Friday, May 9, 2014

Mayıs 2014'ün Çekme Kaset'i



Mayıs ayı için biraz geciktik, geç olsun, güç olmasın. Karışık kasetiniz ektedir, afiyetle dinleyiniz.

Monday, May 5, 2014

İstanbul 2014 Yaz Konserleri Takvimi


MAYIS 
14 Mayıs Çarşamba: Aerosmith, KüçükÇiftlik Park
24 Mayıs Cumartesi: Pet Shop Boys, Sky Ferreira, Seun Kuti & Egypt ’80, FM Belfast, John Talabot, Mount Kimbie (Babylon Soundgarden), Parkorman
24 Mayıs Cumartesi: Manowar, Arch Enemy, Pentagram (Metal Summer Festival) KüçükÇiftlik Park
25 Mayıs Pazar: Goldfrapp, Mulatu Astatke, Plaid, Django Django DJ Set (Chill-Out Festival), Life Park
26 Mayıs Pazartesi: Justin Timberlake, İTÜ Stadyumu   
28 Mayıs Çarşamba: God Is An Astronaut, KüçükÇiftlik Park

HAZİRAN

6 Haziran Cuma: Tiesto, Black Box Istanbul
6-7 Haziran Cuma: Soundgarden, Massive Attack, Kaiser Chiefs, Wild Beasts (100% Fest), KüçükÇiftlik Park
14-15 Haziran: Moderat, Bonobo, Omar Souleyman, Mø, Basement Jaxx, Mogwai, Oh Land, Modeselektor DJ Set, Jaguar Skills (One Love Festival), Parkorman
19 Haziran Perşembe: Travis, Black Box Istanbul
20 Haziran Cuma: Bob Dylan, Black Box Istanbul
21 Haziran Cumartesi: Manu Chao La Ventura (Ekşi Fest), Life Park
22 Haziran Pazar: Trivium, Ghost (Hi-Voltage), Maslak Arena
22 Haziran Pazar: Tori Amos, KüçükÇiftlik Park
24 Haziran Salı: Pixies, Black Box Istanbul 
27 Haziran Cuma: David Guetta, KüçükÇiftlik Park

TEMMUZ 

7 Temmuz Pazartesi: Manu Katché, Richard Bona, Stefano Di Battista, Eric Legnini (İstanbul Caz Festivali), santralistanbul
8 Temmuz Salı: Chick Corea & Stanley Clarke (İstanbul Caz Festivali), Haliç Kongre Merkezi
8 Temmuz Salı: Brad Mehldau & Mark Guilana (İstanbul Caz Festivali), Haliç Kongre Merkezi
9 Temmuz Çarşamba: Hugh Laurie with the Copper Bottom Band (İstanbul Caz Festivali), Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi
10 Temmuz Perşembe: Katie Melua (İstanbul Caz Festivali), Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi
13 Temmuz Pazar: Metallica, İTÜ Stadyumu
15 Temmuz Salı: Neil Young & Crazy Horse, KüçükÇiftlik Park
31 Temmuz Perşembe: Dream Theater, KüçükÇiftlik Park

AĞUSTOS 

2-3-4 Ağustos: Megadeth, HIM, Amon Amarth, Stratovarius, Haggard, Gojira, WASP (Rock Off Festival), KüçükÇiftlik Park
17 Ağustos Pazar: Beirut, KüçükÇiftlik Park
20 Ağustos Çarşamba: Portishead, Savages, Thought Forms (Midtown Fest), KüçükÇiftlik Park

EYLÜL

16 Eylül Salı: Lady Gaga, İTÜ Stadyumu

Rufus Wainwright röportajı: İlk perdenin sonu



Mart ayının ortasında Rufus Wainwright'la bir telefon röportajı yapmıştım. Kendisi Nisan ayında İstanbul'da bir konser verdi. Konserin bir gün öncesinde bir de yemek yeme fırsatı bulduk gazeteciler olarak. Ben de Blue Jean için yaptığım röportajı kayıtlara geçmesi için buraya yazıyorum.

