Friday, February 22, 2013

2012'nin En İyi Filmleri


2013'ün ortası geldi, "Bu nasıl listecilik anlayışı?" diyebilirsiniz. Sektörün nasıl işlediği malumunuz, pek çok iddialı film sene sonu gelmeden girmiyor gösterime. Türkiye'e 2012 tarihli filmleri 2012 yılında izleyebilmek de özel çaba gerektiriyor. Listeyi yapmadan izlemem gerektiğini hissettiğim (sinemasever içgüdüsü) tüm filmleri izledim ve listemi oluşturdum. Yalnız malum sebepten 2011'de çıkmış ama yaygın dolaşıma 2012'ye kadar girmeyen birkaç filmi de listeme ekledim. Gözden kaçsın veya ben onlardan bahsetmeden geçeyim istemedim (sinemasever vicdanı). Buyrun...

1.    Oslo, 31 Ağustos 
Yalan yok, Altın Lale’li ilk filmi “Reprise”i sevmiştim, ama Joachim Trier’in bu kuvvette bir ikinci filmle gelmeisni beklemiyordum. Yine gençliği, ama bu sefer belki de kaybolmuş gençliği anlatan hem şiir, hem de tokat gibi bir film “Oslo, 31 Ağustos.” Sadece bir günü resmedip bir hayatı anlatmayı başarabilen, “zaman” üzerine gördüğüm en kuvvetli anlatılardan birisini üretebilen bu film, ilk izleyişimden bu yana hep içimde kaldı. Yıl sonu geldiğinde de zirve için neredeyse tek kaldı.

2.    The Master 
İlk izlediğim gün yakama yapışsanız, belki de hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirdim. Paul Thomas Anderson’ın son filmi yoğun, izleyicisine kolay yol bırakmayan, ondan dikkat ve yoğunlaşma isteyen ama ödülünü de sonsuza dek sizinle kalacak görüntüleri ve fikirleri beyninize kazıyarak veriyor.

3.    Holy Motors 
İlk sahnesinde size bu filmi nasıl izlemeniz gerektiğini gösteriyor Leos Carax, harikulade bir rüya-sinema sahnesiyle. O andan sonra neyin gerçek, neyin sürreel, neyin rüya, neyin kabus olduğu size kalmış. Cevaplardan çok tecrübenin kendisine odaklanmanızda daha çok fayda olan, müthiş bir film “Holy Motors,” Carax’ın görkemli geri dönüşü.

4.    Silver Linings Playbook 
Her yıl ödül sezonunda Arap atı gibi sonradan açılan bir bağımsız film olur. Pek çok yılda olduğu gibi bu yıl da bu film Harvey Weinstein imzalı bir yapım oldu. David O. Russell'ın bipolar oğlundan muhakkak etkilenerek çektiği "Silver Linings Playbook" zihinsel hastalığı ne parodize ediyor, ne de bir cehennem gibi anlatıyor. Filmi de dramla komedi arasında ustaca ilerletiyor ve bu yıl aldığı (ve umarım, alacağı) ödüllerin hepsini hak ediyor.

5.    Zero Dark Thirty 
Yılın en tartışmalı filmi. Saldıranıyla, savunanıyla Kathryn Bigelow kimsenin kayıtsız kalamadığı bir film yaptı. Belki bu tartışmaları filmin ödül sezonu performansını baltaladı ama olsun, benim gözümde Bigelow ne işkenceciyi kutsayan ne düşmanı lanetleyen, soğukkanlı bir anlatım tutturduğu nefis bir film yapmıştı. Amerika'daki tüm farklı kanatları karşısına alma cesaretine bakıyorum da, Hollywood'daki en cesur insan bence Bigelow.

6.    Ted
Seth MacFarlane'ın hiçbir zaman büyük bir hayranı olmadım. "Ted" ise sürekli içen, küfreden, uyuşturucu kullanan ve seks düşünen bir oyuncak ayıdan, ya da düşmüş bir eski yıldızdan, hem samimi bir dostluk öyküsü, hem de Hollywood'un yazısız kurallarını paramparça eden kirli bir gençlik filmi çıkarmayı başarıyor.

7.    The Sessions 
Helen Hunt ve John Hawkes'un karşılıklı döktürdükleri "The Sessions" farklı bir aşk filmi. Farklı, çünkü engelli bir adama ve bir seks işçisine dair sinemada bugüne kadar sunulmuş tanımların hiçbirine uymuyor. İkisi için de üzülmüyoruz ve ikisinin de ilişkisi hiç klişe ilerlemiyor. Sıcak, komik, gerçekçi ve hüzünlü.

8.    Django Unchained 
"Inglourious Basterds"ta Nazi Almanyasına gidip kendince tarihi temize çeken Quentin Tarantino bu sefer de köleliğin hala var olduğu Amerika'da siyahların ihtiyacı olan bir "vigilante" armağan ediyor folklore. Son filmlerine göre anlatımını biraz daha dizginleyen Tarantino kan vanasını sonuna kadar açıyor. Christoph Waltz gibi bir oyuncuyu böylesine öne çıkardığı için ona teşekkür etmeliyiz. Belki de Leonardo Di Caprio'nun kariyerinin en iyi performanslarından birisini sunmasına fırsat verdiği için de.

9.    Margaret 
Stüdyonun kısaltılmasını, yazar/yönetmen Kenneth Lonergan’ın ise dokunulmamasını istediği müthiş bir tragedya “Margaret.” Hollywood arafında geçen yıllar sonunda izlediğimiz 150 dakikalık kurgu etkileyici, ama 180 dakikalık DVD versiyonu da mevcut. Lonergan “Daha iyi ya da daha kötü demiyorum, ama bunlar farklı filmler” diyor. Diyaloglar üzerinden ilerleyen ve müthiş bir karakter analizi sunan “Margaret,” Amerikan sinemasının son yıllarda gördüğü en etkileyici psikolojik filmlerden birisi.

10.    Argo 
Winner takes it all. Kazanan her şeyi alır. Ama bazen de kazanmak geri teper. "Argo" ardı ardına topladığı ödüllerle Oscar'a doludizgin gidiyor ve gösterimdeyken filmi seven pek çok kişi şu anda ona karşı cephe almaya başlıyor. Ben Affleck'in yönetimine şaşıranlara şaşırmak lazım zira "Gone Baby Gone" da, "The Town" da sağlam birer anlatım ürünü ve Clint Eastwood esintileri taşıyan sağlam işlerdi. Affleck burada siyasi açıdan da (bence) doğru bir yerde duruyor, "günahsız ABD" imajından uzak duruyor ve tempoyu mükemmel denetliyor. Yarattığı nefis 1970'ler ve 1980'ler atmosferini dönemin film diline yakın durarak da destekliyor ve sevseniz de sevmeseniz de klasik Amerikan sinemasına kalacak bir filme imza atıyor.

11.    Walk-Away Renee 
Eski videolar ve fotoğraflardan yaptığı birkaç yüz dolarlık filmi "Tarnation"la "Sinema böyle bir şey de olabilir" dedirtmişti Jonathan Caouette. Yeni filmi "Walk Away Renee"de zihinsel sorunları olan annesi daha çok merkezde. Annesiyle olan bir yol hikayesi "Walk Away Renee" teknik olarak belgesel, ama bunu "gerçekçi" bir film olarak okumak da pekala mümkün. "Tarnation"a göre çok daha olgun ve çok daha iyi bir film.

12.    Damsels in Distress 
Üst sınıftan gençlerin dertlerini Whit Stillman anlattığında bir başka oluyor. Bu sefer bir üniversite kampüsüne giriyor ve Greta Gerwig ile Analeigh Tipton'ın başını çektiği yetenekli bir genç oyuncu kadrosuyla harika bir filme imza atıyor. Woody Allen-vari dram-mizah ile feelgood movie çizgisi arasında dengede yürüyor.

13.    Weekend 
Bir Cuma akşamı Russell, arkadaşlarındaki bir partiden çıkar ama eve gitmek yerine bir gece kulübüne gider ve Glen'le tanışır. İki adamın bir hafta sonu yaşadığı, perdenin gördüğü en samimi, en doğrudan aşk hikayelerinden birini ortaya koyuyor.

