Tuesday, March 27, 2012

fun.: mutsuz adamın mutlu sonu

rock fm'de 2012'nin ilk "çekme kaset"lerinden birini yılın parlamaya aday isimlerine ayırmıştım. o gece aslan payını verdiğim isimlerden birisi fun.'dı ve ısrarla "bu adamlara dikkat" demiştim. o gün çalarken "büyük hit olacak" dediğim "we are young," bugün amerika'nın bir numaralı şarkısı. "some nights" ise en son bıraktığımda diva adele, merhume whitney houston ve patron bruce springsteen gibi isimlerle zirve mücadelesi veriyordu.

bu girizgahın sebebi, "bakın hiti nasıl da gözünden tanıdım?" demek değil. en azından sadece o değil. zira "we are young" pop dünyasının kriterlerine az buçuk hakim birisi için bağıra bağıra "hit olacağım" diyen bir şarkıydı. zaten prodüktör jeff bhasker da parçanın potansiyelini ilk anda fark edenlerdenmiş. bir otelde ilk buluşmalarında fun. vokalisti nate ruess bhasker'ı onlarla çalışması için ikna etmeye çalışırken duymuş şarkıyı. nate müziksiz, çıplak sesiyle söylediği anda jeff "tamam, bu şarkıyı kaydetmek istiyorum" demiş.

kanye west, beyonce, jay-z gibi isimlerin albümlerindeki prodüksiyon maharetiyle tanınan bhasker'in etkisi "some nights"ta rahatlıkla fark edilebilir. gerek üst üste bindirilmiş farklı kanallardan mürekkep nate ruess vokalleri, gerek elektronik vuruşlardan üflemelilere kadar yaratılan "wall of sound," bhasker'ın bu albüme attığı imza. "some nights" indie kulüpleri için fazlasıyla hacimli; arenalara taşmasına şaşmamalı.

ama fun.'ın tüm başarısı sadece sound işçiliğine bağlanamaz: "some nights"ta çok büyük nakaratlar var. 1980'lerin arena rock'ına yakışacak kadar. sadece "we are young"dan da bahsetmiyorum, ilk defa sarhoş olduğunuz günküne benzer bir heyecan taşıyan "it gets better," 2000'ler hip-hop'ının büyük nakaratlar geleneğinden beslenen "all alright," dile takılan şirin melodisiyle "all alone," her biri kocaman hitler. nate ruess'ın queen hayranlığını ele veren "some nights"ı da unutmamalı, dikkatli dinlerseniz vokalistin sesinde freddie mercury'nin nefesini duyacaksınız. zaten ruess eski grubu the format'ta da benzer aşırı şeker melodileri biraz daha indie rock duyarlılığıyla düzenlemekteydi, hepsi o. yoksa the format'ın şanssızlığı 2003'te ilk albümlerinin çıktığı sırada plak şirketleri elektra'nın atlantic'e satılması ve kendilerine yatırım yapılmaması, ikinci albümlerinin de 2006'da piyasanın gitar gruplarının doyduğu bir döneme denk gelmesiydi.

nate ruess'ın aşırı teatral vokalleri sayesinde bir film gibi izliyorsunuz "some nights"ı. sözlerdeki inanılmaz detaycılık da epeyi yardımcı oluyor zaten. babası hala hayatta olduğu için şükrettiği veya annesini ne kadar özlediğini söylediğinde haybeye konuşmadığını, bu albüme ruhunu koyduğunu anlıyorsunuz nate ruess'ın. "some nights"taki "on yıldır bu işteyim ve birilerinin anladığından emin değilim" dizesi veya "one foot"taki "belki artık çenemi kapatmam gerekiyor, yaşım 25'i geçti ve hala bir baltaya sap olamadım" ifadesi de the format hikayesini bilince daha çok anlam kazanıyor mesela.

"all alright"ta "tek gecelik bir ilişkiden fazlası olduğumu iddia etmedim" diyor nate, belki de bu yıl açılmış olan şansının birkaç sene sonra yanında olmayacağını bilerek. olsun, nate'te gördüğümüz, kendisine hep acımış olan içine kapanık çocuğun zafer hikayesi. haberiniz olsun, şu anda amerika'daki konser salonları bu hikayeyle özdeşleşen insanlar tarafından doldurulmakta.

Wednesday, March 21, 2012

İstanbul Film Festivali'nden 10 izlenesi film

Yılın en güzel ayı nisan olabilir mi? İstanbul'da yaşayan bir sinemaseverseniz muhtemelen öyledir. İstanbul Film Festivali 31 Mart-15 Nisan arasını yılın en güzel iki haftası haline getirecek yine. Ama aslında festival havası sadece o 16 günden ibaret değildir bir festivalci için. Programın açıklanması, kitapçığın alınması, film seçilmesi, sonra elemeler yapılması, programa oturturken defalarca yaz-boz yapılması ve nihai seçkinin ortaya çıkması da aslında o sürecin bir parçasıdır.

