Sunday, November 28, 2010

2010'un tazeleri..

Albüm yorumlarını biraz ihmal ettik.. Yıl sonuna doğru yaklaşırken farklı bir şey yapıp bu sene şimdiye kadar yayınlanan en güzel ilk albümlerden bahsetmek istedim.. Gelecek vadeden gruplar bunlar..

Wild Nothing – "Gemini" (indie/dream pop) : Gemini Jack Tatum adlı genç arkadaşımızın bir sene kadar önce kurduğu Wild Nothing’in ilk albümü.. Her dinleyişte daha da seviyorum bu albümü.. Daha önce de söylemiştim, insana çok rahat hissettiren bir albüm Gemini.. Dünyadaki tüm insanların Jack Tatum kadar nazik ve hassas olmasını istiyor insan şarkıları dinlerken.. Ayrı ayrı güzel şarkıların albüme yedirilmesinden ziyade son derece organik bir şekilde bir bütün olan parçalardan oluşuyor "Gemini".. Tüm şarkılar farklı şekillerde çok hoş, özenle yazılmış ve çalınmış.. Hiçbiri aceleye getirilmemiş.. Ama Live in Dreams, My Angel Lonely ve The Witching Hour’un beni biraz daha etkilediğini söylemeliyim..

Surfer Blood – "Astro Coast" (indie rock) : Yılın benim için geç keşiflerinden, ama kesinlikle en iyilerinden.. 60’lar surf rock’ını indie duyarlılığıyla birleştirerek şahane bir iş yapmış Floridalı Surfer Blood ilk albümlerinde.. Yer yer Vampire Weekend, kimi zaman The Shins, zaman zaman da Arcade Fire tadı almanız mümkün bu albümden.. Ama bu orijinalliğinden bir şey kaybettirmiyor tabi ki.. 2010’un belki de en taze albümü bu, en temiz hava pompalayanı.. Umarım ikinci albümü fazla geciktirmezler ve bu sefer kapak üzerinde biraz daha çalışırlar.. Unutmadan, Harmonix’in Arcade Fire’ın Neighborhood #2’sunu biraz fazla andırdığını söylemeden geçmeyeyim..

The Drums - "The Drums" (indie pop/rock) : The Drums Astro Coast’un ikiz kardeşi, ama ayrı yumurta ikizleri.. O güzel yaz ve deniz havası burada da mevcut, 60’lar nostaljisiyle birlikte.. ama bu sefer biraz daha aydınlık bir şekilde; New York’tan oldukları için olabilir mi acaba? Pop soundunun biraz daha açık bir şekilde hissedildiği, Peter Bjorn and John havalarının estiği bir albüm bu.. Dinlemesi kesinlikle çok keyifli, neşeli (müzikal anlamda tabi ki) şarkılar bunlar..

Twin Shadow – "Forget" (indie/electronic) : Twin Shadow da tek kişilik bir grup, beyin George Lewis Jr.. Forget de Gemini gibi elektroniğin karanlık sularında yüzen bir ilk albüm, ama ondan daha köşeli.. Şarkılar arasında gezinirken The Cure’dan Alan Parsons Project’e, Depeche Mode’dan David Bowie’ye çeşitli gruplardan/sanatçılardan tatlar almanız mümkün.. When We’re Dancing, Tether Beat, Castles in the Snow, Slow güzel, ama Forget harika..

Broken Bells - "Broken Bells" (indie pop/rock) : Broken Bells The Shins’e ara vererek bizi üzen James Mercer ile Danger Mouse’un ortak projesi.. Grupla aynı adı taşıyan ve Mart ayında yayınlanan ilk albüm genelde çok sevilmedi ama bir ilk albüm olarak fena değildi bence.. Özellikle bu iki müzik adamının şarkılara katkılarının gayet dengeli olduğunu düşünüyorum.. Genel olarak sakin ve yormayan bir tonda ilerleyen albümde öne çıkan şarkılar ilk şarkı The High Road, October, Mongrel Heart ve The Mall & Misery.. Benim gibi The Shins sevdalılarını tam olarak tatmin etmese de şimdilik “idare etmemizi” sağlıyor Broken Bells..

