Monday, November 21, 2011

Gabon macerası

"önümüzdeki aylarda afrika uluslar kupası'nı düzenleyecek olan gabon, bu büyük organizasyona hazırlıklarını paylaşmak üzere sizleri davet ediyor." üç aşağı beş yukarı bu cümlelerle ifade edilmiş olan bir davet sayesinde düştü gabon'a yolum. bir şekilde adını duymuştum elbette, ama haritada sorsanız gösteremezdim öncesinde. gidip gördüm, batı afrika'da, okyanus kıyısında, 1.5 milyonluk minik bir ülkeymiş gabon.


libreville şehir merkezindeki ufak bir çarşı

afrika'ya ilk ayak basışım değil bu: son bir buçuk yıl içerisinde üç defa gittim kara kıtaya. dünya kupası için güney afrika'ya gittikten sonra baharda fas'ı gidip görmüştüm. gabon'la üç oldu. gabon'un başkenti libreville'e istanbul'dan gitmek için lufthansa (frankfurt aktarmalı) veya air france (paris aktarmalı) ile uçmanız gerekiyor. (zaten libreville'e günde 10 uçak ya iniyor ya inmiyor. cumartesi akşamı son uçuş bizimkiydi ve uçak dolunca normal vakitten yarım saat erken kalktık!) 7+3 saatlik uçuş ve bekleme süresiyle yarım günden fazla bir süreyi yolda geçiriyorsunuz. ama gabon'a gitmek için yapmanız gereken tek fedakarlık bu değil. zira uluslararası kurallara göre sarıhumma aşısını olmanız gerekiyor. seyahat sağlığı merkezlerine gidip olabilirsiniz. oraya gittiğinizde size bir de sıtma hapı olmanızı da öneriyorlar. gitmeden başlıyorsunuz hapa, haftada birden altı tane kullanıyorsunuz. yine de sadece hap yeterli olmayabilir deniyor ve sinkov denen sinek kovucu spreylerin de yanınızda olması öneriliyor. yine de safariye değil de şehir merkezinde takılmaya gidiyorsanız o kadar korkmanıza gerek yok.


libreville stade de l'amitié

bize yapılan gezi programı gabon'da afrika uluslar kupası'na ev sahipliği yapacak olan iki şehir (dolayısıyla iki stat) ve çok sayıda tesisi gezdirmek üzerine kuruluydu. başkent libreville'deki stade de l'amitié (dostluk stadı) 40.000 kişilik bir stat. final maçı orada oynanacak. gittiğimiz gün gabon ve brezilya arasındaki dostluk maçıyla resmen açıldı. bize "tüm biletler tükendi" demelerine karşın çok sayıda boşluk vardı tribünde, neden bilinmez. bilet fiyatlarını yaklaşık 10 ila 60 lira civarında tutmuşlardı ve en azından 10 liralık olanların halkın erişebileceği fiyatlar olduğunu söylemişlerdi. ama koskoca brezilya geldiğinde bile stadın dolmaması düşündürücüydü. stat 300 milyon dolara mal olmuş ama bu paranın tamamını çin hükümeti karşılamış. evet, çok tuhaf ama çin milyonları buraya akıtmış. sebep? "jest" diyorlar ama öyle jest mi olur? öğrendiğim, ülkenin kaynaklarında söz sahibi olmak üzere pek çok anlaşmaya da bu sayede imza attıkları oldu. eh, bir zamanlar fransız sömürgesi olan topraklar şimdi de bir başka büyüğün uydusu olarak kalacak gibi. fransa sömürgesi demişken, gabon'da resmi dil fransızca. güney afrika veya mağrip ülkeleri gibi çift dilli değil, düpedüz tek dil var, o da fransızca. para birimleri ise kamerun vs. gibi çevre ülkelerle birlikte ortak kullandıkları "orta afrika frangı."

