Monday, November 12, 2012

Green Day - ¡Uno!

Beş ayda üç tane albüm yayınlayacak olmak pek çoğu için riskli bir proje olabilir, dolayısıyla büyük stres yaratabilir. Green Day’in üçlemesinin ilk halkası “¡Uno!”su ise gruba yeniden hayat veren bir kayıt. Green Day de zaten bir karavananın arkasından bomba patlatmayı sever. “Insomniac”ın ardından “Nimrod,” “Warning”in ardından “American Idiot” gibi. “21st Century Breakdown” da güzellikleri olan bir albüm olmasına karşın üç parçalı bir rock opera olma iddiasının altını müzikal olarak yeterince dolduramıyordu. Süresi içerisinde kendini tekrar eden melodilerin fazlalığı, grubun yüksek hacimli sound’u altında nefes alamamaya başladığının simgesi gibiydi adeta. Şüphesiz dönemine göre çok sattı ama Green Day için bir yolun sonuna gelindiğinin işaretiydi. Başka bir yola düşmek gerekiyordu ve işte “¡Uno!” o yolun ilk adımı. 

Büyük konseptten, devasa sound’dan uzakta gerçek rock’n’roll var “¡Uno!”da. AC/DC’nin keskin ve matematiksel riff’lerini ve The Beatles’ın yakalayıcı melodileriyle buluşması gerçekleşiyor burada. Ve bunu gevrek gitar tonlarıyla, inceltilmiş sound’larıyla yapıyorlar. Üç adam, stüdyo numaralarından, ekstra gitaristten muaf tutuyorlar müziklerini. Dolayısıyla eski Green Day’e, üçlünün punk yıllarına daha yakın duruyorlar. Bu, orta okul yılları “Dookie”yle geçmiş, gitarı eline aldığında ilk öğrendiği rock şarkıları ‘When I Come Around’ ve ‘Basket Case’ olmuş benim için müthiş haber. "Nimrod"a da yakışabilecek açılış şarkısı 'Nuclear Family'de "Dünyaya atlıkarınca gibi bineceğim" haykırışı Billie Joe'nun koruduğu fırlama çocuk ruhunun göstergesi. "Kes sesini çünkü çok konuşuyorsun ve zaten hiç umrumda da değilsin" dizeleriyle 18 yıllık "Dookie"ye yakın duran 'Let Yourself Go'da da benzer bir enerji patlaması var.

Ama “¡Uno!”yu güzel yapan sadece bu değil, Green Day'in yeniden "arayan" bir grup olmaya başlaması. Single'lardan 'Kill The DJ'in dans havasını duydunuz zaten ama 'Sweet 16' 1980'lerin alternatif rock'ını anımsatıyor ve resmen R.E.M. yumuşaklığında! 'Troublemaker' ise Suede'in 'Can't Get Enough'ının kuzeni gibi. Albümün hazinesi ise 2012'nin en güzel alternatif rock single'ı saydığım 'Oh Love.' Kapanışta gelişiyle adeta "Punk için geldik, şarkılar için kaldık" dedirtiyor dinleyene. Punk'tan disco'ya, oradan rock'a kıvrılan bir şarkı koleksiyonunun, The Clash-vari bir şarkı spektrumunun noktasını bir aşk valsiyle koyuyor 'Oh Love' ve "¡Uno!"nun finalini hakkıyla yapıyor.

 Son söz mü? Özlenen Green Day geri döndü. Üstelik bu daha sadece başlangıç.

Thursday, November 8, 2012

Ü-Berlin




Ben İngiliz muhibi, Selmin de Fransız tedrisatından geçmiş olmamıza karşın ikimizin hayatında da bir Alman nosyonu söz konusu. Benim için ablamın 10 yıldır yaşadığı ve her “kaçıcam bu ülkeden” panik atağımda sığınılabilecek son liman olarak hep hazırda tuttuğum(u sandığım) ülke. Selmin’in bağları daha kuvvetli. Doktor babasının 1970’lerde göç etmesi sonucu onun doğduğu yer Almanya. Daha ilginci, bir yaşından beri hiç gitmediği “memleketi.” Benim de dört yıl önce Köln ve Düsseldorf’ta birer gün geçirmemi saymazsak, ikimiz için de Berlin seyahati “ilk” Almanya tecrübesi.


Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı

Topographie des Terrors 

Şüphesiz Berlin hakkında bir fikri olması için insanın, gitmeden önce bir heyecan duymak için böyle bir “backstory”ye gerek yok. II. Dünya Savaşı’ndan “Duvar”ına kadar her kıtanın her dönüm noktasında hançerin saplandığı yer olmuş kent. Aynı zamanda liberal düşüncenin, kıtadaki multi-kültürel damarın ve “sabaha kadar dans”ın merkezi. Berlin’e gelmeden önce de, içindeyken de her zaman kentin öneminden haberdar ediliyorsunuz mutlaka. Tarihiyle bu kadar iç içe yaşayan şehir azdır belki de. O kadar ki, o tarihle iç içeliğinden de bir gurur duyuyor Berlinliler (ve Almanlar). 1933-1945 arasında dünyayı kasıp kavuran Nazi deliliğine odaklanan Topographie des Terrors mesela. Normalde bir ülke için üzerinden yüzyıl bile geçmemiş günahlarıyla yüzleşmek kolay değildir. Berlin’de ise yükselen Nazi histerisinin, sıradan insanların bile nasıl birer ihbarcı haline dönüştüğünün, Yahudi, eşcinsel, komünist, kısacası çizilmiş sınırların dışında kalan herkesin nasıl kurban edildiğinin tanıklığını bu müzede yaşayabiliyorsunuz. Fotoğraflar, belgeler, videolar ve metinler içeren panolar haricinde dışında nasıl işkence ve tecrit metodlarının açıkça gösterildiği açık hava bölümleri size dehşeti yaşatıyor. Bu, Almanların artık övündükleri ve belki de övünmeleri gereken bir hasletleri. Kendilerine ve geçmişlerine ayna tutmaları sayesinde ayağa kalktıklarına inanıyorlar. Ve haklılar. 
Bundestag