Sizi ikinci defa İstanbul’da izleyeceğiz. Altı yıl oldu ama ilk konserden hatırladığınız bir şey var mı?
Ah, hayır, çok iyi hatırlıyorum o konseri. Mekan (Aya İrini) inanılmazdı, o tarihi kilise... Konserin sonunda da bir kedi gelmişti ve benim elektriğimi biraz çalmıştı (gülüyor). Kariyerimde yüksek noktalardan biri olarak hatırlıyorum. Tekrar geleceğim için çok heyecanlıyım umarım geldiğimde her şey yolunda olur. İstanbul’a bir iki defa da geldim arada ve benim favori yerlerimden birisi – ve evet çok heyecanlıyım.
Madem konuyu açtınız, İstanbul’daki olaylardan dolayı gelmeden önce tereddüt yaşadınız mı?
Tereddütlerim olmadı, tabii ki oradaki insanlara sempati duyuyorum. Görünüşe göre oraya gidip kendimi göstermek iyi bir fikir hala. Ben genelde pek politik bir insan değilim ve neler olduğuna dair çok fazla yorum yapamam ama anladığım kadarıyla insanlar açık ve paylaşımcı olmak istiyorlar ve bir şeyleri hissetmek istiyorlar. Ben de orada olup bunu kolaylaştırmak istiyorum.
Yazın protestoların merkezi olan Gezi Parkı'nda bir müzisyen piyanosunu getirip tüm o işgalin ortasında çalmıştı. Yani protestoların müzikle de bağı var.
Vay! Göreceğiz. Umarım keyifli bir gece olur, ya konserde, ya da dışarıda!
Şimdi uzun bir turneye başladınız. Nasıl gidiyor?
Harika gidiyor. Şu anda Finlandiya’dayım ve Türkiye’yi özellikle hava anlamında dört gözle beklediğimi söyleyebilirim... Bu arada, dediğimi açıklamak gerekirse, şeyi söylemek isterim: Türkiye dışında da Ukrayna’ya komşu ülkelere gidiyoruz, Polonya ve Macaristan gibi. Dolayısıyla yan tarafta bütün bunlar olurken o ülkelere gidip olanları izlemek ilginç olacak. Havada çok fazla duygu ve gerginlik var ama bu bir yandan da bir sanatçı için iyi zamanlar bunlar. Böyle bir atmosferde olmak çok ilham verici. Yani turneyi bırakıp eve dönüyor değilim, merak etmeyin!
Turnede vaktiniz nasıl geçiyor? Konser dışında gezmeye fırsat buluyor musunuz, yoksa dinlenerek mi geçiyor?
Bazen yatıp dinlenirim ama şu anda yazdığım bir opera var ve onun üzerinde çalışıyorum. Ve ilk operam “Prima Donna” için de para toplamaya çalışıyorum. PledgeMusic.com adresi üzerinden insanlar bakabilirler, bu benim için çok önemli. Yani boş zamanlarımda da onun için para topluyorum. Dolayısıyla çokça otellerde vakit geçiriyorum. Ama Avrupa’ya çok defalar geldim ve gezmeyi çok seviyorum. Özellikle yemek yemeyi. Bir kız yemek yemeli!
Yeni operadan biraz söz edebilir misiniz?
“Prima Donna”yı yazmıştım ve başarılıydı ama bir yandan tartışmalıydı: Bazı insanlar bayıldılar, bazı insanlar nefret ettiler. Ne yazık ki, artık plak şirketleri opera kayıtları yayınlamıyorlar. Riskli buluyorlar çünkü paraları yok ve insanlar da albüm almıyorlar. Bu yüzden bir sanatçı meseleleri kendi halletmek zorunda, ben de bunu yapıyorum. Parayı kendim topluyorum ve BBC ile Londra’da kaydediyorum, muhtemelen bir orkestra ile birlikte onun turnesini de yaparım. Opera rüyama tutunuyorum yani.
Müziğinizde her zaman sahne sanatlarına yakın duran bir hava var. Yeni şarkınız ‘Me and Liza’ da bir kabare şarkısı gibi.
Sahne her zaman beni çeker: İster şarkıyazarlığı olsun, ister opera, ister müzikal tiyatro. Karanlık bir odada insanların hayal dünyalarını ele geçirme hissiyle ilgili bir şey.
Şarkı genel çizginize göre daha neşeli.
Bu şarkıyı Guy Chambers’la yaptım, Robbie Williams’la çalışmıştı. Onun bana neler sunabileceği, benim pop müziğe dair ne sunabileceğime dair bir deneydi aslında bu şarkı. Ne kadar yaklaşabildik bilmiyorum ama eğlenmeye çalışıyorduk, ki asla kötü bir şey değildir bu.
Şarkının arkasında da ilginç bir hikaye var gibi.
(Şarkı, Rufus’un 2009 yılında yaptığı Judy Garland’a saygı konserlerinden hareket ediyor. Garland, Liza Minelli’nin annesi ve Minelli, konserlerden pek memnun kalmamış)
Liza’yı bir şekilde biliyordum aslında çünkü babam (şarkıyazarı Loudon Wainwright) onunla birlikte büyümüştü. Çok yakın değillerdi ama Beverly Hills’te aynı çevredelermiş. Ben de yıllar sonra Liza’yla yakınlaştım, yani arkadaş olmaya çalıştım ve sanırım annesiyle ilgili konularda çok hassastı. Şarkı bunun üzerine yazıldı. Ama onun çok büyük bir hayranıyım. İstanbul’daki konserime gelebilir bile, kim bilir? (Gülüyor)