Two Door Cinema Club – "Tourist History" (Alternative/indie rock) : Gençler için naif bir dans albümü, biraz daha büyükler için 2000’lerin ortalarını anma fırsatı.. Vurucu şarkılar, bol single potansiyeli; yarınlara ne kadar kalır bilinmez ama.. I Can Talk, Come Back Home, Undercover Martyn, What You Know, hoş şarkılar.. The Postal Service ve Phoenix’e benzetiyolar grubun müziğini; ben hafiften Bloc Party, the Killers, the Departure (aklıma geldi de baktım, bu gençler de ilk albümden sonra dağılmış..) havaları da alıyorum..

Best Coast - "Crazy for You" (indie pop) : Ünlülerin sevdiği grup (Bill Murray, Jerry Seinfeld, Paris Hilton falan fanıymış grubun!).. Yaz-deniz-kumsal albümlerinin sonuncusu olan Crazy for You, Astro Coast ve The Drums ile karşılaştırıldığında pop soundu sıralamasında ilk sırada yer alıyor.. “Kumlara uzanır, sevgilim için şarkılar yapar keyfime bakarım..” havası hakim albüme.. Ama işte bu rahatlık ve genişlik insana keyif vermiyor değil..

Tame Impala – "Innerspeaker" (indie/psychedelic/progressive rock) : Avustralya’dan Black Mountain usulü taze psychedelic rock.. Black Mountain iki yıl önce haşin gitar riffleriyle fazla yumuşamış kulaklarımızın pasını silmişti, Tame Impala da ilk albümleri Innerspeaker’la 2010’da yapıyor aynısını, ama daha nazik, ince bir biçimde.. Zengin bir albüm bu; çok iyi örülmüş, akıcı parçalardan oluşuyor.. psychedelicin zirvesi 60’ların sonu 70’lerin başını günümüze çok iyi uyarlıyor ve emek veren dinleyiciye karşılığını veriyor..

Tuesday, November 23, 2010

midlake istanbul'da

2006'nın sonlarına doğru uncut'ın verdiği bir cd'deki "head home" sayesinde keşfetmiştim midlake'i. sakallı, gitarını çok seven, 70'ler müziğine tutkuyla bağlı rock gruplarına eğilmekteydim o arada ve vetiver ile comets on fire'la birlikte bu çocuklara da bolca ilgi gösterdim. apar topar 2006'nın en iyi albümleri listesinde 16. sıraya yerleştirmişim kendilerini, ama şimdi bakınca o listede neko case dışında her albümden daha fazla yeri oldu bende "the trials of van occupanther"ın. "the courage of others"ı askerlik yüzünden gecikmeli dinledim ve aldığı birtakım feci eleştirilere karşın sevdim, ama "van occupanther"ın yeri ayrı oldu bende. bu yüzden istanbul'daki ilk konserlerinde "buraya ilk gelişimiz o yüzden biraz bu albümden, biraz da eskisinden çalacağız" deyişleri isabetliydi. zaten seyircilerin büyük kısmı "roscoe" bekliyordu, ama konserin sonlarına doğru çalınana kadar sabırla dinlediler. beklediğimden daha katılımcı ve az konuşan bir grup vardı içeride (konuşmanın da bir kriter olması ne acayip!).

midlake müziğinde güzel olan şey, sizi amerikan kırsalının tam ortasına bırakması. kendinizi tarlayı sürdükten sonra bir ağaç gölgesinde dişlerinizin arasında çimenleri çiğnerken buluyorsunuz. o hissi iksv salon sahnesinde de yaratmaları beklediğim şeydi, bunu da buldum. yoksa vokallerindeki crosby stills nash and young tarzı armonileri, gitarlarındaki 1970'ler tatlarını bulacağımı zaten biliyordum. "young bride," "roscoe" gibi hitler, aralara serpiştirilmiş sert ve akıcı jam'lerle sürdü gitti konser. arada grubun lideri tim smith "çok güzel bir şehriniz var, bugün az da olsa dolaştık, bol müzik dükkanı vardı" dedi ve batılı rockstar'ların geleneksel boğaz'a nehir deme ve türk seyircisinin bunu kompleksli bir şekilde düzeltme seremonisi başladı. "it's not a river!" diye bağırdı bir genco, smith de "evet, nehir değil... fiyord muydu?" dedi, eric pulido "biz de sizi deniyorduk zaten," dedi ve güldü, "deniz olduğunu biliyoruz" diye ekledi ve türkçe "teşekkürler" diyerek sonraki şarkıya girdi. eğlenceli bir andı.