Checkpoint Charlie 

Benzer bir geçmişe bakış müzesi DDR Museum ise bu kadar asık suratlı değil. Bilakis, kalitesizliğiyle ünlü arabaları Trabant’a binebildiğiniz, ortalama bir ailenin oturma odasına oturabildiğiniz, 1970’lerin televizyon programlarını izleyebildiğiniz ve kıyafetlerini görebildiğiniz bir Doğu Almanya tecrübesi bu. Artık “Batı”dan baktıkları için Doğu Almanya’ya fazlasıyla alaycı bakması dışında keyifli bir müze. Doğu Almanya demişken, kaçınılmaz turist noktalarından Checkpoint Charlie ve ikonik tabelasına gitmek, artık var olmayan duvarın yerinde bırakılan izlerine tanık olmak veya duvarın hala muhafaza edilen kısımlarının görülebileceği East Side Gallery’ye gitmek de “Duvar”la ilgili turist “atraksiyonları.” Almanya tarihine dair çok detaylı bilgiler alabileceğiniz ve üstelik Aziz Berlin'e de tepeden bakabileceğiniz Bundestag'ı da (Meclis Binası) ıskalamayın. Fernsehturm da (Televizyon Kulesi) "tepeden bakma" işlevini görüyor, ne kadar şart, o size kalmış.
Bergama Müzesi

Berlin’de başka müzeler gezmek isterseniz istikametiniz Museumsinsel (Müze Adası) olması. İnanılmaz Zeus Altarı’yla Bergama Müzesi ve göz kamaştırıcı Nefertiti Büstü’yle Neuesmuseum bizim yolumuzun düştükleriydi. Özellikle ilki, hele bu topraklardan giden bir turist için kaçmaz, zira “Bunları bizden kaçırmışlar” öfkesiyle “Biz tarihe bu değeri veremezdik” itirafı arasında gidip geleceksiniz.

Kptn. A. Müller

İyi bir turistin yaptığı gibi önce müzeleri aradan çıkarttıktan sonra sokaklara çıkabiliriz. Şüphesiz barlar ve club’lar konusunda Avrupa’daki en zengin merkezlerden birindesiniz. Özellikle Türklerin yoğun yaşadığı multi-kulti ekstravaganzası Kreuzberg, hipster cenneti Mitte ve cool Friedrichshain’da pek çok şık bar bulabiliyorsunuz. İlk akşam yemeğimizden sonra Friedrichshain’da pek çok pub ve barın bulunduğu Kptn. A. Müller’e dalıyoruz. Eski ev koltukları, fazlasıyla aydınlık mekan ve çok güzel kokteyller. Bizim buradaki gibi votka özütü falan koymuyorlar, epeyi sert ama çok güzel kokteyller. Kreuzberg’deki Café Condé de benzer konseptte, sadece oraya gittiğinizde kahve tercih etmeniz daha olası. Bir de gitmişken mekanın tonton kedisini (adını unuttum) mıncıklamanızı öneririm. Hemen çevredeki Das Hotel de benzer bir sıcaklığa sahip, aydınlık bir bar. İsmine rağmen Luzia için ise aynısı söylenemez. Kreuzberg’in meşhur Oranienstrasse’si üzerindeki Luzia karanlık, cool ve epeyi popüler bir mekan. Bir de Prater Garten var, bizim Ekim sonunda giderseniz pek tadı yok ama hava güzelken dışarıda oturulup iki tek atması keyifli olacak gibi göründü.
Die Weinerei

Barlardan bahsederken Die Weinerei’a ayrı bir parantez açmalı. Kadeh için iki euro verdikten sonra istediğiniz kadar şarap içebileceğiniz bir mekan. Kalkarken size hesap getirilmeyecek, ne kadar ödemeniz gerektiğine kendiniz karar vereceksiniz. Pek çok kişi bunu kötüye kullanabilir ama barın arkasında duran adama sorduğunuzda işin müşterinin sağduyusuna bırakıldığını anlatıyor size. Gerçekten de siz de kötüye kullanmak istemiyorsunuz bu durumda. Berlin’in fikrî atmosferine uyan, hoş bir mekan.
Luzia 

Club’lara gelince, Berghain’dan bahsetmek gerek şüphesiz. Kapılarında uzun kuyruklar oluşturan, içeri girip girmeyişinizin neredeyse piyango olduğu iddia edilen, içeride tek kare fotoğraf çekmenize izin verilmeyen hedonizm cenneti. Kapısına gidip geri çevrilme riskini alamadım, üzgünüm. Weekend veya Watergate’in daha turist canlısı olduğu söyleniyor, Asphalt ise hip-hop geceleriyle meşhurmuş. Benim Cumartesi gecesi eğlencesi anlayışıma uyan White Trash’i de önerebilirim. Biraz eski Bronx leşliğinde gaz punk ve alternatif çalan, içinde dövmecisi de bulunan ve çoğunlukla üst katında Amerikan tarzı hamburger tüketip belli bir saatten sonra alt tarafta kopmaya inilebilecek bir mekan. Bir de Kreuzberg’deki konser mekanı Festsaal var, bulunduğumuz günlerde Death Grips orada çalıyordu mesela. Yine KaterHolzig de aynı çizgiye hitap ediyor, ama gitmedim, görmedim.

