Sunday, March 27, 2016

Müzik Durduğunda


Bu yazıyı Blue Jean'in Ocak sayısı için yazmıştım. "Karikatüristlerin öldürülmesiyle başlayan, bir konser salonundaki katliamla biten 2015, müziğin öldüğü yıl mıydı?" diye sormuştum. Şimdi Türkiye'de sosyal yaşam ve sanat hayatının can çekiştiği zamanlardayken bu yazıyı hatırlatmak istedim. Bugünün bakışıyla neleri isabet ettirmişim, neleri ıskalamışım, nelerimiz benzer, nelerimiz ayrı, üzerine düşünmek iyi olur dedim. 

Normal şartlar altında, liste takıntılı bir müzik manyağı olarak her yıl olduğu gibi 2015 de biterken listeler üzerine kafa patlatmam gerekiyordu: Yılın albümü neydi, yılın şarkısını kim yapmıştı, en iyi konser hangisiydi? İlk 10’lar, 50’ler, 100’ler arasında kaybolmalı, listede 46. sırayı alacak albüm için bile vicdan muhasebesi yapmalıydım. Ama bu sene bunların hiçbiri içimden gelmedi. Çıkan listelere göz attım, kendi favori albümlerimi gözden geçirdim, ama hepsi biraz anlamsız geldi.
2015 siyahın, depresyonun, ölümün yılıydı. Mizah yaptıkları için öldürülen insanlarla başlamış, konsere gittiği için öldürülen insanlarla bitmişti. Bütün bunlar olurken, gerçekten şu albüm bundan daha iyi demenin bir anlamı var mıydı? 2015 “müziğin öldüğü yıl” mıydı acaba?
Rock tarihiyle haşır neşir olanlar “müziğin öldüğü gün” tabirine aşinadır. Buddy Holly’nin öldüğü 1959, Rolling Stones’lu Altamont festivalinde dört kişinin öldüğü 1969 veya John Lennon’ın cinayete kurban gittiği 8 Aralık 1980 de böyle cümleler kurdurtmuştu insanlara. Herbiri bir kuşağın müzik eşliğinde kurduğu hayallerin karardığı günleri simgeler. 13 Kasım 2015 gecesi de bizim kuşağımız için müziğin öldüğü gün müydü?

Biz ölüme, şiddete, teröre, baskıya, korkutulmaya alışkın bir toplumuz. Bu ülke, daha da geniş olarak dünyanın bu civarı savaşla iç içe olmuştur hep; hiçbirimiz de bunun dışında değiliz. Ama ben hayatımda hiçbir zaman, 13 Kasım gecesindeki kadar korkmadım. Eagles of Death Metal konserinde değildim, Paris’te değildim, Fransa ile aynı zaman diliminde bile değildim; ama hiçbir saldırıda bu kadar “terörize” olmadım. Çünkü daha önce hiç bu kadar “hedefte” hissetmemiştim. Bundan birkaç yıl önce yazdığım, hala Twitter hesabımın “girişine astığım” bir ifadem vardır: “Ben hep birlikte ‘Wake Up’ı, ‘Seven Nation Army’yi ya da ‘Where Is My Mind’ı söyleyen insanlarla hemşehri hissediyorum, başkasıyla değil.” Bir konserdeyken eğlenir, hüzünlenir, unutur, inanırsınız; kaçar veya yüzleşirsiniz. En önemlisi, bunu birlikte yaparsınız, yüz kişiyle veya yüz bin kişiyle beraber. Hayatınızda sadece bir defa gördüğünüz onca insanla birlikte şarkılar söylersiniz, sonra hayatınıza geri dönersiniz. Ama bir “an” paylaşmışsınızdır ve o an sizi birbirinize bağlar, o yeter.
Bataclan’daki saldırı, o yüzden beni en beklemediğim yerden vurdu. Günün karanlığında sığınabileceğim, her şeye rağmen özgürleşebileceğimi hissettiğim yegane yerde de güvende değildim artık. İstedikleri, bunu hissetmemizdi zaten.

"Onların silahları, bizim gitarlarımız"
Peki gerçeğin kurşun gibi ağırlığının yanında, şarkıların gücü neye yeterdi? İşte 2015 ve müzik muhasebesini yaparken hep bu soru çarptı yüzüme. İstesek de istemesek de bir savaşın içindeydik ve “onların silahları, bizim de gitarlarımız vardı” – bununla nasıl savaşılabilirdi? 89 insanın bir konsere gidip asla evine dönemediği bir zamanda en iyi şarkılar listelerinin nasıl bir anlamı olabilirdi ki?
Beni yanlış anlamayın: 2015’in yegane trajedilerinin Fransa’dakiler olduğunu iddia etmiyorum. Lübnan’dan Suruç’a, Dilek Doğan’dan Freddie Gray’e Aylan’dan Özgecan’a kadar insanın kalbini ezecek kadar acı gördük geçen sene boyunca. Bataclan, sadece en çok kaçıp sığındığımız yerde de yakalanabileceğimizin sembolüydü adeta.

Cevabı bulmuş ve ikilemimden çıkmış gibi davranmayacağım. Ama yine de cevabı müzikten başka bir yerde arayamıyorum. Eğer sadece müzik dinlemek istedikleri için hedefe konmuşsa insanlar, müziğe daha çok sahip çıkmaktan başka bir yol var mı, varsa da ben düşünemiyorum. Kendrick Lamar geliyor aklıma. Bu senenin en iyi albümü “To Pimp A Butterfly” mıydı, emin değilim. Ama “en 2015” albüm o. Amerika’da siyahların polis kurşunuyla öldürülmesine tepki olarak yapılan “Black Lives Matter” yürüyüşlerinde Kendrick’in ‘Alright’ı çalındı, söylendi çünkü. Kendrick aslında bu şarkıyı protestolarda kullanılsın diye yazmamıştı. Kendi sorunlarıyla yüzleşirken Tanrı’nın kendisi için bir planı olduğuna inanmaya çalışıyordu. “İyi olacağız, beni duyuyor musun?” diye sorduğu kişi kendisiydi aslında. Su yolunu buldu ve ‘Alright’ Amerika’da sokakların marşı oldu. 1960’larda özgürlükler için sokaklara dökülenler nasıl Bob Dylan’ın, Pete Seeger’ın şarkılarını marş belledilerse, 2015’te de Kendrick’in mesajı sokaklardaydı.