Son albümünüz bir en iyiler toplaması. Neden böyle bir albüm yayınlamak istediniz?
Pek çok sebep vardı, bir tanesi 40 yaşına geldim ve artık durup inşa ettiğim şehre dönüp bakma vakti gelmişti, ki ileride ne yapmak istediğime karar verebileyim. Daha pratik bir sebebi ise plak anlaşmam bitmişti ve geri dönüp bir yeni bir dinleyicinin bütün albümleri almak zorunda kalmadan hazmedebileceği bir ürün çıkartabilirdim. Ayrıca ben bir sanatçıyım, insanlar şarkılarımı seviyor gibi görünüyorlar. O zaman neden onları bir daha yayınlamayayım ki?
Şarkı seçme süreci, geri dönüp eski işlerinize bakmak eğlenceli miydi?
Evet, eğlenceliydi ama işin çoğunu arkadaşım Neil Tennant’a (Pet Shop Boys) bıraktım. Şarkıları o seçti ve sonra bana derlemeyi gönderdi. Dinledikten sonra birkaç şarkı çıkarttım, olması gerektiğini düşündüğüm şarkıları ekledim. Ama yine de albüme başka birinin perspektifinden bakmaya çalıştım. Eğer sadece kendi sevdiğim şarkıları koyuyor olsaydım çok daha anlaşılması zor olurdu.
Bazı şarkılar kaçınılmaz olarak yer bulmuştur, ‘Hallelujah’ veya ‘Cigarettes and Chocolate Milk’ gibi. Ama daha gölgede kalanlardan burada özellikle olmasını istediğiniz şarkılar var mı?
‘Go or Go Ahead’in orada olması çok önemliydi. Benim için çok önemli bir kayıt olduğunu düşünüyorum. Mark Ronson’la yaptığım ‘Sometimes You Need’in de olmasını özellikle istedim. Çok sevdiğim bir şarkı. Yani özellikle hit bazlı bir derleme değil, kalite odaklı bir toplama.
40 yaşına geldiniz ve ilk best of’unuzu yayınladınız. Bu bir dönemin sonu mu?
Kesinlikle ilk perdenin sonu. En az üç tane olur umarım (gülüyor) ama bu ikincinin başlangıcı kesinlikle. Üç perdeli bir hikaye olsun lütfen!
Son olarak, sizi bekleyen hayranlarınıza bir şey söylemek ister misiniz?
Umarım her şey yolunda olur. Dünyanın hızla değiştiğini hissediyorum. Umarım bu değişim iyi olur.

