Saturday, February 18, 2012

Feist Cakarta'da..

Feist Cakarta’ya uğradı geçen Çarşamba akşamı, yanında bir de hediyeyle..



İş çıkışı takım elbiseyi çıkarıp şort tşört moduna girdim ve konser alanına doğru yol aldım. Topu topu 500-600 kişinin konsere ilgi göstereceğini tahmin ederken salonun olduğu caddeye girdiğimde arabalar, polisler ve giriş kuyruğunda ip gibi dizilmiş yüzlerce insanı görmek gerçekten şaşırtıcıydı, park yeri bulabildiğim için şanslı addettim kendimi; saatler 6,30’u gösteriyordu. Kuyruğu tüketip içeri girebildiğimdeyse 7 olmuştu bile. Salon dolduğunda sanırım 2-3 bin Feist hayranı vardı içeride. Bir saat daha beklendi ve sahneye biri çıktı sonunda: Kings of Convenience’tan Erlend Øye! Yakınlarda dolanıyormuş, kankası Feist da “gel benimle takıl Cakarta’da” demiş. Güzel bir sürpriz oldu tabi ki.. “Cayman Islands”ı, Smiths’in “Heaven Knows I’m Miserable Now”ını ve şimdi hatırlamadığım birkaç parça daha çaldı, mutlu etti kalabalığı.



Ve nihayet esas kadın çıktı sahneye, saat 9 gibi, normalde sabır küpü olan Endonezya insanının yuhalamalarına ucundan maruz kaldıktan sonra. 7’de başlaması gereken konser 9’da başlayınca, hem de iş günü, insanlar (ben dahil) biraz bozulmuştu tabi. Neyse ki Feist son derece sempatikti ve bu tatsızlık hemen unutuldu, şarkılar hep bir ağızdan söylenmeye başladı. Endonezyalı arkadaşlarımız aslında konserden iki gün önce olan doğum gününü bol bol kutladılar, kadıncağız da sonunda “eh ben doğum günümü bir hafta kutlayayım o zaman” dedi. Cakarta’ya gelene kadar Endonezya’nın kendisine “masal ülkesi gibi” geldiğini ve burada olmaktan çok mutlu olduğunu söyledi; sanırım gerçekten hoşlanmıştı Endonezyalı hayranlarından. Konserin en hoş anlarından biri de Feist’ın konseri özel balkonlardan izleyen “ayrıcalıklı” gruba şakayla karışık “baksanıza bazıları rahat koltuklarından izliyor konseri - hey, siz oradaki üst sınıf arkadaşlar!” diye laf geçirişiydi..


Graveyard..

Gayet iyi bir setlist vardı, en sevdiğim şarkılarının (“Graveyard”, “My Moon My Man”, “So Sorry”, “Sea Lion Woman”, “A Commotion”, “Caught A Long Wind”) tümünü çaldı. İki kez bis yaptı, son biste Øye’yi aldı yanına, birlikte söylediler güzel güzel, birlikte selamladılar kalabalığı ve ayrıldılar. Toplam 2 saate yakın sürdü konser; kendi adıma biraz uzun olduğunu hissettim ama orada olan herkesin hafızasında güzel bir yer edindiğini, damağında hoş bir tat bıraktığını tahmin ediyorum.




Endonezyalı Feistsevenler..


Bir hayranının verdiği doğum günü hediyesi fuları açarken..




Erlend Øye ile yaptığı düet..





Sunday, February 12, 2012

Whitney Houston (1963-2012)

"Arka arkaya o kadar çok 'ilk kasedim Whitney'ninkiydi' tweet'i gördüm ki," yazdı bu sabah Egemen Limoncuoğlu. Doğrudur, beni de ekleyin listeye. Belli bir zaman aralığında doğanlar için aldıkları ilk yabancı kasedin "The Bodyguard" olması doğaldır. Hatta kısa bir dönem için o filmin dünyanın en güzel filmi zannedilmesi de... Whitney Houston, 1990'ların başında bir dönem için en büyüktü. Tam zamanını vermek gerekirse, Madonna'nın "Like A Prayer" sonrasında yorgun seks tabusunu bir kez daha hırpalamaya çalıştığı "Erotica" fiyaskosu sırasında Whitney en büyüktü. "I Will Always Love You" her yerdeydi. Whitney her listenin başındaki, her ödülü kazanan kadındı.

