Wednesday, September 23, 2009

tarantino'nun 5'lisi

quentin tarantino'nun en sevdiği beş film, ingilizlerin haylaz dergisi loaded'dan naklen. sıralı değil, pek sürpriz yok. ama üstadın klasik amerikan sineması, spagetti western ve uzakdoğu tutkusunu yansıtması açısından güzel.

the good, the bad, the ugly
five fingers of death
rio bravo
his girl friday
blow-up

Monday, September 21, 2009

it's not alright

http://idontwanttochangetheworld.blogspot.com/

bizde de müzik endüstrisi telaş içinde, ingiltere'de de. burada da internet sonrası müzik sektörüne dair çözüm üretmeye çalışıyorlar, orada da. gerçi burada last.fm ve myspace.com'u kapattıracak kadar faşistleşiyorlar ama amerika'da da dinleyicilere onbinlerce dolar tazminat ödettirdikleri hatırlarda.

bir başka fark, burada müzisyenler "korsana hayır" demekten fazlasını yapmıyorlar. orada ise bir tartışma ortamı var. geçen hafta ed o'brien, dave rowntree ve billy bragg'in müzik paylaşımı konusunda endüstriye karşı taraf tuttuğunu okumuştuk, şimdi ise yukarıda linkini verdiğimiz blogger adresine bakmak lazım. adres lily allen'a ait. hafta içinde yazıp müzisyenlere ve medyaya gönderdiği bir mektup var, "endüstri illegal mp3 paylaşımına savaş açarken hangi tarafta olmalıyız?" içerikli. bu blog'da müzisyenlerden gelen cevaplar var. şu ana kadar matt bellamy, gary barlow, gary kemp'in destek mesajları var (özellikle bellamy'ninki ufuk açıcı), james blunt ise kendisinden beklenen derinlikte yaklaşmış olaya. eh, önemli olan bir tartışma ortamı oluşması.

ha, bizde bu yok. bizde bayramdan önceki gün gerilla-vari bir operasyonla last.fm'i ve myspace'i kapattıran, müzik sevgisine değil, paraya yatırım yapan müyap var, eline verilen mesajı okuyan sanatçı var, tartışma ortamı konusunda hiçbir şeyden olmadığı kadar korku dolu olan ve blogger'a bile "derin darbe" uygulayabilen bir adaletimiz var. daha ne olsun!?

Thursday, September 17, 2009

2009 güncelleme #2: The Horrors - Primary Colours

sadece 2009'un değil, son yılların en şaşırtıcı hamlelerinden birisi bu. gotik imajlı garaj punk yapan hevesli fakat acemi çocukların iki yıl içerisinde krautrock ve shoegaze kırması bir müziğe yol alması. "strange house"ta ilgi manyağı bir grupken "primary colours"ta istediği müziğin peşinden koşan idealist bir ekip olmaları... the horrors bizi çok şaşırttı. ne mutlu ki iyi anlamda.

"primary colours"ın hamurunda my bloody valentine var, 70'ler saykodelik grupları var, "new ice age" gibi şarkılarda iggy & the stooges elektriği de var. ancak hiçbir şey rastgele yok, zorlandığı için de yok. bu grup, içinden geleni yapmış, içlerinde olan şey de gerçek bir "iyi grup" potansiyeliymiş. yoksa "primary colours" her başladığında "mirror's image"tan itibaren dinleyicinin kanının çekilmesine sebep olması tesadüf olamaz.

iki büyük kahraman var albümde. birincisi spider webb'in addams ailesi melodileri yazmaktan vazgeçip grubun pencerelerini siyaha boyamaya başlaması. onun klavyeleri "primary colours"ın karanlık atmosferinin birincil unsuru. diğeri ise bebek yüzlü gitarist joshua third. faris'in vokallerini sound'un diplerine gömen riff'leri var joshua'nın, albümün klostrofobik hissini biraz da bu sağlıyor. her şarkıdaki gitar tonları heyecan verici, ama "do you remember"ın baş döndürücü gücünün yeri ayrı.

kapakta "pornography"yi anımsatan bir fluluk var. iki yıl önce bunu iddia edeceğim aklıma bile gelmezdi ama the horrors'ın kariyerinin uzun ve heyecan verici olabileceğinin simgesi gibi. the cure'un da 70'ler sonu ve 80'ler başında yaptığı her albümünde bir öncekinden farklı kartlar oynadığı geliyor akla. "strange house"tan "primary colours"a aldıkları mesafeyi her yeni işlerinde yapabilirlerse, bu az buz ihtimal değil.