"Alman pastası"

Yemek için (gecenin 12’sinde önünde uzun kuyruklar oluşturan) Mustafa’s Gemüse Döner’i bir kenara bırakırsak adım başı karşınıza çıkacak Wurst benim favorim. Bol İtalyan restoranı ve hamburgerciler arasından da seçim yapabilirsiniz. İlk akşam rezervasyon yaptırarak gittiğimiz Schneeweis daha Alman ve İsviçre mutfağına eğildiği için tercih ettiğimiz, hakiki bir gurme restoranı. Her gün menüsü değişiyor ve yemeklerin sunumu da muazzam. Tatlı seven bir insansanız bol bol dünyada Berliner diye bilinen Pfannkuchen, çeşit çeşit cheesecake ve “Inglourious Basterds”ta Hans Landa’nın da afiyetle yediği Apfelstrudel kalbinizi çelecektir. Ayrıca benim gibi bira seven bir insan için de envai çeşit tatmanız olası, Augustiner Bräu’un lager’ı çok keyifliydi.
Tiergarten
Bir Pazar sabahına denk gelip Boxhagener Platz’ta gidemedim, Berghain’da güneşi doğurana kadar dans edemedim belki ama üç buçuk güne sığan Berlin benim için buydu. Sanırım Kreuzberg’den yeteri kadar etkilenmedim, belki Mitte’nin yanlış tarafında dolaştım. Prenzlauer Berg’in soğuğunu ve Tiergarten’ın hakiki sonbaharını diğer pek çok şeyden daha çok sevdim. Berlin’i Berlin yapan şeyleri ıskalayıp Berlin’in içindeki Avrupa’yı daha çok sevmemin racona ters düştüğümün farkındayım. Ne yapayım, bende bu kadar oldu.

Tuesday, November 6, 2012

Titus Andronicus ve vatanperver punk

Hiç gitmişliğim yok ama her zaman ilgimi çekmiştir New Jersey. Hudson Nehri'nin ayırdığı New York'la hem yakın, hem uzaklığı; hem lanet hem de nimet gibi belirlemiştir kenti. Springsteen'in "Thunder Road"dan itibaren hep oradan kaçıp gitmek isteyenlerin müziğini yapması tesadüf değildir mesela. Ama bir yandan da New York'un gösterişliliği yoktur, kendini mesleğine veren işçi sınıfının hikayeleri makbuldür kentin folkloründe. Springsteen'in izinden giden The Gaslight Anthem ve üçüncü albümü "Local Business"ı yeni yayınlayan Titus Andronicus gibi.

Adeta işçi disipliniyle çalan, Springsteen'den yadigar bir orta sınıf ahlakıyla müzik yapan bir grup Titus Andronicus, ve bu da buram buram New Jersey kokuyor. Grubun ön adamı Patrick Stickles'ın son dönemde (tıpkı NBA takımı Nets gibi) Brooklyn'e taşınmasının ardından sarf ettiği sözlerde bile gizlenemiyor büyüdüğü şehrin ona etkisi: "Evet kaçtım. New Jersey dikiz aynasında küçülmeye başladı. Kötü bir yer değil ama benim yaşımda, benim hayatımı yaşayan bir adam için hiçbir şey yok artık. Büyümek için güzel bir yer ama artık ben bir yetişkinim dolayısıyla onun pek çok artısı benim için geçerli değil." Tabii mükemmel ikinci albümleri "The Monitor"daki "A More Perfect Union"dan Springsteen etkisi bariz dizeler de hatırda tutulmalı: "Hayır asla dünyayı değiştirmek istemedim ama yeni bir New Jersey arıyorum, çünkü bizim gibi aylaklar, bebeğim, ölmek için doğmuştur."

"The Monitor" mükemmel bir albümdü, evet. Grubun punk gitarlarını lo-fi kirine buladığı umut verici ilk albüm "The Airing of Grievances"tan sonra iddialı bir ikinci kayıttı. Adını Amerika'nın ilk savaş gemisinden alan, İç Savaşı'na göndermeler, hatta Abraham Lincoln konuşmalarından parçalar içeren bir konsept albümdü "The Monitor." Uzun enstrümantal bölümler içeren, bütünlüklü ve doyurucu bir albümdü."Bazen şarkılarımızda ironik vatansever göndermeler olduğunu yazanları görüyorum, ki bu kesinlikle yanlış," demiş Stickles 2010 yılında. "Ben gerçekten Amerika'nın var olmuş en iyi ülke olduğuna inanıyorum. Pek çok sorunumuz olsa da, çoğu zaman en iyi fikirler bizden çıktı. Bağımsızlık Bildirgesi veya Anayasa, ve bunun gibi güzel metinler."

Bir punk dinleyicisi için rahatsız edici olabilir Stickles'ın sözleri. Günümüzde Amerika'nın pek çok uluslararası suçun faili olduğunu biliyoruz, sadece sınırlarının dışına değil, kendi halkına da acımasız olabilen bir sistem kurduğunu da. Stickles belli ki günümüzün çıkmazından "Özünde iyi fikirlerdi, daha iyiye gidebilirdi ama olmadı" benzeri bir romantizmle bakıyor Amerika idealine. Bu onu nihilist Britanya punk gruplarından ayırıyor elbette. Titus Andronicus da konvansiyonel bir punk grubu değil zaten (oksimoronun farkındayım). Onların punk ethos'u, daha ziyade gitar-bas-davul-vokal demokrasisinde, vücudun son damla terini atana kadar çalmak, müzisyenliği öfkeyle, taş kıran işçinin sergilediği fiziksel güçle bir tutarak, çabalayarak gerçekleştirmek. Yoksa müzikal olarak 5-6 dakikalık şarkıların ya da "My Eating Disorder"daki Iron Maiden-esque gitar partisyonların punk'la çok alakası olmadığı ortada. Ya da Stickles'ın vokallerindeki çığlıkların Joe Strummer kadar Bruce Springsteen'i, hatta kimi zaman Conor Oberst'i anımsatması da grubu sadece 1977 göndermeleri yapan bir ekip olmaktan çıkartıyor. Şüphesiz konsept bir kayıt olmaması, gitarlardaki overdub'ların (üst üste kayıt) azaltılması "Local Business"ı daha rock'n'roll bir albüm yapıyor bana kalırsa. Zaten grup da asıl ilhamının Neil Young ve Rolling Stones'tan geldiğini ifade ediyor. Sözler mi? Bu sefer daha az politika ve tarih bulacaksınız. Stickles'ın sigarayı bırakma mücadelesi ve yeme bozukluğu hikayeleri de yer tutuyor burada.