dil demişken, gelen gazetecilerin büyük çoğunluğu afrikalı ve fransız olduğu için basın gezisinin hakim dili fransızcaydı. ne yazık ki yedi yıllık galatasaray üniversitesi hayatımı goygoyla geçirdiğim için fransızcam asla ingilizcem kadar iyi olamadı. kimi insanlarla tanıştığımda "biraz biliyorum" dedim, kimileriyle fransızca konuşmaya başlayınca onlar ingilizce cevap verdi (ki bir fransızı ingilizce konuşmaya ikna etmek az iş değildir). ama nihayetinde cv'me "dalf'ım var, çok iyi fransızca bilirim" yazan bir insan olarak utandım, titredim, kendime geldim ve insanlara "fransızca anlıyorum ama konuşmam iyi değil" demeye karar verdim. yalan da değildi, kelime haznem iyi olmadığı için hiç konuşamasam da muhabbete hakimdim hep. sadece, "şöyle desem" diye kendi kafamda bir cümleyi kurana kadar adamlar futboldan ekonomiye, oradan tarihe geçmiş oldukları için "beş dakika önce konuştuğunuz konuda ben de şunu düşünüyordum" demek istemiyordum. ama nasıl olduysa, ikinci günden itibaren fransızcam dramatik bir şekilde gelişme gösterdi. 5 yılda yapmadığım pratiği 5 saatte yapınca kafamdaki vouloir'lar, absolument'lar zincirlerinden boşandı adeta.

kaynaklar dedik, gabon afrika'nın zengin ülkelerinden birisi. herhalde "kendi kendine yetebilen x ülkeden biri" diye öğretiyorlardır okullarda öğrencilere. tabii afrika'nın kronik sorunu olan gelir dağılımı adaletsizliği orada da mevcut, ama kıtanın ortalamasına göre refah düzeyinin daha tatmin edici boyutta olduğunu söylemek mümkün. yani güney afrika'daki dünya kupası sırasında yaşanan "ülke bu kupayı düzenliyor ama halk bunu ne kadar sahiplene(bile)cek, veya halk bundan ne fayda görecek?" sorusu burada da sorulabilir. güney afrika'ya göre daha az yatırım yapılmış olmasının (9 yerine 2 stat yapıldı) ve bunun çeşitli konaklama, yol vs. projesiyle kol kola ilerlediğini, statların lokasyonunun da stratejik olarak gelişmeye açık olacak yerler arasından seçildiğini anlattılar. eh, elbette bu "kentsel dönüşüm" aşina olduğumuz ve büyüyen şehirlerin, büyük organizasyonlara evsahipliği yapan ülkelerin başvurduğu can sıkıcı bir yol. buna dikkat etmek, şerh koymak gerek.

gabon pek iddialı bir milli takıma sahip değil. iyi bir kalecileri var (ovono), milan'ın kiralık verdiği iki kardeş aubameyang'ların heyecan verici oyuncular olduğunu söylemek lazım. bir tane bordeaux'ta (poko), bir tane lorient'ta (ecuele manga) yedek bekleyen oyuncuları var. ve bir de hakan şükürleri: daniel cousin, le mans'dan, rennes'den, rangers veya hull'dan hatırlayabileceğiniz bir gol emektarı. turnuva sırasında 35 yaşında olacak. ve sırf orada olabilmek için larissa'dan izin isteyip kendi ülkesine dönmüş. muhtemelen 90 dakika oynamayacak ama oyuna girip bir gol attığında dünya gabonluların olacak.

afrika'da futbol izlemek beni bu yüzden büyülüyor. oyuna olan sevgileri bizim burada başarı hırsıyla kirlettiğimizin aksine, çok saf, çok temiz. brezilya'ya 2-0 yenildikleri maçta (geçen seneki güney afrika rüyasına kısa bir geri dönüş olduğu için) tribünleri hep süzdüm. bizim romantize ettiğimiz futbol dilenciliğinin cisimleşmiş hali onlardı. evet, brezilya onları yenecekti ve yendi. ama aubameyang'ın bindirmeleri, cousin'in oyuna girişi, ovono'nun bir iki kurtarışı heyecanlanmaya yetiyordu onlar için. zaten brezilya ve gabon bayraklarını birlikte kapıp gelmişlerdi, niyetleri açıktı. o gece maç sonrasında pek çok seyirci stat çıkışında bir saatten fazla bekledi. aubameyang'dan bir imza için koşturup durdular. istedikleri olan coştu, olmayan sövmedi. eh, bizde en fazla arda'nın, gökhan'ın yolunu kesmek, yüzüne karşı küfretmek için beklerdi taraftar! futbolda hala bazı şeylerin büyüsünün kaldığı yer bence afrika; bu yüzden kendisine "futbol dilencisi" diyen bir insanın öncelikle yapması gereken şey o kıtada bir maç izlemek. şampiyonlar ligi finali mi (izledim), afrika uluslar kupası'nda herhangi bir maç mı derseniz, ben ikincisini seçerim.





