Monday, October 25, 2010

Wednesday, October 20, 2010

Frank Rijkaard

güle güle güzel adam. seni özleyeceğiz. olmaz ama, belki galatasaray sensiz daha iyi bile olsa özleyeceğiz. ah bir şans olsa, atatürk havaalanından schiphol'e giden bir uçakta yerini almadan bir pankartla uğurlasam seni. en sevdiğin albümden bir şarkıya göndermeyle:

"If the man is 5,
Then the devil is 6,
Then God is 7,
But Rijkaard is 8!"

ek: "seni uğurlasam" demişim. güzel insanlar böyle bir fikre soyunmuşlar bile. eger organize olabilir ve hollandalının veda tarihini öğrenirsek alanda olacağız.

nme cool list 2010

nme'nin geleneksel cool list'i yayınlandı. en iyi albüm, en iyi şarkı listeleri çok tartışılır, bu ise ondan bile tartışmalı. ancak bu tartışmayı yürütenler bilsinler ki en eğlenceli liste de budur. işin geyikliğinin hazırlayanlar da farkındadır ama ada'da neyin geçer akçe olduğunu, gençlerin kimin gibi giyinip dışarı çıktıklarını, kimin gibi konuştuklarını da ortaya koyan bir nevi "moda" listesidir. görünüşe göre ingiliz müziğinde bu yılın modası bu 75 kişiymiş. kısa (ve nme üslubunca epeyi de komik) açıklamalarıyla okumak için buraya bakabilirsiniz, tam liste ise burada dursun:

75. Rivers Cuomo, Weezer
74. Lewis Bowman, Chapel Club
73. Caitlin Rose
72. James Blake
71. Bradford Cox, Deerhunter
70. Soulja Boy
69. Matt Bellamy, Muse
68. Nathan Williams, Wavves
67. Avi Zahner-Isenberg, Avi Buffalo
66. Cher Lloyd off X Factor
65. Elizabeth Sankey, Summer Camp
64. Tom Hudson, Pulled Apart By Horses
63. Ernest Greene, Washed Out
62. Glasser
61. Ryan Olson, Gayngs
60. Eva Spence, Rolo Tomassi
59. Cee-Lo Green
58. Jack White
57. Daniel Blumberg, Yuck
56. Gucci Mane
55. Rose Elinor Dougall
54. Julian Casablancas
53. LoneLady

52. Tim Harrington, Les Savy Fav
51. Josh Homme

50. Lady Gaga
49. Katy B
48. Plan B
47. Alexis, Sleigh Bells
46. Dave Sitek, TV On The Radio
45. Jack Donoghue, Salem

44. Andrew VanWyngarden, MGMT
43. Honor Titus, Cerebal Ballzy
42. Nicki Minaj
41. Ethan Kath, Crystal Castles
40. Ariel Pink
39. Orlando Weeks, The Maccabees
38. Lee Spielman, Trash Talk
37. Alex Hewlett, Egyptian Hip Hop
36. Gerard Way, My Chemical Romance
35. Win Butler, Arcade Fire
34. MNDR
33. Willow Smith
32. Dan Devine, Flats
31. Akiko Matsuura, The Big Pink/Comanechi
30. Nicky Wire, Manic Street Preachers
29. Skream
28. Jamie Reynolds, Klaxons
27. Jenny Lee Lindberg, War Paint
26. Giggs
25. Jonathan Everything
24. Marina Diamandis, Marina & The Diamonds
23. Dee Dee, Dum Dum Girls
22. Jack Steadman, Bombay Bicycle Club
21. Jay-Z
20. Ritzy Bryan, The Joy Formidable
19. Kele Okereke
18. Theo Hutchcraft, Hurts

17. James Murphy, LCD Soundsystem
16. Yannis Philippakis, Foals
15. Robyn
14. Zola Jesus
13. Hayden Thorpe, Wild Beasts
12. Simon Neil, Biffy Clyro
11. Marcus Mumford, Mumford & Sons