Geçen cuma akşamını yine cumartesinin erken saatlerine bağladım (öğrenciyken de her şeye son gece çalışırdım) ve festival programını tamamladım. Genel satışın ilk dakikalarında internet üzerinden alışverişimi yaptım ve beklemeye geçtim ("Lale Kart mı, Biletix mi?" ikileminde hala ikincisinde kalanlardanım ve sabah sinema kuyruğuna girmek için fazlaca yaşlı ve üşengecim). Maalesef bu yıl "geleneksel" tavsiye yazımı yazamadım Çekme Kaset'te. Ama biliyorum ki herkes satışın ilk gününde sinema gişelerine yüklenmiyor ve festivale 10 gün kala film tavsiyesi vermek için hala vakit var. O zaman mümkün olduğunca farklı bölümlerden/ülkelerden/ekollerden işler seçmeye çalıştığım 10 filmlik (ve 10 yedekli) mini-seçkime buyrun:

Şeytanın Ötesinde – Bruno Dumont
"La Vie de Jesus," "L'Humanité" gibi filmlerle 2000'lerin en kendine has yönetmenlerinden birisi olan Dumont'un yeni filmi "kaçmaz" statüsünde.
Onu alan bunu da aldı: Barbara – Christian Petzold
Alman sinemasının son dönemdeki parlak isimlerinden Petzold'ün Berlin'den ödüllü dönen yeni filmi ıskalanmamalı. (Yine Berlin'den ödüllü dönen "Yasak Aşk" da programlara eklenebilir)

Alpler - Yorgos Lanthimos
"Köpekdişi" ile sinema dünyasını ters çevirip çalkalayan Lanthimos'un yeni filmi merakla bekleniyordu. "Yunanistan'da Neler Oluyor?" bölümünün en merakla beklediğimiz filmi festival haftalarında hararetli tartışmaların ana konusu olacak gibi.
Onu alan bunu da aldı: L - Babis Makridis
Lanthimos'la da çalışan senarist Efthymis Filippou'nun kaleminden çıkan senaryosuyla "L" de Yunanistan'daki "yeni sinemacılar" hareketinin bir parçası olarak değerli.

Trishna – Michael Winterbottom
Michael Winterbottom'sız festival olmaz. İngiltere'nin en üretken yönetmeni belki de biraz az seçici olduğu için hak ettiği övgüleri alamıyor. Ama yine de farklı tarzlarda belli bir standardın üzerinde işler vermeyi başarıyor. Freida Pinto'lu "Trishna" izlenir.
Onu alan bunu da aldı: Aşkın Karanlık Yüzü – Terence Davies
Liverpool'lu büyük yönetmen, birkaç sene önce kentini anlattığı "Of Time and the City" ile festivaldeydi. Rachel Weisz'lı yeni filminde çok iyi becerdiği dönem dramalarına bir yenisini ekliyor.

Hoşçakal - Mohammad Rasoulof
Cafer Panahi ile birlikte tutuklanmış olan Rasoulof'un Cannes'dan ödülle dönmüş filmi, Sinemada İnsan Hakları bölümünün kaçmaz işlerinden.
Onu alan bunu da aldı: Ömer Beni Öldürmek – Roschdy Zem
Fas'ın Oscar adayı filmi politik olarak düşündürücü bir iş. Her şeyi geçin, insan kaç kere bir Fas filmi izleme şansı buluyor ki?

George Harrison: Fani Dünyaya Karşı – Martin Scorsese
Büyük ustanın kamerasını "Sessiz Beatle"a yönelttiği bu 208 dakikalık yapıt, müzik belgeselleri sevenler için kaçırılmaz. Bob Dylan filmi "No Direction Home" güzelliğinde bir film bekliyor insan.
Onu alan bunu da aldı: Michel Petrucciani – Michael Radford
Yine çok özel bir müzisyenin öyküsünü bir büyük yönetmen anlatılıyor. Dikkate değer.

Onun Geldiği Gün - Hong Sang-soo
Fırat Yücel'in "İnsan aptallığının şairi" diye tanımladığı Güney Koreli yönetmeni ancak geçen seneki "Hahaha" ile keşfetmiştim. Münasebetimizi burada devam ettirebiliriz.
Onu alan bunu da aldı: Bir Dilek Tuttum - Hirokazu Koreeda
Özellikle 2004 tarihli "Kimse Bilmiyor" ile tanınan Japon yönetmen yine etkileyici bir çocukluk hikayesiyle karşımızda.

Tepedeki Ev - Goro Miyazaki
Büyük usta Hayao Miyazaki'nin oğlu Goro'yu birkaç yıl önce "Yerdeniz Öyküleri" ile tanımıştık. Kendisinin eşliğinde şimdi 1960'lara dönüyoruz.
Onu alan bunu da aldı: Korsanlar - Peter Lord & Jeff Hewitt
"Wallace & Gromit" ve "Chicken Run"ı yaratan ekibin her daim takip edilmesi gerektiğini söylemeye gerek yok. Üstelik seslendirme kadrosunda Hugh Grant, Jeremy Piven ve Salma Hayek var!

Can - Raşit Çelikezer
Sundance'ten ödülle dönerek yüzümüzü ağartan "Can"ın gösterim tarihi Mayıs'a ertelenmişti. Bu anlamda filmin festival gösterimi bir anlamda İstanbul galası olacak. Heyecanla bekliyoruz.
Onu alan bunu da aldı: Lal Gece – Reis Çelik
Gerçek bir sinema emekçisi olan Reis Çelik'in Berlin'de ödüllendirilmesine gerçekten bir arkadaşım kazanmışçasına sevindim. "Çocuk gelin" gibi zorlu bir konuyu, hem de düğün gecesine odaklanarak, anlatan Çelik'in çalışması izlenmeli.

Oslo, 31 Ağustos – Joachim Trier
Birkaç yıl önce "Tekrar" ile Altın Lale kazanan Trier yeniden karşımızda. Bakalım yine hatasıyla sevabıyla bir gençlik profili çıkartabilecek mi? Kaçırmak olmaz.
Onu alan bunu da aldı: Yarı Yolda – Andreas Dresen
Alman sinemasının dikkat çeken adamlarından Dresen, en azından "Wolke 9" ile bilinen bir isim. Cannes'da ödül almış "Yarı Yolda" filmi dikkat çekici.