Wednesday, September 16, 2009

ersin karabulut'un "sevgili günlüğü"

ersin karabulut'u ne kadar sevdiğimi, "sandık içi"nin benim için önemini anlatmam kolay değil. işim gereği onlarca takdir ettiğim grupla, sporcuyla yüz yüze ya da telefonda röportaj yaptım, ama 2005'te tüyap'ta ondan imza aldığım günkü heyecanın bir benzerini az yaşamışımdır. "kitabım yanımda değil ama" diyerek bir "sandık içi" takvimi uzatmıştım ona, o da "olsun bir gün dergiye gelirsin, onu da imzalarım" demişti.

"sandık içi" benim için çok özeldir. düzden, tersten, arada bir baka baka falan olmak üzere, defalarca okumuşumdur. her seferinde gülmüşümdür, her seferinde de "aynı ben" klişesinin ötesinde, herkesin yaşamış olabileceği küçücük detayları nasıl olup da bu kadar dramatik ve aynı zamanda komik resmedebildiğine hayran kalmışımdır. naçizane, ilk kısa film denememde de küçük detaylara verilen önemde ilham aldığımı söyleyebilirim. bu yüzden bir gün penguen'in ofisine gittiğimde o filmin vcd'sini götürmeyi, ona olan hayranlığımı ve yapmak istediğim şeydeki etkisini anlatmayı istemiştim.

diğer uykusuz tayfasıyla bir sorunum yok, hepsi ayrı ayrı başımla beraber. ama uykusuz çizerlerinin hepsi bir yana, ersin karabulut bir yanadır gözümde. sebebi de yukarıda anlattıklarımla doğrudan alakalı. ersin karabulut, diğer "entertainer"ların yanında bir sanatçıdır bence. abarttığımı düşünebilirsiniz, eyvallah, ama "sandık içi"nde, özellikle de ilk dönemlerinde yaptığı şey, bir başka üstad harvey pekar seviyesinin aşağısında değildir. kimi zaman okuyucularının fikirlerine fazla kafa yormuştur, insanların ona "bu gerçek mi?" "sen samimi misin?" gibi soruların cevabının evet olduğunu belirtmek için gereğinden fazla çaba sarf etmiştir, ama yine de, ersin karabulut'un "sandık içi"nde çıkardığı iş, klasiktir. "turkish splendor"dır hatta!

bir süredir "sandık içi" yoktu. ersin karabulut, kanımca doğru bir kararla "sandık içi"nin sınırlarında kalmaktansa potansiyelini başka öykülerde de kullanmak istedi. "sevgili günlük" bu anlamda önemliydi ve ilk haftalardaki tutukluğunu attıkça oldukça önemli bir öyküye de dönüştü. sinemasal tatlar ve göndermeler taşıyan, her hafta dozunda sürprizler sunarak merak duygusunu ayakta tutan, küçük detaylarla aslında büyük bir trajedinin ipuçlarını sunan bir öyküydü "sevgili günlük." bugün itibariyle çıkacak olan uykusuz'da son bölümü olacak. güzel bir final bekliyorum şüphesiz, kısa sürede benimseyebildiğim figen'in sonunu merak ediyorum. ama "sevgili günlük"ün finalinden çok merak ettiğim, ersin karabulut'un bundan sonra karşımıza neyle çıkacağı.

bu arada, penguen uykusuz'a döndü, ancak hala üzerinde "hayatının tek güzel günü" yazan o vcd'yi alıp asmalımescit'in yolunu tutamadım. belki bir gün...

Sunday, September 13, 2009

emily blunt

2009 yılı içinde izlediğim en güzel filmlerden birisiydi "sunshine cleaning." istanbul film festivali'nin artık iyice yorulmaya başladığım son günlerinde izlemiştim iki kızkardeşin hikayesini, ve aldığım hazzı buralarda bir yerlere yazmıştım. filmin çekip çevirici ablası rose'u oynayan amy adams zaten çekme kaset'in gözdelerindendir; fakat "sunshine cleaning"in bir başka yıldızı emily blunt'ı atlamak olmaz. son bir iki yılda git gide parlıyor, özellikle "the devil wears prada"dan beri. fakat dikkatli izleyici için geçmişi ondan da önceye gidiyor: "my summer of love"da bir defa izleyenin unutamayacağı bir karakter çıkartmıştı.