10. Darwin Deez
9. Carl Barat
8. Jack Barnett, These New Puritans
7. Jonathan Pierce, The Drums
6. Paul Weller
5. Romy Madley Croft, The XX
4. Beth Consentino, Best Coast
3. Kanye West
2. Janelle Monae
1. Laura Marling

Tuesday, October 19, 2010

filmekimi 2010 (iki)

bir filmekimi daha bitti. kişisel yoğunluklarımdan mıdır, emek sinemasının yokluğundan mıdır, yoksa geleneksel "festival koşusunu" hiçbir filmden önce gerçekleştirmediğim için midir, tam giremedim festival havasına. beş film izlediğim ilk hafta sonundan sonra geçen hafta da üç film izleyip kapattım festivali.

haftanın açılışını werner herzog'un merakla beklediğim "benim güzel oğlum, ne yaptın sen?"le yaptım. herzog'un stili zorlayıcıdır: karakterlerine pek sempati duymazsınız, aktör ve aktrisleri genelde belirli bir yüzeysellik ve yapaylıkta oynatır (tıpkı david lynch gibi). insanı zorlayan, açıklamanın zor olduğu tekinsiz atmosferler kurar filmlerinde. sıradan şehir hayatı gösterdiğinde dahi yanlış giden bir şeyler veya yaklaşan bir tehlike olduğunu hissedersiniz. "benim güzel oğlum, ne yaptın sen?"de o yanlış şey filmin ilk sahnesinde gerçekleşmiş oluyor. geriye dönüşlerle de bir insanın nasıl annesini öldürme noktasına geldiğini gösteriyor. herzog, kırık bir insanın psikolojisine dair kesik parçalar sunuyor filminde. dedektifin suçu öğrenmek için öğrendiği detayları, o ruha dair ipuçları edinebilmek için kullanıyoruz biz. michael shannon'ın etkileyici oyunculuğuna dikkat çekmek gerek şüphesiz, ama herzog'un gagalı hayvanlara tutkusunun nereden geldiğini merak etmiyor değilim! ian curtis'in hayatına son vermeden izlemeye başladığı filmi "stroszek"te de dans eden tavuklar vardı hatırlarsanız.

festivalin en yüksek doluluk oranına sahip filmlerinden birisi, tahminen festivalin en fazla salon boşaltan filmi de oldu. "amcam önceki hayatlarını hatırlıyor"un ilk yarım saati bittiğinde izleyicilerin %30'u çıkmıştı bile. şaşırtıcı değil, cannes'da altın palmiye almış bir filmin ilgi görmesi doğal. aynı şekilde, apichatpong weerasethakul'un stilinin izleyiciyi zorlaması da çok normal. öyküsüne baktığınızda kafanızda "big fish" benzeri bir film canlanıyor olabilir, bende öyle oldu. ya da ölüme yaklaşan bir adamın öyküsünün şiirsel görselliği de beklenebilir. ama bunların ikisini de pek vermiyor weerasethakul. metafiziği, düşleri, mucizeleri günlük hayatın içine yerleştiriyor, hiçbir açıklama yapmadan. zaten bu filmi izleyecekler, konvansiyonel sinema beklentilerini dışarıda bırakıp gelsinler. senaryodaki olay akışına değil, hislere odaklanan, filmin akışından tamamen bağımsız düşsel sahnelere yer veren, en sıradan görünen sahnesinde bile insanı şaşırtabilecek doğaüstü detaylara giren, dahası kimi zaman da son derece sıradan sahnelerden kaçınmayan bir film bu. film de dememek lazım belki, zira film bütünlüğüne sahip bir çalışma değil bu. kimileri "rüya"ya benzetmiş, kimileri "bir tecrübe" demiş. herkese göre bir tecrübe değil bu, benim için de "hayatımın filmi" falan değil. ama bu adamın yapmaya çalıştığı şey ilgimi çekti ve bir dostun da değerli gayretleriyle weerasethakul'un diğer filmlerini izleyecek hevesi buldum kendimde.