setin son şarkısı ise grubun en iyi şarkısı ve 2000'lerin en güzel rock parçalarından "head home" oldu. "head home" sonrasında bis gelecekti, bis'te yine uzun bir jam geleceğini tahmin ettim ve sahnedeki setlist'e bakılırsa "bandits" de çalınacaktı ama gitsek de olurdu, bu kadarı da yeterdi. salon'dan çıkarken "biraz şanslı olsalardı fleet foxes kadar büyürlerdi" diye geçirdim içimden. kısmet...

midlake bugün yine istanbul'da, akşam da buradaki ikinci konserlerini verecekler. babylon'da ed harcourt var, çakışmaları şanssızlık, ama ben görevimi yapmış, harcourt'a da özel sevgi beslemeyen bir adam olarak bu gece evdeyim. eğer dün akşamı evde geçirdiyseniz sizin için bugünü evde geçirmek büyük bir hata olacaktır ama...

Sunday, November 21, 2010

eat drink love bölüm 1: bali



balayımız için dört ayaklı bir rota çizeceğimizi ve ilk durağın bali olacağını duyan herkesin sorduğu soru "'eat pray love'ı okudunuz mu?" hayır, o güne kadar okumamıştık, ama yolculuğumuzda yanımızdaydı bu kitap. okumadıysanız bile julia roberts'lı filmden aşinasınızdır bu isme herhalde. elizabeth gilbert isimli bir amerikalı gazetecinin, biten evliliğinin ardından çıktığı üç geziyi anlatıyor kitap. spoiler olmayacaksa italya'da yemeğin, hindistan'da ibadetin ve bali'de aşkın merkezde olduğunu anlatalım, kitabın başlığı da buradan geliyor zaten. bu anlamda balayında çıkılacak ilk durak olarak bali mantıklı bir tercih olarak bir best-seller'ın onayını da almış oluyor!


best-seller'lar edebiyatın şamaroğlanıdır ama "eat pray love"ın okuduğum kadarıyla ilgili düşüncelerim kötü değil. italya bölümünü hızlıca okudum ve hindistan'ı atlayarak bali kısmına geldiğim için bir kitap eleştirisi falan yapmayacağım, ama okuduğum kadarı bana samimi geldi. kitaptan öğrendiğim bazı şeyler de bali'yi anlamama yardımcı oldu. eğer siz de bali'ye gidecekseniz bilmeniz gereken belki de ilk şey, buranın bir parçası olduğu endonezya'nın geri kalanından sosyal ve kültürel olarak çok farklı olduğu. çünkü burası dünyanın en büyük müslüman nüfusunun bulunduğu ülkenin içinde bir hindu adası. bali'de insanların isimlerinin doğum sıralarına göre isimlendirildiğini, sıkı kast sisteminin toplum hayatını nasıl şekillendirdiğini ve "nereden geliyorsun-nereye gidiyorsun" sorularının nasıl önemli olduğunu gilbert'ın kitabından öğrendim. itiraf edeyim, ikibuçuk haftalık tatilimizin en "balayı" bölümü bali'dekiydi. otelin dışına çok az çıktık, çıktıklarımız da keşif amaçlı değil, para çekmek, ufak alışverişler yapmak gibi gereksinimlerimizi karşılamak içindi.

jimbaran puri bali'deki villamız

kaldığımız otel, jimbaran sahilindeydi. jimbaran, bali'nin güneyindeki bir köy. sahili çok sakin ve dinlenmek için ideal: koyu son derece sessiz, okyanus dalgalarını dinleyerek sere serpe uzanmaya müsait. bali'nin ünlü olduğu palmiyelerin yanı başında altın kumlar ve masmavi deniz görüntüleri burada yok. o cennetten çıkma yerler daha ziyade uluwatu, sanur gibi yerlerde sanırım. ayrıca bali adası'nın tam ortasındaki ubud da herkesin öve öve bitiremediği, resimlerinden anladığım kadarıyla "lost"-vari bir adaydı. günlük turlarla oralara gidebilirdik, ama tercih etmedik.