Uçuruma Doğru – Werner Herzog
Sene başına çektiği film sayısı Fernando Torres'in yıllık gol ortalamasından biraz daha az olan Herzog'un belgesellerinin gücünü bilen bilir. Bu sefer kamerasını idam mahkumlarına çevirmiş üstat. Daha fazla şey söylemeye gerek yok.
Onu alan bunu da aldı: Dipnot – Joseph Cedar
İlk bakışta birbirleriyle rakip olan iki Talmud hocasının öyküsü pek çekici gelmeyebilir. Ama Cedar'ın baba-oğul rekabetine attığı incelikli bakış bu filmi 2011'in sürpriz filmlerinden birisi yaptı. İzlenmeli.

Tuesday, March 6, 2012

bu bir 80'ler partisi değil: vcmg & pet shop boys

synth'leri popüler müziğe ilk sokan adamlardan birisi olarak elektronik müzik ansiklopedilerinde kendisinin önemli bir yeri olabilir ama vince clarke çağdaş sound'ları pek de takip eden birisi değilmiş. en azından plastikman (nam-ı diğer richie hawtin) kendisinden "elektrostatik"i mix'lemesini isteyene kadar haşır neşir değilmiş bu türle. beatport dünyasına dalışı böyle olmuş, daha sonra duygunun sözlerle değil beat'lerle verilmesi ilgisini çekmiş.

olayların bu şekilde ilerlemesi, bize vcmg'yi getirdi. vince clarke minimal techno'ya merak sarıp bu tarzda bir şeyler yapmak istediğinde kendisine eşlik edecek bir isim düşündü. ilk aradığı numara da martin gore'unkiydi. "bir techno albümü yapmak istiyorum, var mısın yok musun?" diye sordu, olumlu yanıt aldı. böylece depeche mode'un orijinal kadrosundaki iki isim yaklaşık 30 yıl aradan sonra ilk defa bir araya geldi. ama bu bir araya geliş pek fiziksel bir birlikteliğe işaret etmiyor zira ikili albümün promosyonuna kadar hiç bir arada bulunmadı, mail yoluyla işlerini geliştirdiler.

birkaç ep'nin arkasından gelen ilk albüm "ssss" önümüzdeki hafta çıkıyor. dün itibariyle çeşitli internet sitelerinde stream'e sunuldu. clarke ve gore'un birlikteliğinden depeche mode esintili büyük nakaratlar, sert ve melankolik bir hava bekleyenleri bir kez daha uyarmış olayım: bu bir synth-pop albümü değil. ikili çok şık bir ses işçiliği sergilemişler ve parlak bir sound tutturmuşlar. benim favorilerim "single blip", "spock" ve "bendy bass" oldu.

trendlerin üç-dört yılda bir değiştiği pop aleminde, hem de sound'ların evriminin çok hızlı gerçekleştiği elektronik bazlı bir müzik yaparken, 30 yıl gündemde kalabilmek kolay değil. pet shop boys'un sırrı en başta nefis pop melodilerinde ve neil tennant'ın benzersiz vokallerindeydi şüphesiz. ama bir yandan müziklerini güncel ve zamana uygun (relevant) tutabildiler. bunun da ipuçlarını her stüdyo albümünden sonra gelen sürpriz işlerde bulunabilir. öyle ki, bir psb hayranı grubun her stüdyo albümünden sonra bir remix veya b-side toplaması geleceğini, onların da üç dakikalık pop single'larından ziyade uzun dans parçaları içerdiğini bilir. "disco", "disco 2" diye dörde kadar giden albümler, "alternative" ve aslında toplama albüm olmamasına karşın bu grupta değerlendirilebilecek ve dönemin pop müziği için çok radikal bir adım olan "introspective" işte pet shop boys'un "ilerici" yanını resmeden işlerdi.

geçtiğimiz haftalarda yayınlanan pet shop boys albümü "format" da bu yolun yolcusu. "bilingual"dan (1996) "yes"e (2009) kadarki dönemde çıkardıkları single'ların b-side'larını toparlayan iki cd'lik bir kayıt bu. "in the night '95" gibi 90'ların piano house parçalarını andıran vokalsiz işler de var, "disco potential" gibi electro numaraları da, "i didn't get where i am today" gibi hit potansiyelli pop şarkıları da. iki tane ortak noktaları var ki bu aynı zamanda pet shop boys'u bu kadar vazgeçilmez yapan şeyler: birincisi çok ince şarkı yazarlığı eseri olmaları, ikincisi ise çıktıkları dönemin eğilimlerini yansıtmalarına karşın bugün de hiç bayatlamamış halde durabilmeleri.

Sunday, March 4, 2012

colin stetson


caz ve virtüözite belli bir mesafeden baktığım iki kavramdır müzikte. cazı severim ama sıkı bir dinleyicisiyim desem, gerçek takipçilerine ayıp etmiş olurum. virtüözite ise müzikte bir gereklilik, ama dinleyici olarak pek haz aldığım bir şey değil. şöyle açıklayayım, enstrümanların sınırlarını genişletmek adına virtüözler gerekli, ama ben bir dinleyici olarak virtüözlerin yaptıklarının müzikten ziyade spor olmaya başladığı anda iletişim kuramamaya başlıyorum.

colin stetson hem bir virtüöz, hem de avant-garde bir caz müzisyeni olmasına karşın kendi adıma 2011'in en iyi keşiflerindendi. aslında bon iver, arcade fire, tv on the radio gibi pek çok mühim indie grubuna nefesini bahşetmiş olan stetson'ı, yıl sonu listeme kıl payı almadığım "new history warfare vol. 2: judges"la tanıyıp sevdim. "dairesel nefes" (circular breathing) denen bir üfleme tekniği ve mikrofonlama numaralarıyla saksofonu daha önce duymadığımız şekilde kullanıyor stetson. bu şekilde tekrara dayalı melodileri elektronik loop'lar gibi tınlıyor. örneğin, saksofonunun üzerine koyduğu mikrofonlarla parmakları bir ritim altyapısı tuttururken üflediği melodilerle de tek kişi/enstrüman ve tamamen analog koşullarla muazzam zenginlik ve özgünlükte bir sound yakalamış oluyor.

dün colin stetson'ın doğumgünüymüş. geçen yıl boyunca sıkça dinlediğim bir müzisyene de bu vesileyle bu blog'da ilk defa yer vermek istedim. aşağıda "judges"ın canlı bir performansının videosu var. belki önce müziğini dinleyip sonra videosuyla hayrete düşmek daha iyi olur ama yine de iyi bir başlangıç olabilir bu performans. iyi ki doğmuş stetson.