Wednesday, April 23, 2014

33. İstanbul Film Festivali Günlükleri (üç)

İki yıl önce festivalin en parlak filmi kuzeyden gelmişti, “Oslo,31 Ağustos.” Bu yıl da en iyilerden birisi onun ardındaki isimden çıktı. “Oslo, 31 Ağustos”un (ki 2012’de en sevdiğim filmdi) senaristi Eskil Vogt’un ilk uzun metrajı, yine yaratıcı, yine içsel gözlemler ve fantezilerle dolu. Ama “Oslo”nun katı ve soğuk gerçekçiliğinin aksine hayaller ve kabuslarla iç içe geçen, sürreel, güldüren ve korkutan bir film var. Gerçekliğin yeniden kurulmasıyla biraz Christoffer Boe’nin ilk iki filmi “Reconstruction” ve “Allegro”yu anımsatıyor. O filmlerin ilki de 2004’te festivalde Halk Ödülü almıştı, “Körlük” de Altın Lale’yi sonuna kadar hak ederek aldı.
Çekme Kaset notu: 8

Metalci (Málmhaus)
Kuzeyden gelen bir başka harika film de “Metalci”ydi. İzlanda’nın bir köyünde, çok genç yaşta ağabeyini kaybeden Hera’nın hikayesiydi, izlediğimiz. Hera, ağabeyinin ölümü sonrası heavy metale sarılıyor. Hem ağabeyi genç bir metalci olduğu için, hem de heavy metalin karanlığı, Hera’nın içinde bulunduğu ruh halini çok iyi yansıttığı için. Yönetmen Ragnar Bragason, bazı sahnelerde genç Hera’nın metalciliğiyle gülümsetse de, çoğu zaman bu müziğe büyük saygı duyuracak anlar yaratıyor: Hera’nın abisinin mezarında gitar çaldığı an gibi. İçerdiği göndermeler ve müzikleri sayesinde öncelikle metalciler için kaçırılmaz statüsünde, ama genel olarak müzikseverlere, Kuzey sinemasını sevenlere ve giderek, biraz hüzünlü ve biraz umutlu bir film izlemek isteyen tüm sinemaseverlere tavsiyemdir.
7.5 


Üçleme (Triptyque)
Robert Lepage, hem sinemada, hem sahnede yönetmenlik yapan, oyunculuğu ve yazarlığı da ekleyince Kanada’nın en önemli sanat figürlerinden birisi. Daha önce çeşitli filmlerde kamera arkasında çeşitli görevler almış olan Pedro Pires ile birlikte yaptıkları “Üçleme,” adı üzerinde, üç karakterin birbirleriyle kesişen mini öykülerini anlatıyor. Şizofren kitap satıcısı Michelle, beyninde tümör olan şarkıcı Marie ve alkol problemleri yüzünden mesleğini kaybeden cerrah Thomas. Kusurlar, hastalıklar, beyin, kalp, sanat, bilim üzerine düşünme fırsatı sunan yaratıcı ve özellikle sanat tarihine göndermeler içeren detaylar açısından zengin bir senaryo. Oyunculuklar ve görsellikler konusunda televizyon filmi çizgisinin çok üstüne çıkmasa da özenli bir film, iyi bir seyirlik.

Her Şey Olacağına Varır (Las Cosas Como Son)
Norveçli bir genç kadın, gettolarda ders vermek üzere Şili’ye gelir. Kaldığı pansiyonun ev sahibi ile aralarında tuhaf bir ilişki başlar. Hayır, bahsedilen aşk ilişkisi değil, belirgin bir gerginlik, git-gellerle, bazen keyifli sohbetlerle, bazen tartışmalarla geçen bir ilişki. Soğuk ülkeden gelen sıcak kadın ve sıcak ülkedeki soğuk adam sayesinde stereotipleri tersyüz etmesi, gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki belirsiz kast sistemi gibi konuları düşündüren, küçük, sevimli bir film.
6

Sürü


Son yıllarda İstanbul Film Festivali’nin sinema kültürü adına en faydalı işlevlerinden birisi Türk sinemasının geçmişine dair yaptığı vurgular. Her yıl restore edilip gösterilen bir klasik, “Anısına” bölümü derken bu yıl Yeşilçam’ın 100. Yılı için “Bu İkiliye Dikkat” kısmı bu misyonu iyice perçinledi. Son yıllarda “Bereketli Topraklar Üzerinde,” “Hakkari’de Bir Mevsim” gibi filmleri büyük perdede izleyebilmek özel deneyimlerdi. Bugüne kadar hiç izlemediğim “Sürü”yü görmek de öyle oldu. Yılmaz Güney ve Zeki Ökten’in filminin 35 yıl sonra dahi nasıl kuvvetli olduğuna inanmak kolay değil. Müthiş oyunculuklar, çok etkileyici bir sinematografi, birkaç nokta dışında ajitasyondan özenle kaçınması önemliydi. Politik ya da toplumcu gerçekçi sinemada bir başyapıt.
8.5 

