Tuesday, July 10, 2012

Şekilsizler

Kendi dünyalarına uyduramadıkları hiçbir şeye tahammülü olmayanlara ithafen...


Şekilsizler, kusurlular, uyumsuzlar
Kırık bisküvilerle büyütülmüşler
Sizin gibi görünmüyoruz
Sizin yaptığınız şeyleri yapmıyoruz
Ama biz de burada yaşıyoruz
Gerçekten!

Şekilsizler, kusurlular, uyumsuzlar
Şehre gitmek isteriz ama risk alamayız
Çünkü bizi dışarıda tutmak isterler
Ayrı durduğun için yersin yumruğu ağzının ortasına
Gerçekten!

Abiler, ablalar, göremiyor musunuz?
Gelecek sana ve bana ait
Sokaklarda kavgalar olmayacak
Bizi yeneceklerini sanıyorlar ama
İntikam çok tatlı olacak

Bir hamle yapıyoruz
Hem de şimdi yapıyoruz
Kenardan oyuna giriyoruz
Kaldırın ellerinizi – bu bir baskındır
Evlerinizi istiyoruz, hayatlarınızı istiyoruz
Bize izin vermeyeceğiniz şeyleri istiyoruz
Silah kullanmayacağız, bomba kullanmayacağız
Bizde sizden fazla olan tek şeyi kullanacağız
O da bizim aklımız 

(Mis-Shapes/Pulp, 1995) 

Friday, June 15, 2012

Oradaydım: The Stone Roses live in Barcelona!

Ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. Geçen hafta bu sabah tatlı bir yorgunluk içindeydim. Önceki gece yarısı Madonna konserinden eve dönüp valiz toplama işine girişmiş, haliyle neredeyse sabaha karşı yatmıştım. Öğlen uçuş vardı ve yarım mesai için ofisteydim. İstikamet altı günlüğüne Barcelona olacaktı. Nedense o ana kadar yapmadığım bir Songkick ziyareti sonucu kentte hangi konserler olacak bakarken gerçek kafama dank etti. The Stone Roses'ın 16 yıl aradan sonra çıkacağı ilk turne o akşam Barcelona'nın Razzmatazz sahnesinde başlıyordu!

Konser tabii ki sold-out'tu. Viagogo, Seatwave? Hiçbirisinde tık yoktu. Belki biraz daha erken harekete geçsem basın listesi şansım olabilirdi ama son gün böyle bir ihtimal pek de mantıklı değildi. Ama belki de kapıda şansımı deneyebilirdim?

Eşime belli etmesem de üç saatlik yol tamamen bu düşüncelerle geçti. Tabii tatildeki beş gecemizden birisini karaborsa sıralarında ve bir konserde geçireceğimizi kendisine doğru bir şekilde anlatmam da gerekliydi!

Barcelona anılarını buralara yazarım, o yüzden uçaktan otele gidişimizi falan anlatmaya gerek yok burada. Razzmatazz'a vardığımızda (ki metroda Oasis tişörtlü çocuğu takip ettiğimizden mekanı bulmamız zor olmadı) karaborsacılar sokağın başını tutmuşlardı bile. Ufak bir pazarlıktan sonra iki bilet için 90 euro'da anlaştık (gişe fiyatı 55 euro'ydu, demek ki dünyanın her yerinde bir şekilde bedava bilet ele geçirip ucuza satma işi var). Pazarlık kuralıdır, aldığınız fiyat karşıdakini memnun ettiğine göre hep daha ucuza alabilirdim dersiniz. Neyse, Avrupa genelinde bir konsere 45 euroya bilet bulabilmek, hele hele bu yazın Avrupa'da en çok merak edilen grubunun 1900 kişilik kapasiteli bir kulüp konserine bilet bulabilmek, hele hele konserden 12 saat önce haberdar olmuşken!

Razzmatazz birden çok salona sahip, Barcelona'nın geleneksel olarak en hip mekanlarından birisi. Gecenin sonunda bir başka salonunda Madchester partisi vardı mesela. Konser salonu ise yüksek sahneli, balkonuyla beraber iki katlı ve yüksek tavanlı, biraz hangar genişliğine sahip, kutu gibi bir mekan. Sahne yüksekliği önemli, zira yurtdışında konser izleyenler bilirler, boy ortalaması olarak Avrupalılar bizim epeyi üzerimizdedir ve sahneyi görebilmek için mümkün olduğunca yakın olmak zorundasınızdır (Singapur'da konser izlediğimizde böyle bir sorunu hiç yaşamadığımızı da eklemeliyim). Ama Razzmatazz'ın en arkasında durduğumuz halde sahneyi nefis gördük.

Konser bir Manchester grubuna yakışacak bir seyirci coşkusuyla başladı. Hatırı sayılır kısmı İngiliz olan kalabalık The Stone Roses'ı adeta sahaya çıkmış bir futbol takımı gibi karşıladı. Mani basını eline alıp "I Wanna Be Adored"un ilk notalarını çalmaya başlayınca gürültü katlandı ve John Squire şarkıya dahil olduğunda seyirci bir tribün tezahüratıymışçasına "ooo"larla riff'e eşlik etti. Ian Brown'ın vokallerinin de açıkça bastırıldığını söylemeye gerek yok herhalde...

İşte 16 yıl aradan sonra ilk defa tam bir konser için sahnedeydi The Stone Roses. Onlar ortada yokken Madchester tamamen bitmiş, kendilerinden etkilenen Britpop en azından kıtayı ele geçirmiş, birkaç İngiliz filmi Oscar almış, John Peel ölmüş ve Reni'nin dediği gibi Manchester City şampiyon olmuştu. Ama bunların önemi yoktu sanki. Tüm zamanların en güzel ilk albümlerinden birisi olan "The Stone Roses" ilk günkü kadar tazeydi, o şarkılar her zaman bizimleydi ve en güzeli, hep bir ağızdan söylendiğinde çok daha güzel gidiyordu.