"aşk yazım"ın tamsin'i ile "günışığı temizleme şirketi"nin norah'sı birbirlerinden uzak tipler (ki zaten bir oyuncuyu iyi yapan şey tam da budur). ama güzel olan, derinliği olan karakterler önüne sunulduğunda blunt'ın nefis performanslar teslim etmesi. başına buyruk, karanlık bir tarafı olan, (bu tanımlamayı kullanmak da biraz tehlikeli ama) kayıp bir ruh norah, bir yere tutunmaya çalışıyor. koyu rengi seven, göz altına siyah kalem çeken, karamsar, hep kırık bir gülümsemeyle dolaşan o kız, "sunshine cleaning"in en güzel yanlarından birisi. "sunshine cleaning" hala gösterimde, size yakın bir sinemada değilse de en azından ulaşabileceğiniz bir noktada.

blunt ise yakın zamanda bol bol filmle yine sinemalarda olacak. kendisi ingiliz ama sevgilisi büyük hastası olduğumuz john "jim halpert" krasinski (kendisini de "insan manzaraları"na konuk etmek farz). hollywood bebeği olmaya niyeti yok blunt'ın, dolayısıyla bir süre daha araştırıcı sinemaseverlerin radarına takılması muhtemel. sonrasını göreceğiz.

yılın kadını lily allen

zaten ömrümüzü yeterince kısaltıyor, sağlığımızı mümkün olduğunca tehdit ediyordu. şimdi gq'nun yılın kadını seçmesi vesilesiyle verdiği çıplak pozlar tam oldu. çok ufak bir teaser koyalım biz, blog'u kapattırmaya gerek yok şimdi! giderayak da belirtelim, q için verdiği "kaplanlı" pozun yeri ayrıdır bizde. fotoların tamamı için dünyanın en güzel web sitesi egotastic.com'a müracaat edebilirsiniz elbette.

Saturday, September 12, 2009

inglourious basterds

sinemaya gönlü 1990'ların ortalarında kaymış hemen herkes gibi iflah olmaz bir quentin tarantino hayranı olarak geçirdim yıllarımı. o yıllarda tarantino'nun "pulp fiction"ın ardından çekeceği filmlerle ilgili haberler her çıktığında heyecanlanırdık. eğer o zamanlar böyle bir takibi yaşadıysanız "inglourious basterds"a dair fikirlerin ta o zamanlardan beri ortalıkta döndüğünü bilirsiniz, "kill bill"e dair ufak donelerin ortalıkta cirit attığı gibi. "bir gün mutlaka bir 'adamlar görevde' filmi yapacağım" diyordu tarantino. daha doğrudan bir "adamlar görevde" filmine sıra gelmezse, bu 2. dünya savaşı kurmacası gelmiş geçmiş en güzel filmlerinden birisi olarak kalacak, tarantino'nun ürettiği bu alt-alttürün. ve savaş filmleri türünün. ve siyasi filmlerin. ve daha birçok janrın, ki bunun içinde gerilim de var, konvansiyonel bir gerilim olmasa da.

normale göre oldukça geriden geldiğimi düşünürsek, şimdi burada detaylı bir film eleştirisi yazmak yersiz. "soysuzlar çetesi" üzerine bolca yazıldı, çizildi. bu filmden bana kalanlar üzerine kısaca not düşmek en iyisi. öncelikle ve en önemlisi, tarantino filmlerinde hissettirdiklerinden bahsetmeliyim. filmin açıldığı ilk andan itibaren muhteşem bir sinema duygusu, daha da ötesi, sinemaseverlik duygusu kaplıyor insanı. bir tek bu filmde değil, her filminde. en absürd anından en epik sahnesine, en duygulu kareden en dehşet verici anlarına kadar sizi sinema denen büyülü kentin birçok sokağına uğratıyor tarantino. nasıl yapıyor bilmiyorum, ama beni her seferinde sanki ilk defa sinemaya giriyormuşçasına huşu içinde bırakan başka bir yönetmen yok. kimse onun gibi yazamıyor, kimse onun gibi çekemiyor, kimse onun gibi oyuncu yönetemiyor ve kimse onun gibi kurgulamıyor.

kurgudan gidelim, belki de tarantino'nun "pulp fiction"a en yakın filmi "inglourious basterds." birbiriyle iç içe geçmiş onlarca karakterin hikayesini birleştirişiyle. bunların her biri kendi filmine sahip olabilecek kadar zengin ve güzel karakterler, ki kendisi de örneğin shosanna'nın nasıl bu noktaya geldiğinin ayrı bir film bile olabileciğini söylemiş. ama bir yandan tabii ki tarantino'nun ilk dönem filmi bu. birçok filminde tarih muğlak da bırakılsa ilk defa bu kadar net şekilde geçmişe dönük bir film. yine kurgu açısından bakarsak saat gibi ilerleyen, muhteşem bir ritme sahip bir film bu. örneğin, her bölüm tek mekanda geçiyor neredeyse, üç-dört koldan ilerleyen filmlere göre inanılmaz ekonomik davranıyor tarantino. olabildiğince az şey ele veriyor, ama izleyicisini hiçbir anda filmin dışına atmıyor. ipuçlarına parça parça ulaşıyoruz, biz de karakterlerle birlikte ilerliyoruz. muhteşem bir senaryo ve kurgu başarısı.