Dünyada 20.000 Gün (20000 Days On Earth)
Nick Cave: Dünyadaki en karizmatik insanlardan birisi. Her şeyin kaydedildiği, her anın makarasının yapıldığı ve her şeyin içinin kısa sürede boşaltıldığı zamanlarda bile gizemini korumayı başarmış bir mit/karakter. Yarı belgesel, yarı kurmaca bu filmde, Cave belki de ilk kez, yönetmenler Iain Forsyth ve Jane Pollard ile birlikte o gizem perdesini aralıyor. Yatağından kalkıyor ve “Bu, dünyadaki 20.000 günüm” diyor. Bir belgesel değil, çünkü ilk gününden alıp Nick Cave’i incelemiyor. Kurmaca da değil, çünkü Nick Cave’in fotoğraflara bakarak kendi geçmişini yorumlaması gerçek. Bir terapist koltuğunda kendini anlatması da. Cave’in hayranları için kaçırılmaz bir iş.
7
Hepimizin Sevgilisi (U ri Sunhi)
Hong Sang-soo, son yıllarda festivallerde mutlaka karşımıza çıkan bir isim. Yılda iki film çektiği için mutlaka denk geliyor yani. Isabelle Huppert’li “Başka Bir Ülkede” biraz genel çizgisinin dışında, ama onu da dahil ederek filmlerinin ortak ruhundan bahsedebiliriz. “Hepimizin Sevgilisi”nde de komik durumlara düşen ve bunun farkında olmayan karakterler var. Bilinçli olarak özensiz çerçeveler, uzun ve kesintisiz doğal diyalog sahneleri ile yönetmenin iyice Woody Allen’a yaklaştığı bir film olmuş. Keyifliydi.

Sokak Köpekleri (Jiao You)
Batıya Yolculuk (Xi You)
Tsai Ming-Liang’la ilgili sevdiğim bir anım var: Hafta içi bir sabah seansında Emek’te “Elveda Sinema”yı izliyoruz. Kesintisiz bir plan izlediğimiz. Bir adam kapanan sinema salonunu son kez süpürüyor. Tüm sıraları tek tek süpürdükten sonra çerçeveden çıkıyor ve boş salonu bir süre daha izlemeye devam ediyoruz. O sırada bizim salondaki genç bir kadının “Aaaah ah!” diye alaycı bir nidası duyuluyor, tüm salon kahkaha atıyoruz. O sahne bir süre daha devam ediyor.
Tsai günümüzün en kendine has yönetmenlerinden biri. Hiçbir filmi kolay değil: Uzun, sessiz, hareketsiz ve kesintisiz planlarının izleyiciyi tükürüp filmin dışına atmışlığı çoktur. Ama çoğu zaman filmlerinde emeğin karşılığını veren bir plan bulunur mutlaka. “Delik”in mükemmel finali, “Yalnız Uyumak İstemiyorum”un suda süzülme sahnesi, “Serseri Bulut”un hınzır sonu gibi. Bu anlamda neredeyse iki buçuk saatlik “Sokak Köpekleri”nin zorlayıcı olması şaşılacak şey değil. Ama geleneksel anlatıyı neredeyse tamamen reddetmesi, başı sonu belli bir öykü anlatmak yerine parçalanmış bir evliliğin sonrasında adamın ve çocukların hayatına dalması, bunu da kilit sahneler üzerinden değil, uyumak, yıkanmak, yemek yemek gibi gündelik eylemleri resmederek yapıyor. Ailenin yoksunluğu ve yoksulluğu kimi zaman insanın içine işleyen sahneler barındırsa da, Tsai asıl etkisini her zaman olduğu gibi sıradışı sahnelerinden alıyor: Babanın bir lahanayı sevdiği ve daha sonra parçaladığı bir sahne gibi örneğin. Burada lahana, bitmiş bir evliliğin metaforu olabilir. Herhangi bir Tsai filmini izlememiş birisi için söylediğimin absürd geldiğinin farkındayım ama bu admaın sinemasında vardır bu. “Serseri Bulut”ta karpuz da bir metafordu örneğin.
Finale geldiğinde yine bir zirve yapıyor Tsai: Ama bu zirve yukarıda bahsettiğim filmlerdekiler kadar vurucu değil kanımca. Neredeyse 25 dakikayı bulan iki kesintisiz planla filmine tutunan son izleyicileri de sallayarak dökmek, kalanlarla devam etmek niyetinde. Bunlar filmini sevmek ya da sevmemekle alakalı değil. Zira bu adamın filmlerini oflayarak puflayarak da izleseniz, zihninize öyle bir kazınıyor ki, yıllarca unutamıyorsunuz. Dolayısıyla “Sokak Köpekleri”ni de, yaklaşık 50 dakikalık meditatif bir deneyim olan “Batıya Yolculuk”u da puanlandırmamın anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Meydan okuyucu sinemayı sevenler, ya da farklı sinema dillerine merak duyanlar mutlaka izlemeli. Daha sonra geriye dönüp "Delik," "Elveda Sinema," "Orada Saat Kaç?"a da bakarsınız. 