14.    Dupa Dealuri (Tepelerin Ardında) 
Unutulmaz “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün 5 yıl sonrasında Cristian Mungiu yine çarpıcı bir dramayla kişisel olandan yola çıkıp sosyal ve politik olana dair çok ciddi şeyler söylüyor. Soğukkanlı planları ve "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı da anımsatan ince kara mizahi dokunuşlarıyla müthiş bir filme imza atıyor.

15.    Pieta (Acı) 
Kim Ki-Duk'u sessiz ve naif filmleriyle sevenlerin dikkatli yaklaşmasını gerektiren bir film olduğu muhakkak. Ama stilize yönetimiyle kısa sürede izleyeni içine çeken bir film olduğu muhakkak. Zekice senaryosuyla hem fiziksel, hem de duygusal acıyı hissettiren "Acı," Kim Ki-Duk'un formunu yeniden bulmasını da müjdeledi.


16.    Life of Pi 
Bugüne kadar 3D'yi en iyi kullanan film. Aynı zamanda Ang Lee'nin rengarenk filmografisinin en iyilerinden birisi. Doğanın kaotikliğini unutmadan ve "dostluk filmi" klişelerine girmeden insan-hayvan ilişkisini olabildiğince dokunaklı bir şekilde anlatıyordu.

17.    Barbara 
Onlarca farklı açıdan izlediğimiz Berlin Duvarı yıllarına dair bir film çekip taze bir bakış sunabilmek kolay iş değil. Filmine adını verdiği ve neredeyse hiçbir sahnesinin dışında bırakmadığı Barbara'yla güçlü, etten kemikten, canlı bir karakter nasıl yaratılır, onu ortaya koyuyor Christian Petzold. Geçmişle hesaplaşma sinema üzerinden nasıl yapılır, bir sanatçı ülkesinin geçmişini nasıl tartışmaya açar, onun dersini veriyor.

18.    Alpeis (Alpler) 
Büyük gürültü koparan "Köpekdişi"nin iki yıl sonrasında Giorgios Lanthimos yine "başka bir gerçeklik" anlattı. "Alpler" de bir bakıma çok rahatsız edici ama onu zorlayıcı yapan şey grafik şiddet değil, karakterlerin düştüğü acınası durum. Ve sembolik olarak modern zamanlarda hemen herkesin üzerine düşen rolleri oynuyor oluşunun belki de abartılı bir temsili olduğu için kişiye de dokunuyor.

19.    Bernie 
Jack Black'i sevsem de var olduğu filmlerde hiç oynamadığı, Jack Black'lik yaptığı bir gerçek. Richard Linklater belki de ilk defa ondan bir "performans" almayı başaran yönetmen olmuş. İyi insan-kötü insan, suçlu insan-masum insan ayrımlarını vicdanlarda bulanıklaştıran ve adalet-hukuk ikilemini sorgulatan bu film, 2012'nin belki de en hakkı yenen filmiydi.

20.    Beasts of Southern Wild 
Picasso "Rafael gibi çizebilmem dört yıl sürdü, çocuk gibi çizebilmek ise bir ömür" demişti. Hushpuppy'nin rehberliğinde çıktığımız "Düşler Diyarı" turunda aklıma hep bu söz geldi. Benh Zeitlin hikayesinde bir çocuğu anlattığı için değil, hikayesini bir çocuk gibi anlatabildiği için unutulmaz bir filme imza atıyor.

Saturday, February 16, 2013

2012'nin En İyi Belgesel Filmleri

Belgeseller açısından müthiş bir seneyi geride bıraktık. Tüm bir yılın hasadını toplamak (özellikle sinema sektörünün işleyişini düşününce) o yıl içerisinde biten bir şey olmadığı için de bu toplamayı yapmak Şubat ortasına kadar kaldı. Şüphesiz kaçan işler var, hala izleme listesinde duranlar var veya minik bir listenin dışında kalanlar var ama 11 filmlik bir reçete de iş görecektir.


11. Jiro Dreams of Sushi 
Tokyo’da bir metro durağının içinde, küçücük bir suşi dükkanı. Küçüklüğüne bakmayın, üç Michelin yıldızlı bir restoran bu. Orada yiyebilmek için bir ay önceden rezervasyon yapmanız gerekebiliyor. 85 yaşındaki Jiro Ono her gün, bıkmadan usanmadan sanatını icra etmeye geliyor Sukiyabashi Jiro’ya. Sabırla, aşkla, tutkuyla ya da bir mükemmeliyetçinin soğukkanlı titizliğiyle yapıyor suşisini. Lezzetin sırrını arayan bir bilim adamı, ya da estetiği arayan bir sanatçı; muhtemelen ikisi. Jiro’nun hikayesi çok değerli bir hayat öyküsü aynı zamanda. Uyarı: Açken izlemeniz tavsiye edilmez!

10. Indie Game: The Movie
“Eğer insanlar Modern Warfare veya Halo Reach almak istiyorlarsa alsınlar çünkü bence bu oyunlar boktan. Bu oyunları isteyenler bizim oyunumuzu istemeyeceklerdir çünkü boktan oyunlar yapmıyorum.” 
Büyük bir oyun kurdu değilim ama açıkçası gamer’lık dünyasına da hep özendim. Oyun komünitesinin de desteğiyle finanse edilen “Indie Game: The Movie,” küçük bütçeli oyunların dünyasına gidiyor. “Braids,” “Fez” ve “Super Meat Boy”un mega-bütçeli oyunlara göre nasıl mütevazı koşullarda yaratıldığının, arkasındaki birkaç kişinin hayatlarında nasıl büyük bir yer kapladığını anlatan çok iyi bir belgesel.


9. Marina Abramovic: The Artist is Present 
“Ölmeden önce kendimi bir sanat formuna dönüştürmek istiyorum.” 
2010 baharında, Marina Abramovic performans sanatının gördüğü en tutkulu projelerden birisine imza atacaktır. New York’taki MoMA’da sergilenecek “Marina Abramovic: Sanatçı Aramızda” performansında Abramovic üç ay boyunca her gün sabahtan akşama bir iskemlede oturacak ve karşısına oturan izleyicisiyle yüzleşecektir. Kulağa aşırı yapay ve “artsy fartsy” gelen bu projenin nasıl bir yoğunluğa ulaştığını ancak görünce anlayabilirsiniz. Abramovic’in projeye hazırlanışını, çarpıcı kariyerini ve performansıyla geçen üç ayını izlediğinizde güncel sanatın ne olduğuna dair daha net bir ifade oluşacak kafanızda.

8. The Invisible War 
Bugüne kadar perdeye neredeyse hiç yansımamış bir konuya eğiliyor “The Invisible War”: Amerikan ordusunun içindeki taciz vakalarına. Emir-komuta zinciri ve askeri yargı mekanizması yüzünden neredeyse tamamı hasıraltı edilen taciz mağdurlarına ses veren belgesel, onların kişisel travmaları ve bundan kaçınılmaz bir şekilde etkilenmiş günlük hayatlarının yanı sıra yasal mücadelelerine de eğiliyorlar. Filmi izleyen ABD Savunma Bakanı Leon Panetta dosyaların aydınlatılması talimatını da verdi. Belgesellerin dünyayı değiştirebileceğine dair bir örnek, veya umut.

7. The Imposter 
Ergenliğinin başındaki çocuğunuz kayboluyor, başlı başına büyük bir trajedi. Birkaç yıl sonra okyanus ötesinden birisi geliyor, “çocuğunuz İspanya’da bulundu” diye. O çocuğa da pek benzemiyor ama…? “The Imposter” bu kan donduran öyküyü, tam içindeki insanlarla anlatıyor. Çözdükçe karışan bir gizem ve vicdanınızı allak bullak eden bir hikaye. Canlandırma sahnelerin filmin gücünü düşürdüğünü hissetsem de, bunun zorunluluktan sapılan bir yol olduğunu teslim etmek gerek.

6. Marley
Reggae’nin mucidi, Jamaika’nın ulusal kahramanı ve üçüncü dünyadan çıkma ilk müzik yıldızı. Bob Marley’yi anlata anlata bitiremezsiniz. Ama Kevin Macdonald epik belgeseli “Marley”de büyük bir ikonun çok bilinmeyen detaylarını da anlatıyor. Reggae’nin nasıl büyülü bir müzik olduğu, Marley’nin nasıl Arap dünyasından İngiltere’ye, Amerika’dan Afrika’ya kadar tüm halkları kucaklayan bir müzik yaptığını ve nasıl evrensel bir figür olduğunun izlerini sürüyor.