Ian Brown'ın ağır aksanından dolayı şarkı arasındaki anonsları pek anlayabildiğimi söyleyemem, ama kendisinin sahne enerjisi ve duruşu Liam Gallagher'ın kariyerini kime borçlu olduğunun göstergesiydi. Mani deseniz, Reni ile birlikte Britanya gitar müziği tarihinin en funky groove'larını işletmekten memnundu. John Squire hep olduğu gibi sessiz sedasız işini yaptı ama keyfi yerinde görünüyordu. Savaş baltaları gömülmüştü, en azından bir sonraki büyük kavgalarına kadar...

Uzatılmış nefis bir "Fools Gold" versiyonu, beklediğimden daha enerjik çalınan "Love Spreads," en sevdiğim The Stone Roses şarkıları "Sally Cinnamon" ve "Made of Stone" konserin zirveleriydi. Bir de "This is the One." Ve bir de "Waterfall." Ve... Neyse. "Love Spreads"in arkasından sahne arkasına gitti Roses. Pek huyları değildir ama geri döndüler ve bir biste "I Am The Resurrection" çaldılar. Şanslı olduğumuzu birkaç gün sonra anlayacaktık. Konserin sonlarında Liam Gallagher'a da selam çaktı Ian Brown, üst katta, ses masasının orada izlemiş tüm konseri. Bir anda tüm salon ona döndü, o kalabalığı selamladı. Şanslı olanlarımız fotoğraf çektirdi onla. Yeterince sabırlı olanlar ve dışarıda bekleyenler The Stone Roses elemanlarını da yakalamışlar, Twitter'da gördük.

Tesadüf, o sabah Twitter'da Sesim Gökmen ile konuşurken yaz planları muhabbeti dönmüştü. "E Stone Roses'ı nerede yakalayacaksınız?" dediğinde "Hiçbir yerde" demiştim. Sesim'den şimdi "Londra'ya ne zaman yerleşeceksin?" sorusunu bekliyorum!


Konserde çektiğim "This Is The One" videosu. Yüksek kalitede olmadığını biliyorum ama en azından grubun ve kalabalığın ruhuna dair ipucu veriyor.



Stone Roses @ Razzmatazz, Barcelona setlist

I Wanna Be Adored 
Sally Cinnamon 
Mersey Paradise
Ten Storey Love Song 
Where Angels Play 
Shoot You Down
Waterfall
Fools Gold
Standing Here
She Bangs The Drums
Made Of Stone
This Is The One 
Love Spreads 
I Am The Resurrection

Thursday, June 7, 2012

İstanbul'da 2000'lerin en güzel konserleri




Bugün Madonna, sonra Guns N'Roses, Red Hot Chili Peppers, Morrissey, Pulp... İstanbul için son yılların en kalabalık konser takvimi bu akşam resmen başlıyor. Çok büyük performanslar izleyeceğiz, o kesin. Ama 2000'lerde de tadı damağımızda kalan, yüzlerce konser oldu. Kendi içimde epeyi çetin muhasebeler yaptıktan sonra o yüzleri, 10 taneye indirdim. Benim için 2000'lerde İstanbul'un gördüğü en güzel 10 konser bunlardı. Sizinkiler hangileriydi?

10- Muse
7 Nisan 2002
Maslak Venue
 Muse'u defalarca izledi İstanbul seyircisi. 2002 yılında henüz yeni yeni parlamaya başladıkları Maslak Venue konseri ve artık kıtanın en büyüklerinden olarak geldikleri 2006 Rock'N Coke performansları arasında net bir profil farkı vardı şüphesiz. Her konserleri de apayrı, çarpıcı tecrübelerdi. Ama nedense o kapalı, karanlık Maslak Venue atmosferindeki ilk Muse konseri başka bir şeydi. Bir ayin, Matt Bellamy denen dahinin deliliklerine ilk elden tanıklıktı. Matt gitarıyla akıl almaz numaralar yapıyor, sahnede basmadık yer bırakmıyor, klavyeleri, amfileri, kısacası sahneyi darmadağın ediyordu. O gün sold-out Venue kalabalığından herkes "Bu adamlar çok büyük olacak" demiş olmalıydı. Haklı çıkacaktık.



9- Patti Smith
25-26 Eylül 2007
Babylon


Babylon sahnesinde elektronik müziğin en parlak isimlerini de, alternatif rock'ın en saygın gruplarını da izledik yıllar yılı. Ama o sahneden bir kadın geçti ki, verdiği şey bir konser değil, Şaman ayiniydi adeta. Misyoner olma niyetiyle evden çıkışından başlayarak hayat boyu yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini anlattı bize punk'ın şairi, inançlarını, korkularını. Biz de dinledik. Sadece dinlemedik, aktif olarak katıldık, bağırarak attık içimizden şeytanlarımızı, hep birlikte arındık. Çıktığımızda daha iyi bir insan olmuştuk.