Tabii ki, 1992'de sıfırdan çıkagelmiş bir isim değildi, ilk üç albümde de bir elin parmaklarından fazla sayıda hit çıkartmıştı. Ama zirvesi "The Bodyguard" oldu. Aslında teknik olarak sadece bir yüzünü seslendirdiği, ama haklı olarak başarının aslan payıyla nasiplendiği, tüm zamanların en çok satan soundtrack'i...

Sonra İngiliz medyasının Blur-Oasis için yarattığı rekabetin bir benzerini Amerikalılar Whitney ve Mariah için hazırlamaya başladılar. "The Bodyguard"la Whitney'nin bulutlarda dolaştığı zamanlarda Mariah da "Music Box" denen bir başyapıtla "varım" demişti. İlerleyen yıllarda müziğini hafifletmeyi "başarırken," Whitney doğru prodüktörlerle çalışmamanın, şarkı yazarlarına fazla bağımlı olmanın bedelini ödedi. Ve bir de üretkenliğinin: Mariah her yıl bir albüm yayınlamaya devam ederken, Whitney, kimbilir "The Bodyguard"ın gişe başarısının heyecanından mıdır bilinmez, sinema kariyerine yoğunlaşmayı tercih etti. "Waiting to Exhale" ve "The Preacher's Wife" aslında görünürde kötü tercihler değildi ama "The Bodyguard"ın aksine ağırlıklı olarak Afrikalı-Amerikalı kitlesine hitap edecek işlerdi ve Whitney'nin profiline göre küçük kaldılar. 1998'de müziğe "My Love is Your Love"la döndüğünde bambaşka bir dünya vardı artık. Yine sattı, yine hit çıkarttı, ama Whitney "o kadın" değildi artık.

Tabii ki tek sorunu müzikal degildi. Hem kokain bağımlılığı, hem de sorunlu evliliği asıl faktördü 90'ların kalan kısmını kötü geçirmesinde. Bobby Brown denen, New Edition gibi 80'lerin öncü boyband'lerinden çıkma bir adamla evliydi. Brown, bir nevi 80'ler Afrikalı-Amerikalı Justin Timberlake'i, Whitney'ye pek de iyi davranmadı. Nasıl Ike Turner, Tina'ya hayatı zindan ettiyse, nasıl Rihanna, Chris Brown'ın fiziksel ve ruhsal işkencesine maruz kaldıysa Whitney de öyle bir baskı gördü Bobby'den. Gazetede, dergide okur, Whitney güzelliğindeki, başarısındaki bir kadın nasıl bu aşağılık herife, bu düşmüş pop yıldızı eskisine katlanır anlamadım. Küçüktüm tabii, bilmezdim iki kişilik dünyalara dışarıdan vakıf olunamayacağını. Kendisi de bir seferinde "Benim uyuşturucum" demişti Bobby'ye.

Herhalde o ilk kasedin bende yarattığı "temel taşı" hissi ve dolaylı bir vefa duygusuyla hep geri dönsün istedim Whitney. Mükemmel sesini doğru şarkılarda kullansın, güzelim yüzünü doğru adamlar sevsin, arada bir filmlerde oynayıp "varım" desin istedim. Belki bayrağı Mariah'tan alacak olan Britney'ler, Christina'larla aşık atmayacaktı ama oralarda kalsın istedim. İyi haberlerini bekledim. Ölümüne de bu yüzden çok üzüldüm.

Bakın ta 1993'te Rolling Stone'a ne demiş Whitney: "Nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Yaşlanmış hissediyorum. On bir yaşımdan beri çalışıyorum. Gece kulüplerinde çalıştım, modellik yaptım. İlk başladığımda çok eğleniyordum ama artık eğlence kalmadı. Kocamla, ailemle olmak, dışarı çıkıp iyi vakit geçirmek, işte benim eğlencem bu. Ama konu müzikse başlarda yaşadığım heyecan, eğlence? Artık yok."
Bunu söylediğinde daha 29'undaydı Whitney. Dün gece son nefesini verdiğinde 48 yaşındaydı.