5. Ai Weiwei: Never Sorry 
Ai Weiwei için günümüzün en önemli sanatçısı desek başımız ağrımaz, bu unvanı daha önceden kendisine layık görenler de çok zaten. Ai Weiwei’i özel yapan, sanatıyla insanları estetik olarak etkilemenin ötesinde, politik olarak harekete geçirmek için de kullanması. Korkusuz olması ve otoriteyle inatlaşmaktan bıkmaması. Elbette karşısındaki kuvvet de bıkmayan, eğilmeyen bükülmeyen otorite olunca baskının da ne sonu var ne ayarı. Ai Weiwei’e bu baskılara karşın koruduğu metaneti, kaybetmediği değiştirme inancı, şöhretine karşın tevazusu ve kısıtlamalarla daha da çok artan yaratıcılığı sayesinde daha da çok saygı duyacaksınız.

4. 5 Broken Cameras 
Filistinli bir köylü, Emad Burnat, bir gün bir kamera alır. O günlerde dördüncü oğlu Cibril doğar ve İsrail askerleri köylerinden bir araziyi tellerle ayırmaya başlar. Emad köyün pasifist direnişini ve oğlu Cibril’in büyüyüşünü kamerasıyla kaydeder. Kamerası bir eylemde kırılır, ikincisini alır, sonra o da kırılır… “5 Broken Cameras” kameraların kırılıncaya kadar kaydettikleri üzerinden bir köyün direniş öyküsünü kişisel detaylarla iç içe anlatan, mucize bir belgesel. Tarihin en güçlü Oscar beşlilerinin birisi içerisinde zor rakipleri var ama 24 Şubat gecesi Cibril’in babasının bir Oscar kazanması ne güzel bir hikaye olur!
(Filmde Gökhan Tümkaya’nın da müzikleri kullanılıyor)

3. How To Survive A Plague 
1980’lerin ortasında AIDS “Çağımızın vebası” olarak ortaya çıkar, binlerce kişi çaresizce ölüme terk edilirken bir grup aktivist Act Up’ı kurar. “How To Survive A Plague” gay komünitesinin başını çektiği hareketin giriştiği “hayatta kalma” mücadelesini politik ve tıbbi kanalları eşit şekilde zorlayarak nasıl büyük kazanımlar elde ettiğinin çarpıcı bir belgesi. Video devrimi sayesinde neredeyse her hareketlerini kaydetmiş olmaları ve tarihe birinci elden tanıklık etme şansı önemli.

2. Searching For Sugar Man 
Sıkı bir müzik dinleyicisiyseniz mutlaka olması gerektiği kadar ünlü olmadığı için üzüldüğünüz sanatçılarınız vardır. Sixto Rodriguez’in hikayesi ise “underrated”lık durumunu çok üst seviyelere taşıyor. 1970’ler başında Detroit’te “yeni Bob Dylan” olarak çıkan, ama üne kavuşmayıp kaybolan bir müzisyen. Ne ki, Amerika’nın bilemediği kıymeti dünyanın bambaşka bir köşesindeki bir ülke, Güney Afrika gösteriyor. Tek sorun, Rodriguez bundan hiç haberdar değil. Malik Bendjelloul tüm hikayeyi merak duygunuzu sürekli ayakta tutacak şekilde anlatıyor. Tarihin en iyi müzik filmlerinden birisi.

1. The Queen of Versailles 
“Normalde belgeseller sıfırdan zirveye anlatırlar. Bu belgesel sıfırdan zirveye, oradan sıfıra hikayesi oldu.” 
İyi belgeselcilik biraz da şanstır. Lauren Greenfield doğru zamanda doğru yerde bulunarak 2012’nin en iyi belgeseline imza atmış. Amerikalı devre mülk kralı David Siegel ve eski Miss Florida eşi Jackie’nin Fransa’da görüp bayıldıkları Versay Sarayı’nı inşa etmeye karar vermeleriyle başlıyor film. Saray yavrusunu değil, sarayın aynısını. Ne var ki, 75 milyon dolarlık inşaat başladıktan kısa süre sonra 2008’de ekonomik kriz ortaya çıkıyor ve Siegel’lar ellerinde atsan atılmaz, satsan satılmaz bir beton yığınıyla baş başa kalıyorlar. Greenfield, Siegel’ların yaşadıkları “Varlık içinde yokluk” durumunun groteskliğine güldürmek ve onların yaşantılarının da rüya olmadığını göstermenin çok iyi bir dengesini kuruyor.
(Not: Film çıktıktan sonra David Siegel, Greenfield’a “itibarsızlaştırma” iddiasıyla tazminat davası açtı. Bu adamlara güven olmaz.)

Friday, February 15, 2013

Rashida Jones

Rashida Jones'un son birkaç yılda çok yerde gördünüz. "The Office"in en iyi dönemlerinde Karen Filippelli olarak Jim ve Pam arasında durdu. "Parks and Recreation"da Ann Perkins olarak Leslie Knope'un hayatta en sevdiği kişi oldu. "The Social Network"te Mark Zuckerberg'le insani bir kontakt kurabilen tek kişi, "I Love You, Man"de de Paul Rudd'ın Jason Segel'la yaşadığı bromance'in ortasında kalan anlayışlı sevgiliydi. Ama Rashida Jones için bu yeterli değildi. Açıklaması da çok mantıklı: "Aktörler sürüsüne bereket. Bugün iş buluyorum ama yarın oyunculuk yapmayı bırakıyorum desem kimse 'Lütfen geri dön' demez. Ama yazarlıkta senin spesifik bir sesin var ve insanlar o sese sahip olduğun için sana daha çok saygı duyuyorlar."

Jones'un Will McCormack'le birlikte kaleme aldığı "Celeste & Jesse Forever" işte o spesifik sesin eseri. Hollywood bağımsızlarının ustalıkla kotardığı o romantik komedilerden birisi, ama formüllerin dışında bir iş. Sebebi, birleşme-ayrılma-yeniden kavuşma üzerine kurulu romantik komedinin dışında, ayrılıktan sonra başlıyor. Bir evliliğin bitişinden, bağların kopuşundan başlıyor. Gerisinde insani gözlemler, mizahi dokunuşlar ve hüzünlü anlarla dolu bir 90 dakika sizi bekliyor.

Başrolü Andy Samberg'le paylaşan Rashida Jones, filmin kaleminden çıkmış olmasına karşın karakteri Celeste'e torpil geçmiyor. Celeste'i tüm hatalarıyla resmediyor filminde. Afet-i azam olmasa da güzel bir kadın olmasına karşın televizyon dizileri ve filmlerde çoğunlukla sakar karakterleri oynadığı gibi. "Kendimi kesinlikle güzel bir televizyon yıldızı olarak görmüyorum" diyor. "Biliyorum bunu herkes söylüyor ama gerçekten erkekler için arzu nesnesi değildim. Tombuldum, bütün vaktimi bilgisayarda geçiriyordum - bir bilgisayarın olmasının cool olmadığı zamanlarda."


Babası Quincy Jones, annesi Peggy Lipton. Harvard'da okumuş. Lise yıllığında hakkında "İleride başarılı olması en muhtemel" kişi yazılmış. 2000'lerin en uzun ömürlü televizyon dizisinin parçasıyken daha minör ama belki de Amerikan televizyonlarının en iyi kadrolu dizisine yatay geçiş yapmış. Şu ana kadar hiç fena sayılmaz. Ama bununla yetinecek gibi görünmüyor. Rashida Jones, 37 yaşında ve daha yeni başlıyor.