ideolojik olarak da ilgi çekici bir film bu. daha ilk sahneden hans landa'nın (her yerde söylendiği gibi, olağanüstü ve yardımcı erkek oyuncu dalında oscar'ı garanti görünen christoph waltz) altını çizdiği sıçan-sincap önermesi var. biz film başlarken sıçanın naziler olduğunu biliyoruz, kafa derisi yüzen amerikalılar ise sincaplar. fazla spoiler vermeyeyim, ama iyiler-kötüler çekişmesi üzerine olmayan bir film "soysuzlar çetesi," zaten bu şekilde "rezervuar köpekleri"nden "ucuz roman"a kadar tüm tarantino filmleriyle de organik bağı kuruluyor. "kötüler" adına çalışanların gözü kapalı kötü olmadıkları, "iyiler" tarafının da yüksek ahlak için çalışmadıkları, sıradışı bir film işte bu. tam da beklediğimiz şekilde.

ama en çok, sinema baskın bu filmde. belki de martin scorsese ile birlikte sinema tarihine en hakim, her filmde sinema duygusunun altını en çok çizen yönetmen tarantino, ama bu sefer sinemayı senaryo içinde de kilit bir noktaya koyuyor. sinema, hem nazilerin, hem de karşısındakiler için bir anahtar. hem metaforik olarak, hem de öyküsündeki köşebaşlarında atfedilen önem olarak sinema çok baskın. sinema üzerine, sinema aşkı üzerine bir film "soysuzlar çetesi." ruhumuzu tıka basa saf sinemayla dolduruyor yine, herhalde bir sonraki filmine sıra gelinceye kadar böyle bir doygunluğu da yaşamak pek mümkün olmayacak.

Monday, September 7, 2009

12 dev adam, yeniden

hatırlarsanız, nick hornby'nin aynı isimli kitabından uyarlanan "about a boy"da klasik bir noel şarkısını yazan adamın oğlunu oynuyordu hugh grant. her noel zamanı şarkı yine gündeme geliyor, listelere giriyor ve telifi sayesinde bizimki rahat rahat yaşamaya devam ediyor.
...
tek rakamla biten her yaz o bildik "12 dev adam" şarkısını duyduğumda aklıma "about a boy" geliyor. 2001 yılından beri türk milli basketbol takımı her avrupa şampiyonasına hazırlandığında (gerçi bu kampanyayı dünya şampiyonalarında da kullandılar) aynı nakaratı duyuyoruz. gözümün önüne gökhan ve hakan kardeşler geliyor, umut sarıkaya-vari bir bakışla her iki yılda bir yeni birer ev aldıklarını, bu müthiş gaz şarkısının çeşitli versiyonları sayesinde türkiye'de herhangi bir rock grubunun hayal ettiğinden çok daha güzel paralar kazanmış oldukları geliyor aklıma.

helal olsun tabii, gözümüz yok (yalan!). ama athena'nın "12 dev adam"ının verdiğinden çoğunu aldığı da söylenemez. abartarak söylüyorum, türk basketbol tarihinin yakın tarihindeki kilometre taşları yazılacaksa paşabahçe'nin kapanması, efes pilsen'in petar naumoski'yi türkiye'ye getirmesi, ülker'in açılması, mirsad türkcan'ın nba'de oynaması, mehmet okur'un all-star olması gibi, "12 dev adam" şarkısının bestelenmesi de yer almalı. 2001'de haydarpaşa garında çekilen o muhteşem reklam ve bu şarkının patlayıcılığının kaçınılmaz etkisiyle 2001 avrupa basketbol şampiyonası bilet satışlarının nasıl arttığı, seyirci ve takımın bütünleşmesinde her molada çalan bu şarkının yarattığı coşku gerçekten yadsınamazdı, o zamanlar yolu abdi ipekçi'den geçenler için.
...
sekiz yıl olmuş. şimdi bakınca yaşlandığımızı da fark ediyoruz tabii bir yandan, ama türk rock'ının, popunun, rap'inin bunca yılda bir başka cingıl üretemediğini de idrak ediyoruz. sırf bu bile, athena'nın marş yazma konusunda ne kadar mahir bir grup olduğunun ispatı oluyor aslında.
...
bu vesileyle eurobasket 2009 sporseverlere hayırlı olsun diyelim. bir haftadan biraz daha uzun bile olsa, günlerimize renk katacağı şüphesiz...