Friday, February 10, 2012

cat power konseri


dün olağanüstü bir basketbol akşamının sonunda zeytinburnu'ndan kalkıp cat power konserine gitmek konusunda çok da kararlı değildim. ama en azından yolumun üzeri diye taksim'de mola verip 5-6 şarkı bile olsa yakalasam yeter diye düşünüyordum. ne var ki, twitter'da bir nabız yokladığımda maçın bittiği saat 10 civarında chan marshall'ın hala sahneye çıkmadığını öğrendim ve koşa koşa gittim. vardığımda gördüğüm, twitter'daki homurdanmaların garajistanbul'da yuhalamalar ve alkış protestolarına döndüğüydü.

cat power benim özel hayranlık beslediğim bir isim değil. hepi topu üç albümünü dinlemişliğim var ("what would the community think," "you are free" ve "the greatest"). hani sevgiden çok saygı duyduğum isimlerden. sanki kitlenin de çoğunda böyle bir durum vardı. derinlemesine bilmeseler de (mümkün mertebe) huşu içinde dinlendi gibi. kendimi kaptırabildiğim ölçüde, düşük tempolı amerikan indie rock'ının çok sevdiğim özelliğinde, sanki hayatı yavaşlatan, kendini bir amerikan bağımsız filminin içinde hissettiren havasını aldım. bu, konserin ilk 80 dakikasında bölüm bölüm yaşayabildiğim bir histi.

ama bir de sonrası var. cat power tarzında müzik yapan bir sanatçının sahnede 145 dakika kalması doğru değil. 22.45'te sahneye çıkıp 1:10'da indi chan marshall ve arkadaşları. bolca uzun pasajlarla bezedikleri bir performanstı. kimisi sorabilir "ne güzel işte, hayranları için ne kadar çok çalsa o kadar iyi değil mi?" diye. "beğenmediysen çıksaydın" da denebilir. hayır, bir performanssa söz konusu olan, sanatçının sunduğu kadarına göre yorumlamak gerekir. belki kendisinin hayranları ona doyamamış olabilirler ama nasıl bir filmi "kurgu masasında 20 dakika bırakılabilirmiş" diye eleştirebiliyorsak bunu da eleştirebilmeliyiz.

ama ilginç bir nokta vardı chan marshall'ın uzun performansında. kendisinin genel performanslarını bilmiyorum ama "çok" çalmasının ardında bir "tepki"nin yattığını düşünüyorum. sahneye çıktığında yuhlarla alkışların karıştığı bir ortamla selamlanan bir sanatçı olarak bence ilk andan şoka girdi marshall. "niye kızıyorsunuz ki? bize 10.45'te çıkmamız söylendi" dedi ki, gittiğim yüzlerce konser içinde bir sanatçıdan en enteresan, en mahcup, en şaşkın açılış cümleleriydi. konserin 90. dakikası civarında "almost done" dedi, "merak etmeyin az kaldı" gibisinden. konser boyunca da ya kendisini yuhalayan hayranlardan, ya da yuhalatan insanlardan "intikam" almak istedi. çünkü iki saat on beş dakika sonunda hayranlarını selamladıktan, imza dağıtıp veda ettikten sonra davulun başına geçip bir de anlamsızca jam session yapmalarına başka bir anlam vermek zor. bardağın dolu tarafına bakmayı sevenler "sahnede çok kalarak kendini affettirmek istemiştir" diyebilir ama chan marshall'ın vücut dili ve birden çok "almost done" deyişi bana bu hissi vermedi. zaten konserin başlamasına bile kalmayan insanlar vardı, başladığında çok büyük olan kalabalık yavaş yavaş dağılmış ve en sonda belki baştakinin beşte birine düşüp bir avuç insan kalakalmıştı.