Friday, April 18, 2014

33. İstanbul Film Festivali Günlükleri (iki)

Istanbul United
Gezi, hayatımızın orta yerinde bir milat. Geçen yılın başlarında olan bir olayı düşünün, en alakasız olayları bile “Gezi’den önceydi” diye hatırlamaya başladığınızı göreceksiniz. Etkisi ne oldu, ne değiştirdi, ne getirdi, ne götürdü tartışmaları yapılabilir, epeyce de yapıldı. Gezi’nin en çarpıcı olaylarından birisi de şüphesiz İstanbul United’dı: Tamamen 31 Mayıs günü içinde internetten yapılan çağrılara taraftarlar gruplarının cevap vermesi ve o akşam Taksim’de olmaları gibi son derece spontane gelişen bir birleşmeydi. Sonrası? O biraz tartışmalı. İstanbul United yaşayacak mı, örneğin bir e-bilet uygulamasına karşı, birleşik kalmaya devam edecek mi göreceğiz. Ama en azından artık bir filmi var.
Gezi Parkı protestoları, insanların kaydetme, paylaşma imkanları ve arzularının zirvede olduğu bir döneme denk geldiği için elimizde bolca görsel malzeme var. Bunların hala sağlıklı bir editten geçirilmiş haline ihtiyacımız var. “Istanbul United” o film değil ama. Önce Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının karşılıklı nefretini ve rekabetini irdeliyor, daha sonra da 31 Mayıs’a geliyor. Ama belgeselin anlatımı sorunlu: Kronoloji tutmuyor, olay akışı dağınık. Olayları içeriden yaşamayan birisinde yanlış intiba uyandırabilecek pek çok sorun var. Bunun yanında “çArşı’nın rolünün hakkı verilmemiş” eleştirisi yapıldı, bence oraya takılmak yersiz, ama İstanbul’un semtleri, taraftarların semtlere dağılımının bile iyi anlatılmamış olduğu gerçeği vardı. Filmde bu anlatılmayınca, Galatasaray taraftarının “Yalnız olmadığımızı öğrendik. Artık biliyorum ki, bir gün bir sorun olursa köprüyü yürüyerek geçecek insanlar var” demesi bile havada kalıyor. Filmdeki en güzel quote buydu ve Gezi’den bize kalan his de buydu aslında: Yalnız değiliz. Ama hikayemizi daha iyi anlatacak insanlara hala ihtiyacımız var.
Not: Protestolardan bazı görüntüleri izlerken çok rahatsız oldum. Galiba ne kadar heyecan verici de olsa, o günlerde yaşadıklarımızın fiziksel boyutuyla çok hazır değilim.
Çekme Kaset notu: 4

 
Yüksek Risk (Starred Up)
Geçen yılın en iyi eleştiriler alan bağımsız filmlerinden birisiydi, izledikten sonra gördüm ki, aynı zamanda tüm zamanların en sert hapishane filmleri arasına da girer. Yönetmen “Perfect Sense” ve “You Instead”den bildiğimiz David Mackenzie, ama asıl bahsedilmesi gereken, senarist Jonathan Asser. Kendisinin hapishanede terapist olarak geçirdiği yıllardaki izlenimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı senaryosu filmin belkemiği. Çocukluğu parmaklıkların ardında geçirmiş Eric Love’ın hikayesi, hem şiddetli ve rahatsız edici, ara ara komik ve çokça duygusal. Çoğu hapishane filminde bir katarsis vardır, fakat Mackenzie ve Asser seyirciye rahatlama sunmuyor. Mutlaka görülmeli, ama kolay bir deneyim olmayacağı muhakkak.
7.5