Titus Andronicus "The Monitor" gibi büyük ve tutkulu bir projenin ardından gidilecek istikameti "hafifleme" olarak belirlemiş. İki yıl önceki kadar klasik bir kayıt değil, ama açılış şarkısında şöyle diyen bir rock'n'roll grubuna her zaman ihtiyaç var: "Sanırım şimdiye kadar her şeyin doğal olarak değersiz olduğunu tespit ettik, ve evrende herhangi bir amaca sahip olan hiçbir şey yok."

Monday, November 5, 2012

Kaosun grubu: Death Grips


Death Grips'ten ilk olarak bu yılın başlarında haberdar oldum. Önceki yıl yayınladıkları mixtape ve EP'lerle benim radarıma girmemiş, ancak majör plak şirketinin dikkatini çekecek kadar potansiyel göstermişlerdi. Davulcuları Zach Hill alternatif rock ortamlarında bilinen, Mike Patton, Omar Rodriguez Lopez gibi isimler için baget sallamış bir isimdi ama grubun farkını yaratan ikili belki de diğeriydi. Stefan "MC Ride" Burnett'in agresif flex'leri ve Andy "Flatlander" Morin'in yırtıcı ses efektleriyle çok karanlık, çok yaratıcı ve çok sert bir "industrial hip-hop" çizgisi tutturuyordu Death Grips. Epic etiketiyle çıkan ilk yasal albümleri "The Money Store" yılın etki yaratan işlerindendi: Özgün ve çarpıcıydı. "Get Got," "Lost Boys" veya "Hustle Bones" arka arkaya yumruklar indirirken hip-hop'ın sertliğini yaratıcı bir prodüksiyonla destekliyordu Sacramento'lu üçlü.

Sonra, yıl bitmeden bir albüm daha yayınlamak istedi Death Grips. Kurulduğu gün stüdyoya girip ilk şarkısını kaydeden bir grup için doğaldı tabii, üretmek istiyorlardı. Ne var ki, bir yılda iki albüm üretmek Epic gibi bir plak şirketinin pazarlama planlarına pek uyacak bir hareket değildi, özellikle de adı Green Day olmayan bir grup söz konusuyken. Death Grips artık aktif olmayan Twitter hesabından plak şirketinin kendilerine yeni albümü yayınlama izni vermediğini duyurdu ve "Plak şirketi albümü ilk defa sizinle birlikte duyuracak" açıklamasını yaptı. "No Love Deep Web"in kapağına erekte bir penis koydu ve kendi websiteleri, SoundCloud ve torrent üzerinden albümleri ücretsiz olarak dağıtmaya başladı.


Çok geçmeden BitTorrent tarihine geçecek kadar indirildi albüm. Yeraltından henüz fırlamış bir rap grubunun hayal ettiğinin çok üstünde bir başarıydı bu. Tabii, sadece grubun müziğinin ulaştığı insan sayısı açısından başarıydı bu. Yoksa Epic'in küplere bindiğini, uğruna para verdiği bir ürünün grup tarafından bedavaya dağıtılmasının Los Angeles'ta pek çok takım elbiseliyi çılgına çevirdiğini tahmin etmek zor değil. Ah, tabii ki zor değil çünkü Death Grips kendilerine Epic'ten gönderilen e-mail'ları da Twitter hesabından paylaştı. Epic grupla bir orta yol bulma çabasında, albümü ücretsiz dağıtımdan çekmelerini istiyor ve karşılığında albümün resmi bir basım ve dağıtıma kavuşturulacağını açıklıyordu. Ancak yine de yayınlanacak albümün grubun Epic'le anlaşmasından sayılmayacağını ekliyorlardı. Belki bu e-mail'i paylaşmalarıyla yine yırtabilirlerdi ama tweet'in yanına iliştirdikleri "HAHAHAHAHAHAHA NOW FUCK OFF" notu muhtemelen bardağı taşıran son damla oldu. Epic grupla olan plak şirketini tek taraflı olarak feshetti ve şu açıklamayı yaptı:
"Epic Records yeni sanatçılar çıkaran bir şirkettir. Bizim misyonumuz budur. Ne yazık ki, pazarlama ve reklam numaraları gerçek müziği yaraladığında, özümüzdeki değerleri kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bu yüzden Death Grips'le ilişiğimizi kesiyoruz. Kendilerine başarı diliyoruz."

Death Grips bir yandan endüstrinin yeldeğirmenleriyle savaşan Don Kişotlar, bir yandan da albümlerini duyurmayı iyi beceren reklamcılık uzmanları olarak görülüyor artık. Belki ikisi de, belki hiçbiri. Şöyle bakmak lazım, Ekim ayının başında yaptıkları ilk hamle ne kadar nokta atışı ve gözüpek olduysa, Ekim'in son gününde mesele artık soğumuşken Epic'ten gelen mail'ları ifşa etmeleri de o kadar reklam kokan hareketlerdi. Artık plak şirketi anlaşmaları yok ve sanatsal açıdan eskisi kadar özgürler. Kendilerinin üzerine atlayacak bir plak şirketi bulacaklardır, ama şüphesiz akıllarda "2012'nin en heyecan verici kayıtlarından ikisini yayınlayan grup" değil "plak şirketiyle kapışan grup" olarak kalacak olmaları kendilerine haksızlık. Belki de bir noktada durmaları gerekiyordu artık. Ama belki de leoparın kuyruğunu tuttuktan sonra bırakmamakla doğru yaptılar.

Tüm bu tartışmaların gerisinde "No Love Deep Web"in MC Ride'ın yaratıcı rap'leri elektronik kısımlara göre daha önde. Dolayısıyla bu albümde "endüstriyel"den çok "hip-hop" tarafı mevcut Death Grips'in; noise rap tanımı "No Love Deep Web"e daha çok uyar. Ama karanlık baki. Bu yılın başlarında verdikleri bir röportajda "İnsanların kaotik unsurlarını kucaklayabileceği bir ortam yaratmak istiyoruz." diyordu Zach Hill. O kaosu albümde olduğu gibi albümün dışında da yaratmayı başardılar. En başta istedikleri de bu muydu tartışılır. Yine de bu yılın en "punk" hareketlerinin bu hip-hop üçlüsünden geldiği pek de tartışma götürmez.