"Kazanırız, kaybederiz..." 
Yılın bir başka çarpıcı albümü Sufjan Stevens’ın “Carrie & Lowell”ıydı: Tamamen içe dönük, ailevi bir trajediyle hesaplaşma albümü. Sufjan’ın, kendisini küçükken terk eden (ve artık hayatta olmayan) şizofren annesiyle hesaplaşmasını (ve her şeyin sonunda onu affetmesini) anlatan bir küçük romandı adeta. Sonuna kadar kişisel, dibine kadar samimi: O kadar ki, bu yılki iki favori albümümden birisi olmasına karşın sıkça dinleyemiyorum, ağır gelebiliyor. Ama bir kayıpla böylesi büyük yüreklilikle yüzleşebilmesi ve olanca sadeliğine karşın birkaç dakikalık bir şarkıyla o kadar yoğun bir etki yaratabilmesi, müziğin sağaltıcı etkisinin simgesiydi bir bakıma. Tame Impala ve Björk de albümlerinde aşk acısı ile yüzleşti, Joanna Newsom masalsı atmosferlerinde zamanı ve hayatı sorguladı, Sleater-Kinney yine sol kanattan bindirdi: “Kazanırız, kaybederiz ama ancak birlikteyken kuralları yıkabiliriz.” Bu diyarda da Kaan Tangöze sessizce bağırıyordu: “Senin bir ideolojin varsa, benim de ideallerim var.”

Belki sokaklarda söylendiler, belki tek başına yürüyen bir kişinin kulaklıklarında çaldı sadece. Ama bu şarkılar (ve çok daha fazlası) bu yıl hayata karıştı. Bir şekilde, mutlulukta, depresyonda, kayıpta, zaferde, umutta, bir insanın ya da bir kitlenin hayatına dokundu. Bunu yapabilen şarkılar 2015’te de vardı elbette. Çünkü bazı insanlar bu dünyanın yüküyle ancak o şarkıları yazarak baş edebildiler, bazıları da ancak onları duyarak devam edecek gücü buldu. Mezarlıkta çalınan ıslık gibi, karanlık ne kadar büyürse onu aydınlatmak için yeni bir şarkı yazma ihtiyacı hissedecek birisi. Evet belki bu bir savaş ve hiç bitmeyecek. Ama dünyada sonuncumuz da kalsa, ağıdını yakarken yine müzik orada olacak.

Eagles of Death Metal basçısı Matt McJunkins’in Vice’a söyledikleri etkileyici: “Bizim işimiz müzik, hayatımız müzik ve bunu yapmama ihtimalimiz yok. İnsanların öykülerini duydukça, bunun durmamasını istedik. Her gece çalmak, kalabalıkta gülümseyen o yüzleri görmek, bizi devam ettiren şey bu. Bize bir konser verdiren şey bu. Çalma sebebimiz bu. Buna bir son verme ihtimalimiz yok.”

Grubun ön adamı Jesse Hughes’un da sözleri de noktayı koysun: “Paris’e yeniden gitmek için sabırsızlanıyorum. Bataclan yeniden açıldığında orada çalan ilk grup biz olalım istiyorum. Çünkü orası bir dakikalığına sessizliğe büründüğünde ben oradaydım. Dostlarımız rock’n’roll izlemeye gidip orada öldüler. Ben de oraya gidip yaşamak istiyorum.” 

Thursday, March 10, 2016

İstanbul 2016 Bahar Konserleri Takvimi


MART 
10 Mart Perşembe, Cate Le Bon, Salon İKSV
10 Mart Perşembe, Son Feci Bisiklet, Dorock XL
11 Mart Cuma, Amine Edge & Dance, garajistanbul
11 Mart Cuma, Bugge Wesseltoft - Erik Truffaz - İlhan Erşahin - Joe Claussell, Babylon Bomonti
11-12-13 Mart Cuma, Cumartesi, Pazar, Mark Eliyahu, Salon İKSV
12 Mart Cumartesi, Omar Souleyman, Babylon Bomonti
12 Mart Cumartesi, Kurban, Dorock XL
16 Mart Çarşamba, Lubomyr Melnyk, Salon İKSV
16 Mart Çarşamba, Genç Osman, Dorock XL
17 Mart Perşembe, Nadine Shah, Salon İKSV
17 Mart Perşembe, IAMX, garajistanbul
18 Mart Cuma, Sleep Party People, Salon İKSV
18 Mart Cuma, Melis Danişmend, Kadıköy Sahne
19 Mart Cumartesi, Büyük Ev Ablukada, Volkswagen Arena
24 Mart Perşembe, Glass & Fuji Kureta, Bronx Pi Sahne
25 Mart Cuma, DANdadaDAN, Salon İKSV
25 Mart Cuma, Adamlar, Dorock XL
25 Mart Cuma, Noisia, Mumdance, Babylon Bomonti
30 Mart Çarşamba, The Dears, Salon İKSV
30 Mart Çarşamba, GoGo Penguin, Babylon Bomonti
31 Mart Perşembe, Tonbruket, Salon İKSV 

NİSAN 
1 Nisan Cuma, Ane Brun, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, Kaan Tangöze, garajistanbul
2 Nisan Cumartesi, Emily Wells, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, DJ Koze, Babylon Bomonti
2 Nisan Cumartesi, Mabel Matiz, Dorock XL
6 Nisan Çarşamba, Xiu Xiu, Salon İKSV
6 Nisan Çarşamba, Òlöf Arnalds, Babylon Bomonti
7 Nisan Perşembe, William Fitzsimmons, Salon İKSV
8 Nisan Cuma, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Kadıköy Sahne
8 Nisan Cuma, Erkin Koray, Dorock XL
8 Nisan Cuma, Kalben, Bronx Pi Sahne
9 Nisan Cumartesi, Athena, Dorock XL
14 Nisan Perşembe, Nightmares On Wax, Babylon Bomonti
14 Nisan Perşembe, Ought, Salon İKSV
16 Nisan Cumartesi, Fallulah, Salon İKSV
22 Nisan Cuma, Get Well Soon, Salon İKSV
27 Nisan Çarşamba, Jose James, Salon İKSV
29 Nisan Cuma, Bang Gang, Salon İKSV