Ida
Festival sayesinde sinemasına iyice aşina olduğumuz isimlerden birisi Pawel Pawlikowski. “Aşk Yazım” ve “Gizemli Kadın” ilginç fikirlere sahip ama sanki olabilecekleri kadar büyük olamayan, iyi filmlerdi. “Ida” ise, kanımca, Pawlikowski’nin en iyi işi. Siyah beyaz estetiğine karşın ağırlık merkezi algımızı bulandıran kadrajları ve hızlı kurgusuyla izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Savaş sonrası Polonya’da bir rahibe olarak büyütülen Ida’nın teyzesiyle ve bilmediği geçmişiyle tanışmasını anlatıyor. Çoğu anında siyasetten kaçınıyor, psikolojiye odaklanıyor. Kimisinde finale doğru yönetmenin biraz kurguyu alelacele toparladığı hissini uyandırabilir, ama genel olarak ekonomik yazılmış ve çekilmiş bu filmi beğendim.
6.5

Walesa (Walesa: Czlowiek z nadziei)
“Ida”dan hemen önce, yine Atlas Sineması’nda ve hemen hemen aynı koltuklarda izlediğim bir başka Polonya filmi. Ülkenin en büyük ustalarından Andrzej Wajda, sağlık sorunları yüzünden kendisine sunulan Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü almaya gelemedi. Ama 88 yaşındaki Wajda’nın, Lech Walesa’yı anlattığı filminde formda olduğunu yadsımak imkansız. Walesa’ya saygı dolu, ama yine de son derece ölçülü bir bakış atıyor Wajda: Filminde siyasi bir liderin ailesini nasıl ikinci plana attığını özellikle vurguluyor örneğin. Filminde ritim duygusu çok kuvvetli, oldukça uzun bir süreye yayılan bir hikayeyi hem kilit noktalarıyla, hem de sarkıtmadan, yormadan anlatmayı beceriyor. Yakın tarihin önemli figürlerinden ve önemli hareketlerinden birisine (Dayanışma – Solidarnosc) ilgi duyanlara önerilir.
6.5

Çevreyolu (Sacro GRA)
Bir belgeselin Venedik’te Altın Aslan alması görülmüş şey değildi, Gianfranco Rosi’nin “Sacro GRA”sına kadar. Roma’yı çevreleyen GRA’nın kestiği hayatlara eğiliyor Rosi’nin kamerası: Aslında bir belgeselle minimal sinemanın arasındaki sınırları da epeyi bulandırıyor. Küçük hikayeler, gündelik hayattan diyaloglar, rol yapmayan amatör oyuncular. Kimi zaman birbirleriyle bağlantısız hayatları izlerken amacı sorguluyor insan şüphesiz, filmin dağıldığını hissediyor. Ama finale geldiğinizde böcekleri ve ağaçları inceleyen adamın konumunda buluyorsunuz kendinizi, insanlığın kaosuna dair, bazen küçük saflıklara gülerek, dolaysız hayatlardan mutlu olarak, bazen sıkılarak, bazen gerilerek. İçerikten çok yönetmenin belgesel ve kurmaca arası tarzını sevdiğimi belirtmem gerekiyor.
6

Altın Kafes (La Jaula De Oro)
Göç, gittikçe daha çok yer kaplayan bir konu sinemada. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ekonomik problemler, siyasi ve sosyal baskılar sonucu daha iyi bir hayatı düşleyenlerin filmlerini izliyoruz. Bunların bir kısmı varılan yerdeki mücadeleleri anlatırken, bir kısmı yolculuğun, mücadelenin kendisine odaklanıyor. Bugüne kadar “21 Gram”dan “Gone in 60 Seconds”a pek çok farklı filmde teknik görevler alan Diego Quemada-Diez’in filmi de üç çocuğun Guatemala’dan ABD’ye ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Aralarındaki ilişkilerin çocuksu git-gelleri sayesinde çoğu zaman asıl amacın Yeni Dünya’ya ulaşmak olduğunu unutuyorsunuz, onların unuttuğu gibi. Belki bu daha iyidir, vaadedilen cennetin de bir vaha olduğu düşünülürse. İzlenmesi gereken bir yol filmi.
7