gecenin başına dönersek, geç başlayan konserle zaten konser konsantrasyonu konusunda karnesi epeyi zayıf olan kitlemiz oldukça dağınık durumdaydı. garajistanbul'un mekan olarak zaten tartışmalı bir hali var: kabaca iki kareye ayrılan uzun ince bir dikdörtgen şeklinde bir mekandan bahsediyoruz. iki alanı kalın sütunlar ayırıyor birbirinden ve ses konusunda sıkıntı olmamasına karşın ışıklar, barın varlığı ve sütunlar yüzünden önemli sayıda kör noktanın bulunması arkada olup konser deneyimi yaşamayı imkansızlaştırıyor. arkadayken sohbet edip içki içiyorsunuz, uzaktan da cat power mı ne, birisi çalıyor işte. bir süre önce konserin ana sponsoru avea'nın kurumsal iletişim departmanından bir arkadaşımla garajistanbul'un artılarını eksilerini konuşmuştuk. artısı benzerlerine göre büyüklüğü, ama eksileri ambiyans konusundaki bu sıkıntısı. ha, ben mekana geç intikal ettiğim için bu yazı bu kadar pozitif (!) onu da belirtmek isterim. kapıdaki anlamsız katı güvenlik uygulamaları, insanları dışarıda bekletmek gibi uygulamalara maruz kalmadığım için onu dile getiren bir iki yazıya yönlendireyim sizi (13melek'in konser yorumu ve twitter'da da paylaştığım bir sözlükçü şikayeti).

her yanıyla ilginç, pek çokları için hayal kırıklığı bol olan bir geceydi. siteyi yakından takip edenlerin bildiği gibi avea müzik konusunda güzel birtakım hareketler içinde. blogger'larla dirsek teması halinde olmaları da bunlardan biri, çekme kaset de avea'nın işbirliği yaptığı bir blog. umuyorum ki dünkü tecrübenin ışığında sosyal medyada veryansın eden kimisi blogger, tamamı müziksever insanların tepkisine kulak verilir önemli bir bölümü mekandan kaynaklanan sıkıntılar giderilir (eğer mekanın kronikleşmiş sorunları çözülemeyecekse de başka bir mekana gidilir), başlama saati muğlaklığı sorunu çözülür, eğer sanatçı illa geç saatte çıkacaksa da bu açıkça belirtilir, ana gruptan önce ya makul bir dj, ya da uygun bir ön grup seçilir. benim hala umudum var.

Sunday, February 5, 2012

utanç ve uyuyan güzel


"utanç"ın brandon'ı, tam bir new york yuppie'si. yakışıklı, bakımlı, iyi bir işi ve evi var. kendisini tanımlamak için bunlar yeterli. ancak kusursuz görünen hayatının arka planında hiçbir boşluk bırakmamacasına seks/haz var. fahişeler, tek gecelik ilişkiler, sanal seks, porno, kapalı kapılar ardında mastürbasyon: bu, brandon'ın kendi başına kaldığı hayatının özeti. "kendi başına" tabirini yanlışlıkla kullanmadım, zira brandon için seks de "yalnız" bir eylem. bunu bir paylaşım, iletişim olarak yapmadığı belli. onun için haz hayatının boşluklarını kapatan bir dolgu malzemesi, seks de buna ulaşmanın en kısa yolu.

brandon'ın haza tutunuş biçimi; zamanı, benliği, beğenileri, kısacası bedeni dışında her şeyini kapitalizme teslim etmiş bir adamın kendi özgür alanını sekste bulmasıyla açıklanabilir. altyazı'da fırat yücel ve senem aytaç'ın yazdığı eleştiriler de filmi bu açıdan bir kapitalizm eleştirisi olarak okuyor ama ben filme buradan bakmayı doğru bulmuyorum. steve mcqueen'in yapmaya çalıştığı bir psikoloji incelemesi. seks bağımlılığının, cinsel açıdan belli bir özgürlüğe ulaşılmış bir toplumda sekse bakışın, doygunluğun mümkün olmamasının, seksi çevrelemesi muhtemel sınırların (toplumsal kurallar, tabular, bağlılık, evlilik vs.) bir iptilaya etkisini incelemek. sert yapının altındaki kırılganlığı görmeye çalışmak.

steve mcqueen'in karakterine yakınlığı, daha önce "hunger"da çalıştığı michael fassbender'ı resmetmekteki rahatlığı ve new york'un zengin sokaklarının karanlık yanına bakışıyla bir scorsese-de niro ikilisinin ışıklarını veriyor. ancak diğer yandan ben steve mcqueen'in daldığı alanın hiç de bakir topraklar olmamasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. geçmiş yıllarda "kadınların mekanizması"ndan "ıssız adam"a, "yüreğimde bir delik"ten "amerikan sapığı"na, oradan catherine breillat filmlerine kadar "beden mülkiyeti," "cinsel doyum" ve "seks bağımlılığı" konusuna kadar onlarca film izledikten sonra bu noktada bir yönetmenden daha özgün, daha farklı, daha derin bir iş bekleme hakkım olduğuna inanıyorum.