8- The Automatic
18 Mayıs 2007
Studio Live

O cuma akşamı erken çıkmıştım ofisten. O dönemlerde Britanya'dan çıkan gruplar arasında en sevdiğimle röportaj yapacaktım. Studio Live'a vardığımda The Automatic üyelerinin üçünü yanıma getirdiler. "Alex Pennie gelmeyecek mi?" diye sorduğumda "Yok, o katılmayacak, biz böyle yapalım" demişti grubun vokalisti Robin Hawkins. Pennie o sırada yan tarafta sessiz sessiz dışarılara bakmakta ve gruptan kimseyle iletişim kurmamaktaydı. Her biri 21 yaşındaki üçlüyle söyleşimi yaptım, güzel bir sohbetti, klasik olarak NME ve diğer grupları çekiştirdik. Akşam görüşürüz deyip mekandan ayrıldım. Birkaç saat ve biradan sonra tekrar Studio Live'a döndüğümde Pennie o asosyal halinden uzaklaşmış, bir kuduz köpeğe dönmüştü. Seyircilerin arasına atladı, pogoya daldı, arada birkaç kişiyle takıştı. Grubun diğer elemanlarının enerjisi de inanılmazdı, küçücük Studio Live sahnesinde muhteşem bir punk konseri atmosferi yaratmayı başardı Galli ekip. Ama o günden belliydi Pennie'nin gruptan kopuk olduğu, o konserden sonra çok geçmeden gruptan da ayrıldı zaten. The Automatic de "Not Accepted Anywhere" gücünde başka bir albüm yayınlayamadı. Eh, delisini kaybetmiş bir gruptu artık onlar. (Fotoğraf: Artemis Günebakanlı)


7- Pulp
8 Haziran 2002
Parkorman

Pulp'ı İstanbul'da görmek pek de gerçekleşecekmiş gibi görünmüyordu. Ha, kimler gelmişti de Pulp gelmeyecekti elbette ama Pulp konseri önce 2001'de olacaktı da ertelenmişti, üstelik bu festival de son dakikada önce Demirciköy'den Ömerli'ye taşınmış, sonra festivalden alt grupları (koskoca David Byrne ve Sneaker Pimps aslında) olan bir Pulp konserine döndürülmüştü. Sonunda bürokrasi savaşının galibi Pulp oldu, biz olduk. Jarvis Cocker'ın benzersiz frontman'liği, her şarkı arasında seyirciye hitap edişi ve sıradışı bir setlist'le unutulmaz bir konser oldu. "Disco 2000," "Do You Remember The First Time?" veya "Razzmatazz" yoktu mesela, ama "Babies" veya "Joyriders" vardı. "We Love Life"ın ertesi yılı olduğu için "Sunrise" ve "The Trees"i de ihmal etmemişlerdi. Pulp ertesi yıl dağıldı, ta geçen seneye kadar ortalarda görünmedi. Yalan değil, o İstanbul konserini izleyemeden dağılsalar perişan olurduk. O konser bizi 10 yıl idare etti.

6- Cure
3 Eylük 2005
Rock'N Coke

Rock'N Coke'un sınıf atladığı, Cure, Korn ve Offspring'le dev headliner'ları ilk defa topladığı seneydi. Bir kuşağın müzik zevkini şekillendirmiş Korn şüphesiz niceliksel çoğunluğun müsebbibiydi ama orada Cure için olan binler de vardı. Korn gidip sahneyi Robert Smith'e bıraktığında kalabalıktı alan. Sonra hafif yağmur ufak bir eleme yaptı, sonra geç saatlere kalmayalım deyip otoparklara yönelenler gitti, sonra "Love Song" ve "Friday I'm in Love" bekleyenler uzaklaştılar, sonra bir grup daha, sonra yine... Üç saat on beş dakika, beş bis, tam otuz altı şarkı sonunda Cure'un gerçek dinleyicisi vardı artık alanda. Başka türlü bir tecrübeydi o, başka türlü bir konserdi. "Grinding Halt"tan "From the Edge of the Deep Green Sea"ye, "Us and Them"den "Just Like Heaven"a, artık "Loving an Arab" olarak söylenen "Killing An Arab"a ve finaldeki benzersiz "Faith"e, gruba bakıp çıkanların değil, gerçekten hayran olanların unutamayacağı bir konserdi.



5- Metallica
27 Temmuz 2008
Ali Sami Yen Stadı

2008'e gelindiğinde stadyum konserleri çoktan yaşanmış bitmiş bir öykü gibi görünüyordu. 1990'ların başında Ahmet San'ın İstanbul'a izlettirdiği konserlerden sonra tek tük örnekler dışında bir rock grubunun kente gelip bir stadyumda çalması sanki bir daha açılmamak üzere kapanmış bir defterdi. Güzel, 10-15 bin kişi toplayabilen mekanlar vardı ama kitlesel enerjinin en çok yakıştığı yerler olan stadyumlar konsersizdi. Sorun stadyumda değildi elbette, Türkiye'de stadyum doldurabilecek bir grup var mıydı artık? Elbette Metallica! Rock'çısından popçusuna, eski topraktan yeni yetmesine herkesin ortak nokta gruplarından birisi, belki de birincisi olarak Metallica Türkiye'nin en sevdiği rock ve metal grubuydu ve bunu yapsalar yapsalar onlar yapardı. Sadece stadyumu doldurmakla kalmadılar, 1991 sonrası hiç yaşanmamış gibi pür thrash ve heavy metalle doldurdukları setlistlerinde benzersiz bir elektrik yakaladılar. Hem sahneyi, hem seyircileri kelimenin gerçek anlamıyla yaktılar. Hala bazen elim o konserin bootleg'ine gidiyor. "Master of Puppets"ı dinlerken oluşan muhteşem koroyu dinlerken "Vay be, bu biziz" diyorum.