Elyazmaları Yanmaz (Dast-Neveshtehaa Nemisoosand)
Çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi "Türkiye İran olur mu?" paranoyalarıyla geçirdik. 2014 yılındayız, İran olduk mu bilmiyoruz ama fena halde benzeştiğimiz noktalar var. Muhammed Resulov'un Cannes'da ödül alan filmi "Elyazmaları Yanmaz" bir politik gerilim olarak bu ülkede, tam da bu zamanda izlendiğinde daha çok etki yaratacak bir film bu yüzden. 1995'te yaşanan bir olaydan yola çıkarak yazılan öyküde, susturulan, sansüre uğrayan yazarlar, işkence, tehdit ve faili meçhuller var. Bir de gemiyi terk edip karşı tarafa geçen, üstelik yeni ekibinin en büyük neferi olanlar. Baskı, yaratıcılığı tetikledi hep: İranlı yönetmenler, sansürden kaçmak için semboller, yaratıcı teknikler denediler. Ama ülkesini terk etmek zorunda kalanlar da oldu. "Elyazmaları Yanmaz" tüm bu ürkütücü manzarayı ustalıkla ve rahatsız ederek resmediyor. Peki bizim için hiç mi umut yok derseniz, var: Bir sahnede Kian, devletin hedefindeki usta yazara dönüp "Mücadele ederek bir şeyleri değiştirme dönemi kapandı, 40 yıl öncede kaldı artık" diyor, "Gençler artık siyasetle ilgili değil. Haz, hız, Facebook ve Twitter peşindeler." Türkiye bu evrimi tersine yaşadı. Gençlik yeni yeni politize oluyor. Bu bile umut sebebi. 
7.5

Her Şey Düzelecek (Tore Tanzt)
"Elyazmaları Yanmaz" çıkışında dağılan psikolojim için doğru ilacın Almanya'dan gelmediğini filmin çıkışında anlayacaktım. "Her Şey Düzelecek," umutlu ismine karşın gittikçe kararan, sert bir film. Hamburg'lu Jesus Freaks grubunun bir mensubu Tore. Hz. İsa'yı takip ediyorlar ama dinlere kızgınlar. Alkol almıyorlar, evlilik öncesi sekse karşılar ama punk seviyorlar. İsa'yı takip etmenin güzelliklerini anlatan punk şarkıları bunlar ama. Tore bir gün grupla yollarını ayırıp bir aileyle kalmaya başlıyor ve yaşadıkları inancını test ediyor. Hıristiyanlığın "öteki yanağını uzatma" prensibi ve inancının gereği olan yaşadıklarını kabul edip isyan etmeme, izleyiciye çok zorlayıcı bir 100 dakika vaadediyor. İlginç şekilde Ulrich Seidl'ın Cennet üçlemesindeki başlıklarla adaş üç bölümden oluşan film, bir Haneke filmi yıpratıcılığında. 

Laurence Anyways
İki çok zor filmin üzerine 160 dakikalık bir filmi kaldırmak kolay olmayabilirdi, ama "Laurence Anyways"i izlediğim için çok mutluyum. Son yılların harika çocuklarından Xavier Dolan'ın sinemasıyla ilk temasım bu oldu, belirteyim. Laurence'ın öyküsü, Fred'le ilişkilerinin 10 yıla yayılmasının verdiği "epik" his bir yana, insanı olgunlaştıran, büyüten bir yolculuk olarak yaşanıyor perdede. Ama Dolan'ın stili o kadar güzel ki, zaman zaman sinemasever olarak aldığınız haz, anlatılan öykünün önüne geçiyor. Bununla hiçbir sorunum yok. Mükemmel müzikleri, canlı renkleri, cesur kamerası, denemekten, duygulara kapılmaktan hiç korkmayan stiliyle Dolan'la tanıştığım için çok mutluyum. Laurence ve Fred'le tanıştığım için de. Bir gün iki buçuk saatinizi ayırın ve siz de onlarla tanışın. O kadar.
8.5