Wednesday, October 31, 2012

Animal Collective - Centipede Hz

Bundan dört yıl önce, tam da bugünlerde güzel bir Ekim akşamüstüydü. Animal Collective'le röportaj yapmak için bir Cuma günü işten erken çıkıp Asmalımescit'e gitmiştim, yanımda gazetenin Kültür-Sanat bölümünden Aslı Sağlam'la. Genelde konser önü röportajları 5-10 dakikayla kısıtlıdır, dolayısıyla pek fazlasını beklemeden gidersiniz bu röportajlara. Animal Collective'in tour guide'ı olan kız "Röportaj ne kadar olacak, 45 dakikaları var, size uygun mu?" dediğinde aklım çıkmıştı. O kadar uzun bir röportaja hazırlığım yoktu ama geride kalan iki yıl boyunca "Strawberry Jam" ve "Person Pitch" ile yatıp kalktığım için konu sıkıntısı çekmeyeceğimi biliyordum. Avey Tare başka bir röportaj verecekti, o yüzden aramızda değildi ama Panda Bear ve Geologist'i kapıp aynı sokakta bir kafeye götürdük. Türk kahvesi içmek istediler, biz bira söyledik. Hayatımın en güzel röportajı oldu, daha sonra da en güzel akşamlarından birisi yaşanacaktı.

O röportajda "Son albümümüzü sevenler yeni kaydımızı sevmeyecek" demişti Geologist. Belki kısmen haklıydı, "Strawberry Jam" Panda Bear'in deyimiyle agresif, acı verecek derecede tatlı bir albümdü, adı gibi. Grup ise ilk albümlerinin sertliğine dönmek istiyordu. Ne var ki, Geologist, nam-ı diğer Brian Weitz'ın öngörüsü tutmadı: "Merriweather Post Pavilion" evrensel düzeyde beğenildi. 2009'da neredeyse her derginin, her internet sitesinin, her blogun listesinde "Yılın Albümü" ilan edildi. Evet, "Strawberry Jam"in şirinliğinde, pembeliğinde değildi ama neredeyse her şarkısında bir nakarat, alçalış ve yükselişler barındırıyordu. Maharetleri bunu akıl bükücü ses efektleri ve gerçek anlamda devrimci bir miks içinde sunabilmekti.

Belki Geologist "Son albümlerimizi sevenler 'Centipede Hz'ü sevmeyecek" dese daha doğru olabilirdi. Zira grubun son dönemindeki kayıtlara göre en yabancılaştırıcı işi bu. Ama gerçek anlamda sıradışı, Animal Collective ortalamasına göre ekstra zor veya karmaşık ya da onların doğal çizgilerini hiçe sayan bir albüm mü? Değil. Zira her albümleriyle biraz fazla büyüseler, "Sung Tongs," "Feels," "Strawberry Jam" derken önce meraklısının ve niş indie sitelerinin, daha sonra daha büyük dergilerin ve nihayetinde çok daha geniş kitlelerin dinlediği bir grup olsalar da özlerinin "değişim" üzerine kurulduğu aşikardı. Gruba "Strawberry Jam" ve "Merriweather Post Pavilion"la takılanları ters köşeye yatırabilecek bir albüm olsa da, Animal Collective her daim ters köşe zaten.
 
Belki “formül” aynı: Beyni uyuşturana kadar tokatlayan sesler kimi zaman pop, kimi zaman rock melodilerine eşlik ediyor, kimi zaman ultra-modern yapı etnik müzik etkili vokallerle, ritmlerle dengeleniyor. "Today’s Supernatural"ın haşarı çocuğu açılışına dikkatli kulaklara yakalanacak bir Latin havası siniyor mesela. "Father Time"da Avey Tare vokalini Win Butler’a yaklaştırıyor, gitar melodileri Karayip tonlarında çalıyor. "New Town Burnout"ta sağdan soldan fışkıran haylaz sesleri kazıyınca iki ileri bir geri dubstep ritmleri çarpıyor kulaklara. Ama bu detaylara uyanabilmek için kulakları albüme iyice alıştırmak gerekiyor zira "MoonJock"tan "Amanita"ya kadar süren 54 dakika boyunca "Centipede Hz" fazla alçalıp yükselmiyor. Dikkatsiz kulaklar için bir saatlik bir gürültü ve kafa karışıklığı seansı olacaktır. Ama dinledikçe detaylar daha fazla kulağınıza takılıyor, Animal Collective'in alamet-i farikası olan müthiş vokal armonileri kafanıza demir atıyor. Belki çilek reçeli kadar tatlı değil, ama yine o kadar keyifle tüketilen bir besin oluyor bu da.

Tuesday, October 30, 2012

Ceyl'an Ertem - Ütopyalar Güzeldir

Aslında bir yanılgı ama, bir sanatçının müziğini yeterince dinledikten sonra onun karakterine vakıf olmaya başladığınızı hissediyorsunuz. "Animasal"ın çıktığı 2006'dan, hatta konserlerini de saydığımızda çok daha öncesinden beri aşina olduğum için Ceyl'an Ertem'in sesine, sözüne, kendisinin nasıl bir insan olduğuna dair bir fikrim var. Koca yürekli, cesur ve acıya gülebilen bir kadın olarak görüyorum onu. Cesaret, her daim önemli şüphesiz ama bugün içinde bulunduğumuz toplumda daha da mühim. "Tanrın utançtan yüzüne bakmıyor" dizesini bugünün Türkiyesinde yazabilmek az şey değil, Mevlana'nın sözlerine "Ne olursan ol gelme, kötüysen dur gelme" çağrısıyla takla attırmak da.