4- Morrissey
10 Haziran 2006
Parkorman

"Merhaba! Zeki Müren! Morrissey!" Bir konsere yapılabilecek en tuhaf başlangıç, değil mi? Ama konu Moz olunca o kadar da tuhaf gelmiyor insana. The Smiths yıllarından bu yana arkadaşı olmuş hüzün ve umutsuzluğa bu ve benzeri örneklerle bezeli ince bir mizah duygusunu ekleyen Morrissey, çok çok özel bir konser vermişti Parkorman'da. Bilmemkaç yıllık bir hasreti bitirdiğinin bilinciyle "Panic," "How Soon is Now?" "Girlfriend in a Coma" gibi The Smiths klasiklerinin yanında "Life is a Pigsty," "Let Me Kiss You" ve "First of the Gang to Die" gibi yakın dönem hitleriyle dağıtmıştı İstanbul'u Moz. Şanslıydık, solo kariyerinin en formda dönemindeydi Moz. Ama sadece şans da değildi, karşısında çok güzel, onu yıllarca beklemiş aç bir kitle vardı. "Let Me Kiss You"nun sözlerini "I've zig-zagged all over İstanbul" diye değiştirmesi gibi jestlerle cevap verdi. Ama her şey yumuşak ve duygu dolu geçmedi. Nihayetinde pembe ipek gömleğini seyirciye attığı zaman kopan fırtına değme hardcore konserine yakışırdı! O gömleğin ufak bir parçasını bir savaş hatırası gibi hala saklamam bundan!

3- U2
6 Eylül 2010
Atatürk Olimpiyat Stadı

2000'lerde tartışmalı pek çok konser gördük şüphesiz, ama bu denli bir devlet meselesi haline gelen bir konser daha olmamıştı. Politik tavrı ve rock'ı getirdiği noktayla seveni kadar nefret edeni de bulunan bir grup olarak U2 polemiklere teşne bir ekipti. Gelgelelim, önce Bono'nun yıllardan beri dünyayı kurtarmak için politikacılarla düşüp kalkması eleştiri konusu edildi, ardından Dolmabahçe'de Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmeye ve Egemen Bağış'la Boğaziçi Köprüsü'nü geçmeye gitmeleri. Şüphesiz Bono ve arkadaşları Türkiye toplumunda derin bir yarılmanın başladığından ve 12 Eylül referandumu öncesi sinirlerin iyice gerildiğinden haberdar değillerdi. Bunu ancak konserde Bağış'ın adını ağzına aldığı an yuhalandığında anlayacaktı Bono. Ama dünya rock müzik tarihinin en çok para kazandıran uzay gemisinin İstanbul yolculuğu sadece türbülansla geçmedi. İş sahnede dünyanın (ve uzayın) gördüğü en ihtişamlı rock show'una, son 30 yılın en büyük rock marşlarından bazılarına ama nihayetinde nasıl oluyorduysa 1970'ler sonunda bir Dublin lisesinde bir arada çalan dört adamın samimiyetine tanık oldu İstanbul seyircisi. Bir ışık ve ses, aşk ve barış, coşku ve vuslat gecesiydi "Space Oddity" ve "Rocket Man" arasında geçen iki küsur saatte geçen. Ha, bir de "Here comes Zufu" diye Zülfü Livaneli'nin sahneye takdimi tüm konserler tarihimizin en acayip olayıydı.

2- Roger Waters
20 Haziran 2006
Kuruçeşme Arena

Roger Waters'ın Türkiye'ye gelmesinin ne kadar önemli bir olay olduğunu 20 Haziran akşamüstüne kadar anlamamıştım. Floydian arkadaşım Fırat'ın peşine takılıp Kuruçeşme Arena'nın önüne geldiğimizde yüz metrelerce kuyruğu görünce idrak ettim, oradaki binlerce hayranı için bu, çok uzun yıllar sonra Pink Floyd'la ilk buluşmaydı. Henüz lise yaşlarındaki taze rocker'lardan 50-60 yaşlarındaki eski topraklara, metalcilerden alternatif rockçılara, müzik dinleme evriminin ya ortasında, ya sonunda illa Pink Floyd'la yolu kesişmiş herkes için gecikmiş bir ilk buluşma. Öyle ortak bir ruh, öyle bir şekilde dindirilen bir ortak hasret vardı ki o akşam, "Mother"daki "Mother should I trust the government?" dizesine herkesin sözleşmiş gibi "No!" çığlıkları atmasına, "Leaving Beirut"un herkesi ağlatmasına ve rock tarihinin en büyük şarkısı "Another Brick in the Wall (Part 2)"nun malum dizesindeki kitlesel coşkunun ülkenin konserler tarihinde bir zirve olmasına kimse şaşırmadı.



1- Leonard Cohen
5-6 Ağustos 2009
Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu


Pek çok konser izledik İstanbul'da, fazlasıyla beğenilen çok konser oldu, ama sadece bir tanesi o gece(ler) orada olan herkesi etkiledi. Leonard Cohen konseri izleyen herkesin hayatında özel bir yeri olan o çok sıradışı konserlerden birisiydi. Açıklandığı üzere tam 21:00'de "Dance Me To The End Of Love"la sahneye fırlayan Cohen onlarca yıllık bir özlemi bitiriyordu ama Cemil Topuzlu tribünlerindekileri hiç hafife almadı. Tamamı klasiklerden oluşan repertuarını çalarken grubunun tüm üyelerinin durduğu köşeler arasında mekik dokudu, şarkı aralarında kurduğu diyaloglarla dillere destan kibarlığından örnekler sundu. "Famous Blue Raincoat"tan "Hallelujah"a, "I'm Your Man"den "So Long, Marianne"e, "The Partisan"a, herkesin en sevdiği Cohen şarkısını çaldı. Aşka, zamana, ölüme, isyana, ayrılığa, hüzne dair ne varsa bildiği, paylaştı. Ne olağanüstü külliyatına haksızlık etti, ne bunca yıl kendisine ulvi bir yol gösteren olarak bakmış olan hayran kitlesini hayal kırıklığına uğrattı. Bambaşka, tanımsız, dünya dışı bir tecrübeydi Leonard Cohen konseri.