kulağa "uyuz" gelebilir, ama sonraki 10 gün içinde üç farklı ülke gezeceğimiz için balayının ilk etabında otelde takılmak en uygunuydu bizim için. ne yalan söyleyeyim, otel de bunun için kusursuzdu. otelimiz, jimbaran puri bali, ilk sürprizini gittiğimiz gün yaptı bize. bizi seçtiğimizden bir üst seviye odaya yerleştirdiler. tabii ki o oda boş olduğu için böyle oldu, ama başkalarına değil de bize bu "kıyağı" yapmalarının sebebi balayında olmamızdı söylediklerine göre. kaldığımız süre boyunca balayı olayına vurgu yaptılar zaten. şimdi bekarlar pek bilmiyordur herhalde ama "balayı oteli" diye bir konsept var(mış) ve jimbaran puri bali bunun için kusursuzdu. balayının ilerleyen dönemlerinde daha büyük ve ünlü bir otelde kaldığımız da oldu, ama jimbaran'daki kadar rahat hissetmedik. her gün odaya gelen meyveden, ilk gün odamızda bizi karşılayan ikram şaraba ve okyanus kıyısındaki akşam yemeğine kadar, çok hoş detaylar vardı. otel aslen müstakil evlerden oluşuyordu, bizim de kendimize ait bahçe ve havuzumuz vardı. tahmin edebileceğiniz gibi gelenlerin tamamı çiftti ve akşamları müthiş bir sükunet hakimdi ortalığa.


jimbaran puri bali'nin beni sanırım en çok etkileyen özelliği, en ufak detaylara bile dikkat edilmesiydi. örneğin doğumgünü sabahımda kahvaltının sonunda küçük bir pasta getirdi dört kadın ve "happy birthday" şarkısını söylediler! sadece bu da değil, gün boyunca bambu çalan bir adam, tam anlamıyla egzotizmin soundtrack'ini yapıyordu. veya deniz kenarındaki duş da demir borulardan değil, bambulardan yapılmaydı.

jimbaran'ın kendisine gelince, küçük, dağınık bir köydü. ubud'un büyüsü falan hak getire, daha ziyade sokaklarında açık lağım çukurlarına düşmemeye çalışarak, yola indiğiniz anda motosikletlerle burun burua gelerek gezdiğimiz bir yerdi. insanlar yine yardımseverdi ama yine de çıkıp dolaşması keyifli değildi. örneğin eczane aradığımız bir gün 20 dakika içerisinde dört tane fare gördük sokakta, ikisi canlıydı, birisi ölü şekilde yerde yatıyordu, sonuncusu ise bir kedinin ağzında can çekişmekteydi! bunu aşağılayıcı bir şekilde yazmadım, yanlış anlaşılmasın. sadece, o cennetin nasıl bir ortamın içine kurulduğunu anlatmak istedim.

eğer bir gün bali'ye düşecekse yolunuz, illa jimbaran'a gidin demem. ama balayı amacıyla gidecekseniz orayı önerebilirim. (otel öneren blog da olduk, hadi bakalım!) olur da bir gün yine gideriz oralara (gümüş ya da bronz balayı olabilir!), o zaman ubud gibi daha görkemli yerlerini de gezince "bali şöyledir" diyecek bir birikimim olur sanırım. jimbaran'daki günlerde anladığım, oraların endonezya'nın geri kalanından çok farklı olduğuydu. okyanus kıyısında dalga sesleri eşliğinde cennet sakinliğinde geçen günlerden sonra cakarta'da bunu anlayacaktık!

Friday, November 19, 2010

Oradaydım: Flaming Lips live in Singapore!

2002 yılında "yoshimi battles the pink robots" sayesinde the flaming lips'i ilk keşfettiğim günlerde birisi gelip "2010 yılında singapur'da balayında eşin ve 2.500 uzakdoğulu ile birlikte "yoshimi"yi söyleyeceksin" deseydi, "zengin bir hayalgücü" derdim. ama oldu, taze döndüğüm balayımın en ilginç sürprizlerinden birisi the flaming lips'i 11 kasım 2010'da ilk kez gittiği singapur'da yakalamak oldu.

uzatmadan söyleyeyim, bir insanın hayatında başına gelebilecek en özel müzikal deneyimlerden birisi the flaming lips'i sahnede izlemek kesinlikle. wayne coyne'un kendi deyimiyle "seyirci bu şarkıyı dinlerken sahnede ne görmek ister?" sorusuna cevabı bu sahne şovu. bu yüzden parlak ışıklar, cümbüş halinde göze dumurlar yaşatan renkler, dev ekran, yüksek volüm ve albümdeki kadar zengin yansıtılan ses örgüsü mevcut bu konserde. evet, seyircinin istediği her şey var bu sahnede, ancak sıradan bir insanın hayal edebileceğinin çok daha ötesi olduğunu da belirteyim. yani, bu gösteride olacakları tahmin edebilmeniz için wayne coyne kadar deli bir kafaya sahip olmanız lazım, ki bu da mümkün değil. hadi konfetileri düşündünüz, dev balonun içinde seyircilerin elleri üzerinde dolanan coyne'u nereden hayal edeceksiniz? adamın dev bir ayının üzerine çıkıp şarkı söylemesini istediniz diyelim, dev eldivenlerle avcundan yeşil ışıklar yansıtması kimin aklına gelir?