Bir de, özetleyerek acıya gülebilme alarak yazdım ama, aslında hayat içinde başından gelip geçen her şeyi, iyi ya da kötü olsun, kabul edebilme erdemi demek lazım. Bu yüzden yeni Ceyl'an Ertem albümü "Ütopyalar Güzeldi" içindeki çok farklı duygulardan başı dönmeyebiliyor insanın. "Ne Olursan Ol Gelme"deki öfke "Cennetin Irmakları"ndaki korkuyla, "Kış Suçlu Çok"taki keyif, "Ütopyalar Güzeldir"deki acıya rağmen gülebilme duygusuyla pek güzel atbaşı gidiyor. Müzikal palet için de bunu söylemek mümkün. Büyük ölçüde Alaturka tuşelerle çalınmış soft caz altyapıları bulunsa da "Kaçıncı Yarın"da elektronik altyapılar duymak veya "Ertesi Gece"nin kaotik psychedelia'sına dalmak şaşırtmıyor insanı.

Bu, "Ütopyalar Güzeldir"i güçlü kılan yan işte. İlk dinleyişte ağırlığın vokalde ve sözlerde olduğunu düşünmenize karşın müzikal anlamda çok şık numaralar mevcut burada. Anima güzel bir gruptu ama çok sayıdaki müzikal fikirlerinin hangilerinin iyi, hangilerinin vasat olduğuna karar vermek konusunda tecrübesizlerdi, iyi bir "edit"e ihtiyaçları vardı. Buna rağmen "Animasal" pırıltıları olan ve o dönem epeyi dinlediğim bir kayıttı. Ceyl'an Ertem sağlam ilerlediği solo kariyerinde Anima'nın artılarını yanında getirdiğini ve eksileri orada bıraktığını ortaya koyuyor. Ve mükemmel bir şarkı, "Ütopyalar Güzeldir"le kapanış da tüm duyguyu toparlayıp kapıyı kapatıyor. Ondan sonra "Eyvah, kış geliyor" ya da "Pusa büründü Hisar" diye üzülmemeye başlıyorsunuz, bir gülümseme oturuyor yüzünüze.

Thursday, October 11, 2012

Band of Horses: Daha çiğ, daha dürüst, daha canlı



En sevdiğimiz indie rock gruplarından Band of Horses, “Mirage Rock”la geri döndü. Grubun iki numarası, gitarist Tyler Ramsey ile konuşmak için iyi zamandı.
(Bu röportaj, Blue Jean'in Eylül 2012 sayısında yayınlanmıştır)

Albümlerinizin arası eskisine göre daha uzun. Bunun özel bir sebebi var mı? 
Tyler Ramsey: Turnelerin gittikçe daha uzun olmasıyla alakalı. Yeni bir albüm yayınlayacaksak yoldan çekilip stüdyoya dönmemiz gerekiyor. Bir grup ilk albümünü yayınlarken albümünü ne kadar zamanda kaydettiğini kimse bilmez, sonra da ikinci albümü çok çabuk çıkartmak için muazzam bir baskı hissederler. Band of Horses dahil her grup için geçerlidir bu. Ama bana kalırsa bir grubun yeni bir albüm yayınlamak için doğru zamanı, ne zaman isterse o zamandır.

Albümün prodüktörlüğünü rock tarihinin en önemli isimlerinden Glyn Johns (Rolling Stones, Led Zeppelin, The Who, The Clash) üstlenmiş. Onunla çalışmak nasıl bir fark yarattı?
Parçaların pek çoğunu temelde “bir odaya girip çalan beş adam” şeklinde kaydettik. Bazı şarkılarda overdub (üst üste kayıt) yaptık tabii ama geneli böyleydi. Odada sadece Glyn ve biz vardık, hiç bilgisayar ekranı yoktu. Kayıtlardan önce bizi sahnede izlemişti. Sanırım sahnede gördüğü şeyi albümdeki hallerinden daha çok sevdi. Yapmaya çalıştığı da canlı performanstaki o zamandaki bir anı albüme taşımak oldu. Biz de her çalışımızda elimizden gelen performansın en iyisini ortaya koyduk çünkü albüme girecek olan da oydu. Geri dönüp kayıtları temizleme veya aşırı tekrar yapmak istemiyorduk. Böyle bakınca bu da albüme önceki kayda göre çok dürüst ve çiğ bir tat verdi. Yüzlerce kez çalınmış ve üst üste kaydedilmiş gitarlar, ya da üzerine aşırı düşünülmüş, bilgisayarda düzeltilmiş bir kayıt olmadı. Çok eğlenceli bir çalışma biçimiydi ve çok daha canlı bir iş oldu.

İlk üç albümde Phil Ek’le çalışmıştınız. Glyn Johns kararını vermek sizin için kritik bir karar mıydı?
Aslında bundan önceki albüm “Infinite Arms”a da Phil Ek’le birlikte başlamıştık ama albümün kalan yarısını kendimiz bitirdik. Dolayısıyla o albümün sonlarında hepimiz “bir odada çalan adamlar” hissine yaklaşmıştık zaten. Bu albümden önce oturduk konuştuk, isimler ortaya attık, Glyn de o isimlerden birisiydi. Çalıştığı albümleri biliyorduk. Rock’n’roll tarihinde bu kadar önemli olan birisiyle çalışmak normalde sağlayamayacağımız bir derinlik kattı albüme.

Band of Horses her albümünde biraz daha fazla büyüyor. Indie rock dinleyicileri de muhafazakardır. Tiraj başarınızın dinleyicilerinizi uzaklaştıracağı korkusunu taşıyor musunuz?
Kendimi düşünürsem, dinediğim gruplarda da “İlk iki albümün tadı ayrıydı” dediğim çoktur. Ama biz bunu düşünmedik. İyi şarkılar yapmaktan başka bir kaygımız olmadı. Hem yeni insanlara ulaşmak, hem eski dinleyicilerine hala enteresan gelmek zor bir iş, bunu tam olarak çözdüğümü söyleyemem. Ama umarım başarabiliyoruzdur.