Monday, May 28, 2012

Beach House - Bloom: Kayıp zamanın izinde

Beach House kayıp anların müziğini yapıyor. Anı olamamış, anlatılacak kadar yaşanmamış anların müziğini. Olup bitmemiş, olamamış, dolayısıyla bitememiş anların; bir ihtimal olarak kalmış, "acaba nasıl olurdu?" diye küçük birer varsayım kalmış hiç anların müziğini.

Beach House eski fotoğrafların müziğini yapıyor. Çok özlediğiniz için değil, sadece geçtiği ve geri dönemeyeceğiniz için bir yumruk olup boğazınıza oturan geçmişin müziğini. Bir daha ne zaman görüşeceğinizi bilmediğiniz arkadaşınıza sıkıca sarıldığınız anın müziğini. Ve de onunla yeniden buluştuğunuzda çok uzaktan birbirinize doğru yürürken ne kadar sevindiğinizi belli etmemeye çalışmanızın.

Hiçbir şey yapmadığınız, yapacak bir şey bulamadığınız yalnız Cuma akşamlarının müziğini yapıyor Beach House. Sıkıntıdan erkenden uyumak istediğiniz gecelerin, bir de tam derininizde bir sıkıntıyla erkenden kalktığınız sabahların. Ve de film izlerken uyuyup da yazılar akarken uyandığınızda yaşadığınız boşluk duygusunun.

Beach House böyle tanımsız anları müziğe tercüme ettiğinin farkında. "On The Sea"de kalbin taşana kadar dolduğunu, "Troublemaker"da uykuda ağladığını anlatıyorlar, boşa değil. Victoria Legrand'ın bulut gibi, gökkuşağı gibi vokalinden taşan "Yardım et adını koyayım" cümlesi bu yüzden tam yerine oturuyor.

Normalde müzik yazarken sadece duygulara değil, müziğin bileşenlerine de odaklanmayı severim. Ama Beach House'ta, özellikle "Bloom"da bunu yapmak istemiyorum. Onların müzikleriyle çizdiği resmin beni nereden yaraladığıyla ilgilenmek istiyorum, hangi enstrümanlarla hangi sound'u yakaladıkları veya hangi parçanın 1980'ler dokunuşlu dream pop'a kaydığını, hangisinde günümüz indie pop'una yakın durduklarıyla değil. Çünkü insanın içini taşacakmış gibi duygularla dolduran şey o bütünün ta kendisi, onun bileşenleri değil.

Wednesday, May 23, 2012

Suzanne Vega: Bir kahramanın yükselişi

Uzak ara en sevdiğim kadın şarkıyazarıdır Suzanne Vega, ama bunu pek de belli etmemişimdir herhalde. Sağda soldaki yazılarımı çok sıkı takip edenlerin bile bu hayranlığımın farkında olduğunu sanmıyorum. Sebebi sanırım 2000'lerde yaptığı iki albüm "Songs in Red and Grey" ve "Beauty & Crime"a 1980'ler ve 90'lardaki klasik albümler kadar ısınamamış olmam. Gerçi her iki albümden çok sevdiğim şarkılar yarım düzineyi geçer, ama Vega'nınki gibi harikulade bir külliyata sahipseniz bir albümde üç çok iyi şarkı iyi bir ortalama olmuyor.

Sanırım Vega, bizim Bülent Ortaçgil gibi şarkı yapıyor. Zamanında "Her yaptığım şarkının bir önceki yaptığımdan daha güzel olmasını isterim" demişti bir konserinde. Orada bahsettiği "Şarkılarım Senindir" yüzünden iki yıl yeni şarkı yazamadığını anlatmıştı üstat. Ben de Vega'da böyle bir mükemmeliyetçilik arıyorum. Ustası saydığı Leonard Cohen gibi şarkılardan bir kule dikmeye çalışıyor Vega, her bir kelime, her bir ses o kulenin ayakta durmasını sağlayan birer tuğla. İnanmadığı hiçbir tuğlayı da binasına koymuyor. Yoksa bu kalitede bir şarkıyazarının bu 10 yılda iki albüm yayınlamasını ben başka şeyle açıklayamıyorum.

Herhalde Vega da son iki albüme benim gibi bakıyor olmalı ki Salon İKSV'deki iki konserinin ilkinde "Beauty & Crime"dan iki şarkı çaldı, "Songs in Red and Gray"e hiç dokunmadı. Yazdığı Carson McCullers müzikalinden seslendirdiği üç şarkıyı ekleyin, bir de Sparklehorse & Danger Mouse'tan "The Man Who Played God"ı katın hesaba. Kalan şarkıların tamamı kariyerinin ilk best of'u "Tried and True"nun tracklist'i gibiydi. Bunda bir sorun yok, çok iyi bir kariyerin çok çok iyi bir özetidir "Tried and True," Suzanne Vega'ya uzaktan bakmış, "Luka" ve "Tom's Diner"ın ötesine geçmemişler için iyi bir başlangıç noktasıdır.

1998'de "Tried and True" çıkarken Blue Jean'e verdiği röportajda Ergün Arsal'a best of yapmaktan çok keyif aldığını açıklamıştı Vega, "Bana kalsa her yıl çıkarırım bunlardan!" diyerek. Şimdi iTunes'da playlist'ler hazırlayan müzik manyaklarının sıkça yaptığı bir şeye başvuruyor ve kariyerini dört albümde özetliyor. Close-Up isimli dört albümlük bir toplamada "Aşk Şarkıları," "İnsanlar ve Mekanlar," "İnsanlık Halleri" ve "Aile Şarkıları" temalarıyla ayırıyor kariyerini. Kariyerinde yedi stüdyo albümü olan bir sanatçının dört albümlük bir retrospektife yönelmesi aşırı gelebilir. Belki Vega yeterince yaratıcı bir döneminde değil, belki de eski kayıtlarına gereken saygının gösterilmediğini hissedip onları yeniden gündeme getirmek istiyor. Ama dört tane albümde de yer doldurmalık şarkı olmadığını bilin.