Sunday, February 3, 2013

!f İstanbul için 4+4+4 film

Herkesin film festivali kendine. Hele geldiğimiz noktada. Kimisi için keşif, ya da Keş!f oluyor festivaller, kimisi için sosyalleşme, benim için film depolama. "Geldiğimiz nokta" vurgusunu yapmamın sebebi ise !f İstanbul'un zamanlama itibariyle pek çok "hit" filminin 2012 içinde dolaşımını tamamlamış ve önemli bir kısmı zaten izlenmiş filmler olması. "Küçük ekranda izlemek beni kesmezdi, sinemaya sakladım" diyen de takılır festivallere, risk alıp başka türlü izleyemeyeceği filmlerin peşine takılanlar da, ya da sadece festival atmosferini yaşamak için oralara gidenler de. Kimi için hepsi olabilir, kimi için sadece bir tanesi, benim için hepsinden biraz. Madem biletler piyasada ve kaybedecek vakit yok, !f İstanbul için üç tane tavsiye listesi verip çekileyim huzurlardan. 4 garanti, 4 riskli, 4 de belgesel film tavsiyesi.


Giderli 4 (İzleyeni üzmeyecek, burada ya da sonra illa izlenmiş olması gereken filmler) 
Tabu: 2012'nin en iyi eleştiriler alan "yabancı" filmlerinden "Tabu" artık yıl sonu listelerine son rötuşları verdiğimiz günlerden sonra da olsa, izlenmeli.
Frances Ha: Sıkı bir Noam Baumbach takipçisi olarak listemin en başlarında. Tıpkı "Greenberg" gibi burada da Greta Gerwig var hem.
Holy Motors: 2012'nin en iyi filmlerinden birisi, Leos Carax'ın 13 yıl aradan sonra çektiği ilk filmi. Gerçekliği eğip büken, düşselliği gerçeklikle çarpıştıran, zihin açıcı bir film, muhtemelen başyapıt.
Margaret: Sırf çekim öyküsü bile bir kitaba konu olabilecek Kenneth Lonergan filmi, yıllarca Hollywood arafında kalan bir filmdi. Nihayet gün ışığına çıktıktan sonra buralara ulaşması da zaman aldı ama değdi. 2006'da çekilen filmde Anna Paquin, Matt Damon ve Mark Ruffalo'yu çok genç görmek mutlaka ilginç olacaktır.


Riskli 4 (Her zevke göre olmayabilir, ama keşif seven izleyicilere göre filmler) 
Bambaşka Bir Ülkede: Fırat Yücel'in çok sevdiğim tabiriyle, "İnsan aptallığının şairi" Hong Sang-Soo'nun son beş yıldaki altıncı filmi, yine bir festivalde ve yine izleme listesinde.
Elveda Sarışın: Bundan on yıl önce sevilen ve nefret edilen "Düz Beni"yi yaratan Virginie Despentes kameranın önüne Emmanuelle Béart ve Beatrice Dalle'ı koyuyor.
Anlattığımız Hikayeler: Kanadalı oyuncu/yönetmen Sarah Polley'nin filmi bir kurmaca değil. Ailesinden tanıklıklarla geçmişe dalan ilginç bir iş.
Güneşsiz + 20 Küçük Film: Her zaman büyük perdede Chris Marker filmi izleme fırsatı bulamazsınız. "Güneşsiz"le birlikte 20 mühim yönetmenin kısa filmlerinin toplamını birlikte görmek bu anlamda önemli bir fırsat.

Duyarlı 4 (Belgeseller) 
Versay Kraliçesi: ABD'li devremülk kralı David Siegel ve eşi Jackie'nin "Dolce Vita"sının ekonomik kriz sonrası duvara toslamasını anlatan, mükemmel bir film.  
Jason Becker: Henüz Ölmedi: Henüz 18 yaşındayken Megadeth gitaristi Marty Friedman'la birlikte kurduğu Cacophony projesiyle metalin gördüğü en yetenekli gitaristlerden biri olduğunu ispatlamıştı Jason Becker. Ne yazık ki 1991'de kendisine ALS teşhisi kondu ve 1996'da hareket edemez ve konuşamaz duruma geldi. Bu belgesel Becker'ın hala müzik yapmaya devam edişinin tüyleri diken diken edici öyküsünü anlatıyor.
Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikayesi: Özellikle "Sev ve Değiştir" bölümündeki belgesellerin pek çoğu etkileyici görünse de Anonymous'un öyküsü benim için bir adım öne çıktı.
Dikkat! Bay Baker Var: Müzik bölümündeki işler, Efterklang'ıyla olsun, LCD Soundsystem'ıyla olsun iyi görünüyor. Ancak Ginger Baker'ın hikayesini izlemediğim için onu öne koydum. 

Thursday, January 24, 2013

Yangında kaybettiğimiz şeyler


Bu yazıyı Ezginin Günlüğü'nden "Aşk Bitti" eşliğinde okumanız tercih sebebidir.

Vapurda giderken yüzünüz Avrupa dönük şekilde oturmuşsanız, o sarı bina çeker dikkatinizi. “Hah” dersiniz, “bu bizim okul! Haa... Yok ya, o Kabataş’mış, bizimki onun yanında, aynısının daha küçüğü.” Küçük, Galatasaray Üniversitesi’ni, fiziki olarak, tanımlabilecek bir kelimedir. İçine girersiniz, “Bu kadar mı?” dersiniz. ODTÜ’nün stadı, Boğaziçi’nin meydanı kadar bir alan ya var ya yoktur. 

Ama günlerinizi o kampüste geçirmeye başladığınızda küçük kelimesi gelmez aklınıza. Ya da bu kelimeyi olumsuz olarak kullanmazsınız. “Küçük ev”deki küçüklüktür Galatasaray Üniversitesi’nin küçüklüğü. Sıcaklıktır, samimiyettir. Herkesin herkesi tanıdığı köyler gibi, iyi kötü herkesle bir selamının olduğu mahalleler gibidir o üniversitede yaşam. Fransız sisteminin insanı kahreden çatık kaşlılığına gülmeyi burada öğrenirsiniz, ya da bütünleme haftalarının midelere kramp sokan atmosferine dayanmayı. Neticede birisi olarak gidersiniz, bambaşka birisi olarak çıkarsınız Galatasaray Üniversitesi’nden. Çoğu zaman çok daha iyi birisinizdir ayrıldığınızda.

Dün Galatasaray Üniversitesi’nin yangınını önce televizyonda, sonra koşup giderek kendi gözlerimle gittiğimde yedi buçuk yılımı geçirdiğim bir bina yığınına bakmıyordum. İstanbul’a gelip gözümü açtığım, beni ben yapan bir tecrübeyi ağır çekim izliyordum. Şüphesiz yaşıtlarım, hocalarım veya benden küçük kardeşlerim de aynı şeyi düşünüyordu. Tedirgin suratlardan, yaşlı gözlerden gördüğüm oydu. Zaten o saatte niye koşup gidersiniz ki oraya, bir yakınınız trafik kazası geçirdiğinde hastaneye gitmenin bir anlamı vardır, kan vermek gerekir, başka bir şeye ihtiyaç olur. Orada üfleyerek, su taşıyarak söndüremeyeceğiniz bir yangını neden izlemeye gidersiniz ki? “Son görev” için mi? Kendinizle hesaplaşmak için mi?

İkisi de olabilir. Ben üçüncü bir şıkka inanmak istiyorum. “Yalnız değilsin” demek için. O bina, Galatasaray Üniversitesi’ni Galatasaray Üniversitesi yapan bina. Üniversiteyle tüm ilişkiniz o binanın en alt katında Öğrenci İşleri’nden başlar, her şeyin sonunda çıkışınızı almak için gittiğiniz fakülte odasında biter (son yıllarda okulun coğrafyasının değiştiğini biliyorum ama sembolizmi bozmayacağım). Çünkü en şapşal, en iş bilmez, en hüzünlü, en depresif, en yalnız zamanlarınızda o bina oradadır. En eğlendiğinizde de. Okuldaki ders seçimleri için verilen mücadeleler de o binadadır, Münevver Soylu’daki film gösterimleri de. Yurtta veya evde çalışamayacağınızı bildiğiniz için sınavlara hazırlandığınız kütüphane de, öyle aylak aylak vakit geçirirken birden bir holde ne için olduğunu bile anlamadığınız bir kokteylin ortasında Erdoğan Teziç’le kadeh tokuşturur duruma gelmeniz de. Hayatımın pek çok mühim paragrafına Galatasaray Üniversitesi’nin denk düşmesi de şaşırtıcı değildir. Bir kısa film de çektim o binalarda, konser verirken de tam önünde resim verdim. Karnım ağrıyıncaya kadar güldüm dostlarımla, kelimeleri bitirinceye kadar dertleştim. Aşık olduğumda da oralardaydım, “yan sınıftaki kız”a aşık olup onun peşinden koştuğumda da, sonra bir daha aşık olup “eskisi aşk değilmiş ya” derken de, sonra bir daha aşık olduğumda da, terk edildiğimde de. Yolu o binalardan geçen herkes için de böyleydi bu. Sanki ondan, en sevdiğim arkadaşlarımın çoğu Galatasaray Üniversiteli, hatta benim gibi pek çoğu da oradan yolu geçmiş insanlarla hayatını birleştirdi. Sıradan bir okul arkadaşlığı, okul flörtünün ötesinde kader birliği hissedildi orada.