Gruba sonradan katılmana karşın Ben Bridwell’in arkasından grubun iki numarası gibi görünüyorsun. Bu rolden memnun musun?
Gruba ilk albüm kaydının sonlarında katılmıştım. Ben’in yaptığı işleri biliyordum, herkes gibi ben de grubu düşündüğümde onu, onun sesini, onun şarkılarını düşünüyordum. Band of Horses’a herkes katkı sağlıyor, üretime katılıyor. Ama bunu yaparken kafamızda grubun özüne dair fikirlerimiz var, bunun da önemli bir kısmı Ben’in vizyonu.

Sizi 2008’de Rock Werchter festivalinde izlemiştim. Türkiye’de de görebilecek miyiz artık sizi?
Umarım, bu harika olur. Sanırım gruptan kimse Türkiye’ye gelmedi. Orayı keşfetmek, konserin kendisinden bile daha güzel olur herhalde.

Son günlerde en çok dinlediğin albüm hangisi?
Yeni Sun Kil Moon albümünü çok beğeniyorum. Çıkalı biraz oldu, çok da farklı tarzlarda şeyler dinliyorum ama diğerlerinden ayrılan albüm bu oldu benim için.

Monday, October 8, 2012

Bu kış punk gelecek


Günümüz rock’ının en büyük gruplarından Green Day, üç puanı üç golle almaya geliyor. Beş ay içinde yayınlanacak üç albümle, üç yıllık aranın acısını çıkartacaklar. Son bilmemkaç yılın en sıcak kışına hazır mısınız?
(Bu yazı Blue Jean'in Eylül 2012 sayısında yayınlanmıştır)


‘American Idiot’ın videosunu ilk izlediğim anı hatırlıyorum. 1990’lardan eski dostum Green Day’in 2000’lere ilk hakiki selamıydı. Amerikan bayrağını yeşile boyayarak sembolize ettikleri muhteşem bir salvoydu. Aptal televizyon programlarıyla uyuşturulan (zaten başlık da “American Idol”dan bir kelime oyunuydu) gençliğe uyanış çağrısı yapıyorlardı. O muhteşem albüm, sadece adını verdiği ‘American Idiot’tan ibaret değildi. Müthiş hit ‘Holiday’ vardı mesela, Hitler’e referans yaparak ‘Sieg Heil to the President’ dediği George Bush’un Irak’a açtığı savaşı eleştiriyordu. ‘Wake Me Up When September Ends’in savaşa karşı klibi, ‘Boulevard of Broken Dreams’te koca bir kuşağın aldatılmışlık ve boşluk hissi, “American Idiot”ı büyüttükçe büyütüyordu. Ve kendi başına bir albüm gücündeki ‘Jesus of Suburbia’ ile bir tarih yazılıyordu. Hiperaktivite tedavisi için ritalinlerin yutturulduğu, öfkenin ve aşkın çocuğunun “inandırmaca üzerine kurulu olan ve asla kendisine inanmayan” dünyadaki hikayesiydi. ‘Jesus of Suburbia’ 2000’li yılların en önemli rock şarkısıydı kanımca, “American Idiot” tüm zamanların en önemli rock kayıtlarından birisi olduğu gibi. Ne yazık ki bu başyapıt, çıkışından birkaç ay sonra George Bush’un 2004’te ikinci defa başkan seçilmesini engelleyemedi. Ama Amerika’nın (ve dünyanın) kabusu, Green Day için yepyeni bir dönemin başlangıcı oldu.
1994’te “Dookie” ile punk’ı yepyeni bir kuşağa tanıtan iki gruptan birisiydi Green Day. Televizyon izlemekten, mastürbasyon yapmaktan, çok pis kokmaktan falan bahseden şarkılarıyla akımın diğer grubu Offspring’i bile King Crimson ciddiyetinde gösterecek kadar ergen bir eğlence anlayışları vardı. Üçüncü albümleriydi “Dookie” ama mükemmel enerjisi ve olağanüstü nakaratlarıyla ilk iki albümde ulaşamadıkları bir kalite sayesinde Amerika’ya kendilerini duyurdular. Milyonlarca sattılar, ‘Basket Case,’ ‘Longview’ gibi hitler çıkarttılar ve ticari anlamda müzik tarihinin en başarılı punk albümlerinden birisini yaptılar. Belki punk deyince aklına 1977 gelenler için fazla sulandırılmıştı müzikleri, alternatif rock veya power pop tabiri onlar için daha yerinde olabilirdi (ki kendileri de “Biz punk değiliz” deyip durdular hep) ama üç adam, üç akor ve yüksek volümle grunge sonrası boynu bükük kalmış gençliğe “ayağa kalkın ve eğlenin lan, ölmedik biz daha!” dediler.

ÇITA YÜKSELİRKEN
“Dookie” Green Day’i maddi anlamda ihya etse de, sonraki yıllar için hep aşması zor bir çıta haline geldi. “Insomniac” iyi satan ama yerinde sayan bir albüm oldu. “Nimrod” çok kaliteli ve grubun müzikal spektrumunu geliştiren bir kayıttı ve ‘(Good Riddance) Time of Your Life’ gibi bir klasiği armağan etti rock tarihine. Ama tiraj “Dookie”den sonra aşağı doğru seyreden grafiği durduramadı. Ve ardından “Warning” geldi: Grubun The Beatles etkilenimini gösteren, güçlü gitarları bir kenara bıraktığı ve “şarkı”yı ön plana aldığı iyi bir rock kaydıydı. Peki tirajlar? Orasını hiç sormayın.
İşte “American Idiot” her albümüyle merkezden biraz daha uzaklaşan, gazı kaçmaya başlamış bir gruba hayat öpücüğü vermişti. Ha, diyeceksiniz ki tiraj, büyüklük ne kadar önemli? Green Day hemen her albümüyle kendi tuvaline birkaç renk daha ekleyebilen, iyi bir gruptu hep. Ama bir gerçek var ki, rock’n’roll sadece bir oyun değildir. Kocaman şirketler tarafından yönetilen devasa bir endüstridir aynı zamanda. Büyük turnelere, güzel groupie’lere, pahalı video’lara, Malibu’daki malikanelere ve albümlerinizi Fransa’nın güneyinde kaydetme lüksüne alıştıktan sonra bırakmak istemezsiniz. Green Day için de hayat memat değilse de birinci ligde tamam mı devam mı ciddiyetinde bir mesele söz konusuydu. Tiraj anlamında gidişi değiştiremeyen bir albüm daha yapsalardı bugün devasa projesini kapaktan duyurduğumuz bir grup değil, Counting Crows veya Weezer gibi “ne oldurur ne öldürür” bir ekip olurlardı. Zor olanı yaptılar. “American Idiot” cesaretinde bir iş çıkartıp riskin karşılığını aldılar. Bu yüzden Foo Fighters veya Red Hot Chili Peppers gibi bir Amerikan alternatif rock devine dönüştüler.
“American Idiot”ın arkasından gelen beş yılda Green Day gezegenin en büyük rock şovunu sergiledi dünyanın dört bir yanında. Dev turneyi üç dört ayda bir çıkan hit single’lar ve muazzam klipleriyle beslediler, bir tane de nefis konser DVD’sini ihmal etmediler. Modern müzik endüstrisinde asırlar sayılan beş yıl gibi bir ara boyunca grubu gündemde tutmayı başaracak kadar iyi kullanıldı “American Idiot.” Doğrusu bu ya, hakkını verecek kadar zengin bir işti bu.