Sahnede Close-Up'taki gibi kıyafetlerinden, süslerinden arınmış olarak duyduk o şarkıları. Elektrik gitarı Gerry Leonard çaldı, Suzanne Vega akustikteydi. Davula, basa, fazlalığa gerek yoktu. Kimi zaman (özellikle Vega'nın deneyselleştiği "99.9 F" albümünden şarkılar çalarken) Leonard pedallarıyla efekt işini halletti zaten. İkisi de tek bir nota bile hata yapmadılar, Vega'nın konuşur gibi söyleyişinde sesinde en ufak çatlama olmadı. Şarkıyazarlığından gölgede kalabilecek gitaristliği de iyice parladı, tertemiz çaldı. Ruhumuzu da temizlediler, indiler. 2001-2005 arasında en çok dinlediğim müzisyenlerden birisini sahnede, iki metre önümde çalarken izlemenin doygunluğu da vardı elbette.

Şarkı aralarında minik hikayeler anlattı Suzanne Vega. İlk aşk şarkısı "Gypsy"yi Liverpool'lu bir sevgilisi için yazdığını bilmiyordum mesela. Muhtemelen "In Liverpool"u da yazdıran aynı adamdır. İkinci sırada çaldığı "When Heroes Go Down"da "Kahramanlar düştüğünde hızlı düşerler" der Vega. 10 yıldır eski temposunda olmasa da düşmediğini, sahnede yükselmeye devam ettiğini görmek çok güzeldi. 

Thursday, May 10, 2012

The Big Pink: Aslında pozitif insanlarız


Yeni albümünüz “Future This”i çıkardıktan sonra The Big Pink’te havalar nasıl? Rahatlama mı var, heyecan mı?
Robbie Furze: Çok heyecanlıyız. yeni şarkıları bitirip konserlere çıkmak, yeni materyalleri paylaşmak, konserlerde harika atmosferler yaratmak, insanları kendinden geçirmek. Hepsi harika.
İkinci albüm her grup için zordur, özellikle ilkinde başarılı olmuş gruplar için. Siz bu albüm öncesinde bir baskı hissettiniz mi?
Çok hissetmedik galiba. Albümün bitmesine doğru belki biraz hissettik çünkü kayıt süreci stresli geçmişti. Ama genel olarak yeni materyal yazma konusunda o kadar istekliydik ki stüdyoya geri dönmek sadece eğlenceli oldu. Çılgın fikirlerle dönmek, sadece çalmak, bilgisayarları kurcalamak, yazılımlarla, aldığımız yeni pedallarla oynamak... Yeni oyuncaklarla oynamak gibiydi bizim için müzik yapmak.
Konserlerinizde yeni şarkıları çalmaya başladınız. Gelen tepkiler nasıl?
Çok iyi. İlk defa konserlerimizde insanlar dans ediyor, zıplıyor, bunu görmek çok güzel.
Gerçekten de ilk albümünüze göre daha tempolu, ama biraz daha sert bir albüm “Future This.”
Evet, sanırım ilkine göre çok daha mutluluk verici bir albüm, daha bir canlı kayıt. Bir kutlama albümü gibi.
Albüme başlarken planladığınız bir şey miydi bu?
Aslında çok pozitif insanlarız. dolayısıyla bizim kim olduğumuzu ifade edecek bir albüm yapmak istedik. İlk albümde herhangi bir şey planlamamıştık, kendiliğinden çıkmıştı her şey.
Bu bana biraz şaşırtıcı geldi. Bana hep kasvetli insanlar gibi görünürdünüz.
Evet sanırım öyle görünüyoruz ama neden bilmiyorum. Yaptığımız müziğin karanlık bir yanı var. Bazen şarkılar içimizdeki canavarları iyi bir yere kanalize etmemize yarıyor. Sanırım her insanın içinde negatif duygular, az ya da çok, vardır. Biz de bu depresyonla şarkı yazarak baş ediyoruz belki de. Şarkıları her gece çaldıkça da o canavarları ehlileştiriyoruz.
Şarkılarınızda ses efektlerinin altında hep iyi melodiler yatıyor. “A Brief History of Love”daki ‘Velvet’ veya ‘Dominos’ birer hitti örneğin, bu albümde de ‘Rubbernecking,’ ‘Superman’ gibi şarkılar özünde yakalayıcı melodilere sahip ama siz onları bozarak hit olmaktan çıkarıyorsunuz.
Gürültü her zaman benim için çok önemli oldu. daha gençken Alec Empire gibi endüstriyel müziğin çok önemli bir ismiyle çalışmıştım. Hiç kafa kafaya konuşarak "Daha az pop olsun" diye karar vermiyoruz aslında, sadece olup biten bir şey. Mix'teki ses örgüsü çok ilgimizi çekiyor, distortion, feedback, onları melodik şekilde duyurmak bizi çok etkiliyor. Hepsi bu.
Bu albümde Paul Epworth'le çalıştınız. Prodüksiyon dışında şarkı yazarı olarak da adı geçiyor.
Evet bizim için birkaç şey yazdı. Müziğe nasıl başladığımız ve nasıl bitirdiğimiz konusunda baskı hissetmiyoruz. İyi bir fikir kimden gelirse ondan ilerleyebiliriz, The Big Pink üyesi olması gerekmiyor. Paul da çok iyi fikirlerle geldi ve o yüzden biz de albüm kapağında kendisinin ismini şarkı yazarı olarak da geçirdik. İlk albümde de bize katılan farklı müzisyenler vardı. Mesela ben de bir grupla çaldığımda onlardan etkilenip müziğime bunu yansıtabiliyorum. Aynı şekilde Milo (Cordell) da pek çok yan projeyle meşgul, Glasser'ın yeni albümüyle mesela. Eminim o da bunlardan çok zenginleşmiş olarak dönecektir.
Bu albüme ilham veren özel biri var mıydı?  
Aslında ben ve Milo birbirimizi çok etkiledik. Birbirimizle nasıl anlaştığımız, ilişkimiz şüphesiz bu albümü etkiledi. Müzikal olarak ise ilk albümdekinden farklı sayılmaz: Büyürken bizi müziğe aşık eden her bir grup bu albümde de etkili olmuştur. Ama bazıları diğerlerinden daha fazla yoğundur, mesela Smashing Pumpkins, Beastie Boys, Ministry, Stone Roses... Her birinin etkisini müziğimizin başka bir tarafında görebilirsin. Benim The Big Pink'e dair hayalim bizim grubumuzun da bunlar gibi insanları etkilemesi. Beni Smashing Pumpkins'in etkilediği gibi. Ben gençken onlarca boktan grubun arasında dürüst ve sahici bir müzikti o. Kendimi özel bir grubun parçası gibi hissettirmişti. The Big Pink'in de dinleyene böyle hissettiren bir grup olmasını isterim.
Son dönemlerde böyle etkilendiğiniz bir grup oldu mu? 
Crystal Castles veya Klaxons'ı sayabilirim ama son yıllarda öyle çok etkileyen bir grup çıkmadı. Sevdiğim albümler oldu ama çıkıp beni alt üst eden bir grup da yok. Müzik genel olarak çok sulandırıldı sanki. Ama bu da müzik basınının farklı şeylere destek olmamasıyla alakalı. Sanırım dergi satışları düştükçe müzik basını da daha kolay şeyleri desteklemeye başladı. Özellikle ingiltere'de belli gruplara benzeyen grupları destekleme trendi söz konusu. O zaman da aynı grupları görüyorsun dergilerde. Çocuklar da farklı, çığır açıcı müzikleri bulamıyorlar. E Nirvana'lar nerede kaldı? Sex Pistols'lara ne oldu? Medya yeni ve farklı olanı aramıyor.
Yani medya yeraltındaki gruplara hiç destek olmuyor. 
Hem de hiç. Biz o ağdan kurtulmayı başardık ama biz bile keşfedilene kadar çok mücadele verdik ve zirveye doğru itilmedik. Bence biz çok heyecan verici bir grubuz, farklı bir şey deniyoruz, ama medya tarafından garage rock yapan gruplar kadar destek görmüyoruz. Çok can sıkıcı bir durum, sebebini de bilmiyorum.
İstanbul konseriyle ilgili neler söyleyebilirsin?
İstanbul'a hiç gelmedim ve harika olacağından hiç şüphem yok. Daha önce çalmadığın kitleye bir çaldığında daha heyecanlı oluyorlar, biz de öyle oluyoruz. Şarkılar da her zaman sahnede albümdekinden daha büyük oluyor.