MAYIS 
2 Mayıs Pazar, Steven Wilson, Zorlu PSM 
15 Mayıs Cumartesi, Parkfest (Azealia Banks, Riff Cofen, Jain, Hey Douglas, Gökçe Kılınçer), KüçükÇiftlik Park 
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM 
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park 
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill Out Festival, Life Park 

YAZ
(Yaz konserlerini ayrıca toparlarız ama şimdiden önünü görmek isteyenler için ilk belirenler şöyle) 
5 Haziran Pazar, Die Antwoord
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
28 Haziran Salı, M83, Zorlu PSM
12 Temmuz Salı, Scorpions  
26 Temmuz Salı, Muse
8 Ağustos Pazartesi, Sia 

Thursday, March 3, 2016

!f İstanbul günlükleri - 2



  • !f İstanbul günlüklerinin ilk bölümü için tıklayın 
  • "2015 yılının en sevdiğim 50 filmi" listesi için tıklayın  


Aslında !f İstanbul üzerine yazdığım ilk yazıda ağırlıklı olarak her şeyi yazmışım. Festivalin son hafta sonunda izlediğim iki film, ödüller ve festival dışında izlediğim filmlerden bahsedip bu bahsi kapatayım. 

Keş!f jürisi, ödülü "Veşartî/Gizli" ve "Kaili Blues"a paylaştırmayı uygun bulmuş. Böylece dokuz yıllık Keş!f tarihinde ilk defa Türkiye'den bir film ödül almış oldu. SİYAD da "Gizli"yi ödüllendirdi. Benim izlediklerim arasında dikkate değer bulduklarım mistisizmle gerçekçiliği çarpıştıran "Kara At Hatıraları" ve stilize "MA" olmuştu. Ödüllendirilenler, izlemediklerim arasından çıktı, ikisini de bir şekilde bulup izlemek lazım. Aşk ve Başka Bi' Dünya bölümünün de kazananı İtalyan Pietro Marcello filmi "Kayıp ve Güzel" oldu, Jüri Özel Ödülü de festivalin en çok konuşulan filmlerinden, Berke Baş ve Melis Birder imzalı "Bağlar"a gitti. Kısalar arasında da İzleyici Ödülü'nün Yakup Tekintangaç'ın "Azad"ına gittiğini ekleyelim. 

Festivalin kapanış hafta sonunda "Yaramaz Bebek" hayal kırıklığı yarattı maalesef. Sebastian Silva imzalı film, Pablo Larrain'in yapımcılığı, kadrosunda Kristen Wiig ve TV On The Radio vokalisti Tunde Adebimpe'nin varlığıyla büyük merak uyandırıyordu. Çocuk sahibi olmak isteyen bir gay çift ve müstakbel taşıyıcı anne üçlüsü, iyi bir film vaadetmek için yeterliydi, ama zaten sallantılı giden film, son 20-25 dakikasında öyle bir saçmaladı ki anlatılmaz yaşanır. Yani Türkiye gibi bir yerde olsa, gay karşıtı anti-propaganda için çekmişler diyebilirdim. Gerçekten üzücü derecede kötü bir sondu. 

Neyse, festivalin sonu iyi oldu benim açımdan. "Çocuk ve Canavar" "Studio Ghibli yoksa biz varız" diyen, eğlenceli ve yaratıcı bir animeydi. "Karate Kid" veya "Creed" gibi filmlerde defalarca izlediğimiz usta-toy dövüşçü izleğine dokunurken hayvanların varlığıyla eğlenceli hale gelen, senaryosu çok derin olmasa da bunu yaratıcı detaylar ve zengin yan öykülerle zenginleştiren bir filmdi. Anime sevenler mutlaka tatmin olacaktır. 


Bu festival benim için keşif odaklıydı, deneysel, ters köşe filmleri kovalamaya çalıştım özellikle. Pek çoğunda da fazlasıyla tatmin oldum. Ama festivalin dışında da yakalanabilen pek çok filmden de bahsetmek isterim, çünkü 2015'in en iyilerinden bir kısmı da toplamdaydı. Mesela benim 2015'in en iyi filmi saydığım "Tangerine." "iPhone 5'le çekilen film" olarak biliniyor olabilir, ya da "başrollerinde iki transın olduğu film" olarak. Ama "Tangerine" bunlardan çok daha fazlasını yaptı. Biraz "Trainspotting"i ilk izlediğim zamanı (20 sene öncesini) hatırlattı. Bağımsız sinema korkusuz, çiğ ve sertken. "Tangerine" beni en çok bununla etkiledi: Yenilikçi dili, korkusuz tavrı, bir saniye bile nefes alma ihtiyacı hissetmeyen enerjisiyle. 

"Bir Genç Kızın Gizli Defteri" de bana öyle "taze" geldi. "Coming of age" hikayelerini fazlasıyla izledik, ama genç bir kızın tarafına çok nadiren geçtik. Bu kadar renkli ve yaratıcı bir genç kızın dünyasına ise daha da az tanık olduk. Bel Powley'nin olağanüstü performansıyla Kristen Wiig ve Alexander Skarsgard karşısında ezilmemesi de az iş değildi. Lily Tomlin'in perdeye unutulmaz bir lezbiyen karakter armağan ettiği "Grandma" da beni aynı şekilde etkiledi. Her iki filmin de kadın yönetmenlerin elinden çıkması tesadüf değildir herhalde. Kadınlar, perdedeki etkilerini gittikçe daha da güçlü hissettiriyorlar, endüstrideki önyargılar da hızla kırılmaya başlıyor. 

Geçen yılın en iyi animasyonu "Inside Out"tu belki, ama "Anomalisa" da başka bir yılda Oscar için iddialı olabilirdi. Charlie Kaufman duyarlılığı içeren bu film, karakterleri, depresif havası, seslendirmesindeki ustalıkla yarına kalacak bir iş. Lisa'nın "Girls Just Wanna Have Fun"ı söylediği sahne ise, neden bilmem, geçen yıl en içime dokunan sahnelerdendi. 