"ağaç" filmekimi için güzel bir final yaptı. julie bertucelli, önceki filmi "otar gittiğinden beri"de çekmişti dikkatimi. bu sefer daha büyük bütçeli, daha büyük görsellik gerektiren, daha iddialı ve öncekinin sakin hüznü yerine çok daha dramatik bir film çekmiş. ama derininde filmlerinin ruhları benzer: aile ve yoklukla baş etmenin zorluğu üzerine etkileyici filmler bunlar. charlotte gainsbourg hayatın savurduğu anne rolünde başarılı, ama sahne çalmak konusunda hiç de kolay lokma olmayan çocuk oyuncular da var. dramatik, zayıf anınızda yakalarsa fena yapabilecek bir film "ağaç." başarılı yanı, pastoral olanı günlük yaşamla, masalsı olanı gerçek hayatla zarafetle birleştirebilmesinde. bu özellikler sinemaya sadece inandırıcılık gözlüklerinden bakan kimilerine göre negatif olabilir. ama bunun kurgusal bir film olduğunu akılda tutanlar için özel olacagını düşünüyorum "ağaç"ın.

Monday, October 18, 2010

amerikan rock'ında solo mevsimi #3: brandon flowers

the killers vokalisti brandon flowers'ın grubundan ayrı ilk işi, bizim kısa dosyamızın headliner'ı. hem grubu diğer bahsettiğimiz isimlere göre (my morning jacket, fleet foxes, tv on the radio) daha yüksek profilli, hem de brandon o adamların aksine popstar kumaşına da sahip olan tek isim. ya da biz öyle sanıyoruz.

"flamingo," her ne kadar brandon flowers aksini iddia etse de bir "suları test ediyoruz" albümü. grup üyelerinin boş geçirmek istediği yaz aylarında ara vermeyi reddederek çalışmasının ürünü bu. sürekli tek başına stüdyoda olmanın ona tuhaf geldiğini açıkladı, bunun the killers'ın sonu olmadığı konusunda ısrar etti ve birkaç şarkıda çalan davulcu ronnie vannucci jr ile bir parçada yer alan gitarist dave keuning'in varlığını göstererek gruptan kopmadığının sinyallerini vermeye çalıştı. ne var ki, bu flowers'ın albümünün gümleme ihtimali karşısında açık bırakılmış bir kapı. zira, rock'ta solo işi her zaman risklidir. ezici çoğunluğa bakıp görebilirsiniz ki, rock grup müziğidir. flowers'ın tek başına ayakta kalabilmesi riskli olduğu için köprüleri yakması doğru bir karar olmazdı. ancak ilerisi için mutlaka belirleyici olacaktır "flamingo."

satış ve eleştiri anlamında fena da gitmedi albüm. yeri göğü inletmedi, ama the killers'ın kalesi ingiltere'de yine zirveye oturdu, ana vatanı amerika'da da ilk 10'u gördü. yapılan yorumlar ezici değildi, her ne kadar öyle başyapıt muamelesi görmediyse de medyanın the killers albümlerine yaklaşımları düşünülürse pozitif bile sayılabilirdi.
...
zaten sert yergileri hak edecek bir albüm değil "flamingo." sound olarak her üç the killers albümüne dağılabilecek kadar çeşitlilik gösteren şarkılar var, ama güçlü yanı, her zaman olduğu gibi hit'ler. sevseniz de sevmeseniz de, en vasat the killers albümünde mutlaka 3-4 tane çok iyi şarkı vardır. (rock'ta ölmekte olan bir zanaat haline gelmiş olan single işini yaşatan gruplara her zaman sempatim vardır) flowers da esirgememiş bunu. ilk single "crossfire" ve "magdalena" açık hit'ler, "welcome to fabulous las vegas" "sam's town"a yakışacak bir açılış, "jilted lovers and broken hearts" da "day and age"in enerjisine yakın. benim favorim ise "hard enough." 80'lerin soft rock ballad'ları tadında bir düet. jenny lewis ve brandon'ın uyumu o kadar güzel ki, keşke şarkıyla sınırlı kalmasa, bir de evlenseler dedirtiyor! (brandon zaten evli, jenny de jake gyllenhaal'la birlikte) "the clock was tickin'" ise şaşırtıcı bir country denemesi. sıradışı bir beste değilse de, sözlerindeki hüzünlü öyküyle özel bir konuma geliyor.
"playing with fire" gibi gereksizlikleri ise gözardı etmek gerek. nasıl her the killers albümünde zirveler ve büyük kraterler olursa, burada da bırakın dinlenmeyecek kadar kötü olmayı, "nasıl böyle bir şey yapmışlar" diye adamın adına utanacağınız şarkılar var. ama flowers bunu umursayan bir adam değil. altından takım elbisesiyle glastonbury'nin maskarası olmayı umursamamış adama kötü şarkı koyar mı?