Tuesday, February 28, 2012

!f istanbul 2012 günlüğü #2

eğer klasik "festival uzatmaları"nı saymazsak, !f istanbul bitti, hatıralar arasına güzel film anları bıraktı ve gitti. festivalin ilk günlerinde izlediğim filmleri daha önce yazmıştım, günlüğü tamamlayalım.

* 2003 yapımı "tarnation"ı hatırlar mısınız? jonathan caouette'i dünya çapında üne kavuşturan, birkaç yüz dolarlık maliyetiyle sinemada bir köşetaşı sayılan bir filmdi, türkçe çevirisiyle, "kahrolası." caouette çocukluğundan beri bir şekilde biriktirdiği kamera görüntüleri, fotoğraflar ve telesekreter kayıtlarını kendi bilgisayarında kurgulamış ve kendi büyüme hikayesini, aile sorunlarını ve en vurucusu, annesinin şizofreniyle mücadelesini müthiş bir samimiyetle gözler önüne seriyordu. "tarnation" sonrasında kendi başına çektiği ilk uzun metraj belgeseli "kaçak renee"de caouette, hikayesini sekiz yıl önce bıraktığı yerden devam ettiriyor. annesini bıraktığı bakımevinden alıp new york'a getirmesi bir yanıyla çok güzel bir yol hikayesi, bir yanıyla da şizofreni üzerine bir belgesel. veya aile üzerine. veya hayat üzerine. caouette arşiv görüntüleri ve "gerçek" anları kurgulama konusunda çok ustalaşmış. ilk filmi izlememişler merak etmesin, geri dönüşlerle desteklediği filmi kendi başına ayakta duruyor zaten.

artık doğan bir çocuğun ilk ağladığı andan itibaren video kayıtları olduğu için, caouette'in yaptığını önümüzdeki yıllarda yapan mutlaka çıkacak. ama onun kadar sinema duygusu taşıyanı, konusuna incelikli yaklaşanı ve hayatına dair olan biten en mahrem konuları samimiyetle perdeye yansıtabileni çıkar mı bilmiyorum. caouette'in festivale teşrif edeceği söyleniyordu ama bir sebepten gelememiş. keşke gösterimde olsaydı. elini sıkıp, "walk away renee" kadar müthiş bir film yapabildiği için teşekkür etmek isterdim kendisine.

* "ailecek" 2000'ler ortasında amerikan indie'sinin folk kanadından üç önemli ismin birlikte çıktığı bir turneyi konu eden bir belgesel. devendra banhart, joanna newsom ve vetiver'dan andy cabic'in amerika'da küçük kulüplerde turluyorlar. dinleyiciler için rock müziğin en keyifli, en gizemli, en büyülü yanı gibi görünen turnelerin arka tarafında neler döndüğünü açıkça ve samimiyetle resmediyor. belgeselin tek negatif yanı kayıtların aslında 2004'te yapılmış olması. filmin sonlarında "bu turneyi bir daha yapamayız" diyor ekipten birisi, "çünkü bir sonraki sene hepiniz daha ünlü olacaksınız, daha büyük yerlerde çalacaksınız." çok doğru bir öngörü. bahsi geçen müzisyenlere ve janra ilgi duyuyorsanız izlemelisiniz.

* bundan birkaç ay önce gazetede genel yayın yönetmenimiz murat yetkin, "tarihe tanıklık ediyoruz" demişti. gerçekten de ileriki yıllarda tarih kitaplarına geçecek olaylarla dolu zamanlardan geçiyoruz. arap baharı'nın en kilit noktalarından birisi olan, mısır'daki devrimi düşünün, tarih kitaplarından, belgesellerden öğrenebileceğimiz bir olayı haberlerde izledik. "tahrir 2011: iyi, kötü ve politikacı" devrimi üç farklı açıdan anlatıyor. birincisinde tahrir'den protestocu manzaralarına eğiliyor; tamamen tanıklıklar ve amatör arşiv görüntüleriyle son derece ham, "birinci elden" bir işe imza atıyor. ikinci bölümde karşı tarafa geçiyor ve konuşmayı kabul etmiş az sayıda kolluk kuvveti mensubuna, devrimin "zalimi" ama "kaybedeni" olan polislere söz hakkı tanıyor. üçte ise hüsnü mübarek var. onun iktidara gelişinin, gücü muhafaza edişinin ve baskı rejiminin anatomisini çıkarıyor. üç farklı yönetmen tarafından ele alınan üç bölüm, haliyle üç farklı belgesel üslubuyla karşı karşıya bırakıyor izleyeni. mesela ilkindeki ham hava, ikincisinin televizyon belgeseli stili, üçüncüsünde ise michael more-vari bir hiciv geçişler arası zorlanmanız sonucunu getirebilir. ama yine de bu, "tahrir 2011"in güçlü ve önemli bir belgesel olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

* yönetmeni q, "gandu"yu bir rap müzikali olarak tanımlıyor. uyuşturucunun yanına rap müziğin de geldiği ve iskoçya yerine hindistan'da geçen bir "trainspotting" gibi de bakabilirsiniz. tabii bunu filmin tabanca gibi kurgusu, ekran bölme, sahne içi kurguda ileri geri atlamaları, yerinde durmayan kamerası, yüksek volümlü müziği ve sözleri ekrana bindirmesi gibi stilize dili olarak algılamanız yerinde olur. stilin ve iyi müziklerin ötesinde senaryo konusunda biraz tembellik ettiğini hissettim q'nun. yine de izlemekten mutlu olduğum bir film, keşfetmekten mutlu olduğum bir dünya oldu q'nunki.