"Listen To Me Marlon" ve "What Happened, Miss Simone?" sanatçıların normlara uymak konusunda bugünkü kadar hevesli olmadıkları bir dönemden iki ikonu anlatan, çok özel belgesellerdi. Hani "Amy"nin günahını almayalım ama, (geçen yılın en çok konuşulan belgeseli olduğu için onu örnek veriyorum) Winehouse'tan çok daha etkileyici karakterler oldukları kesin. Bir kurmaca film de olsa "The End of the Tour"un David Foster Wallace'ını da Marlon ve Nina'nın yanına ekleyebiliriz. Jason Segel ve Jesse Eisenberg'ün karşılıklı döktürdükleri film, "Infinite Jest"in çıkmasından hemen sonrasında geçiyor ve erkek rekabetinin sinemada pek deşilmemiş taraflarına odaklanıyordu. Bir başka ekzantrik erkek, Kurt Cobain de "Montage of Heck"te perdeye yansıdı. Hayatını çok iyi de bilsek, Kurt'ün "ev hali"ni görmek, en mahrem hallerini izlemek, en editsiz ses kayıtlarını dinlemek özel bir deneyimdi. 

Pek içine giremediklerimden de bahsetmeli: Hou Hsiao-Hsien sinemasını çok severim, ancak nefes kesici görselliğine karşın "Suikastçi"nin içine giremedim mesela. Gaspar Noé'nin "Aşk"ından da bahsedeyim biraz: Gündeme sadece seks sahneleriyle gelmesine karşın "Aşk" aslında bir aşk filmi, daha doğrusu bir "aşk acısı" filmi. Film en çok baş karakterin kendi başına (iç sesiyle) kaldığı anlarda gerçek hale geliyordu. Geri dönüşlerin bir kısmı yıkıcı etki yaratsa da, filmin süresi ve seks sahnelerinin odak dağıttığını düşündüm. Gaspar Noé'nin yönetmenlik gücüne hayran olan ve "Enter The Void"ı 2000'lerin en yaratıcı sinema deneyleri arasında sayan biri olarak elindeki materyale haksızlık ettiğini düşündüm. 

Friday, February 26, 2016

!f İstanbul günlükleri - 1


!f İstanbul, 15. yılına yakışır bir programla geldi. Şu ana kadar izlediklerimden notlar burada. Festivalin sonuyla birlikte ikinci posta da buralarda olacak. 

James White (Josh Mond) 
Geçen yılın en iyi bağımsız filmlerinden biri olduğunu duyuyorduk, övgülerin haklı olduğunu da test edip onayladık. “Girls” çıkışlı Christopher Abbott ve “Sex and the City”nin Miranda’sı Cynthia Nixon, son yıllarda perdenin gördüğü en iyi anne-oğullardan birisi olmuşlar; James ve Gail rolünde. James’in ailevi problemlerle boğuşmasını, bolca alkol alıp dağıtmasını, bütün bunlar olurken dikiş tutturmaya çalışmasını izliyoruz film boyunca. Belki “20’lerindeki New York’lu gencin tutunamama öyküsü” benzeri çok şey izledik, ama Josh Mond, iki oyuncusunun da katkısıyla, samimi, gerçek bir şey yakalıyor burada. Çok şık film, ilginize layık.  

Sonita (Rokhsareh Ghaemmaghami)
Sonita gencecik bir kız: Taliban’dan İran’a kaçmış ama ailesinin bir kısmı hala Afganistan’da. Onu hayata bağlayan şey, müzik. Oldukça da yetenekli bir rapper. Başlık parası derdini anlattığı “Satılık Gelin” adlı parçası bunun kanıtı. Varolma mücadelesi sırasında belgesel yönetmeni Ghaemmaghami de devreye giriyor, filmin öznesi ile nesnesi bulanıklaşıyor. Sonita’nın Afganistan’a gönderilmesinin tartışıldığı bir sahnede, kameraman ve sesçi de muhabbete dahil oluyor, fikirlerini ortaya döküyor: Dördüncü duvarı bırakın, evde taş üzerinde taş kalmıyor (Bu anlamda bir başka İran filmi “Taksi”nin finalindeki gül sahnesi de geliyor tabii akıllara). İranlı yönetmenlerin sinemaya ve politik öykülere yaklaşımı gün geçtikçe daha çok ilgimi çekiyor, belki malum sebeplerdendir. Ama bunun ötesinde de, “Sonita,” müziğin gücünün, şarkılarda gerçeği anlatma tutkusunun en çarpıcı ifadelerinden birisi.  Dilerim ki bu filmi daha fazla insan izler, dilerim ki Sonita hayal ettiği yerlere gelir ve hikayesi dünyanın buralarındaki pek çok kişiyi, özellikle kadınları etkilemeye devam eder.

Tig (Kristina Goolsby, Ashley York)
Tig Notaro, Amerikalı bir komedyen. 2012 yılında kanser olduğunu öğrendi, annesini kaybetti, hayatının aşkını buldu ve kariyerini değiştiren bir performansa imza attı. Netflix için hazırlanan bu belgese, Notaro’nun hayatını ve kariyerini tepeden tırnağa değiştiren o bir seneye odaklanıyor. “Mizah travmalardan beslenir mi” gibi bir sorudan ilerliyor belki ve bir yandan onun en mahrem anlarına da eğiliyor. Yeri yerinden oynatan bir belgesel değil, ama benim gibi Amerikan komedyenlerine özel bir ilginiz varsa dikkatinizi çekecektir.