ayrıca new york'lu yakışıklı ve zengin bir yuppie'nin seks bağımlılığında ilgi çekici bir yan bulmakta zorlanıyorum. maddi ve fiziksel bir iktidar sahibi bir adamdan bahsediyoruz burada. filmlerin konuları arasında bir paralellik olmamasına karşın "uyuyan güzel" geliyor aklıma. her ne hikmetse yerden yere vurulan "uyuyan güzel"in lucy'si bedeninin mülkiyetini yitirmesi, üstelik bunun kendisi uyurken gerçekleşmesi çok daha ilgi çekici, kısmen şiirsel, kısmen kara bir masal duygusu yaratmıştı bende. insanın karanlık yanına ve sömürüye dair daha fazla söyleyecek sözü vardı, en azından düşünmeye daha fazla alan bırakıyordu.

gökhan kırdar'ın trip-hop'a merak saldığı yıllarda "düzmece" isimli bir şarkısında şöyle dizeler vardı: "evet dün gece bir fahişeyle yattım / bu gün de gelip arabamı yıkattım." naim dilmener'in o yıllarda gazete pazar'da kaleme aldığı eleştirisinde yazdığı "oysa ben fahişeyle yatan adamla değil, diğer tarafla ilgileniyorum. 'dün gece adamın tekiyle yattım, ağzı ve ayakları kokuyordu' dizeleri benim ilgimi daha çok çekerdi" cümlelerini anımsadım dün "utanç"ı izlerken. ben "iktidar sahibi brandon'ın zayıflığı"nı izlemektense toplumsal ve ekonomik olarak varoluş savaşındaki lucy'nin bedeninin mülkiyetini kaybedişine daha çok önem verdim. bunu anlatmayı da daha samimi, daha ilgi çekici, daha anlamlı buldum.

Friday, February 3, 2012

DvK 10 Yaşında partisi!

İçine bir girenin bir daha çıkmasının kolay olmadığı bir "kara" deliktir Düşler ve Kabuslar. Herhangi bir forum gibi durur ama değildir. Geyiğin en hasını, müzik muhabbetinin en derinini, siyasi sohbetin en hararetlisini, kavganın da en sertini bulabileceğiniz güzel bir ortamdır. Nice dostluklar kurulmuştur orada, nice dostlar da birbirinin yüzüne bakmaz hale gelmiştir, nice aşklar yaşanmıştır, nice kumpaslar da kurulmuştur. Küçük bir ortamın aynası gibi görünür ama Amerika'dan da, Avrupa'dan da hala takip edilen bir muhabbet ortamıdır aynı zamanda. Şimdi bakınca Doğu'nun "Sitenin forumuna girdin mi?" dediği o yıldan bu zamana 10 yıl geçtiğine inanamıyorum. Biraz da geriye bakınca Doğu'nun kitaplarının tartışılması için açtığı bir sitenin böylesi önemli bir müzik-sinema-edebiyat-geyik forumuna dönüşmesinde Doğu Yücel'in kişiliğinin de payının olduğunu net olarak görebiliyorum. Sanata, muhabbete çok önem veren, en ufak düşünceyi bile kafasına takan, artık nadir bulabileceğiniz "temiz" insanlardan birisi olan Doğu'nun açacağı forum da kendisi gibi olacaktı elbette: Sanatın, muhabbetin en ince detayına kadar tartışılacağı, aralar iyi ya da kötü olsun, samimiyetin ön planda olduğu bir ortam.

Bugün o çok çabuk geçen zamanı yadetmek, eğlenmek, azmak, ne zamandır görüşmediklerimizle hasret gidermek, sadece nick'ini bildiğimiz insanlarla "Aa sen o muydun?" diyerek tanışmak için Bronx'ta olacağız DvK ekibi olarak. Yazarlar arasından kimisi grubuyla sahnede olacak, kimisi setin başına geçip CD döndürecek -ki aralarında ben de varım, saat 9'da setin başında geceyi açıyorum- ama asıl olay sahnede değil aralarda olacak.