İster 10 yıl yaşayın, ister 100; hayatınız boyunca en kafa yorduğunuz ve muhtemelen yine de çözemeyeceğiniz kavram, zaman. Şurada durup bu yazıyı okurken bile dünya tahmin edemeyeceğiniz bir hızda dönüyor, siz dününüzü düşünürken bugün geçiyor, yarına kafa yorduğunuz sırada dününüzden daha uzaklaşmış buluyorsunuz kendinizi. “Lost”un meşhur bölümü “The Constant”ta olduğu gibi zamanda salınırken nerede olduğunuzu anımsamak için bir sabite ihtiyacınız var. Sabitiniz başka kişiler olabilir, şarkılar olabilir. Kimisinin de eşyalara yüklediği anlamlar başkadır. Eğer yedi buçuk yıl boyunca gidip geldiğiniz bir yerden bahsediyorsak, o üniversite de sizin sabitiniz olur. Küçükken en çok oynadığınız çocuk parkına büyüyünce gittiğinizde oranın aslında ne kadar ufak bir yer olduğunu fark etmeniz gibi, ne kadar mesafe kat ettiğinizi anlarsınız o sayede. Önceki gece Galatasaray Üniversitesinin yanışını televizyondan, fotoğraflardan, ya da bizzat onun önüne gidip izleyenler “gençliğim yandı” diyorsa bu sosyal medyada üç-beş takipçi daha kapmak için söylenmiş fiyakalı bir laftan ibaret değildir. Hele son birkaç yılda çok fazla sabitini, Emek Sineması’nı, Alkazar’ı, İnci’yi, Ali Sami Yen’i kaybetmiş bir şehirde.

Ama enseyi karartmayalım. Okuduğum yıllar boyunca Galatasaray Üniversitesi “daima under construction” diye dalga geçerdim. 21 yıllık bir üniversite olarak çok doğal olan bir şekilde her yıl bir şey daha eklenirdi. 21 yıllık dilimin neredeyse tam ortasındaki 7 yılını yaşadım (evet, kötü bir öğrenciydim). En küçük zamanları değildi, şimdi gittiğimde “Vay be okul ne olmuş?” diye sordurur gibi de değildi. Galatasaray Üniversitesi “inşa haline” alışıktır. Küllerinden yeniden kurulur. Belki Süslü Salon’un duvarlarındaki kalem işi desenleri yok şimdi ama merak etmeyin, bundan yıllar önce aşık olduğunuz kızı o binada görünce çarpan kalbinizin titreşimi hala oralarda salınıyordur belli belirsiz.

Yoksa "Aşk hiç biter mi, hiç bir şey olmamış gibi, boşlukta kaybolup gider mi?"

Monday, January 14, 2013

Masal kenti Kopenhag


Kendime not: Havayollarından ucuz bilet kovalarken bayram tatilinin iki hafta sonrasına ikinci bir tatil koymak iyi bir fikir değil.

Şüphesiz çok ilerigörüşlü bir insan değilim. Beş ay öncesinden bulduğum ucuz bilet sonucu Kopenhag’a bir hafta sonu tatili ayarlamak hayatımda yaptığım en uzun vadeli hareketlerden birisi. Ancak çok önceden belli olan Kopenhag yolculuğu, bayram tatili nedeniyle “doğan” (gazeteci olunca bayram tatilleri bayramdan birkaç hafta öncesine kadar kesinleşmiyor) Berlin tatilinin iki hafta sonrasına gelince o Danimarka yolu gözümde büyüdü de büyüdü.

Cuma gece 1 gibi vardık Kopenhag’a. Havaalanından kente gitmek için tren uygun, bildiğim kadarıyla gece boyu çalışıyor. Merkez istasyon iki durak (yaklaşık 25 dakika) uzakta. Trenler hızlı, temiz (ki Kopenhag’ın tamamı öyle) – ama çok pahalı (Kopenhag’daki her şey öyle). Wakeup Copenhagen’a yerleştik, fiyatına göre iyi bir otel ya da tam ters deyişle, çapına göre fiyatı iyi. Saat 2’de şehir merkezine yakın bir otele yerleşmişiz, yapılacak iki şey var: Ya kenti keşfe çıkacağız ve Cuma gecesini yaşayacağız, ya da uyuyup ertesi sabah erkenden kalkmak için güç depolayacağız. Dört-beş saat önce mesaiden çıkıp İstanbul trafiğine atılmışız, üç küsur saat uçmuşuz, bonus olarak 30’un yanlış tarafındayız. Uyuyoruz.

İlk kez gelinen şehirde turist atraksiyonlarıyla kentteki “hip” yerlerin dağılımını hakkıyla yapabilmek esastır. O yüzden Küçük Denizkızı Heykeli’nden (Den lille havfrue) başladık. Adını Hans Christian Andersen’in bir masalından alan heykel, adı gibi küçük. Bunu gitmeden önce bilin ki, sonra hayal kırıklığına uğramayın. Ama bu gitmeden önce bana çok söylendiğinden midir bilmem, ben bir Manneken Pis kadar yıkıma uğramadım.


Küçük Denizkızı’nı bırakıp merkeze doğru yürürken Kastellet’ten geçtik. Avrupa’nın en eski kalelerinden birisi, şu anda Danimarka Ordusu tarafından da kullanılıyor. Yine merkeze doğru giderken Rosenborg Kalesi’nin bahçelerinden yürüdük, daha sonra Botanik Bahçesi’nden (Botanisk Have) geçtik. Avrupa’ya her gidişte gıpta edilen, ciğere İstanbul’da görmediği oksijeni yükleten, kafaya yeşil terapisi yaptıran nefis parklardan birisi bu da.

Sonraki istikamet Nyhavn. Kanal boyunca dizilen rengarenk binalarıyla Kopenhag’ın en kartpostallık yeri. Genelde en kartpostallık yerlerde bir yapaylık olur; Nyhavn şiir gibi, masal gibi. Tabii o büyünün bozulması için kanal boyundaki mekanların fiyat listelerine göz atmanız yeterli oluyor. Smorrebrod dedikleri açık sandviçlerinden tadımlık üç tane ve bir bira için talep edilen rakamlar göz yaşartıcı.

Nyhavn’ın ardından yürüyerek Ströget’e gittik. “Kopenhag’ın İstiklal Caddesi” olarak tarif edilse de Bağdat Caddesi’ne daha çok benzetilebilir. Daha alışveriş odaklı, inceden sosyetik ve bar-kafe kalitesi daha ziyade ünlü ama ruhsuz yerlerden mürekkep. Gece hayatının daha hip yerlerinin Vesterbro’da olduğunu öğrendiğimiz için (ve saat Ströget’teki mekanların yavaştan kapanma saatine geldiği için) Ströget gezintimizi nefis Lego dükkanına camdan bakmak, bir iki hediyelik eşya dükkanından üç-beş bir şey almak, bir kafede kahve içmek, yolda krep yemekle hallettik.
Akşam yemeği için Vesterbro’daki Bio Mio’dayız. Eski bir Bosch fabrikasından bozma (ki Bosch tabelası hala tepede durmakta) son derece geniş, sıra halinde dizilmiş geniş masaları başkalarıyla paylaştığınız, menüden baktıktan sonra siparişinizi gidip kendiniz verdiğiniz ve sonrasında aşçıların yemeğinizi pişirmesini izleyebildğiniz bir restoran Bio Mio. Alamet-i farikası organik yemekler yapması ve bunu da çok güzel beceriyorlar. Yemekler gerçekten nefis. Fiyatlar biraz tuzlu ama Kopenhag ortalamasına göre çok da acımasız değil.