Blur: New World Towers (Sam Wrench)
Daha “No Distance Left To Run”ı izleyeli beş sene olmuşken yeni bir Blur belgeseli ne söyleyebilir, bilmiyordum. “New World Towers,” grubun bir araya geldiği ve sonradan “The Magic Whip” albümüne dönüşecek Hong Kong kayıt seanslarına eğiliyor. Ve ardından gelen Hyde Park konserine. Belgeselin içeriği, “No Distance”a kıyasla zayıf da olsa o konseri izlemek çok güzel geldi, zira geçen yaz ben de o konserdeydim. Onun ötesinde, grubun koyu hayranları dışında çok önemli bir belgesel sayılmaz. Graham Coxon’ın “Whatever”ı söylemesi ve Damon Albarn’ın şu sözleri dışında: “Bir tarafım ‘Blur olmadan nasıl yaşayabilirim?’ diye soruyor, bir yanım da ‘Bunun sonsuza dek sürmesini bekleyemezsin’ diyor. Bu da beni üzüyor çünkü ‘sonsuza dek,’ ‘sonsuza dek olmamasından’ daha iyi.”  



MA (Celia Rowlson-Hall) 
Yönetmen, koreograf ve dansçı: Celia Rowlson-Hall’un bu üç sıfatı da, ilk filminde kendini sonuna gösteriyor. Rowlson-Hall, kendisinin canlandırdığı Meryem Ana’yı günümüze getiriyor, Amerika’nın ortasına bırakıyor. Başına gelenler, tuhaf, absürd, komik, acı verici. Bütün yolculuğu diyalogsuz aktarıyor, bildik tabirle “görüntülerle düşünüyor.” Renk paleti ve çerçeveleri, ilk film çaylaklığını hissettirmeyen yetkinlikle. Kimilerine zorlayıcı gelebilir, ama özgün bir ilk filmle karşı karşıyayız. İzlediğim kadarıyla Keş!f ödülünün de en kuvvetli iki adayından biri.

Uncle Howard (Aaron Brockner) 
Howard Brockner, henüz 35. yaşgününden 72 saat önce hayatını kaybetmiş bir yönetmen. 1989’daki ölümüne kadar iki belgesel, bir de kurmaca film sığdırmayı başarmış hayatına. Çektiği filmler, özellikle Burroughs belgeseli, onun 1980’ler New York kültürel hayatına girmesini sağlamış. Düşünün, Burroughs’la, Ginsberg’le, Patti Smith’le, Andy Warhol’la aynı ortamda bulunuyor, filminin sesçisi Jim Jarmusch, görüntü yönetmeni Tom DiCillo zaten. “Amcam Howard” hem pek bilinmeyen, yolun başında kesilmiş bir kariyerin öyküsünü anlatıyor, hem de arşiv görüntüleriyle bahsettiğim dönemin sanat ortamına eşsiz bir bakış sağlıyor. Ama en önemlisi, filmin yönetmeni Brockner’ın amcasına sevgi ve özlem dolu bir mektubu oluyor. Tüm bu unsurlar filmin ayrı arı değerli olmasını sağlıyor.

Der Nachtmahr (Akiz) 
Tam bir arthouse psikolojik korku filmiyle karşı karşıyayız. Yüksek volüm ve epilepsi krizleri yaratabilecek renk patlamalarını da ekleyin. Durun… Göründüğü kadar korkutucu değil. Tina’ya görünmeye başlayan bir yaratık söz konusu. Yönetmen Akiz burada ilginç bir şey yapıyor: Yaratığı ilk başta bir korku unsuru veya Tina’nın şizofreni belirtileri olarak sunarken yavaş yavaş size taraf değiştirtiyor. Spoiler’a kaçmamak için duruyorum, ama biraz tedirgin olmaktan çekinmiyorsanız, psikolojik korku filmlerini ve onlarda okumalar yapmayı seviyorsanız sizi tatmin edecektir.

Kara At Hatıraları (Shahram Alidi)
Bazı coğrafyalarda ölüm hikayenin sonu olmuyor. Başka trajedilerin, maceraların başlangıcı oluyor. Bu yanıyla “Güneşe Yolculuk”u anımsatıyor “Kara At Hatıraları.” Yeşim Ustaoğlu’nun filmi kadar usta işi olmasa da, katı gerçeklikle mistisizmi birleştirmesi, bazı sahnelerin gerçekten atın hafızasında geçmesi gibi sıradışı işler yapıyor Alidi. Filmde rol alan Berrak Tüzünataç ve Vildan Atasever’in yaptıkları işin, böyle bir zamanda kolay olmadığını da eklemek gerek, takdire şayan. İçinde bulunduğumuz iklimin de etkisiyle Keş!f ödülünü alacağını tahmin ediyorum. Ama asla hak etmediği söylenemez. 

Kırıntılar (Miguel Llanso) 
Bugüne kadar gördüğünüz tüm post-apokaliptik filmlerden daha düşük bütçeli, alt perdeden bir işle karşı karşıyayız. Etiyopya’da geçen ilk distopya da olabilir. İnsanların tanrı yerine Michael Jordan’a taptıkları, bugünün ikonlarının mitoloji haline geldiği bir çağın resmedildiği ilk film de olabilir. “Kırıntılar” böyle ilginç birkaç çıkış noktasına sahip, ama 68 dakika boyunca bu birkaç satırda anlattığımın ötesine pek de geçilmiyor. İspanyol yönetmen Miguel Llanso, konuyu pek derinleştiremeden ya da yeterince eğlenceli hale getiremeden bırakıyor.

Wednesday, February 10, 2016

2015'in en sevdiğim filmleri


50- Hazine (Corneliu Porumboiu) 
49- Güeros (Alonso Ruizpalacios) 
48- What We Do In The Shadows (Jemaine Clement & Taika Waititi) 
47- Victoria (Sebastian Schipper) 
46- Heaven Knows What (Ben Safdie & Joshua Safdie) 
45- Steve Jobs (Danny Boyle) 
44- Bridge of Spies (Steven Spielberg) 
43- Eden (Mia Hansen-Love) 
42- The Club (Pablo Larrain) 
41- What Happened Miss Simone? (Liz Garbus) 
40- Room (Lenny Abrahamson) 
39- Jurassic World (Colin Trevorrow) 
38- The End of the Tour (James Ponsoldt) 
37- Beden (Malgorzata Szumowska) 
36- Ned Rifle (Hal Hartley) 
35- Me, Earl & The Dying Girl (Alfonso Gomez-Rejon) 
34- Son of Saul (Lazslo Nemes) 
33- Amy (Asif Kapadia) 
32- The Peanuts Movie (Steve Martino) 
31- Dheepan (Jacques Audiard) 