* arthouse sinemada "senaryo tembelliği" sık görülen bir durum. izleyicinin zorlanması veya tempo düşüklüğü itirazım olan şeyler değil, ama bunların altının doldurulmasını beklerim. iki hayaletin dünyaya geri dönmek için yapmaları gereken uzun yolculuğu anlatan ispanya filmi "finisterrae" ne yazık ki bunu yapamayan bir işti. yavaş kurgunun ötesinde nereye değdiğini anlayamadığım sembolizmi, sahip olduğu iddia edilen kara mizahın ortalarda gözükmemesi, belirli sahnelerde parıldayan görsel işçiliğin filme yayılmaması ve nihayetinde uzun metrajlı bir filme yetecek kadar "olay olmaması" maalesef filmi festivalin çürük elması yaptı.

instagram kuşağının marilyn'i: lana del rey

günümüz pop kültüründe en zor iş bir mit yaratmak. düşünsenize, michael jackson konserlerinde sahneye ilk çıktığında dakikalarca hareketsiz dururdu, çığlık yağmuru altında. o anda stadyumdaki 70.000 kişi için o, michael jackson'ı tek görebilme şansıydı. artık her popstarı markette alışveriş yaparken, kafe çıkışında yürürken veya havaalanında uçağını beklerken görme ihtimaliniz var. chris martin, "artık biliyorum ki sahnede kayıp düşsem 10 dakika sonra tüm dünya youtube'da onu izliyor olacak" diyor. martin'e göre jay-z, bana göre lady gaga dışında günümüz müziğinde o miti yaratmayı başaran kimse yok. artık bu devirde açıklık tek çıkar yol. çünkü her an birisi sizi makyajsız, maskesiz yakalamak için tetikte. john lennon'ın ölmek üzereyken çekilmiş bir fotoğrafını gördünüz mü? michael jackson'ı hastaneye kaldırılırken gördük. jim morrison'ın efsanevi miami konserinde penisini seyircilere gösterdiği anı gördünüz mü hiç? oysa ki noel gallagher'ın kanada'da bir izleyici tarafından saldırıya uğradığı anın videosu milyonlarca kez izlendi.

ilk çıkışı itibariyle lana del rey büyük bir mit olmaya, gizem yaratmaya çok yaklaşmıştı. youtube'a sessiz sedasız salınan, bir webcam yardımıyla çektiği ve retro görüntülerle kurguladığı "video games" klibi hiçten çıkıp gelen bir starı müjdeliyordu. baygın bakışlı, şişme dudaklı güzel kızın ağır yükselmeler ve alçalmalardan oluşan, davulsuz gürültüsüz patırtısız şarkısı geçen yıl duyduğumuz en iyi şeylerden birisiydi. "bu zamana kadar nerelerdeydin sen?" diye sorduk, elimizde fazla bir şey yoktu. retro takıntılıydı, geçmişte bir dönem bir karavan parkında yaşamıştı ve hiçlikten geliyordu. ne var ki, birkaç hafta sonra tüm hikayeyi öğrenecektik. adı bile plak şirketinden ekiplerle masa başında bulunmuştu, dolaysıyla retro takıntısı projenin bir parçasıydı. karavan parkında yaşaması aslında internet işinden dolayı epeyce zengin olan babasının bir fantezisinin sonucuydu. en önemlisi, sıfırdan çıkmış değildi. lizzy grant olarak bir pop kariyerine başlamış, lana del rey olarak bir albüm de yayınlamış ama bir şekilde itunes arşivlerinden bile silinmiş ve nihayetinde imajıyla "yeniden yaratılmış" bir kişiydi.



birkaç hafta içinde bolca düşman kazanmıştı lana del rey. indie müziğin yayılmasındaki en büyük damar olan blogosfer ve internet medyası, başta alemin en sivri dilli blogu hipster runoff olmak üzere lana'nın plastik bir star olduğu gerekçesiyle onu topun ağzına dikti. indie'nin yeni kraliçesi sandıkları kızın, indie'nin en karşı olduğu şeyin vücut bulmuş hali olduğunu anlamışlardı: "gerçek" değildi o, plak şirketi tarafından tasarlanmış bir projeydi. lana del rey ve arkasındaki ekip, indie tünelini sadece üne sıçramak için kullanmış, işi bitince de limandaki ilk pop vapuruna atlamıştı.

şuradan bakıldığında lana del rey çok doğru bir proje: insanlık tarihinde yaşadığımız çağ kadar retro takıntılı bir dönem olmadı. nostalji duygusu, retro estetiği günlük yaşamdan sanatın her dalına, modadan damak zevkine kadar insan hayatının her bir noktasına hükmetmekte. son teknoloji ürünü olan iphone'umuzla çektiğimiz fotoğraflar bizi tatmin etmiyor, onu instagram'ın filtrelerinden geçirmek istiyoruz. anı şu anda yaşamayı yeterli bulmuyor, onun gerçekten yaşanmış olduğunu, zamanın tasdiğinden geçtiğini ve bakmaya değeceğini anlamamız için illa grenli görüntüler veya pastel renkler gerekiyor.

iri dalgalı kızıl kestane saçları, 1950'lerden fırlamış imajı ve lolita pozlarıyla, instagram kuşağına tam istediği şeyi veriyordu lana del rey. iki boyutluydu, kartondandı ama "renkleri" güzeldi. biz de lana del rey'in fotoğraflarına baktığımızda marilyn monroe'nunki gibi bir ferahlama yaşayabilirdik. öylesi bir pin-up girl'ün gerçekliğini sorgulamamız hata olurdu. ama elizabeth ve lana arasındaki uçurumlar o kadar kısa sürede o kadar gözümüze sokuldu ki, bunca yapaylığı yok sayamadık.

