadan yok olursa ne oluru sorguluyor. Bu kitap yavaş yavaş dönüştüğümüz ve pek öykünülen Amerikan sistemini ve Amerikalı insanların bakış açısını anlamanız açısından bir anahtar. Obama’nın getirmeye çalıştığı sosyal sağlık sistemine neden bu insanların karşı olduğunu, hatta “sosyal” kelimesini içeren her şeyden öcü görmüş gibi korkup, neden karşı olunduğunu anlamak için bir fırsat. Bu kitap işte onların bakış açısını yansıtıyor.

Kitap açıkça Devlet’in görevinin sadece savunma ve adalet olduğunu diğer her şeyden elini çekmesi gerektiğini söylüyor. Kitaptaki sistem özellikle inanç kavramına, sosyal sağlık hizmetlerine, bedava eğitim, konut haklarına kısacası sosyal devlet kavramına karşı:“Dünyaya gelmiş herkesin hiç çalışmadan yaşama hakkı olduğunu söylüyorlar, her insanın asgari geçime hakkı olduğunu, yiyeceğini giyeceğini, barınağını vermek gerektiğini söylüyorlar”.

Kitap zaten sadece bir fikri savunuyor: çalışmayana ekmek yok, çalışmıyorsan tembelsindir, bu senin sorunundur ve ölebilirsin. Yazar 1500 sayfa bu aynı fikri anlatmaktan usanmayıp kitabın sonlarına doğru okurlar anlamamıştır ben bir daha söyleyeyim diyerek 60 sayfa bu fikri John Galt'ın ağzından tekrar ve tekrar monolog halinde sunuyor. Bizden uyarması.

Son bir not, kitabı okurken Micheal Moore’un özellikle Sicko ve Kapitalizm Bir Aşk Hikayesi filmlerini sıkça andım ve oldukça eğlendim. Kitapta “kötülüklerin anası ve felaketin başlangıcı” olan bir fabrika işletim sistemi Moore tarafından “dahiyane” bir fikir olarak son belgeselinde sunuluyor. Bu kitabın eğlenceli antitezi ve eleştirisi için bu filmlere bakabilirsiniz.

Zaten bu kadar ünlü bu kitabın filminin tutacağına ben yüzde yüz eminim. Birinci bol cinsellik, macera, heyecan, Hollywood’un bayıldığı yakışıklı, güzel iyiler-çirkin kötüler, dünyanın sonu, felaketler, dramlar ve bol bol Amerikan idealleri var. Şimdiden yapımcılara hayırlı kazançlar seyircilere de iyi seyirler dileyelim.
Herkesin bayıldığı, İncil’den sonra en çok okunan kitap olduğu iddia edilen bu kitabı bir tek ben sevemedim sanırım. Okuyun kararı kendiniz verin.

Please keep me in mind..


Ne olursa olsun, ne kadar mutlu olursak olalım, kiminle birlikte olursak olalım, her daim bir Smiths şarkısı bizimle beraber olacak.. belki de kalbur üstü bir morrissey parçası.. bu adam peşimizi bırakmayacak sanırım..

"I know it's over" mesela, sadece bir mutsuzluk, depresyon şarkısı mıdır? Daha biraz önce tüm benliğimle, damarlarımdan akan her damla kanla hissederek dinlemişken bu şarkıyı, nasıl söyleyebilirim ki böyle bir şeyi?

"there's light that never goes out".. kim bilir neler geçiyordu morrissey'in aklından o şarkıyı yazarken.. çok mu önemli? gay mi, aseksüel mi yoksa? ya da sadece özgür olmak isteyen, bunu gerçekten hissetmek isteyen biri mi o? dinliyorum, söylüyorum bağırarak, başka hiçbir şeyden almadığım kadar enerji alıyorum bu şarkıdan..

"Still ill".. hastalıklıyım evet.. hastayım hatta.. 1984 yılında hem de, daha fazla değil.. hayır, iki yaşında değildim, 22 yaşındaydım, belki de 20, ya da 18.. 62 miydi yoksa? demir köprünün altında, işe gitmek zorundayken ertesi gün..

bazı kızlar diğer kızlardan daha mı büyük, ya da anneleri? tedirgin bir kız, utangaç bir erkeği toparlayabilir mi? aşktan bahsetme bana en iyisi! sana hiçbir şey borçlu değilim çünkü..

well i wonder..

Tuesday, February 2, 2010

Peter Bjorn & John..


Bugün işte Radyo Eksen'in internet sitesinde okudum haberi, bu akşam Babylon'da sahne alacakmış Peter Bjorn & John.. En sevdiğim gruplardan biri değildir, ama özellikle Writer's Block'u çok beğenmiştim..

Belki zamanında duysaydım da gitmeyecektim bu konsere, ama mesele o değil.. İki yıl önce olsa aylar öncesinden alacağım bu haberi son dakikada şans eseri görmüş olmam asıl sorun.. Ankara'yı pek sevmesem de yaptığım işi seviyorum, ama beni eski yaşantımdan bu kadar acımasızca uzaklaştırmasından nefret ediyorum.. Belki daha fazla çaba sarfetmem gerekiyordur, kim bilir.. Belki de böyle böyle değişiyordur insanların hayatları, zevkleri, beğenileri.. kendileri farkında bile olmadan..

Neyse, konsere gidenler güzel bi akşam geçiriyorlardır herhalde.. Objects of My Affection'ı benim için de söyleseler keşke, hep bir ağızdan..