Bir şekilde yolu DvK'dan geçmiş herkesi zaten bekleriz ama rock'tan metale, poptan indie'ye güzel müzik dinlemek, güzel insanlarla güzel muhabbet etmek isterseniz de bekleriz. Biz oralarda olacağız!

Monday, January 30, 2012

Russian Red: İspanyol meyhanesinde bir küçük kadın

Russian Red, Avea’nın Escape to Music konserleri kapsamında İstanbul’da konuk ettiğimiz isimlerin sonuncusuydu. İspanyol müzisyen, çocuksu vokaliyle renklendirdiği sakin indie rock şarkıları çalıp söyleyen bir genç kız. İstanbul’a uğradığında kendisiyle bir söyleşi yapmıştık, elbette böyle durumlarda iki hafta oldukça uzun bir gecikme süresi ancak yine de paylaşılması, rafta kalmasından iyidir diyerek, mahcubiyetle yayınlıyorum... Bu röportajın gerçekleşmesindeki katkılarından ötürü Avea Kurumsal İletişim ekibi ve özellikle Burcu Şensoy'a teşekkürlerimle.

Öncelikle İstanbul’a hoşgeldin. Nasıl bir duygu burada olmak?
Daha önce hiçbirimiz buraya gelmemiştik dolayısıyla heyecanla bekliyorduk bunu. Yılın ilk konseri ve iki ay içindeki ilk konserimiz. Dün ve bugün yemeğe çıkmak dışında pek bir şey yapmadık ama gerçekten çok hoş bir yer.
Az önce soundcheck yaptın, konser mekanını da biraz tanımış oldun. Akşamki konserden neler bekliyorsun?
Hala biraz meraklıyım, çünkü yeni bir sound deniyoruz. Elektrik gitarımı daha çok kullanıyorum. Bu da yeni formatımızla ilk konserimiz olacak. Deneme gibi olacak, bakalım.
Yeni format derken kastın ne?
2011’de sadece İspanya’da tüm grup olarak çaldık. Ben daha çok akustik gitar çalıyordum, klavyecimiz, gitarist, davulcumuz, basçımızla normal bir gruptuk. Ama İspanya dışında üçlü olarak turladık. Artık bunu her yerdeki konserlere taşıyacağız. İstanbul konseri bunu denediğimiz ilk konser olacak.
İkinci albümün “Fuerteventura” ilkine kıyasla daha farklı, daha bütünlüklü ve kısmen daha olgun bir albüm. Sen iki albümün arasındaki farkları nasıl değerlendiriyorsun?
İlk başladığımda bunu profesyonel olarak yapmak kafamda yoktu, sadece şarkılarımı çalıyordum. İkinci albümde artık iki yıldır konserler vermekteydim ve artık o albümü dinleyemez hale gelmiştim. Bilirsin insan her şeyin (hataların, detayların) fazlasıyla farkında oluyor kendi albümlerini dinlerken. Dolayısıyla 20 yıl sonra da dinleyebileceğim bir albüm yapmaya kararlıydım. Tabii şimdi de dinlediğimde değiştirmek isteyeceğim şeyler duyuyorum çünkü ses konusunda çok takıntılıyım ve oldukça deneyler yapıyorum. Şöyle toparlayabilirim, ilk albümde profesyonel olarak müzik yapacağımdan emin değildim ama ikincide artık kesinlikle emindim ve müziği ciddiye almak istedim.
Prodüktörün Tony Doogan’la çalışmak da önemli bir fark yaratmıştır herhalde.
Kesinlikle! Kişisel olarak konuşuyordum ama elbette birlikte çalıştığım insanlar bunu çok etkiledi. Tony Doogan Belle and Sebastian, Delgados, Mogwai gibi çok sevdiğim İskoç gruplarla çalışmıştı. Belle and Sebastian’ın bazı üyeleri albümümde de çaldılar. Benim şarkılarımı anladılar ve çok cömerttiler.