bunlar franceville'den bazı kareler. ilk üçü bongoville köyünden, sonuncusu sporcuların konaklaması için yapılan inşa halindeki tesis.

libreville dışındaki ikinci kent ise franceville olacak. ülkenin doğusunda, yaklaşık 45 dakikalık bir uçak yolculuğuyla gidilen (ve karayoluyla 20 saat civarı sürebilecek) bir yer franceville. buradaki stat 20.000 kişilik. havaalanından stada giderkenki yolda bongoville denen köydeki antrenman sahasını da gördük (botswana çalışacakmış orada). ama sahadan daha etkileyici olan, geçtiğimiz köylerdi. nedense çok acayip bir şekilde duygulandım oralardan geçerken. tek katlı derme çatma evler, en ufak bir şehirleşmenin bulunmadığı yerleşimler, bizim olduğumuz otobüs dışında tek bir dört tekerlekli araç görmeyişimiz, sakin, kendi halinde bir halk... bilemiyorum, sanırım sadece "neden?" dedim. "neden buraya afrika uluslar kupası'nı getirmek istiyorlar ki? bu insanlar bunu istiyor, buna ihtiyaç duyuyor mu ki?" orada çok saf, çok derin bir huzur vardı ama, samimi bir dinginlik vardı. biz bir otobüsle yanından hızla geçerken bile fark edilen bir durgunluk. sanırım son yıllarda seyahatlerimin çoğunu avrupa'ya değil de asya ve afrika'ya yapmaya çalışıyor olmamın adını koyamadığım sebebini hissettim orada. bilinçsizce, kimi zaman anlamlı tesadüflerle, kimi zaman da çevresel fırsatlarla yolumun düştüğü yerlerin aslında neden "aslen gitmem gereken yerler" olduğunu idrak eder gibi oldum... neyse, boşverin.

aslında sürekli sağa sola koşturmayla geçen gezinin son günü bir ada gibi görünen ama aslında ucundan da olsa anakaraya bağlı olan pongara'ya giderek geçti. pongara, gabon'daki 12 ulusal parktan birisi. aslında baie des tortues, yani kaplumbağalar körfezi, olarak bilinen körfezin gerisinde yükselen inanılmaz güzel bir kumsal ve nefis bir ormandan ibaret. lost adası kadar el değmemiş görünüyordu, inanılmaz etkilendiğimi söylemem gerekiyor. oradaki tüm sahili işleten adam yarı filistinli bir adamdı. daha önce bali'deki otelimizde gördüğüme benzer şekilde, her yer ahşaptan yapılmış. yapay hiçbir şey yoktu. sağdan soldan kertenkeleler geçtiğinde bile hayran hayran renklerine bakıyorsunuz, şehirli reflekslerle korkmak yerine. sanırım stadyum ve tesis gezmekle geçen dört günlük gezinin sonunda orayı görmeseydim, gitmemle gitmemem arasındaki farkı ayırt edemezdim. şu an ise gönül rahatlığıyla "gördüm" diyebiliyorum gabon için. eğer olur da yolunuz düşerse libreville'de merkezde takılmak yerine o milli parkları gezmenizi salık vereceğim ondan...





Friday, October 28, 2011

Çekme Kaset yayında!