Wednesday, May 9, 2012

Kishi Bashi - 151a

2008 Metallica konserinden önceki en popüler geyiklerden birisi "Down'ı izleyip çıkıcam"dı. Metallica devasa büyüklüğüne karşın, daha doğrusu devasa büyüklüğünden dolayı belirli çevrelerde "uncool" sayılan bir gruptur, tıpkı U2, Coldplay vs. gibi. Dolayısıyla o dönemde Metallica konserine gitmek istemediğinin altını çizmek "gerekli" bir işti.

Sanırım bugün ben de ilk defa "alt grubu izleyip çıkıcam." of Montreal özel olarak sorunum olan bir grup değil ama onlardan alacağımı 2007 konserlerinde almıştım. "Paralytic Stalks"u da hiç fena bulmadım ama sanırım Kevin Barnes ve arkadaşlarının müzikleri bana fazla şekerli, fazla renkli, fazla Red Bull geliyor. Dinlerken yaşanan melodi ekstazisi beni yoruyor. Sevenleri merak etmesinler, grup sahnede albümdekinden daha bile canlı, renkli.

Ama yine de bu akşam Babylon'dayım çünkü bu yılın en parlak ilk albümlerinden birisini yapan bir isim, Kishi Bashi, sessiz sedasız sahnede olacak. Sessiz sedasız dememe bakmayın, bundan birkaç yıl sonra ulaşacağı büyüklüğün aksine, konserin afişinde küçücük bir yer kaplaması anlamında sessiz sedasız diyorum. Yoksa Japon asıllı Seattle'lı müzisyen K Ishibashi'nin projesi de enerji anlamında of Montreal'den geri kalmıyor. Ama onun müziğindeki ses örgülerinin zenginliği, şarkılarındaki Animal Collective benzeri çocuksu coşkuları öforiyi tam zirvesinde bırakıyor. Bu yılın en güzel indie hitlerinden "Bright Whites" zaten kancayı takıyor ama albümü "151a"de pek çok güzel an var. İçinde 60'ların folk şarkılarından 80'lerin arena rock'ına kadar pek çok farklı detay barındıran "Atticus, In the Desert" veya ambient havalarında başlayıp kemanlarla büyüleyici bir finale eren "I Am the Antichrist to You" nefis şarkılar. Kishi Bashi çok parlak bir ilk albüm yaptı ve dahası, bunun çok daha büyük olacak bir kariyerin ilk adımı olduğunu hissettiriyor. Adam olacak bu çocuk ayağınıza kadar gelmişken izlemeden geçmeyin.