evet, the flaming lips konserlerinde muhteşem bir şov var ama, wayne coyne gizem veya büyüklük seven bir adam değil. singapur'un merkezindeki marina bay sands denen alışveriş merkezi/expo center'daki konsere çıkmadan önce seyircilerin arasından yürüyerek geldi mekana. kendisini ilk etapta tanımayanlar oldu ama kendisi "whoo-hooo" diye bağırıp dikkat çektikten sonra büyük alkış ve tezahürat koptu. ama uzakdoğulu saygısı olsa gerek, kimse üzerine atlamadı, coyne ve arkadaşları mekana yürürken fotoğraf çektiler sadece. coyne aynı şekilde ön grup the raveonettes indikten sonra setin hazırlanması sırasında sahneye çıktı, elemanlarla takıldı, seyirciyle eğlendi. bir de eline mikrofon alıp "çok güçlü ışıklar kullanıyoruz, o yüzden sizi uyarmak istedim. eğer bunlardan rahatsız olursanız yapmanız gereken şey... o ışıklara bakmamak!" dedi. konser sırasında mekanın tuhaf geldiğini ama seyircileri çok sevdiğini de söyledi. evet, ilk kez konser veriyorlardı singapur'da, ama seyirci sevilmeyecek gibi değildi. hafif sağa sola sallanmalar dışında tepkisiz kalıyorlar kimi zaman, ama gerektiği zaman öyle güzel ve kendiliğinden eşlik ediyorlar ki alkışlarla veya söyleyerek, hayran kalıyorsunuz. biz istanbul'da seyircinin gevezeliğinden şikayet ediyoruz hala, canlı müzik konusunda bizden çok daha şanssız sayılabilecek singapur'da ise olay çok güzel oturmuş. tabii, çok büyük bir kalabalık olmasa da müziği bilen bir kitle olmalarının da etkisi var. genelleme yapmak çok doğru değil belki, ama oradaki çok büyük kalabalık müziğe inanılmaz hakimdi. şöyle söyleyeyim, türkiye'de "she don't use jelly"nin, coyne'un tek gitarla söylediği "yoshimi battles the pink robots pt.1"ın "do you realize??"ın, "the yeah yeah yeah song"un baştan sona çoğunluk tarafından söylendiğini tahayyül edebiliyor musunuz? belki ingilizce'nin oradaki resmi dillerden birisi olmasıyla alakalıdır ama sadece bu değil, o kesin. ne acayip, konsere sadece müzik dinlemeye gelen, sanatçıya saygı gösteren ve eşlik eden, yani sadece seyircilik yapan kitleyi övecek noktaya gelmişiz!

bu yüzden the flaming lips'i müzik seven tüm dostların izlemesini istemek ve bencillik edip hatıralarımda o çok güzel, çok saf singapur konserinin tek kalmasını dilemek arasında kalıyorum. ama yine de başta söylediğim gibi, bir insanın hayatta başına gelebilecek en güzel müzikal deneyimlerden birisi bu olduğundan bu tecrübeye denk gelmemiş olan herkesin buna tanık olmasını tüm kalbimle diliyorum. "fight test" ve "race for the prize" çalınmamış olsa bile!

konserden karelerle bitireyim:

the kids are alright (in singapore)

wayne coyne konserin öncesinde seyircileri "uyarıyor."

wayne dışındaki üyeler dev ekranın tam ortasında açılan bir kapıdan sahneye iniyorlar.

İtalik
wayne ise sahnenin altındaki dev balonun içinde. balon yavaş yavaş şişiyor.

wayne sahneye geri dönüyor ve gösteri devam ediyor.



wayne, koca ayının omuzlarında.

dev gonga wayne her vurduğunda kenarlardaki halkalarda ışıklar yanıyor. tam anlatamadım ama durum bu.

net olmadığını biliyorum ama o lazerli eldivenleri anlatmak için iş görür.

wayne, eldivenleriyle bir disko topundan ışık saçıyor üzerimize.




sahnenin sol tarafındaki erkekler ve sağ tarafındaki kızlar.