Dört yıldır blog, üç yıldır Blue Jean'de indie kalesi olarak var olan Çekme Kaset bu hafta sonumdan itibaren yeni bir mecrada olacak. Pazar akşamı saat 20:00 ile 22:00 arası 94.5 Rock FM'de yayında olacağım. Bir ileri bir geri, bir Amerika, bir Avrupa derken indie'nin ve alternatif müziğin orasını burasını kurcalayıp iki de geyiğin belini kıracağız.

Dinleyiniz efendim!

Tuesday, October 11, 2011

pearl jam twenty

oduncu gömleklerinizi giydiniz mi? bu akşam istanbul rock tarihinin en özel gruplarından bir tanesinin çok özel hikayesini, çok çok özel bir adamın kamerasından izleyecek. bir başka deyişle, cameron crowe'un pearl jam'in 20 yılını anlattığı "pearl jam twenty" bu akşam istanbul sinemalarında (gösterim saati ve sinemalar için buraya tıklayınız). pearl jam'i nasıl sevdiğimi anlatmam kolay değil, diskografilerine dalıp tek tek albümlerinin güzelliklerini yazmam da şu anda mümkün değil. hele pearl jam gibi kariyerinde onlarca don kişot'luk bulunduran bir grubun öykülerine girip çıkmak hiç olacak iş değil. ben iki sene önce, "ten"in "legacy edition"ı şerefine yazdığım bir kupleyi paylaşayım burada. "pearl jam twenty" izlenimlerimi yarın okursunuz...

Bir rock dinleyicisi için "Ten"in ilk kez dinlendiği an yaşanan enerji patlamasını, bir de ilk defa tüm parçaların yerine oturduğu ve albümün büyüklüğünün idrak edildiği anki şoku ancak bir diğer Pearl Jam fanı bilir. Eddie Vedder'ın tüm ruhunu, kalbini, yazım yeteneğini, dahası mutsuz geçmişliğini dinleyicisiyle nasıl samimiyetle paylaştığını da öyle. "Ten" boyunca ailesinin akıl hastanesine attırdığı genç kızdan, sokakta taşlar üzerinde yaşayan adama, sınıfta hiç arkadaşı olmayan Jeremy'den, gerçek babasının aslında hayatı boyunca birlikte yaşadığı adam olmadığını öğrenen çocuğa, onlarca gerçek karakterin gerçek öyküsü anlatılır. Bunların bir kısmı, özellikle sonuncusu yani 'Alive,' Eddie'nin kendisidir, bir kısmı duyduğu hikayelerden esinlenilmiştir. Ama bunların hepsi, dibine kadar gerçektir. "Ten"i dinlediğiniz 53 dakika boyunca siz olursunuz o kişiler. Her gencin, her ergenin hayatında olmalıdır "Ten."

Friday, October 7, 2011

Bir James gecesi rüyası


6.10.2011, Refresh the Venue - İstanbul
Dust Motes
Sound
Seven
Whiteboy
Ring The Bells
Someone's Got It In For Me
English Beefcake
It's Hot
Born of Frustration
Sometimes
Lose Control
Medieval
Tomorrow
Come Home
Stutter
Out To Get You
Sit Down
(Encore)
Say Something
Getting Away With It (All Messed Up)
Laid

Thursday, October 6, 2011

Steve Jobs

Belki sessizce ve korkarak beklenilen ama yine de gerçekleştiğinde şaşırtan haberlerden birisi gerçekleşti. Steve Jobs, günümüzün en ikonik figürlerinden birisi, çağımızı şekillendiren adamlardan birisi kanserle girdiği mücadeleyi ne yazık ki kaybetmişti.