30- Taksi (Cafer Panahi) 
29- The Hateful Eight (Quentin Tarantino) 
28- Love & Mercy (Bill Pohlad) 
27- Tu Dors, Nicole (Stephane Lafleur) 
26- The Revenant (Alejandro Gonzalez Inarritu) 
25- Mistress America (Noah Baumbach) 
24- Özgürlük Tepesi (Hong Sang-soo) 
23- Dope (Rick Famuyiwa) 
22- Star Wars: The Force Awakens (J.J. Abrams)
21- Irrational Man (Woody Allen)
20- The Diary of a Teenage Girl (Marielle Heller) 
19- Grandma (Paul Weitz) 
18- Cobain: Montage of Heck (Brett Morgan)
17- Straight Outta Compton (F. Gary Gray)
16- Ex-Machina (Alex Garland)
15- Chi-Raq (Spike Lee)
14- Clouds of Sils Maria (Olivier Assayas)
13- 45 Years (Andrew Haigh)
12- Spotlight (Tom McCarthy)
11- Anomalisa (Charlie Kaufman & Duke Johnson) 

10- Mustang (Deniz Gamze Ergüven)
9- Youth (Paolo Sorrentino)
8- Phoenix (Christian Petzold)
7- The Big Short (Adam McKay)
6- Inside Out (Pete Docter) 
5- Carol (Todd Haynes)
4- The Lobster (Yorgos Lanthimos)
3- While We're Young (Noah Baumbach)
2- Mad Max: Fury Road (George Miller)
1- Tangerine (Sean Baker) 

Sunday, December 27, 2015

2015'in En İyi Albümleri


Bu yılın büyük bölümünde 2015'in bir numarasına Sufjan Stevens'ı koyacağımı düşünüyordum. Hepimiz gibi beni de etkileyen, çok güzel bir albümdü "Carrie & Lowell." Ama yazın başında yaptığım "yılın şu ana kadar en iyileri" listesinde bile Sufjan'ı zorlayabilecek tek ismin Kendrick olduğunu yazmıştı. Son günlerde de 2015 üzerine bolca düşünürken "To Pimp A Butterfly"ın "yılın albümü" payesini daha çok hak ettiğini hissettim. Birincisi, "To Pimp A Butterfly" daha 2015'e, "bugüne" ait bir albüm. İkincisi, sanatçıların müzikal olarak kendilerini zorlamaları, sınırlarını genişletmeleri beni çok etkiliyor. Bu listede beni şaşırtan albümlere belirgin şekilde torpil geçtiğim sır değil. Kendrick dışında Grimes, SOPHIE, Jenny Hval, U.S. Girls, hatta Justin Bieber gibi "ters köşe" albümlerin bolca bulunması biraz bundan. Benim için bu yılın en iyileri böyleydi. "Vintage" bir yıl sayılmaz, ama yine de iyi şeyler dinlemişiz işte. 

1.       Kendrick Lamar – To Pimp A Butterfly
2.       Jamie XX – In Colour
3.       Sufjan Stevens – Carrie & Lowell
4.       Grimes – Art Angels
5.       Tame Impala – Currents
6.       Courtney Barnett – Sometimes I Sit and Think, and Sometimes I Just Sit
7.       Kurt Vile – b’lieve i’m goin down
8.       Torres – Sprinter
9.       Florence + the Machine – How Big, How Blue, How Beautiful
10.   SOPHIE – Product
11.   Blur – The Magic Whip
12.   Can Güngör – Silik Düşler
13.   Father John Misty – I Love You, Honeybear
14.   Natalie Prass – Natalie Prass
15.   Julia Holter – Have You In My Wilderness
16.   Foals – What Went Down
17.   Waxahatchee – Ivy Tripp
18.   Jenny Hval – Apocalypse, Girl
19.   The Weeknd – Beauty Behind The Madness
20.   U.S. Girls – Half Free
21.   Joanna Newsom – Divers
22.   Jason Isbell – Something More Than Free
23.   Holly Herndon – Platform  
24.   Kamasi Washington – The Epic
25.   Deafheaven – New Bermuda
26.   Public Service Broadcasting – The Race For Space
27.   Built To Spill – Untethered Moon
28.   Wilco – Star Wars
29.   Viet Cong – Viet Cong
30.   Sleater-Kinney – No Cities To Love
31.   Björk – Vulnicura
32.   FFS – FFS
33.   Kasey Musgraves – Pageant Material
34.   Beach House – Depression Cherry
35.   Panda Bear – Panda Bear Meets The Grim Reaper
36.   Baroness – Purple
37.   Earl Sweatshirt – I Don’t Like Shit, I Don’t Go Outside
38.   Tobias Jesso Jr – Goon
39.   Unknown Mortal Orchestra – Multi-Love
40.   VHÖL – Deeper Than Sky
41.   Mac DeMarco – Another One
42.   Beach Slang – The Things We Do To Find People Who Feel Like Us
43.   CHVRCHES – Every Open Eye
44.   Noel Gallagher’s High Flying Birds – Chasing Yesterday  
45.   Speedy Ortiz – Foil Deer
46.   Destroyer – Poison Season
47.   My Morning Jacket – The Waterfall
48.   Justin Bieber – Purpose
49.   Chris Stapleton – Traveller
50.   Future – DS2 

Friday, July 10, 2015

Yazın en güzel akşamı: Gece Gezmesi


İstanbul Caz Festivali'ni heyecanla beklemek için koyu cazsever olmanıza gerek yok, biliyorsunuz. Hatta cazdan doğrudan etkilenmemiş, pop, rock, indie sanatçılarının konserleri çoğu sene o yılın en çok konuşulan olayı oluyor: Grace Jones'tan Nick Cave'e. Normal, dünyadaki pek çok caz festivalinde durum bu: Montreux'de Jamie XX ve SBTRKT çalıyor bu sene.