sözün özü, bence "flamingo" flowers için başarıyla verilmiş bir sınav. bir the killers albümünden sonra yine bir solo kaydederse, bu işin bir rutine döneceğinden, hatta tam zamanlı solo mesaiyi düşünmeye başlayacağından emin olabilirsiniz.

Sunday, October 17, 2010

yeni (ve eski) radikal

son zamanlarda (bertaraf olmak muhabbeti dışında) durgun giden türk medyasında en büyük hareketlilik yeni radikal'in çıkışıydı. aylardır bekleniyordu desek yeridir. radikal'in referans'la birleşmesi, yeni boyutuna geçişi, yolları ayırdıkları, kadrosuna kattıkları ve tabii ki yeni genel yayın yönetmeni çok konuşuldu. bugün, o yeni dönem başladı işte.

gazetenin nasıl olduğuna gelmeden önce şunu söylemem gerekiyor. son zamanlarda bunu söyleyenler çok tuhaf karşılanmaya başladı ama yine de söyleyeceğim: ben radikal'i severim, hep sevdim. en zayıf olduğu dönemde de, hasan celal güzel gibi neden orada olduğunu anlamadığım adamlara kapı açtığında da para verip almak istediğim yegane gazete oldu (internet gerçeği ve gazetede çalışmam dolayısıyla para verip gazete almak oldukça nadirleşti de). kültür sanat ve sporu en düzgün şekilde veren, başlıklarında okuyucunun zekasına hakaret etmeyen, bu ülkedeki siyasi gündemi bağlı bulunduğu ve eline baktığı kamptan görmeyen, dahası bu ülkenin siyasi gündemini sadece akp-chp'den ibaret görmeyen, en zayıf halinde bile en okunası gazetesiydi radikal. kendi adıma, her haberini bir amaç doğrultusunda yaptığını belli eden gazetelerden midem bulanıyor. ciddi, düzeyli, insan hakları, demokrasi gibi temel değerlere sahip çıktığını iddia ederek aslında bayrak sallayan yayınlar, gözümde sadece "shock journalism" yapan posta'dan daha değerli değil.

yeni radikal'e bu yüzden, çoğunluğun aksine sempatiyle baktım. evet, eyüp can varlık'a mesafeliyim, ama zaman ve cemaat geçmişi yüzünden değil. ondan yaratılmaya çalışılan bir model var kanımca, ve bu adam o modelin adamı değil. yine de kendisinin verdiği demeçlerden ve ilk radikal'deki yazısından mütevazı bir adam olduğunu ve radikal'in dümeninde oluşunu büyük bir fırsat olarak gördüğü izlenimini alıyorum ki, bu yüzden önyargısızca beklemek lazım.

yeni boy, mükemmel. ülkemizin tabloid formatını 2010 yılında keşfetmiş olmasına inanamıyorum. gazete, toplu taşımada okunan bir şey halinde artık. bu formatın büyüğü gazeteleri taşımak da, sayfa çevirmek de işkence. dolayısıyla, geç kalınmış, doğru bir hamle tabloid formatı.