Hazır yakındayken gece çıkması için Kødbyen’e gittik. Sözlük anlamıyla “Et şehri” olan bölge aslında eski bir mezbahalar alanı. Yakın zamanda ise bölgede barlar, kulüpler açılınca Kopenhag gece hayatının kilit yerlerinden birisi olmuş. “Gecenin bir vakti gençler evlerine dönerken kasaplar işe giriyorlar, böylece Kødbyen hiç uyumuyor” denmiş Guardian’daki yazısında. Belki mekanların hala değiştirilmemiş kasap estetiğini, sözgelimi beyaz karolarını, kapıların camlı olmasını yadırgayabilirsiniz ama içine girince gerçekten eğlenceli mekanlar bunlar. Karriere veya Jolene; Kødbyen’e gittiğinizde birer kokteyl içebileceğiniz (özellikle happy hour’larda kokteyl fiyatları gerçekten uygun) ve “İnsanlar ne kadar güzel ya” diye iç geçirebileceğiniz yerlerin sadece ikisi.

Vesterbro’da Kødbyen dışında da gidilecek mekanlar var. Dyrehaven bunlardan birisi. Hem biralarını sevdim, hem de çaldıkları post-punk şarkılarını. Üstelik aydınlık ve tatlı bir yer, ama içerisi oldukça kalabalıklaşabiliyor.
Ertesi sabah, Kopenhag’daki 48 saatimizin zirvesi için Mother’dayız. Mübalağa yok, yine Vesterbro’daki bu pizzacı, hafta sonu sabahları rüya gibi bir açık menü brunch sunuyor. Pizzalar, soğuk mezeler, şekerliler, eh, Danimarka olunca peynirler Allah’ın emri... Mükemmel, patlayıncaya kadar yediğim ve kendimi kötü hissettiğim ama şu an bile hala “Ne güzeldi” diye andığım bir brunch oldu. Bunun üzerine bol bol yürümek gerekti tabii ki. Merkeze doğru yürürken istikametimiz olan meşhur Tivoli Parkı Noel için hazırlanmakta olduğu için kapalıydı. Düşününce belki de isabet olmuş zira o kadar dolu bir mideyle eğlence parkına girmek Problem Çocuk sahneleri yaratabilirdi.

Pazar günümüzü müzelerde de geçirebilirdik. Örneğin Ulusal Müze veya Ulusal Galeri’ye yolumuzu düşürebilirdik. Louisiana Modern Sanat Müzesi iyi bir seçenek olabilirdi. Andersen’in masalları için interaktif bir müze tecrübesi yaşayabilir, ya da işi iyice dalgaya vurup Tuborg veya Carlsberg müzelerinde gezebilirdik. Ama onu yapmadık. İkinci günümüzü biraz daha gevşek geçirmek istedik. İki günlük bir tatilde, hele tüm gece de yolda geçecekken sokaklarda sakince yürümeyi koşturmaya tercih ettik. Tersini tercih edecekler için bu paragraf bir müze rehberi olsun.

Knippel köprüsünden geçip Christianshavn’ya yürüdük, yol uzundu ama vardığımızda gördüğümüz manzara güzeldi. Nyhavn’daki gibi nehir kıyısına bakan kutu kutu şirin evler, ferah sokaklar... Çok değil, biraz yürüyünce Freetown Christiania’ya varacaksınız. 1970’lerin özgürlükçü atmosferine yakışan bir komün düşü kurulmuş burada, sonra hippilerce işgal edilmiş bu alan. Daha sonra devlet kendilerini çıkaramayınca orada özerk bir yönetim kurmalarına göz yummuş. İçeride ot satışı 30 yıldan fazla bir süre serbestmiş ama son yıllarda devlet kendilerine biraz daha fazla baskı uygulamaya başlamış. Eh, Kopenhag’ın ortasında yaklaşık bin kişinin yaşadığı, yarım kilometrekarelik bir özerk alan her zaman devletleri korkutur. Ama Christiania direniyor, hikayesini detaylı olarak okumanızı öneririm. Hah, gittiğinizde çok gerilmeyin, içerisi son derece rahat bir özgürlük ortamı ancak birkaç kuralı hatırınızda tutmanızı tavsiye ederim: Koşmayın, bağırmayın ve fotoğraf çekmeyin. Koşmayın ve bağırmayın çünkü Freetown sakinleri polis baskını olduğunu zannedebilirler. Fotoğraf çekmeyin çünkü “marijuana hala yasal değil.” Merak etmeyin, girişte bu uyarı size hatırlatılıyor. Biraz gezdiğinizde açık açık esrar satan dükkanları, güzel müzik çalan kafeleri, önünde durup içen tipleri göreceksiniz. Ve tabii ki tüm alanı gezdiğinizde tahta evleri, ağaçları, çimenleri görüp kaldığınız süre boyunca şehir hayatından uzaklaşmanın tadını çıkaracaksınız. Adeta “The Village” gibi, bambaşka bir dünya, bambaşka bir zaman akışı var Freetown Christiania’da. Zaten bu yüzden çıkarken tabelada “Şu anda AB’ye giriyorsunuz” yazısı yazıyor.

AB’ye döndükten sonra Kopenhag’da geceyarısına kadar birkaç saatimiz daha var. Bir kafede cam kenarına oturup gelen geçeni izleyip güneşi batırdık. Merkeze dönüp meşhur pub’larından Streckers’a oturduk, Carlsberg’lerimizi içtik, maça baktık, FC København, Aalborg’u 4-0 yeniyordu. O gece stada da gidebilirdik aslında, ama toplamda iki günlük bir tatilin bir kısmını stadyumda geçirmek pek mümkün bir şey değil – en azından evli bir erkek için! Yine aynı akşamki Band of Horses konseri için kendimi zorlamamam da ondan (biraz da grubu 2008’de, iyi zamanlarında izlemiş olduğumdan). Sonra Ströget’te biraz daha dolaşmaca, Burger King’de yemek yeme (maalesef yurtdışında da Burger King/McDonald’s yiyip bildik lezzeti kıyaslama benim için bir guilty pleasure). Final için ise yine merkezde La Fontaine’e gittik. Kopenhag caz barlarıyla ünlü bir kent, özellikle Jazzhus Montmartre alanında dünyanın en ünlülerinden birisi. La Fontaine belki o kadar ünlü değil ama loş ışıkları, o Pazar akşamında adım atacak yer bulamayacak kadar kalabalık oluşuyla müthiş bir ambiyansı var. Caz uzmanı sayılmam ama çalan grup da çok iyi. Grup demek ne kadar doğu bilmiyorum, zira sürekli rotasyon halinde çalan 6-7 müzisyen var. Müthiş jam’ler yaptılar ve hayran kaldık. Ama artık bizim için gitme vakti.

Merkez istasyondan bavullarımızı aldıktan sonra iki durakta havaalanına gidecektik. Toplu taşımayı önceki üç kullanışımızda aldığımız biletleri nereye okutacağımızı bulamadığımız için Pazar akşam saat 11’de kimse kimseye bilet sormaz diyerek (Berlin’deki beleştepe tecrübemizden de cesaret alarak) bilet almamaya karar verdik. Hepi topu 20 dakikalık bir yolculuk, bilet sormazsa yaklaşık 80 TL cebimizde kalacak. İki gün boyunca Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden birisinde her şeye yüzlerce Kron (0.3 TL) bayıldıktan sonra bu küçük hesaba gerek yok işte, ama şeytan dürtüyor. Trene biniyoruz, hareket ediyor, görevli vagonları gezmeye başlıyor, yanımızdan hızla geçerken kalbim 250 atıyor. Bir sonraki vagona geçiyor, oh, kurtulduk. Gözüm sürekli saatte, dakikalar geçmiyor. İki durağın ilkine yaklaşık 6-7 dakikada gelmemiz laazım ama o 6-7 dakika 6-7 saat uzunluğunda. Sürekli arkayı kontrol ediyorum, görevli var mı diye, görünürde yok. Zaman geçmiyor. Sonra bir bakıyorum arkadaki vagona varmış. Tek tek biletlere bakıyor, koltukları geçiyor, aramızda 7-8 sıra ve bir kapı var sadece. Saat 22:56, aradaki istasyona varıyoruz. Hadi diyorum Selmin’e, iniyoruz. Koşarak iniyoruz. Hava 1 derece ama ter içindeyim. Görevli bizim vagona ulaştı ama ben dışarıdayım. Bomba patlarken binadan kaçan John McClane hissiyatına tüm hayatım boyunca en yaklaştığım an. Tren ilerliyor, dışarıdan bakıyoruz. Havaalanından bir durak uzaktayız ama tıpış tıpış bilet almaya çıkıyoruz, bu kadar illegallik yeter.