"born to die" yayınlandığında bu yüzden "son umut"tu. "video games" ve "born to die"ın karanlığıyla kendisine biçtiği "gangsta nancy sinatra" modelinden birkaç ay içerisinde paris hilton'ın albümünde yayınlanmış olabilecek şirin "off to the races" gibi şarkılara nasıl geçiş yaptığını anlamak zordu; ilk şarkılarında umutsuz şarkılar söyleyen kalbi kırık kızın "senin küçük yıldızın, fahişenim ben" dizelerini seslendirişi de. ve pek tabii, "diet mountain dew"daki lily allen yakalayıcılığından, "million dollar man"deki fiona apple sislerine kayması, oradan 1990'lar sonu britney sound'una sıçraması da... yarısı iyi, yarısı vasat şarkılarla dolu iyi bir pop albümüydü bu. "video games"in yarattığı heyecan ve beklentiyi unutsanız belki bir iki puan daha yüksek vereceğiniz bir kayıttı, ama bu şartlarda geçmişi yok saymak imkansızdı.

pop müzikte kusursuz samimiyet arayan birisi değilim. indie gruplarının da göründükleri kadar "içimizden biri" olmadıklarının farkındayım. lana del rey ve arkasındaki insanlara bize kartondan bir yıldız sundukları için kızmıyorum. girdikleri yolda ilerlemek zor geldiği için, en azından iyi bir pop albümü yapmak için daha fazla zaman ayırmaları gerektiği gerçeğini göz ardı edip lana'nın şöhreti "soğumadan" alelacele bir albüm yayınladıkları için kızıyorum. "born to die" kaçırılmış bir fırsat, çünkü "instagramlı" olan şarkılar "modern" olanlara bariz bir üstünlük kuruyor. 1950'li lana'nın 2012 modeline kurduğu gibi.

Sunday, February 26, 2012

Benim Oscar'larım

Jean Dujardin benim Oscar'larımın ardından teselliyi George Clooney'de ararken...

Malum, Oscar'lar dağılıyor bu gece, Amerikan sinema endüstrisinin en önemli günü. Yine bolca mutluluk, bolca sahte gülücük, bolca hayal kırıklığı olacak sahnede ve ekran başında. Ben tahminlerimi Yazıhane'de kaleme aldım. Burada ne yazık ki çeşitli sebeplerden 2011'in en iyi filmlerini derleyemedim. E o zaman ben de kendi adaylarımı belirleyeyim, kendi ödüllerimi vereyim dedim. Akademi'nin sınırlarına ve adaylarına bağımsız kalmadan ve yılın en sevdiğim filmlerini "ödüllendirmek" istedim. Olur da 2011 sonunda yılın en iyilerini benden bekleyen varsa (çok iyimser bir insanımdır) böyle toparlamış oluruz, 2011 filmlerini böyle değerlendirmiş olayım dedim.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners), Jonah Hill (Moneyball), Max Von Sydow (Extremely Loud and Incredibly Close), Colin Firth (Tinker Tailor Soldier Spy), Viggo Mortensen (A Dangerous Method)
Kazanan: Jonah Hill
Plummer nadir görülmüş biçimde bu yıl kazanabileceği tüm ödülleri topladı. "Beginners" gerçekten kalp kıran ve yolun sonuna yaklaşmış bir aktör için uygun "hayatının sonbaharında cinsel kimliğini keşfetmiş adam" rolüyle Plummer'ı yıldızlaştıran çok güzel bir film. Ama Jonah Hill'in "Moneyball"daki sınıf atlayışı, artık ciddiye alınması gereken adam ligine çıkışı etkileyici. Ben Oscar'larımı vefa üzerine vermediğim için Hill galip.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer (The Help), Melissa McCarthy (Bridesmaids), Jessica Chastain (The Tree of Life), Carey Mulligan (Shame), Marion Cotillard (Midnight in Paris)
Kazanan: Jessica Chastain
Chastain'ın bu yılın en parlak filmlerinden üçünde oynamış olması, dahası "Coriolanus" ve "The Debt"te de boy göstermesi, onu 1978 ve 1979 yılında sadece 13 aylık bir süre içinde "The Deer Hunter," "Manhattan" ve "Kramer vs. Kramer"de oynamış olan Meryl Streep'in çıkışına benzetiliyor. "The Tree of Life"ta Malick'in onu resmedişi zarafetin tanımı gibiydi adeta. Çok zengin bir aday grubu arasından ödülüm ona - ve çıkışına.

Yabancı Film: Jodái-e Náder az Simin (Bir Ayrılık), Le Gamin Au Velo (Bisikletli Çocuk), Bir Zamanlar Anadolu'da, Le Quattro Volte (Dört Defa), A Torinói ló (Torino Atı)
Kazanan: Beş müthiş film var bu kategoride, gönül her birinin daha çok ödüle boğulmasından yana (Gerçi her biri Cannes ve Berlin'de hak ettikleri ödülleri topladılar). İran'dan gelen müthiş "Bir Ayrılık" çok yönlü çalışılmış incelikli senaryosu sayesinde diğerlerinden biraz daha öne çıkıyor, belki "Dört Ay, Üç Hafta, İki Gün"deki gibi her izleyeni çarpabilecek kadar "evrensel" bir iş olmasının da payıyla.