"do you realize??"lı final.

Thursday, November 18, 2010

Cakarta ve benim için ne de güzel bir ilk..


17 şubatta Iron Maiden Cakarta'yı sallayacak.. biletler alındı bile.. rahat ölebilirim artık..

14 yaşındaydım onları ilk dinlediğimde.. karışık bir çekme kasetti.. o kasetten aklımda kalan tek şarkı ise women in uniform.. ilginç, çünkü sanırım o zamandan beri o şarkıyı hiç dinlemedim ama nakaratı hala aklımda.. kendi şarkıları bile değil.. 14 yıl geçmiş.. hayatımın tam yarısı.. o zamanlar elinize ne geçiyorsa onu dinliyorsunuz tabi, benim de elime "a real live one" geçmişti o kasetten sonra.. "fear of the dark"ın en iyi maiden şarkısı olduğunu sandığımız yıllar.. o albümdeki "the evil that men do", "wasting love" ve "afraid to shoot strangers" yorumlarını hala ayrı bir yere koyarım, belki de ilk göz ağrıları oldukları için.. liseyle birlikte iron maiden'ın esas bombalarını keşfetmeye başladım; "number of the beast", "killers", "a piece of mind", "powerslave".. blaze bayley'li nahoş yıllardı, araya ister istemez "x factor" (ki o zamanlar epey de severdim, kötü albüm de değildir hani) ve "virtual XI" (kötü albümdür) girdi.. lisenin bittiğini müjdeleyen ise süper yeniden kavuşma albümü "brave new world" oldu.. böylece geldi üniversite yılları, maiden sevgimi de yanımda götürdüm istanbul'a..

hazırlıktı, 18 yaşındaydım, ablamın havalı arkadaşlarından biri iron maiden dinlediğimi öğrenince "ben de çok severdim, hastasıydım, ama artık o kadar da dinlemiyorum.. sen de yavaş yavaş bırakırsın dinlemeyi" demişti.. bozuldum, "sanmıyorum" dedim, ama içime bir şüphe de yerleşmedi değil.. acaba gerçekten de yaşla ilgili bir şey miydi müzik sevdası? bazı gruplar belli bir yaşı geçince artık geçmişte mi kalıyordu? iron maiden'ın başına böyle bir şey gelebilir miydi? sonra bu düşüncelerin üzerinde durmayı bıraktım, sevdiğim şarkıları dinlemeye devam ettim.. müzik beğenilerim zaman içinde çok değişti, orta okulda "en sevdiğim grup" dediğim queen'i artık dinlemez oldum, farklı farklı müzik türlerine açtım kapılarımı.. ama iron maiden kaldı işte orada bir yerde.. zorlamadım kendimi ona tutunmak için, sevmeyi bırakabilirdim eğer isteseydim, ama o kadar doğal bir şekilde tutundu ki bana, onları dinlerken aldığım zevk hiçbir zaman azalmadı..



hep söylenir, maiden'ı canlı izlemek kesinlikle yaşanması bir deneyimdir, çok farklıdır.. şansım yaver gitmedi bugüne kadar.. 1998'de istanbul'a geldiklerinde aydın'dan kalkıp gidecek cesaretim yoktu, bruce'suz çok da tat vermediğini duydum sonrasında, çok da üzülmedim.. ama sonra da unuttular işte türkiye'yi, bekledim durdum boşuna.. yıl 2010 oldu, endonezya'ya yerleştim ve işte şansım döndü! iron maiden 17 şubatta buradaki ilk konserleri için cakarta'ya geliyor! boeing 757'yi alıp çıkacaklar yola yine, bruce uçuracak tüm ekibi, sonra da buraya gelip bizi uçaracaklar! biletler satışa çıktığı anda alındı, büyükelçilik tam kadro orada olacak (tamam, muhtemelen sefir bey olmaz).. grubu konser öncesi ya da sonrasında bir şekilde yakalamayı da umuyoruz, nasıl olur bilmiyorum ama, çabalamak bedava..