Dün geceden beri milyonlarca insan bu haberi iPad'lerinde gazete okurken veya iPhone'larında twitter feed'lerinde gördü. Steve Jobs'ın mirası bu işte. O, insanların teknolojiyle ilişkisini dönüştürdü. İlk mp3-çaları Apple yapmadı, ama onu en şık hale getiren Jobs'ın vizyonuydu. iPod çıktı ve sadece insanların tüketim alışkanlıklarını değil, müziği de değiştirdi. mp3'ün müzik endüstrisini bitireceğinin düşünüldüğü yıllarda, şarkının fiziksel albümlerin önüne geçmesinin müsebbibi oldu. İlk başta burun kıvrılan iTunes ile müzik endüstrisinin ayakta kalabileceğinin, insanların şarkılara para verebileceğini gösterdi. "İşte bu yahu," demişti Jay-Z, "sonunda birisi olayı doğru anladı." Haklıydı Jay-Z, sadece müzik satışında değil, önümüzdeki yıllarda Brian Eno gibi müzisyenler "Albümlerimde yapamadığım sonsuza dek akan müziği yapmaya imkan veriyor" dediği app'ler yayınlayabildiler. Veya Björk'ün "Biophilia"sı gibi işler iPhone sonrasında mümkün oldu.

iPhone da benzer şekilde, ilk smartphone değildi. Ama tasarımındaki doğrudanlığı, sade estetiğiyle en kullanılabiliriydi. iPhone'un bir sonraki adımı iPad mi? "Medya ölüyor mu?" sorularının bile gereksiz bulunduğu bir dönemde gazete ve dergiciliğe bir hayat öpücüğü konduran bir buluştu. Almanya'nın en büyük medya gücü Axel Springer'in CEO'su Mathias Döpfner "Çalışanlarıma her gün Steve Jobs için dua etmelerini söylüyorum" demişti.

Steve Jobs müziği, medyayı dönüştürdü. Teknolojiyi cool, estetik yapışıyla, teknolojiyi, tam içine sokuşuyla zamanımızı değiştirdi. Bir büyük vizyoner, çağımızı şekillendiren bir büyük kültürel fenomendi Jobs. Artık yok, ama etkisi, en azından bizim görebildiğimiz süre içerisinde hep var olacak.

Tuesday, October 4, 2011

Bir Zamanlar Anadolu'da

Nuri Bilge Ceylan sinemasının erkekleri kötücül, kaba, beceriksiz adamlardır. Kadınlarına ihanet ederler (İklimler), hayallerine ihanet ederler (Uzak). Ama daha kötüsü, bunun farkında bile değildirler, kendilerini külyutmaz zannederler, muktedir zannederler, başarılı zannederler. "Bir Zamanlar Anadolu'da" bu kaba, beceriksiz adamların filmi işte. Kocaman, uçsuz bucaksız bir arazide başsız tavuklar gibi gezip duruyorlar filmin ilk 90 dakikası boyunca. Kendi aralarında küçük iktidar oyunları oynuyorlar ve bir "memat" meselesine kendi damgalarını vurarak kendi hayatlarına mana katmak istiyorlar.

İbrahim Altınsay'ın çok değerli tespitine göre ise kadına çok başka bir yer atfedilmiştir Ceylan sinemasında. Çoğu zaman perdede ikinci planda görünseler de etkileri çok daha derin, çok daha temeldir. Sessizlerdir çoğu zaman, erkekler gibi boş konuşmazlar. Adeta bilgeliğe varan bir huzurları ve iktidarları vardır. Bu tespit değerli, zira "Bir Zamanlar Anadolu'da"da bir kadının göründüğü ilk an, büyüleyici bir yoğunlukta. Muhtarın kızının perdeye geldiği, taşıdığı mumla adeta nur dolu göründüğü o sahne muhteşem, rüya gibi bir an. Aynı zamanda Nuri Bilge Ceylan sinemasında ta "Kasaba"dan beri süregelen bir zıtlığın en çıplak şekilde perdeye yansıdığı an.

O sahnenin devamında yine sabaha kadar süren bir kör dövüşü sürüyor "Bir Zamanlar Anadolu'da"da. "Adamlar" aramaya devam ediyorlar; elbette bir yandan birbirleriyle didişmeye, küçüm hesaplarına da. Neredeyse Coen'lerin filmlerine yakışır düzeyde bir beceriksizlikten bahsediyoruz burada. Üzülmek veya daralmak değil bu yaptığınız, o çıplaklığa, o gerçekliğe gülüyorsunuz. Ve bunda garip olan bir şey yok: Pek çokları şaşırsa da Nuri Bilge Ceylan sineması çoğu zaman düşünüldüğünden daha komiktir. "Mayıs Sıkıntısı"nda babanın kendi halindeki söylenişleri de, "Uzak"ta Mahmut'un Yusuf'un ardından sövmesi de, "İklimler"de İsa'nın Bahar'a çektiği odunca fırçalar da... Her filminde doğallıktan, diyalogların gerçekliğinden kaynaklanan bir komiklik vardır ve zaten bu Nuri Bilge Ceylan'ı sanıldığından daha samimi yapan, insanlık hallerine tepeden bakmadığını gösteren bir etkendir.