"İngilizce yazma tercihi kendiliğinden"
Müziğin sükunetiyle de Belle and Sebastian’ı anımsatıyor zaten. Sende etkileri var mıdır?
Tabii ki. Sevgimin yanında onların bu albümde çalması da çok önemliydi. Onlar çok uzun yıllardır bu işin içindeler bense daha yeni öğreniyorum. Bazen onların yaptıkları şeylerin kafama yatmadığı oluyordu, ama onlar olumlu anlamda ısrarcı oluyorlardı ve bir noktada buluşuyorduk. Ve stüdyoda benim yoğunluğa dayanamadığım anlarda bana çok destek oluyorlardı tecrübeleriyle.
Müziğinde en çok dikkatimi çeken şey, bu şarkıların uzaktan yakından İspanyol müziği gibi tınlamaması. Örneğin Türkiyeli müzisyenler de iyi indie rock albümleri çıkartıyorlar ama bir noktada o Türk müziğine ait tınılar illa oluyor müziklerinde. Sende ise bu yok...
Çünkü ben Türk değilim! Hahaha şaka yapıyorum. Çocukluğumdan beri Anglo-Sakson müzikleri dinliyorum. Özellikle babam 1960’lar ve 70’lerin Amerikan ve İngiliz gruplarını dinlerdi hep: The Beatles, The Beach Boys, Buffalo Springfield, The Kinks, Cat Stevens... Ben bunlarla büyümüşüm, müziği bunlarla öğrenmişim. Bu şekilde müziğimde etkisi ülkemin müziklerinden daha çok olmuştur.
İngilizceyi de çok rahat kullanıyorsun. İngilizce yazmanın sebebi nedir?
Müzik öyle mahrem, kişisel bir şey ki, yapmaya başladığında bir şekilde çıkıyor ve durduramıyorsun. O zaman da bir ikilem yaşamıyorsun, kendiliğinden oluyor.
İspanya’daki indie müzik sahnesi ne durumda? Senin dışında iyi gruplar var mı?
Çok ilginç bir indie müzik sahnesi var İspanya’da. Kimisi İngilizce, kimisi İspanyolca yapıyor. Pek çoğu da çok özgün. Bir tanesi Bigott, Zaragoza’lı bir grup, çok seviyorum. Tulsa var, İspanyolca ama Amerikan folk müziğine yakın bir müzik yapıyor. Çok zekice sözleri var. Hola a todo el mundo da var bir de.
Son zamanlarda neler dinledin?
PJ Harvey’nin son albümünü dinledim. The Shins ve biraz da Billie Holiday.
Russian Red’i 2012 yılında neler bekliyor?
Konserlere devam edeceğiz yıl sonuna kadar. Gezmeyi ve müzik yapmayı seviyorum, dolayısıyla 2012 sonuna kadar yapacak daha iyi bir şey düşünemiyorum. Ölmezsem tabii.
Turne rotan belli mi?
Glasgow ve Londra’da konserler vereceğiz Belle and Sebastian üyeleriyle. Sonra rotamız Asya ve Avrupa’da konserler, ardından mütevazı bir ABD turnesi ve arkasından Güney Amerika’da konserler olacak.

Monday, January 23, 2012

Best of 2011 @Babylon

Müzik yazarlığının kaçınılmaz aşamalarından birisi yıl sonu listeleridir, malum. Biz de listelerimizi yaptık biliyorsunuz. 2011 defterini kapatmadan önce en iyileri son bir kez selamlamlıyoruz. Babylon'daki dostlar böyle bir güzellik düşünmüşler, beni de içinde bulunmaktan mutluluk duyacağım bir olağan şüpheliler listesinin içine katmışlar. Ben de ekibin geri kalanı gibi yarım saatliğine DJ setinin başına geçip yılın en iyilerini çalacağım, çoklukla da ortada güzel insanlarla güzel muhabbetlere dalacağım.

Siz de Babylon Lounge'a gelin yarın akşam, müzik dinleyelim, iki kadeh devirip muhabbet edelim, "Abi bu albüm overrated ya, bir türlü ısınamadım ben" geyikleri çevirelim.

Monday, January 9, 2012

Uggie ve sinemanın en iyi aktör-köpekleri

Altyazı dergisinin verdiği “Bir Zamanlar Anadolu’da” kurgu günlüğünde Nuri Bilge Ceylan henüz açılış sahnesindeki köpekten “İstediğim gibi oynayamadı. Halbuki eğitimli de bir köpekti,” diye bahsediyor. Sinemada hayvanların oyunculuğuna kafayı takmamış birisi için komik bir cümle olabilir. Ama dikkatli bir izleyici için bir hayvanın ne kadar iyi oynadığı bir izleyiciyi filmde tutan kritik bir nokta olabilir. Gerçekten doğru davranamamış bir hayvan, sizi saniyesinde filmden uzaklaştıracaktır. Tam tersine, iyi bir oyuncu hayvan da şüphesiz sizi filme bağlayacak, en basitinden sempatinizi artıracaktır.