2005'te the cure, 2006 haziran'ında ise önce morrissey, ardından da roger waters'ı izledikten sonra "sadece iron maiden kaldı, hadi artık!" demiştim.. işte o an geldi.. tabi ki izlemek istediğim onlarca grup var daha, daha da olacak ilerde.. ama hayatım boyunca beni en derinden etkileyen insanların hepsini izlemiş olacağım böylece.. evet, morrissey the smiths olamaz, aynı şekilde roger waters da ancak çeyrek pink floyd eder, arkadaki deha olsa da.. ama sonuçta ölüyü diriltmek imkansız, o yüzden evet, çember tamamlanıyor iron maiden'la.. konsere daha 3 ay var ama ben yavaş yavaş o anı yaşamaya başladım bile.. her şey çok güzel olacak.. bruce "scream for me jakarta!" dediği anda gelora bung karno stadı cennet olacak!

Wednesday, November 17, 2010

bajaj, bir cakarta gerçeği..

işte endonezya'nın alamet-i farikalarından biri.. cakarta'yı cakarta yapan "şey"lerin belki de en göze çarpanı.. mükemmel bir mühendislik anlayışı ve muhteşem bir yaratıcı dehanın sonucu işte bu müthiş ulaşım aracı: bajaj!


dediğim kadar var değil mi.. cakarta fazla ömrü olmayan bir şehir, bu ucubeler de şehri daha da zor yaşanır hale getirmek için varlar sanki.. anlıyorum tabi, insanlar fakir ve toplu taşıma denen bir şey yok! ama bu araçların varlığı resmen intihar.. bunlardan sadece birinin istanbulların 40 yıllık çilesi ikaruslardan 3 tanesinin çıkardığı egzoz dumanını çıkarttığını söylesem inanın abartmış olmam.. taksiyle giderken (ki taksi çok ucuz bu kentte, ankara'nın 3'te biri diyebilirim) yanınızda bunlardan biri varsa bir anda arabanın her yanı gri bir dumanla kaplanır.. neyse ki her araba klimalı ki cam açmak zorunda kalmıyoruz.. caddelerde terör estiren motosiklet sürüleriyle birlikte bu büyük şehri en çok katleden şey bu bajaj denen şey işte.. ozon tabakasının genel olarak berbat bir trafiği olan cakarta'nın tam üzerindeki kısmının halini çok merak ediyorum..


evet, altyapı ve toplu taşıma denen şeylerin aslında pek de muteber şeyler olmadığı düşünülüyor olmalı ki bu alanlarda herhangi bir yatırım yapılmıyor yıllardır.. 80'lerden beri gündemde olan bir metro projesi var, canlandırılmaya çalışılıyor, ama pek de inandırıcı gelmiyor açıkçası.. türkiye'nin yakın geçmişinden izler taşımıyor da değil aslında burada gördüklerim (bizim de toplu taşıma ve altyapı konusunda hala bir fırın ekmek yememiz lazım sanki..) ama tabi ki sevgili ülkem burayla karşılaştırılmaz bile.. 2015 yılında cakarta trafiğinin artık akmayacağı söyleniyor.. yeni yollar hızla yapılmaz ve trafiğe çıkan araç sayısı bu hızla artarsa bunu öngörmek çok da zor değil.. parası olan araba alıyor, olmayan da motosiklet.. trafik sorunu yayalar için de çok büyük bir tehdit, zira bu şehirde kaldırım konsepti de pek sevilmiyor ve yayalar resmen yol kenarından yürümek zorunda kalıyor.. kaldırımın az da olsa varmış gibi yaptığı yerlerde de bu "açıklıkları" genelde motosikletler kullanıyor.. zaten aşırı nemli ve kirli bir havası olan bu şehirde kaldırımlar da böyle olunca yürümek imkansız bir hale geliyor tabi ki..

peki nasıl yaşanıyor cakarta'da? genel olarak yoksul olan ve şehir merkezinde yaşayamayan yerel halk trafiğe yakalanmamak adına 9'da başlayan mesaiye gelmek için motosikletleriyle sabahın 6'sında, bazıları ise 5'inde evden çıkıyor.. şehir merkezinin pahalı kiralarını ödeyebilenler ise nispeten kısa sürede işe geliyor ama ev-iş-alışveriş merkezi üçgeni içinde sürekli klimalı ortamlarda yaşıyor.. tatsız tabi.. sokaklarında yürüyemediğiniz bir şehirden ne kadar keyif alabilirsiniz ki? unutmadan, modern bir kanalizasyon sisteminin olmadığını söylemiş miydim? evet, yürümeye cesaret ederseniz dikkat etmeniz gereken şeylerden biri de açık lağımlara düşmemek!

eh, bajajdan yola çıkıp cakarta'yı yerin dibine sokan bir yazı oldu biraz.. o kadar da kötü değil aslında, yapılabilecek birçok şey var.. ama böyle işte, bunlar da var..