ROCK OPERA’YA DEVAM
“21st Century Breakdown”a buradan bağlarsak, “American Idiot”a göre kat be kat fazla beklentiyle yayınlanmasına karşın grubu asla o kadar uzun idare edemedi. Kötü müydü, hayır? Ama konseptinin “American Idiot”ın güncelliğinden uzak oluşu ve yeterince iyi işlenmesi, bir önceki kaydı anımsatan pek çok şarkının varlığı tüm hırslarına karşın Green Day için eksi puandı. “Dookie”nin ardından “Insomniac” neyse, “American Idiot”ın ardından “21st Century Breakdown” da o olmuştu.
Günümüzde büyük rock gruplarının risk aldığına pek rastlamıyoruz. Bu işin kaymak tabakası (U2, Bon Jovi veya Red Hot Chili Peppers en net örnekler) artık Rolling Stones misali, kariyerlerinin en iyisi arasına giremeyecek albümler yayınlasalar da 4-5 yılda bir ortamı sıcak tutmaya yetecek kayıtlar yayınlıyorlar ve farklarını turnede koyuyorlar. Green Day bunlardan farklı bir yol izliyor.  “American Idiot” veya “21st Century Breakdown” rock opera türüne 1970’lerden sonra ikinci baharını yaşatan, klasik rock’ın mitolojik öneme sahip olduğu günleri anımsatan albümler. Ramones’a nasip olmayan uzun ömrü, Clash’in çok yönlülüğüyle birleştiren, üzerine Led Zeppelin’in arayışlarından ilham alan ve Queen gibi bir stadyum efsanesine dönüşen bir rock devi artık Green Day. Ve böyle bir gruba yeniden risk almak yakışır. Tıpkı 2004’te yaptıkları gibi.
Green Day kendine yakışanı yapıyor ve “¡Uno!”, “¡Dos!” ve “¡Tré!” adını verdiği üç albümü beş ay içerisinde yayınlayarak çok uzun zamandır görülmemiş bir işe kalkışıyor. “Bilinmeze gidiyoruz, ne olacağını bilmiyoruz,” diyor grubun vokalist, gitarist ve lideri Billie Joe Armstrong. “Çok heyecanlı ve gerginiz. Ama daha ziyade heyecanlıyız.” Doğru, grup üç albüme sığacak materyali önümüzdeki 7-8 yılını garanti edecek şekilde kullanabilirdi. Halbuki plak şirketi anlaşmasına göre sadece bir albüm sayılacak bir projeyle kariyer anlamında bir risk de alıyorlar. Ama iyi bir rock grubunun olması gerektiği gibi ellerindeki işe güveniyorlar. “Hayatımızdaki en üretken ve yaratıcı zamanı yaşıyoruz” diyorlar ve şarkı akışını durdurmadan paylaşmanın heyecanının yaşıyorlar.

DELİCE BİR FİKİR 
Grubun yeni kayıtlarından paylaştığı ilk şarkılar ‘Oh Love’ ve ‘Kill The DJ’i dinlediyseniz fark etmişsinizdir. Son iki albümün hacimli gitar sound’undan eser yok. Billie Joe’nun “AC/DC ve erken dönem Beatles’ın arası” olarak tanımladığı, The Clash-vari keskin gitar tonlarını rock’n’roll hafifliğinde sunan şarkılar bunlar. İlk albümlerin power-pop havasına geri dönüyor Green Day, ama biraz daha olgun bir havada ve daha ince bir gitar sound’uyla. “Büyük Marshall amfileriyle işimiz bitti,” diyor Billie Joe. Son iki albümün “stüdyo albümü” olduğunu, bunun ise çala çala şekillendiğini, dolayısıyla garaj hissinin bundan kaynaklandığını söylüyor. Arada Foxboro Hot Tubs döneminden parçalar çaldıklarını söylersek sanırız nasıl bir şey beklemeniz gerektiğini anlamışsınızdır.
Peki nereden esti böyle bir hamle? Billie Joe’ya bakılırsa biraz kafaları dinleme ihtiyacından. Politikada kimsenin anlaşmaya yanaşmamasından bıkmış durumda. ‘Kill The DJ’i “bu kaosta yaşarken biraz daha sarhoş olmaya çalışmak” üzerine bir şarkı olarak tanımlıyor. “Artık hiçbir şey bilmek istemiyorum” hissinin şarkısı.
İşte, onlar için içlerinden geleni yaptıkları albümler, rock müzik için heyecan verici ve meydan okuyan bir hamle oluveriyor. Billie Joe’nun dediği gibi: “Bu sadece çok iyi sonuçlar veren delice bir fikir.”