"Bir Zamanlar Anadolu'da" bu insanlık hallerini etüd etmek için eşsiz karakterler sunuyor. Göze sokmadan, her birinin hayatına dalıp çıkıyoruz. Kolay dışa vurmadıkları kaygılarını, korkularını, yaralarını, kaybedişlerini, minicik diyaloglarla öğreniyoruz.

Ve elbette bu karakterlerin her birinin farklı sosyal ve idari mevkilerde bulunmasının yarattığı devasa alt metin var. Daha önce söylediğim gibi bazı güzel filmleri pek çok katmanda okuyabilirsiniz. "Bir Zamanlar Anadolu'da" bu anlamda müthiş bir politik malzeme sunuyor. Gece boyunca bir o yana, bir bu yana gidişleri bana altı yıl öncesinin çarpıcı Rumen filmi "Bay Lazarescu'nun Ölümü"nü anımsattı. O filmde de Bay Lazarescu'nun bürokrasinin elinde bir o yana bir bu yana can çekişmesini izlemiştik, 2.5 saat boyunca. Sanki orada insanın bürokrasinin elinde çırpınması söz konusuyken burada bürokrasinin insanın, doğal olanın eline düşünce anlamsızlaşmasını izliyoruz ama. Polis, asker, avukat, doktor, katil, hepsi acz içinde. Öyle bir sıkışmışlık ki bu, bugüne kadar tüm Nuri Bilge Ceylan filmleri açık havada, adeta iyi kötü bir iç dökümüyle biterken bu film otopsi odasının penceresinde, olabilecek en yoğun sıkışmışlık hissiyle bitiyor.

Eminim bu filmi izleyen bazı seyirciler eski Nuri Bilge Ceylan filmlerini özlemle anacaklar. Nasıl "eski Metallica"yı çok sevenler, "Coldplay ilk albümlerden sonra bozdu" diyenler varsa, bu da böyle olacak, kaçış yok. Ben bir sanatçının gelişimini izlemeyi sevenlerdenim. Nuri Bilge Ceylan'ın geldiği nokta da (bundan sonrasının merakını da kamçılayarak) beni çok tatmin ediyor, heyecanlandırıyor. Şu haliyle "Üç Maymun"da biraz ifrada vardırmaya başlayan aşırı estetizmini dizginlediği, muhteşem görüntüleri kadar muhteşem diyaloglarıyla sivrilen ve katman katman okunabilen nefis bir film "Bir Zamanlar Anadolu'da." Her şeyi bir kenara bırakın, tarifsiz güzellikteki "elma" planı için bile izlenebilir.

Thursday, September 29, 2011

filmekimi 2011

filmekimi yıl içindeki film festivallerinin en etkileyici programına sahip olanı. çünkü dünyanın önde gelen film festivallerinin büyük kısmı baharda yapıldığı için cannes, berlin, sundance gibi platformların en çok ilgi gören filmlerini toplamış oluyor. eh, bir anlamda !f istanbul'un önüne geçip belli sayıda filmi kapıyor, nisan'daki istanbul film festivaline kadar biraz tozlanması ya da insanların farklı metodlarla izlemesi muhtemel filmleri de ilk elden izletme işlevine sahip oluyor.