içeriğe gelince, ben radikal'den, körü körüne akp düşmanlığı, ya da sorgusuz ikinci cumhuriyetçilik yapmasını beklemiyorum. daha önce sergilediği eşitlikçi, demokrat duruşunu sürdürmesini bekliyorum.

değişen yazar kadrosunu ileride daha net değerlendiririz. yalnız bu haliyle çok tartışılacak isimler seçilmediğini görebiliyorum. taraf yazarları gibi, yılmaz özdil gibi gürültü kopartacak yazarlar değil gibi geldi bana. bu, ileride daha agresifleşmelerini mi getirir, yoksa bu çizgide sabırla mı giderler bilmiyorum. polemik seven adam olmadığım için bence sorun yok.

gazetenin asıl iddiası ise "susurluk döneminin radikali" olmak. evet, o dönem radikal gerçekten çok daha keskin, çok daha cesurdu. daha sonrasında "korkaklaştılar" falan demeyeceğim, ama ilerleyen dönemlerde belki türkiye'de medya daha uçlara ilerleyince, internetin de etkisiyle (kimi zaman kirli de olsa) bilgi dolaşımı artınca radikal o konumunu kaybetmiş olabilir. şimdi hem cesur, hem de konuşulacak haberin peşinde olacağını iddia ediyor radikal. çoktandır bu unutulur olmuştu. o yüzden öyle olmasını dileyelim.

sözün özü, bu radikal bana, eskisinin sıkı bir makyajlanmışı gibi geldi ilk etapta. makyaj kötü şey değildir, yüz gerdirmekten ise çok daha iyidir. eğer o makyaj bir yandan tazelik, düzey, kalite, en önemlisi okunabilecek, zeki, vicdanlı, aklıselim ve aynı zamanda muhalif bir gazete olmasını sağlayacaksa radikal'in, o zaman işe yaramış demektir.

Saturday, October 16, 2010

vampire weekend cakarta'da!!!


yayınımıza şok bir haberle ara veriyoruz sevgili izliyiciler..

son yılların en tatlı grubu vampire weekend 24 ekimde cakarta'da!

konser izlenimlerimiz için bizi izlemeye devam edin..

Friday, October 15, 2010

amerikan rock'ında solo mevsimi #2: maximum balloon

tv on the radio'nun lideri dave sitek'i severim. sadece çok iyi bir grubun beyni olduğu için değil, herkesin eskilere öykünerek müzik yaptığı bir dönemde yepyeni seslerin peşine düşen, her daim "ilerici" bir adam olduğu için. bir de, imzasını attığı albümlerin neredeyse tamamının kalburüstü işler olması gerçeği de var. tesadüf olmamalı...

sitek'in ilk solo işi, maximum balloon adıyla çıktı. her şarkıda farklı bir vokalist var, dolayısıyla albüm indie işi "supernatural" ya da "slash" sayılabilir. tv on the radio'dan sadık dostlar kyp malone ve tunde adebimpe iki şarkıda vokaldeler mesela, hiç sürpriz değil. karen o'nun söylediği "communion" mutlaka çok ilgi çekecektir, iyi de bir şarkı, ama holly miranda'lı "the lesson" tek kelimeyle nefis bir şarkı.
...
ama albümün yıldızları mikrofonun arkasındakiler değil, prodüksiyon masasının başındaki adam. tv on the radio'daki gibi, yine el değmemiş seslerin, kulaklarda pelesenk olmamış, deja vu yaratmayacak tonların peşinde. açılış şarkısı "groove me"deki 80'ler efekti kısa sürede zamana ait, taze bir hisse dönüşüveriyor mesela. benim gibi sound delisi olmayan bir adama bile "ne güzel beat tonları var" dedirtti bu groove dostu albüm. ama albümün zirvesi "tiger" denen olağanüstü dans şarkısı. daha önce hiç duymadığım dragons of zynth vokalisti aku orraca-tetteh çok başarılı. herhalde bu yılın en güzel dans parçası da olabilir. "maximum balloon" da bu yıl dans etmek için en ideal kayıtlardan birisi. doğrudan doğruya bir dans müzik albümü olmasa da.