Bu sene için festivalin en büyük ismi Jools Holland gibi görünüyordu (afişlerde, tanıtımlarda kapladığı yer açısından). Holland müthiş bir piyanist ama konserinde epeyce sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Marc Almond'ın çıkacağını bilmesem sonlarına kadar kalmazdım sanıyorum. Gecenin kendi adıma kazancı Imelda May'in heyecan verici performansı olmuştu. Ama salı gecesi konsere giderken bile büyük bir heyecan taşımıyordum. Haftanın asıl olayının çarşamba gecesi olacağını düşünüyordum, en azından benim zevklerim doğrultusunda. Yanılmadım.

Gece Gezmesi, yeni bir format değil. Daha önce Tünel tarafında da benzer bir etkinlik düzenlenmişti. Ama son bir, bir buçuk senede İstanbul'un en çok nefes alınan yeri olan Kadıköy'e geçilmesi şüphesiz önemli bir farktı (Kadıköy bu bir buçuk seneden önce de nefes alıyordu elbette, ama bu kadar "vaha" haline gelmemişti). Tamamı yerli, çoğu genç grup, ilçenin farklı noktalarında sekiz farklı konser mekanına dağılacaktı; insanlar da bunların arasında mekik dokuyacaktı. SXSW havasında, çok güzel fikir. İşin içinde İlhan Erşahin ve Neşet Ruacan gibi cazcılar vardı ama o gece sahne alacak isimlerin büyük çoğunluğu ilk albümünü son bir iki sene içinde çıkarmış (ya da hiç albüm çıkarmamış), İstanbul'un hareketli indie müzik sahnesinden isimlerdi.


Bilekliğimi St. Joseph'liler Derneği'nden aldım, ilk biramı da alıp Barıştık mı'yı izlemek üzere bir yerlere oturdum. Daha hala erkendi, ortalık yeni yeni doluyordu. Birkaç şarkı dinledim, açılış için iyi geldi. Müziklerinin her bir yapısı "evrensel" de olsa, Barış Demirel'in trompetinde "buralı" bir tını var. Bu karışıma kof bir "sentez" mantığıyla ölçüp biçerek değil, doğallıkla ulaştıkları belli. Müziklerinin inişleri ve çıkışlarıyla sürprize açık olduğunu ve dinleyiciyi "ayık" tuttuğunu da belirtmek lazım. Festivalin ismiyle müsemma caz var Barıştık mı'da, ama gecenin diğer "indie" gruplarıyla da hem tarz hem tavır olarak ortak bir damara sahip olduklarını da söylemeli. Hemen üst sokakta All Saints Moda Kilisesi'nde Burcu Tatlıses ve Cihan Mürtezaoğlu vardı. Kilisenin girişinde 8-10 kişilik bir kuyruk vardı, içerisi dolduğu için birileri çıktıkça içeri birilerini alıyorlardı. Bir kişi çıktı, "Tek kişi bekleyen var mı?" diye sorulunca sırada tek kişi bekleyen bir ben olduğum için içeri girdim. Kilise konserleri SXSW'te hep olan bir şeydir, gitmesem de videolardan çarpıcı bir deneyim olduğunu biliyorum. Tatlıses ve Mürtezaoğlu'nun yaptıkları müzik de o deneyime katkıda bulundu. Birer akustik gitar ve birer vokal; hepsi o. Sırasıyla birer şarkı söylediler, diğeri eşlik etti. Kilisenin içi sıcak ama sorun değil. Hem Tatlıses, hem Mürtezaoğlu üzüldükçe dinlenip sonra daha çok üzen güzel müzikler yapıyorlar. Sesleri de birbirine yakıştı, mekanda da akustik vasatın üzerindeydi; zaman zaman büyülü bir atmosfer oldu (yine de hakikaten üzülüyor insan dinledikçe). Ben Can Güngör'ü izlemek üzere çıktım, ama daha sonra Kaan Boşnak çıkacaktı, aklım kalmadı değil. Hazır içeri girmişken çıkmamak da bir tercihti çünkü. Neyse, sonunda çıktığımda sokağın ucuna kadar bir kuyruk olduğunu gördüm. O kilisedeki yer değerliydi tabii ama gitmeliydim, çünkü Can Güngör bence bu yılın en güzel albümlerinden birisini yapmıştı. Muhtemelen Türkiye'de bundan daha güzel bir albüm çıkmayacak bu sene. Tertemiz, sakin bir şarkıcı/şarkı yazarı müziği, su gibi akan, yormayan müzisyen performansları, kimi zaman hikaye anlatan, kimi zaman da bilinç akışından ibaret duran sözler... Tamamen "olmuş" bir müzik onunki, fazlası eksiği yok. Sahnede de olması gerektiği kadar çalıyor grubuyla (ki grubu da Biz'in Mehmet Güren haricindeki üyelerinden oluşuyor. Mehmet aynı ekibin Nilipek'le de çaldığını söyledi ki aslında bu "imece" usulü son dönemde İstanbul indie sahnesinin paslaşmalarını, dayanışmalarını göstermesi açısından anlamlı). Tertemiz bir performans.


Kilise çıkışında Can Güngör'ü yakalamak için uğraşmayıp Yeldeğirmeni tarafına gitmek de bir yol olabilirdi. Kalben ve Can Kazaz'ı yakalardım, ama yolda çok vakit kaybedeceğimi düşündüm. İKSV'den Harun İzer bu işi bisikletiyle hallediyordu mesela (bisiklete son binişim 10 küsur dikişle sonuçlandığı için bana uygun bir opsiyon değildi). Ben de Moda Sahnesi'ne gittim. The Away Days memleket sahnesinin çalışkan gruplarından birisi. Çizenbayan Elif sayesinde neredeyse ilk konserlerinden beri izliyorum ve mesafe kat ettiklerini söylemem gerekiyor. Can artık sesini daha cesur kullanıyor, sesinde yeni bir ton keşfetmeye başlamış. Grubun sahne enerjisi de iyi. The Away Days'in en büyük handikapı olarak gördüğüm şarkı yazımında da kendilerini geliştiriyorlar. Bu sadece grubun problemi değil aslında: Dream pop gibi bir janrda kalabalıktan sıyrılmak zor. Şarkıların birbirlerinden ayrılması da öyle. The Away Days çaldıkça, yazdıkça, kaydettikçe daha özgün şarkılar yazmaya devam edecek.