yani genelde iyi film ortalaması normal festivallerin çok üzerinde oluyor filmekimi'nde. bir de son birkaç yıldır getirilen film ve gösterim yapılan salon sayısının artmasıyla filmekimi bir haftalık sinema günleri deneyiminin ötesine geçmeye başladı. bu yılki program gerçekten de muazzam. haliyle dün lale kart sahiplerine çıkan biletlerin bugün tükenmeye yüz tuttuğu söylentilerine şaşırmamak lazım. eh, artık istanbul'da festival çılgınlığı da böyle bir şey. bin yıllık geyiği canlandırmam gerekirse, nisan ayında caddelerde uzun kuyruklar oluşturan, dört seansın tamamını dolduran "torino atı" vizyona girse kaç kişi tarafından izlenirdi derdiniz? ülkenin en büyük yönetmeninin cannes'dan ödülle dönmüş filminin boş salonlara oynadığını düşünürsek pek de umut yok! komik bir şekilde festivallerde canlanan bir sinema aşkından bahsediyoruz. cumartesi sabahı atlas sineması'nın önünden kimbilir kaç metre kuyruk uzayacak, ama bir gün bir arthouse filmi için sinema önünde kuyruk olduğunu göremeyeceğiz. kendimi de dışında tutmuyorum bunun, ama ben festival dönemi bir haftada 10-15 film izlemenin lezzetine bağlıyorum bunu, umarım ki çoğunluğun da motivasyonu bu olsun.

bu sene elbette en öne çıkan üç film lars von trier'nin "melankolia"sı, steven soderbergh'ün yıldızlar topluluğu "contagion"ı ve david cronenberg'in "a dangerous method"ı ("tehlikeli ilişki" çevirisine ne gerek vardı acaba?). gus van sant'ın "restless"ı da "dördüncü büyük" olarak değerlendirilebilir. bunların ötesinde benim için festivalin yıldızı "bisikletli çocuk." jean-pierre ve luc dardenne artık avrupa sinemasının en büyük yönetmenleri arasında ve her filmleri ilk gördüğümki kadar çarpmaya devam ediyor. bizim diyarda popülariteleri hala gereken düzeyde değil gibime geliyor, ama meraklısı zaten biliyordur. gözden kaçırmışlar için "söz," "oğul," "çocuk," "lorna'nın sessizliği," kısacası her filmleri çok özeldir.

lynne ramsay imzalı "we need to talk about kevin" cannes'da büyük övgü aldı. ramsay'in bir önceki filmi "morvern callar" intihar eden adamın sevgilisine bıraktığı kaseti soundtrack yapan, ağır ve karanlık bir filmdi. "kevin"ın da böyle çarpıcı detaylara sahip olmasını bekliyorum o yüzden. yine adadan devam edersek, hakkı teslim edilmemiş büyük oyuncu paddy considine'ın yönetmenliğini yaptığı ve başrolünde bir diğer büyük aktör peter mullan'ın olduğu "tyrannosaurus" etkileyici görünüyor. "jane eyre" de şu ana kadar yılın en yüksek eleştirilerini alan filmlerden birisi, izlenesi.

amerikan bağımsızları açısından bereketli bir program var. mike mills'in "thumbsucker"dan sonraki filmi "beginners" iyi eleştiriler aldı, ilgi çekici duruyor. farklı bir bilimkurgu gibi görünen "another earth," etkileyici bir psikolojik-gerilim havasındaki "martha marcy may marlene," jane campion'dan onaylı "sleeping beauty" ve sundance'te ödülü kapmış "another happy day" izlenebilir. ama buradaki en parlak iki film gözümüzü yollarda bırakan miranda july'dan "gelecek" ve cannes'da olağanüstü eleştiriler almış "the artist." bu son ikisi, filmekimi'nde nefesimi en çok kesen filmler diyebilirim.

keyifli filmlerin yönetmeni cedric klapisch'ten "acı tatlı tesadüfler" ve aki kaurismaki'den "umut limanı" avrupalılardan gözüme kestirdiğim iki film. zvyagintsev imzalı "elena" da rus yönetmenin önceki filmleri kadar çarpıcılık vaadediyor.

bir de kevinmacdonald'ın çok özel projesi "life in a day." londra'da afişlerini gördüğümde "filmed by you" cümlesini görünce vurulmuştum. youtube'da prömiyeri yapıldığında izlemediyseniz filmekiminde yakalamak ilginç olabilir. ama belki de bu filmi sinema perdesinde değil de işin ruhuna uygun olarak youtube'tan izlemek daha doğru olabilir!