Wednesday, November 3, 2010

yeni hayat..


cumartesi akşamı çetin evlendi.. selminle..

üniversitenin ilk yıllarında, rutin alkol-müzik-dertleşme gecelerimiz genelde aynı odada, hatta bazen aynı kanepede uzanıp çakırkeyif bünyelerimizi uykuya teslim etmeden önce yaptığımız uzun muhabbetlerle biterdi.. fon müziğinin ağırlıkla smiths, morrissey ve cure'dan ibaret olduğu yıllarda, hayata daimi bir iç sıkıntısıyla bakan iki adam o saatlerde ne konuşursa onları konuşuyorduk işte.. o kadar hemfikirdik ki her şeyde.. birçok konu vardı, sinema, okul, arkadaşlar, fakirlik, müzik, milliyetçilik, dünyanın hali, kapitalizm.. ama şimdi bakınca daha iyi görüyorum ki, "aşk"tı etrafında dönüp durduğumuz tema.. sürekli orada olan, hiçbir yere kıpırdamayan, favori muhabbet kaynağımız.. genelde dertliydik aşktan yana, bazen yüzümüz gülse de.. ama mutlu olduğumuz zamanlarda bile sanki hep bir eksiklik vardı.. o yüzden tombul efesli gece muhabbetlerimiz azalsa da hiç bitmedi üniversite yılları boyunca..

sonra, üniversitesel yollarımızın ayrıldığı 2006 yazı bitmeye yüz tutarken çetin selminle tanıştı.. uzun ve meşakatli uğraşların ardından da selminin gönlünü çelmeyi başardı.. neredeyse 4 yıl geçmiş üzerinden.. ben master'a gittim, yılbaşı tatili için istanbula döndüğümde selmin yılbaşını onun evinde kutlamayı teklif etti.. sanırım o gece netlik kazandı bazı şeyler.. dün gibi hatırlıyorum her şeyi, garip bir akşamdı, ama galiba çetinin hayatının en güzel akşamlarından biriydi.. o gün bugündür birlikteler işte.. arada selmin ingiltereye gitti, bir sene ayrı kaldılar.. kolay değildi ikisi için de.. ben ankaraya taşındım, eskisi kadar sık görüşemez olduk ama hiçbir fırsatı da kaçırmadık.. evlilik fikrini uzun zamandır biliyordum ama çetin selmine teklif edene kadar tam da anlayamamıştım sanırım.. haziranda söz-nişan oldu, gidemedim.. sanırım en büyük pişmanlıklarımdan biri olacak orda olmamak.. zira düğün tarihi de belliydi az çok ve benim o tarihlerde endonezyada olacağım kesindi.. ve evet, düğüne de katılamadım.. tesellim var tabi ki, cumartesi günü burada olacak taze evliler.. balide müthiş bir balayının ardından kaotik cakartada bekliyor olacağım kendilerini.

işte o gecelerde konuştuğumuz aşkı sonunda buldu çetin.. o zamanlar aklımızın ucundan bile geçmeyen evlilik konusunda bir an bile tereddüt etmedi selminleyken.. içindeki şeytanları bir bir kovdu, en sevimlilerini bile.. gün gelir de yine kafamızı yastığa koyup uyumadan önce muhabbet eder miyiz bilmiyorum.. muhtemelen ederiz.. ve umarım yine aşktan konuşuruz.. ama artık farklı bir şekilde tabi ki.. daha huzurlu, daha rahat..

muhteşem altılıdan geriye onur ve ben kaldık işte.. evlenme sırası nasıl olur diye geyik yapıyorduk son sınıfta bol bol.. mustafa ve sonra da sarp az çok bekleniyordu ama görkem ve çetininki çok hızlı geldi sanki.. ama değil aslında, 4 yıl olmuş.. en yakın arkadaşlarının bir bir evlenmesi bir yandan garip, bir yandan normal tabi ki.. çetinin evlenmesi fikrine alışmam zaman alacak muhtemelen, ama hayat benim alışmamı beklemiyor işte..

muhteşem bir şey sonuçta bu.. istanbulda tatlı bir ev, güzel bir iş, mutlu, huzulu bir yaşam onları bekliyor olacak döndüklerinde.. en güzeli de, artık hiç ayrı kalmayacaklar..

seviyorum sizi arkadaşlar.. her şeyin en güzeli sizinle olsun..