Sahneyi Gaye Su Akyol devralmadan önce kalabalığa bakıp sebepsizce duygulandım: "Hafta içi bir gece saat 23:30 ve bir salon dolusu insan konser izlemeyi bekliyor." Gaye Su Akyol'un müziği bana hitap eden bir müzik değil. Ama bunun bir önemi yok, ilk şarkı "Abbas"ta görüyorum ki kendi kitlesini fazlasıyla bulmuş zaten. Akyol'un nağmeli vokallerine her nakaratta seyircilerin korosu katılıyor. Batı işi, kimi zaman surf'e kayan gitarlarla meyhane kokulu sanat müziği vokalleri belki birkaç sene önce kimsenin aklına yatacak bir karışım değildi, ama burada belli ki kimya tutmuş. Dediğim gibi, benim (şimdilik) sevdiğim bir müzik değil, ama bu, Akyol'un bu müziği iyi yaptığını ve sahnede de layığıyla iyi icra ettiği gerçeğini değiştirmiyor. O uzaya giden gitmiş yani.

Yine Bahariye civarlarında Living Room'da Neşet Ruacan Quartet'i dinleyeyim dedim sonra, açıkça söylemek gerekirse fazladan bir mekan daha görmek, fazladan bir grup daha izlemiş olmak için. Yine sıra var: Çarşamba gecesi bir kulüpte müzik dinlemek için dışarıda bekleyen bir iki düzine insan. Ben duygulanıyorum bunlarda arkadaş! Ama sırada daha çok zaman geçirmek istemedim, Karga'da Alpman and The Midnight Walkers'ı dinleyerek geceyi kapatayım istedim. Hem Alpman'ın müziğini seviyorum, hem de Gaye Su Akyol'un efkarından sonra biraz yükseltmek için iyi olur diye düşündüm. Hala kalabalıktı içerisi. Sonuna yetişmiştim ama olsun, duyduğum kadarı da final için yetti.

Neticede harika bir akşamdı: Güzel müzikler, tanıdık yüzler, konser aralarında güzel sohbetler, karşılaşmalarla geçti. En güzeli, müzik için oradan oraya koşturan bir kitlenin varlığıydı galiba. İlk etapta 50 liranın öğrenciler için biraz fazla olduğunu düşünüyordum (böyle sekiz mekanda, neredeyse 20 gruplu bir operasyon için 50 lira makul olabileceğini kabul ediyorum ama düşüncem bu) ve konserler boş geçecek diye korkuyordum ama gördüğüm yaş ortalaması genel Caz Festivali kitlesinin altındaydı, demek ki kitlesine ulaşmıştı. Kadıköy sokaklarında müzik için koşturan, çaba sarf eden, konser aralarında müzik konuşan insanlar... Çarşamba gecesi Kadıköy sokaklarında müzik duyulan değil, hissedilen, dokunulan bir şey haline gelmişti. Salondan sahneden çıkıp semtin kendisi oluvermişti. Festival de böyle bir şey olmalıdır zaten. Çalanların, organize edenlerin, gelip dinleyenlerin hepsinin yüreklerine sağlık. 

Saturday, May 9, 2015

İstanbul 2015 Yaz Konserleri Takvimi


MAYIS  
9 Mayıs Cumartesi: Dimitri Vegas - Like Mike (Top 100 DJ's), KüçükÇiftlik Park
10 Mayıs Pazar: The Dø, Kadebostany, Princess Chelsea, Kalben (Parkfest), KüçükÇiftlik Park
14 Mayıs Perşembe: Blind Guardian, KüçükÇiftlik Park
23 Mayıs Cumartesi: Anna Calvi, Goat, Wild Beasts (Babylon Soundgarden), Babylon Kilyos
23 Mayıs Cumartesi: Anathema, garajistanbul
23-24 Mayıs: Slowdive, Thievery Corporation, Ghostpoet, Yacht, Balthazar, Pantha du Prince, Chill Out Festival, Life Park
30 Mayıs Cumartesi: OneRepublic, Volkswagen Arena
30 Mayıs Cumartesi: Selda & Boom Pam, Wooden Wisdom (Elijah Wood + Turquoise Wisdom), (Ekşi Fest), Life Park
31 Mayıs Pazar: Alt-J, Mew (1st Harvest Festival), KüçükÇiftlik Park

HAZİRAN 
2 Haziran Salı: Mudhoney, Shellac, Salon İKSV
11 Haziran Perşembe: Dying Fetus, Kadıköy Sahne
13-14 Haziran: James Blake, Tom Odell, Metronomy, Hot Chip, Julian Casablancas+The Voidz, José Gonzalez, Little Dragon, Fink, Everything Everything, Austra (One Love 14), Life Park

TEMMUZ 
1 Temmuz Çarşamba: Joan Baez (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi
2 Temmuz Perşembe: Marcus Miller - Afrodeezia (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi
6 Temmuz Pazartesi: Melody Gardot - Wojtek Mazolewski Quintet (İstanbul Caz Festivali), Sepetçiler Kasrı
7 Temmuz Salı: Jools Holland - His Rhythm And Blues Orchestra feat. Marc Almond - Imelda May (İstanbul Caz Festivali), Harbiye Açıkhava Sahnesi

AĞUSTOS 
1-2 Ağustos: Korn, Apocalyptica, Soulfly, Gojira, Behemoth, My Dying Bride, Annihilator, Dark Tranquillity, Unleashed, Korpiklaani (Rock Off), Cosmos
14 Ağustos Cuma: The Charlatans, KüçükÇiftlik Park
19 Ağustos Çarşamba: Enrique Iglesias, KüçükÇiftlik Park
29-30-31 Ağustos: Mastodon, Kreator, Arch Enemy, Therion, Katatonia, At The Gates, Carcass, Moonspell, Rotting Christ, Ensiferum (%100 Metal Fest, Headbangers' Weekend), KüçükÇiftlik Park

EYLÜL 
11 Eylül Cuma: Skrillex, KüçükÇiftlik Park
11 Eylül Cuma: Jessie J, Volkswagen Arena