şüphesiz lale kartla almaya başlayanlar almış, 1 ekim'e bırakanlar da seçkisini yapmıştır. ama olur a, benim gibi son dakikacılar vardır, umarım ki bu yazı onlara yardım eder.

Tuesday, September 27, 2011

ayakta kalmak: red hot chili peppers - i'm with you

josh klinghoffer red hot chili peppers kadrosuna katıldıktan sonraki ilk çalışmalarından biri. çalmaya başlıyorlar, ama flea "bir eksiklik var" deyip panikliyor. diyor ki "bildiğim şeyi yapmadığı için korktum. john'ın yaptıklarını yapmıyordu ve kenarda kendi bildiğini çalmaya devam ediyordu." genç josh'ın john frusciante'yi taklit etmeye çalışmaması gerçekten takdire değer. zira 2000'lerin en iyi gitaristlerinden birisinin kötü bir kopyası olmak var işin ucunda. ama unutmamak gerekiyor ki o frusciante aslında red hot chili peppers'ın en kilit üyesi. 1999'da flea'nın akıllara zarar bas partisyonlarını geri çekmesi ve grubun müzikal merkezini frusciante'ye teslim etmesi red hot chili peppers'ı bugün olduğu büyüklüğe getiren en kilit hamlelerden birisiydi. bu yüzden frusciante'nin yokluğunda red hot chili peppers'ın bambaşka bir grup olması kaçınılmazdı.

madem john yoktu, iki ihtimal vardı önde: 1) flea yeniden öne çıkacak, volümünü (hem hacim hem de ses düzeyinden bahsediyoruz) 1980'ler ve 1990'lar başı albümlerindeki seviyeye çekerek funk'a yükleneceklerdi.
2) john'un yokluğunda teknik anlamda sound'larında hiçbir şeyi değiştirmeyecek ve josh'ın kendi stiliyle çalmasına izin vereceklerdi.

red hot chili peppers ikincisini seçti. soloları seven, şarkılara etkili arpejler ve küçük riff'ler attırarak grubun melodik kalbi olan john gitti, ön planda olmayan, asıl özellikleriyle aslında çok iyi bir ritm gitarist josh geldi. tüm fark bu aslında. red hot chili peppers'ın "i'm with you"dan önce tüm açıklamalarında (bunun grubun kariyerinin en önemli olması, başka bir bakışla yeni bir grubun ilk albümü olması) albüme atfettikleri değer bundan. red hot chili peppers artık başka bir grup ve 20 yıl önce 17 yaşındaki bir çocukken gruba aldıkları elemanın aslında en kilit üye olması, en nihayetinde de onsuz var olabileceklerini kabul ettirme durumu. özet bu.

"i'm with you" bu anlamda red hot chili peppers'ın ayakta kaldığını kanıtladığı için önemli. zira yeni dönemlerinin ilk albümü olarak görüldüğünde fena değil. "brendan's death song" gibi 2011 model "breaking the girl" ayarında bir şarkı var. gençlik günlerinin enerjisine sahip "goodbye hooray," "californication" döneminin balladlarını anımsatan "police station" 1970'lerin elton john'una selam duran "happiness loves company" ve grubun daha önce gitmediği bir yere ulaşmış, heyecan verici "even you, brutus" iyi şarkılar. ve "did i let you know" josh'ın sorumluluk aldığında hem gitarı hem de geri vokaliyle daha iyi işler başarabileceğinin kanıtı, müthiş bir parça, albümün en iyisi.

ama ilerisi için umut vermeyi bırakıp bir gerçeğe de odaklanabiliriz "i'm with you"yu dinlerken. john frusciante'li dönemin her bir albümü bundan iyi. ve gelin şöyle bir test yapalım: gelecek yıl istanbul'da izleyeceğimizi umduğumuz bir gruptan bahsediyoruz. red hot chili peppers sahnedeyken bu albümden kaç şarkı çalsın istersiniz?