Thursday, May 3, 2012

Girls: Bağımsız sinema tadında

"Bence ben kuşağımın sesi olabilirim... Ya da en azından herhangi bir kuşağın herhangi bir sesi."

Lena Dunham'ı muhtemelen tanımıyorsunuz. Ya da birkaç hafta öncesine kadar tanımıyordunuz. Geç kalmayın, yaklaşın. Çünkü bu kız Amerikan sinema ve televizyon sektörünün en dikkate değer beyinlerinden birisi. Dahası, önümüzdeki on yılı şekillendirecek kişilerden birisi olabilir.

Lena Dunham sanat okulundan mezun olup ilk filmi "Tiny Furniture"ı bitirdiğinde henüz 23 yaşındaydı. Filmi 2010'da South By Southwest'te ödüllendirilince hayatı tamamen değişti. Judd Apatow'la bu sayede tanıştı. O Apatow ki yeni Amerikan komedisinin en önemli adamı, günümüzün John Hughes'u, Seth Rogen ve Steve Carell'i Hollywood yıldızı yapan, Paul Rudd'ın kariyerini çöpten çıkaran, Kristen Wiig ve Melissa McCarthy'ye birer Oscar adaylığı kazandıran ve belki hepsinden önemlisi, bir dönemin mizah anlayışına damga vuran adam.

Dunham'ın yolu Apatow'la kesiştiğinde açıldı. Pek çok yönetmenin kısa film için fikir üretmeye çalıştığı bir yaşta ödüllü bir uzun metraj filmin ötesinde yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı "Girls" ile Amerika'yı fethetmekle meşgul şu aralar. Yaptığı şey, bir anlamda Kristen Wiig'in "Bridesmaids"le Hollywood'a yaptığını televizyona taşımak: Yani kadınlara, onların öykülerine, muhabbetlerine, kaygılarına, korkularına, eğlencelerine yer açmak. "Girls"te hiç mi erkek yok? Elbette var. Dizinin ana karakteri olan dörtlünün çevresindeki duyarsız ya da aşırı duyarlı erkekler, çok erkekler ya da hiç erkekler de yer buluyorlar kendilerine. Öyle ki, bir erkek için izlemek bazen utanç verici olabiliyor, "Bu kadar mı ileri gidiyoruz?" diye. Ama merak etmeyin, Lena Dunham "güç bende artık!" diye karşı cinse okları saplayan cinsten bir kadın değil. Başta kendisinin oynadığı ana karakter Hanna olmak üzere filmin dört kadını da çuvaldızdan nasibini alıyor. Üniversite sonrasında hayata atılan veya atılmaya çalışan dört genç kadın olanca komiklikleri, dertleri ve eksiklikleriyle anlatıyor Dunham. Elbette dört kadın ve New York söz konusu olunca aklımıza "Sex and the City" geliyor ama Dunham'a göre "şehrin daha kötü yerlerinde" geçtiği için farklı. Ayrıca 20'li yaşların başlarının 30'ların ortalarına göre net bir farkı var (Dunham'a göre bu yüzden dizinin adı "Girls," çünkü kızlar 30'larına gelene kadar kendilerini "kadın olarak görmüyorlar). Ve net bir ayrım daha: Carrie Bradshaw'un iki köşe yazıp nasıl o kıyafetleri, ayakkabıları ve Martini'leri karşılayabildiği gizeminin aksine Hanna hayatın gerçekleriyle burun buruna. Dizinin ilk bölümünün açılış sahnesinde ailesinin "Artık sana para veremeyeceğiz, iş bulmak zorundasın" dediğini ve Hanna'nın "Bu şehirde üç buçuk gün kalacak kadar param kaldı" saptamasını aklınızda tutun.

Geçen yıl birbirinden nefis filmler izledik ama sanırım 2011'den en çok "sevdiğim," yıllar boyunca canım sıkıldığında beni eğlendirecek bir dost olarak seçtiğim film "Bridesmaids"ti. Tüm komikliğinin yanında "girl talk" olayına duyduğum sevgi ve merak, benim için "Bridesmaids"i özel bir film yapıyordu. "Girls" bunu farklı bir coğrafyaya ve yaş grubuna taşıyor ama özünde "kız muhabbeti"nin dibine vuruşuyla ilgimi çekiyor. Göbekten değil yüzden kilo vermekten prezervatifin yanında kalan şeylerin cinsel hastalık yaratabileceği paranoyasına onlarca detay, kimi zaman ekrandan gözünüzü kaçırmanıza sebep olacak kadar utanç verici anların Dunham tarafından rahatlıkla anlatılabilmesi "Girls"ü özel yapıyor. Dunham'ın ultra düşük bütçeli "Tiny Furniture"da kullandığı yaratıcı kamera açılarının ve mat renk paletinin de diziyi Amerikan televizyonunda gördüğünüz diğer işlerden çok daha farklı, bağımsız sinema tadına yaklaştırdığını, seyir lezzetini artırdığını belirteyim.



Belki tanıştığınıza memnun olacaksınız, belki ondan nefret etmekten hoşlanacaksınız. Ama mutlaka Hanna'nın hayatına girin. Lena Dunham'ın hikayesine kulak verin. Bilin ki "Girls" gördüğünüz diğer dizilere pek benzemiyor.

Not: Şu ana kadar üç bölümü yayınlanan "Girls" her pazar akşamı HBO'da. Biz, Türkiye olarak, her Pazartesi sabahı yeni bir bölüme uyanıyoruz.