Koşuşturmayla geçtiğine, heyecanla bittiğine bakmayın: Kopenhag zamanın yavaş aktığı, insanların güler yüzle bisikletleri üzerinde dolaştığı, soğuğa rağmen (soğuk sayesinde) çok ferah bir havası olan, insanı dinlendiren bir şehir. İstanbul ve son tatil destinasyonum Berlin’in manik depresifliğinden uzakta, huzur dolu, “burada yaşanır ki” dedirten bir yer.
Botanisk Have

Kendime ikinci not: Havayollarından ucuz bilet kovalarken uzun vadeli program yapmakta bir sorun yok. O yol gözünde büyüse de, Cuma akşamını “Yetişebilecek miyim?” stresiyle, Pazar gecesini uçakta zombi gibi geçirsen de, her saniyesine değiyor. Kopenhag’da değdi en azından.

Thursday, December 27, 2012

2012'nin En İyi Yerli Albümleri

2011 biterken yaptığım "En iyi yerli albümler" toplamasını 10. albümü bulamadığım için dokuzda bitirmiştim. Bu yıl Türkiye müziği için daha iyi geçmiş ya da ben kulağımı yurttan seslere daha çok vermişim. 10 olsun, 12 olsun derken 14'lük bir liste yaptım. Sırf yuvarlak olsun diye bir iki tanesini dışarıda bırakmaya gönlüm razı olmadığından. Sıralamaya çok takılmayın derim, burada farklı renkler içeren 14 tane güzel albüm var.


14. Yora – Gün Sözleri
İlk albümler açısından verimli bir yıldı 2012. Yora “Gün Sözleri”yle nihayet albümlenen bir grup oldu ama kulağını İstanbul’un yeraltına dayayanlar için yeni bir grup değiller. Yükselişleri ve alçalışları çok iyi beceren, zirvelere birlikte tırmanmayı iyi bilen, kimyası oturmuş  bir grup Yora. Vokalistlerinin yetkinliği Türkiye rock standarlarının üstünde ama memleket müziğinin yaptığı hatayı yapıp onları enstrümanların çok önüne koymamışlar. Belki bazı parçaların daha acımasızca edit’lenmeleri, belli bölümlerin kırpılmaları gerekiyor ama yine de toplamda “Gün Sözleri” ışık verici bir kayıt.
Dinleyin: Işık Lekesi 

13. Kafabindünya – Obi
Tıpkı Yora gibi 2000’ler boyunca (özellikle Peyote) konserleriyle ismini duyuran, ancak ilk albümü için 2012’ye kadar bekleyen bir grup Kafabindünya. Muhtemelen farklı yıllarda yaptıkları bestelerin bir araya gelişi “Obi”yi post-rock’ın farklı kanatlarından işlerle dolu bir iş yapıyor. Örneğin “Nightwalk” Mono’yu çağrıştırırken, “Binlerce Özür”de Explosions in the Sky’a benzer cümleler duyuluyor; “Yapabilecek Bir Şey Yoktu” daha gürültücü, “Anger Circus” daha enerjik. Yine de korkmayın, bu, dinleyende dağınıklık yaratacak farklar değil. Memlekette dinleyeninin ve üreteninin çok olduğu post-rock tarzında çıkan nadir “yasal” kayıtlardan birisi olarak “Obi” önemli ve güzel bir albüm.
Dinleyin: İlk Buluşma 

12. Replikas – Biz Burada Yok İken
Memleket müziğinin yüzakı gruplarından Replikas'ın dört yıl aradan sonra bir cover albümüyle dönmesi kimilerini hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Ama işin aslı, grubun Anadolu Pop’a bu saygı duruşu Türk rock’ının altın dönemi olan 1970’lerle bugünler arasındaki köprüyü cisimleştirmesi açısından önemli. Kitapçığında Murat Meriç’in yorumlarıyla “ders” hüviyeti de kazanan albüm bu yılın önemli işlerindendi.
Dinleyin: Köprüden Geçti Gelin (Canlı) 

11. Kırıka - Yılların Ettiğini
Bir sabah işe koştururken discman'imde dinledim Kırıka'yı. Büyük hata! O anda servise yürürken yolumu değiştirmek ve Asmalımescit'te açık bulduğum ilk meyhanede rakı içmek istedim. İnsanın burnuna deniz kokusunu, anasonu, hafiften bir "cigara" dumanını çalan, sözleriyle kimi zaman efkarı, kimi zaman bıyık altından gülen halk ozanı dokunduruşunu yaşatan "Yılların Ettiğini" arşivinizde bulunsun. Şimdi değilse bir ara bu albümün "lazım" olacağını göreceksiniz.
Dinleyin: Keçi Kalesi 

10. Ceylan Ertem – Ütopyalar Güzeldir
Anima sonrası Ceylan Ertem yoluna devam etti, ki bu öylesine bir ifade değil. Gerçekten hala ilerlemeye, müziğine farklı renkler, farklı boyutlar eklemeye devam ediyor. İkinci albümü “Ütopyalar Güzeldir”de kafa yormayı seven dinleyiciye kimi zaman oyunbaz kafiyeler, kimi zaman zekice kelime oyunları, bazen ince gözlemler, bazen de samimi ve doğrudan ifadeler sundu. Bu nefis sözleri de içten vokalleri ve köşelere sığmayan melodileriyle taçlandırdı.
Dinleyin: Ne Olursan Ol Gelme 

9. TSU! – tsu!
Türkiye’nin mütevazı indie sahnesinde mevcut her taşın altından çıkabilen bir isim James Hakan Dedeoğlu. Yazdı, yayınladı, organize etti, Oak ve Ricochet ile de üretti. TSU! Dedeoğlu’nun tek başına ortaya koyduğu projesi. “Tek başına”nın altını çizmek gerek zira “tsu!” enstrümantal ve genel olarak “yalnızlık” hissiyle dolu bir kayıt. Hüzünlü bir yalnızlık değil bu, dinleyenin kafasına çakılan vurgularla çalınmış akustik gitarın başrolde oluşuyla alakalı. Etkileyici gitar melodilerinin etrafına örülen atmosferik efektlerle derinleşen “tsu!” samimi ve çok şık bir psychedelic folk kaydı.
Dinleyin: Tonight Khalkedonia Weeps
"tsu!"yu bu adresten indirebilirsiniz. 

8. Can Bonomo – Aşktan ve Gariplikten
Memleket müziğinde “Yılın adamı” anketi yapsak birinciliği en çok hak eden isim Can Bonomo. 2012 minik bir kitleden tüm Türkiye’nin tanıdığı bir adama dönüştüğü kocaman bir kırılma senesi olarak hatırlanacak onun kariyerinde. Bütün Eurovision hengamesinin içinde ne zaman üretildiğini anlamadığımız “Aşktan ve Gariplikten” sinik gözlere bu rüzgar dinmeden yelkeni biraz daha şişirme çabası gibi görünebilir...di; eğer Can Bonomo ilkinden daha olgun, daha cesur bir albümle gelmeseydi. Bonomo’nun nakarat yazma kabiliyetini bir sınıf üste taşıdığı “Aşktan ve Gariplikten,” bağlamayla gitarın, halk müziğinin doğrudan sözleriyle güncel şiirin kelime oyunlarıyla kol kola gittiği şık bir kayıt.
Dinleyin: Başkan 