Sanat Yönetmeni: Hugo, The Artist, Midnight in Paris, A Dangerous Method, The Help
Kazanan: Anne Seibel ve Hélène Dubreuil (Midnight in Paris)
Woody Allen'ın 1920'ler ve günümüz arasındaki geniş bir zaman diliminde git-gelleri olan Paris fantazyası özellikle nefis setleriyle de akılda kalıyordu. Oscar haklarıdır.

Görüntü Yönetmeni: Hugo, The Tree of Life, The Artist, Melancholia, Midnight in Paris
Kazanan: Emmanuel Lubezki (The Tree of Life)
Gerçekten "güzel" kelimesini sonuna kadar hak eden nefis görüntü çalışmaları bunlar. Ama benim için "The Tree of Life"ın kanat takmış ve yerden yarım metre yukarıda salınan kamerası, muhteşem renkleri ve filmin evrenin başından 1950'ler Teksas'ına kadar gidip gelişine kadar ne izleyiciyi ne de tutarlılığını kaybetmeyişiyle muhteşem bir iş.

Kurgu: Hugo, We Need To Talk About Kevin, Drive, Moneyball, The Artist
Kazanan: Joe Bini (We Need To Talk About Kevin)
"We Need To Talk About Kevin" gerçek bir kurgu şaheseri. Aslında takibi çok zor olabilecek bir stile sahip olmasına karşın izleyeni diken üzerinde tutmayı başaran Lynne Ramsay'in en büyük yardımcısı da o kurgu ustalığı zaten.

Müzik: Ludovic Bource (The Artist), Alberto Iglesias (Tinker Tailor Soldier Spy), Cliff Martinez (Drive), Alexandre Desplat (Extremely Loud and Incredibly Close), Howard Shore (Hugo)
Kazanan: Cliff Martinez
"The Artist"te sessiz bir filmin sesi olan Ludovic Bource muhtemelen bu akşam emeğinin karşılığını hakkıyla alacak. Ama kariyer çizgisi Red Hot Chili Peppers ve Lydia Lunch'la bile kesişen Cliff Martinez'in "Drive" gibi "sesli" bir filme damga vuruşu da etkileyiciydi. Kişisel zevkler sayesinde kazanan o, yani 2010'ların Angelo Badalamenti'si.

Özgün Senaryo: The Artist, 50/50, Bridesmaids, Midnight in Paris, Jodái-e Náder az Simin
Kazanan: Annie Mumolo ve Kristen Wiig (Bridesmaids)
Hollywood'da kadının resmediliş biçimini kökünden sarsan film olması bile bu senaryonun benim Oscar'ımı kapması için yeterli. Sadece kadınların da altına yapabildiklerini gösterdiği için değil! Hollywood komedi filmlerindeki tuhaf karakterlerin aslında neden ve nasıl o kadar "tuhaf" olabildiklerini bugüne kadar kimse açıklamamıştı. Wiig ve Mumolo sadece bunu yaptıkları için bile övgüye, ödüle boğulmalı. Ama kadın rekabeti, zaafları, hırsları, erdemleri, geyiklerini de hem en komik, hem de en gerçekçi şekilde yansıtabildikleri için de diyebilirsiniz isterseniz. Başka hangi Hollywood filminde iki kadın yemek masasında erkeklerin sevişirken "penislerini kadınların yüzlerine sokup durduklarını" konuşur ki?

Uyarlama Senaryo: Hugo, Moneyball, The Descendants, Tinker Tailor Soldier Spy, We Need To Talk About Kevin
Kazanan: Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash (The Descendants)
Payne'in filmlerinde en güzel şey her şeyin çok zahmetsiz görünmesidir. Herkes çok insani, olaylar çok doğal, hisler çok abartısızdır. Bunda filme konu olan romanı böylesine incelikle uyarlamalarının da payı var.

En İyi Kadın Oyuncu: Michelle Williams (My Week With Marilyn), Kristen Wiig (Bridesmaids), Kirsten Dunst (Melancholia), Tilda Swinton (We Need To Talk About Kevin), Jessica Chastain (Take Shelter), Berenice Bejo (The Artist)
Kazanan: Tilda Swinton
Her biri çok çarpıcı rollerle karşımıza çıkan bu kadınların arasında Tilda Swinton, içinde olduğu filmin ağırlığını tek başına yüklenişiyle öne çıkıyor. O film onsuz asla böyle olmazdı.

En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin (The Artist), Michael Fassbender (Shame), Brad Pitt (Moneyball), Ryan Gosling (Drive), Joseph Gordon-Levitt (50/50), Michael Shannon (Take Shelter)
Kazanan: Brad Pitt
Birbirinden muhteşem performansların arasında Billy Beane'e Aaron Sorkin'in imzası olan gevezelik ve sempatik bir ukalalık katan Brad Pitt ışıl ışıl parlıyor. Neredeyse 20 yıldır istikrarlı olarak Hollywood'un en iyi performanslar veren aktörü olmasına rağmen hiç kazanamamış olması artık onun değil, Akademi'nin ayıbı. Brad Pitt, "Moneyball"la bu akşam sevinir mi bilmiyorum ama benim ödülüm ona. Filmi izlediğimden beri çay içtiğim kağıt bardakları boşaldıktan sonra bile elimden düşürmüyorsam, Pitt'in Beane yorumundandır.