Bu yıl, “The Artist”in yıldızlarından Uggie’nin Oscar adaylığı kapması için bir kampanya başlatıldı. Çok büyük ihtimalle başarıya ulaşmayacak ama ileride bu tartışmanın alevlenmesi beklenebilir, zira son yıllarda bu işin son derece ciddiye alındığını görebiliyorsunuz. Buna karşı çıkanlardan birisi olan, Awards Daily’nin editörü Sasha Stone da “onlar bunu oyunculuk için değil, ödül almak ya da dayak yememek için yapıyorlar” diyor, ki acımasız olsa da kısmen haklı. Ancak kendisi Andy Serkis’in şempanze Ceasar rolünde Oscar adayı olması için kampanya da yapıyordu!

Uggie’nin bu yılki en iyi performansı çıkardığını iddia eden eleştirmenler var. Abartılı olabilir ama şu bir gerçek, film sonrasında aklınızda kalan şeylerden birisi de onun performansı. Ben de ondan hareketle yakın tarihte oyunculuğunu ve filmde tuttuğu yeri unutamadığım beş köpeği anımsadım. Aslında bunu genel anlamda “evcil hayvan” olarak değerlendirecektim ama köpeklerle ve “son 20 yıl” ile sınırlandırmakta fayda gördüm. Altını çizmek istediğim son nokta ise bu beşlinin filmin gelişiminde kilit yere sahip olan, gerçek birer karakter olan köpekler olmaları.

5- Beginners - Cosmo
Bu yıl Jack ile birlikte parlayan bir başk yıldız da Cosmo oldu. Babasının ölümünden sonra Ewan MacGregor’ın oynadığı Oliver’a “miras” kalan Cosmo, bir anlamda ayrılamadığı ama birlikte yaşamakta da zorlandığı bir varlık olarak ana karakterimizin babasının ölümüyle özdeşleştirdiği bir canlı oluyordu.

4- Amores Perros – Richie
Inarritu’nun ilerleyen filmlerinde kullana kullana yoracağı “kesişen öyküler” filmlerinin ilki muhteşem bir başarıdır. Üç köpeğin bağladığı üç çarpıcı öykünün arasında beni en çok harap etmiş olanı manken Valeria ve Richie’si arasındakidir. Valeria’nın önce kariyerinin çöktüğü günlerdeki yegane arkadaşı, sonra da hayatının başına yıkılmasının müsebbibi olan Richie ise küçüklüğünden beklenmeyecek kadar kilit bir karakter.

3- The Artist – Jack
Uggie, Jack rolünde gerçekten filmin önemli ayaklarından birisi. Sinemanın sesli döneme geçmesiyle birlikte yönünü kaybeden George Valentin’i ayakta tutan, ona sahip çıkıp yoldaşlık eden tek dostu o. Bu listedeki ve bu yılki tartışmaları hak eden, iyi oyununun ötesinde gerçek bir karakter Uggie.

2- The Mask - Milo
Belki de 1990’ların en iyi komedi-macera filminin en zeki karakteri Milo idi. Stanley Ipkiss gibi maskesiz halinde gerçek bir kazma olan bir karakterin başını defalarca beladan kurtaran, kah hapisane duvarlarını aşan, kah ağzıyla kapıyı açıp arabadan atlayan, hatta nihayetinde maskeyi kafasına geçirip yıldızlaşan gerçek bir kahraman.

1- Wendy and Lucy – Lucy
Kelly Reichardt’ın ikinci filmi kanımca Amerikan bağımsız sinemasının 2000’lerde çıkartığı en hakkı yenmiş filmlerden birisi. Bir yanıyla “bir türlü başlayamayan yol filmi” olan bu öyküde Wendy’nin köpeği Lucy, filme adını verecek kadar etkileyici. Hem inanılmaz güzel bir köpek, hem de çok başarılı bir oyuncu Lucy. Ve o sessizliği içinde en iyi dostuna çok acı ama muhteşem bir hayat dersi verecek kadar da olgun.