7. mor ve ötesi - Güneşi Beklerken
Eurovision’un Türkiye’de her gruba yaramadığını düşünüyorum. Can Bonomo veya maNga gibi bu işten karlı çıkan gruplar da var ama mor ve ötesi örneğinde Eurovision’a katılmanın grubun momentumunu kıran ve belki de bir üç-dört yılını kaybettiren bir hamleydi. “Masumiyetin Ziyan Olmaz” kötü bir albüm değildi ama mor ve ötesi gibi her albümde ileri adım atmaya alışmış bir grup için büyük başarı sayılmazdı. “Güneşi Beklerken” sound olarak değil ama yaratıcı kimlik açısından 2000’lerin ilk yarısındaki başındaki mor ve ötesi’nin dönüşünü simgeliyor. Formüller bir kenara bırakılmış ve grup şarkı yazımı konusunda 2004’ten beri en yüksek formunda.
Dinleyin: Oyunbozan 

6. Mira – Ayda Kahvaltı
Nada-Mira-Portecho-Norrda çetesi Türkiye’nin en verimli kolektiflerinden birisi – sonuncusu artık aktif olmasa da. Mira’nın “Eve Dönmeliyim”i retro film soundtrack’leri ruhunu, sıcak bir melankoliyi barındıran bir albümdü. Çıkar çıkmaz bomba gibi düşmemişti ama ilerleyen yıllarda çok kişinin kanına girdiğini biliyorum. “Ayda Kahvaltı” da çabuk kavranmadı ama kaderi ilk Mira kaydıyla aynı olabilir. Belki genel çerçevesiyle bir indie rock albümü bu ama 1970’ler psychedelic rock tonları da var burada, akustik folk renkleri de. Sözlerinde sürrealizm de var, günlük hayatınıza dokunabilecek gerçekçi detaylar da. Bu albümü ilk dinleyişte sevmezseniz zaman ayırın, çünkü bunu hak ediyor.
Dinleyin: Ayda Kahvaltı 

5. Korhan Futacı ve Kara Orkestra – Pavurya
DANdadaDAN günlerinden beri biliyoruz, Korhan Futacı son on yılda memleket müziğinin başına gelmiş en iyi şeylerden birisi. Bu yıl sadece “Deli Bando”daki prodüksiyon performansıyla bile övgülere layıktı, ama o bir de “Pavurya”ya imza attı. Cazı arabeske, virtüöziteyi efkara kattığı bu kayıt hak ettiği değeri görmedi ama siz atlamayın.
Dinleyin: Bülent 

4. Portecho – Motherboy
Ezberi bir kenara bırakın, Portecho insanları dans ettiren grup değil. İkinci albümleri “Studio Plastico”yla girdikleri kusurlu, daha lo-fi, daha pürüzlü sound’u sürdürdükleri “Motherboy” da bunun kanıtı. 1980’lerin primitif synth beat’leriyle örülü çağdaş bir new wave kaydı olan “Motherboy,” memleket müzik sahnesinin en mühim adamlarından Tan Tunçağ ve Deniz Cuylan’ın şapkalarından çıkarttığı yeni bir tavşan daha.
Dinleyin: Permanent Runaways 

3. Genç Osman – Gökyüzü Masmavi
Türk rock’ının gördüğü en büyük albümlerden birisinde, Mavi Sakal’ın “Kan Kokusu”nda, söyleyen adamdı Genç Osman Yavaş. Pek çokları için öncesi de yok, sonrası da. “İki Yol”un 15 yıl sonrasında, 41 yaşında ilk albümünü yayınlıyor olması bile nereden baksanız ilginç bir hikaye. Ancak “Gökyüzü Masmavi” bu geri hikayeyi önemsiz kalacak kadar güçlü bir albüm. Çok çok iyi bir vokalist olduğunu zaten biliyorduk ama iyi bir şarkı yazarı ve ozanla, çok sıkı bir akustik gitarcıyla, sonuçta olgun bir müzisyenle “tanıştırdı” “Gökyüzü Masmavi.”
Dinleyin: Dilek Tutmak (Aylin Aslım ile) 

2. Biz – Müzik İstiyoruz
İlk albümleri bilirsiniz: Biraz telaşlı olur, sağı solu sarkar, hataları mevcuttur. Biz’in “Müzik İstiyoruz”u ise bir iki ufak defo dışında acemilik içermeyen, ama ilk albüm olmanın heyecanı ve samimiyetini barındıran bir iş. Mehmet Güren’in erken dönem Chris Martin’i anımsatan falsettoları, Brit yağmuru yemiş gitar riff’leri, ev kaydı havasını perçinleyen sevimli tuşluları ve gerektiği yerde coşkuyu gazlayan trompetleriyle bir ilk albümün ötesinde bir oturmuşluğa sahip Biz. Ve prodüktörü Emre Nişancı’nın da katkısıyla bu ülkede yapılmış belki de en güzel indie rock kaydına sahip “Müzik İstiyoruz.” Defo derseniz, “Where is My Mind?” uyarlaması “Aklım Nerede”ye gerek yoktu bence. Nazar boncuğu.
Dinleyin: İçinden Gelen 

1. Yasemin Mori – Deli Bando
Dört yıl önce “Hayvanlar”ın ilk çıktığı günlerde Yasemin Mori çılgınlığına kapılmayan birisi olarak “Deli Bando” bende geriden gelip maçı kazanan bir takım etkisi bıraktı. Mori’nin cesur sözleriyle deliliğe övgüler düzdüğü, şarkı yazarlığının sınıf atladığı, geleneksel şarkı formlarının çoğu zaman yok sayıldığı ve prodüksiyon yetkinliğiyle (Mori + Futacı ve Barlas Tan Özemek) memleket standartlarının çok ötesine uçan “Deli Bando” yılın en iyi yerli albümüydü. Mucizevi "Venüs'te Uyandım (Adını Sen Koy)" ise yılın şarkısı.
Dinleyin: Dünya

Friday, December 21, 2012

Hindi değil indie


Noel albümlerini pek anlayamadık, anlamamız da kolay değil. Çıkıp mor ve ötesi'nin Kurban Bayramı için bir EP yayınlaması ne kadar makul geliyorsa kulağa, The Walkmen'in Christmas kaydı da o kadar anlamlı belki. Ama neticede Noel öyle güzel estetize edilmiş ki kolektif kültürde, bunu yadırgamıyoruz. Ben de sorgulamıyorum o yüzden. İstedim ki, altı tane güzel kayıtla "bizim çocuklar" nasıl Noel şarkıları yapıyorlar bakalım. Daha fazlasını da eklerdim aslında, ama saatler sürer, ufak bir araştırmayla çoğuna siz de ulaşırsınız zaten.

The Walkmen - Christmas Party


New York'lu grubun Noel şarkısı tam bir Charlie Brown hissiyatına sahip. Parti bitip de herkes evine döneceği için mutsuz olan bir çocuğun öyküsü.

Sufjan Stevens - Christmas Unicorn

Sufjan her şey üzerine yazabilir. Illinois Valisi üzerine de yazabilir, bir seri katil üzerine de. Çeşitli Noel kayıtları yayınlamışlığı var, en tazesi olan "Silver & Gold"dan 12 dakikalık bir epik şarkı "Christmas Unicorn."

She & Him - Baby, It's Cold Outside

M. Ward ve Zooey Deschanel'ın ortaklığı her daim iç ısıtan şarkılar üretmekle meşhur. Burada da kuralı bozmamışlar.

Low - Blue Christmas


"Blue Christmas" Noel klasiklerinden birisi. Low da adıyla müsemma slowcore tarzında ağır ağır damardan ilerlemeyi en iyi beceren gruplardan birisi. 1999 tarihli bu yorumlarında da pek Noel coşkusu içerdikleri söylenemez.

Kishi Bashi - It's Christmas But It's Not White Here In Our Town 


Bu şarkıda Kishi Bashi çok rahat özdeşleşebileceğim bir konuya eğilmiş. Hayatının ilk 18 yılı Mersin'de geçmiş bir insan olarak kışın bırakın kar yağışını, doğru düzgün soğuk bile görmedim ben. Kishi Bashi de bu ruhu nefis canlandırmış.

The xx - Last Christmas

Cheesy bulabilirsiniz ama Wham! klasiği "Last Christmas" çok güzel bir pop şarkısıdır. The xx de ara ara yaptığı pop cover'ları mevzuuna bu sefer Noel vesilesiyle eğilmiş ve sonuç mükemmel olmuş.

Bonus track: The Pogues & Kirsty MacColl - Fairytale of New York