En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius, Martin Scorsese, Lynne Ramsay, Nicolas Winding Refn, Terence Malick
Kazanan: Lynne Ramsay (We Need To Talk About Kevin)
Hazanavicius ve Scorsese'in sinemanın ilk yıllarına saygı duruşları belki de 2011'in sinemasal özeti gibiydi. Refn'in "Drive"daki stilize işinin de dışarıda bırakılmasına gönlüm razı olamıyor. Terence Malick de son dönemin yükselen değeri "meditasyon film" anlayışının ABD'deki en büyük işine imza atışıyla zaten övgüyü hak ediyor. Ama kazanan çok belalı bir konuyu müthiş stilize anlatımla sunabilen Ramsay. Her sahnesine imzasını koymuş adeta Ramsay, kurgusundan renk kullanımına, oyunculuğundan ses örgüsüne kadar sinemasının her unsuruna öyle hakim ki, ödülü kapıyor.

En İyi Film: The Artist, Moneyball, The Tree of Life, We Need To Talk About Kevin, 50/50, The Descendants, Midnight in Paris, Bridesmaids, Drive, Jodái-e Náder az Simin, Hugo, Melancholia
Kazanan: The Artist
Hızımı alamayıp 12 film birden koydum listeye. Hiçbirisini de düşürmek istemedim. Nasıl olsa ödüller benim, keyif benim. Sanırım Oscar ile aynı düşündüğüm ender noktalardan birisi bu olacak, çünkü ben de kendi ödülümü "The Artist"e veriyorum. Çok sayıda iyi filmin gelip geçtiği, ama sanki her birinin ince kusurları ya da bir sebepten beni dibine kadar etkileyemediği bir yılda, "The Artist" uyandırdığı saf sinema, hatta saf Hollywood sevgisiyle benim kalbimi kazandı. Oscar'lara bu kadar güçlü girmeseydi herkesin büyük keyifle anacağı, ama şimdi bardağın boş tarafını görmeyi seçtiği bir film olarak görüyorum "The Artist"i. Dikkat ettiyseniz hiçbir dalda ödül vermediğim, ama her kategoride son beşe aday verebilen bir filmden bahsediyoruz. Sanırım benim için "The Artist"in büyüsü burada. Hiçbir unsurunun bir diğerini ezmediği, her kanalıyla kusursuz bir uyum içerisinde başlayıp biten ve hedefine eren bir film bu. Benim Oscar'ım da o yüzden "The Artist"e.

Wednesday, February 22, 2012

Salon'u ateşe veren kadın: St. Vincent

Ali Güler imzalı bu kare Salon İKSV'nin facebook sayfasından alındı.

Dün Dilettante'ye girmeden önce "Bu New York'a, yaşadığım yere bir çeşit aşk mektubu," dedi Annie Clark, onu bildiğimiz mahlasıyla St. Vincent. "Çok güzeldir ama çok da yorucudur, sizi yerden yere çalabilir." Aynı İstanbul! Bu ülke zaten yorucu, ama İstanbul, biraz daha fazla emek istiyor. Her anı için savaşmak gerekiyor, pahalılığına, trafiğine, asık yüzlerle ve hızlı hızlı yürüyen kalabalığına, bir anda patlayabilecek olan şiddet ihtimaline, profesyonel bir zevksizlik olarak anlatılanilecel bir estetik anlayışla tahrip edilmesine ve daha birçok şeyine alışmak zor. Ama güzel işte namussuz. Bırakamıyorsun. Arada bir de güzel konserler, güzel festivaller, güzel mekanlar, güzel yemekler ve güzel insanlar görünce ödülünü almış gibi hissediyorsun.

Dün gece Salon İKSV'deki St. Vincent konseri böyle bir ödüldü. "Marry Me"den beri takip etsem de kendisini, son albümü "Strange Mercy"ye kadar bir hayranlık haline getirmemiştim kendisine olan ilgimi. Ama ilk iki albümdeki art rock veya chamber rock (şu anda türettim) havalarını son kaydında sertleştirmesi çok hoşuma gitmişti ve sanırım ilk defa yılın en iyi albümleri listemde kendisine yer vermiştim (ne de önemli bir başarı kendisi adına). Sadece ben de değildim, pek çok yıl sonu listesinde kendisine hatırı sayılır yerler kapmıştı. İşte böyle bir ismi, böyle "popüler" olduğu bir zamanda İstanbul'da izleyebilmek büyük fırsattı. Ben de bu yüzden son haftalardaki yoğun konser trafiği içerisinde en çok St. Vincent için heyecanlanmıştım.

Aslında gitaristliğiyle prim topluyor gibi görünse de, Annie Clark'ın müziğinde belirgin olan yan vokal melodilerinin değişkenliği. Eşliği zorlaştıran, olduğu yerde durmayan bir vokal akışı var. Bir parça Björk'ten etkilendiğini de düşünüyorum, tıpkı İzlandalı gibi cümlelerin vurgusunu kaydırıyor, dizeleri melodiyi bozacak şekilde yerleştiriyor. Bu yüzden şarkıları da farklı akıyor. Dört dakikalık hap şarkılarının bile kolay hazmedilmemesi bundan.

Sahnede çok güzel çalıyor ve çok güzel duruyor Clark. Albümündeki enerjinin birkaç katı üzerine çıkıyor (tempo anlamında değil, yarattığı yoğunluk anlamında). Enerjinin tavana vurduğu an ise (yanılmıyorsam "The Party" sırasında) seyircilerin arasına fırlaması, yardığı kalabalığın arasında kendini bir oraya bir buraya vurması, gitarını da temizinden pataklaması harikaydı. Hep söylerim, gitarına ayakkabısına davrandığından daha kibar davranmamalıdır bir müzisyen.

Neticede güzel bir akşama mükemmel bir final oldu. Yine gelsin, yine gidelim, yine büyülenelim.