Thursday, October 14, 2010

amerikan rock'ında solo mevsimi #1: broemel ve tillman

tesadüf müdür bilemedim, üst üste solo proje haberleri aldım bu aralar. kısa ve acısız bir dosya altında toplayalım bunları, grup mesaisinden uzaklaştıklarına değmiş mi bakalım. ön grup olarak daha iddiasız ve kişisel sololardan başlayalım, sonra ağır ağır meydanı assolistlere bırakırız.

my morning jacket gitaristi carl broemel'ın "all birds say"i sessiz sedasız yayınladı. kendisi my morning jacket'ın country günlerinden büyük gitar sololu kayıtlarına geçişteki kilit noktalardandır, zira 2005 yılının başyapıtı "z"den önce girdi gruba. bu albümdeki "lay low" bence 2000'lerin en güzel şarkılarından birisi ve içerdiği gitar soloları da jim james ve broemel'in olağanüstü paslaşmalarını içerir. bu yüzden lynyrd skynyrd havalı, güney esintili epik sololarla dolu bir albüm bekledim broemel'dan. ancak son derece sakin, lo-fi havalı bir soft rock kaydı çıktı karşıma. broemel'ın inceden george harrison'ı andıran sesi ve iddiasız şarkıları sabah, akşam, dinlenirken ve çalışırken dinlenebilecek kıvamda. gitarı geri planda bırakması biraz yadırganabilir, zira ben bu adamın büyüsünü daha çok duymak isterdim ama belli ki o şarkı yazarlığını göstermek istemiş. "enough," "life leftover" gibi şarkılara bakılırsa ("different people" gibi geyik parçaları bir kenara bırakırsak) bu konuda da hiç fena değil. zaten my morning jacket öncesinde de bir solo albümü olduğunu bilenler için sürpriz değildir bu, ama ben kendisini sadece oradan bildiğim için şaşırdım. bir süre dinlenecek ve çok da iz bırakmayacak bir albüm, ama kötü değil asla. hazır yeri gelmişken bir ara içinde carl broemel'a da yer verdiğim "2000'lerin en iyi gitaristleri" listemi yayınlayayım burada...
...

epeyi büyük bir indie grubunda çalmasına karşın kendi müziğini de ihmal etmeyen bir adam da j. tillman. kendisi fleet foxes'ın davulcusu. gerçi grubun meşhur ilk albümü yayınlandıktan sonra kadroya girmiş, ondan önce yerel düzeyde ismini duyurmuş bir solo sanatçı, ama şu an kendisi için bir etiket olduğundan, oradan devam edebiliriz. j. tillman'ın müziği, broemel'ın aksine grubununkine yakın duruyor. ama fleet foxes'ın vokal armonilerinin arşa değdiği ritmik folk şarkıları yerine "oliver james" gibi karanlık anlarını çağrıştırıyor. sakin, çok daha depresif ve çokça da atmosferik bir albüm yapmış tillman. sesler kadar sessizliklerle de örülü. dinlemesi de kolay değil, ısınması da. ama amerikan folk'unun karanlık tarafı ilginizi çekiyorsa "singing ax"e bir bakın derim.

Monday, October 11, 2010

filmekimi 2010 (bir)

cyrus annesine dokundurmadı, robert duvall sırrını mezara kadar taşımadı, sylvain chomet sihrini yaptı, "cirkus columbia" bizi balkanlara götürdü, philip seymour hoffman yüz güldürdü. güzel haftasonuydu.

filmekimi açılışını "cyrus" ile yaptık. son yıllarda "the puffy chair," "baghead," "humpday" derken illa ucundan da olsa duplass kardeşlerin bir şekilde temas ettiği filmler izledik. "cyrus" ise, biraderlerin ultra düşük bütçeli mumblecore'lardan amerikan bağımsızların konvansiyonel tarafına kaydıklarının belgesiydi. bu, hiç de davayı satma olayı değil. john c. reilly, marisa tomei ve jonah hill üçlüsünün paslaşmalarıyla, güzel diyaloglar ve ciddi ciddi komik anlarıyla güzel bir filmdi "cyrus." bir de catherine keener tabii: 90larda onsuz bağımsız film çekilmezdi. artık onu iyi filmlerde daha seyrek görüyoruz, burada denk gelmek güzeldi.

"get low"da ise robert duvall'ın devleşmesini izledik. sissy spacek ve tek başına filmin hümor duygusunu sağlayan bill murray bir yana, duvall olağanüstüydü. bir insanın kendini yalnızlığa mahkum edişi, kendisini yalnızlığına kitlemesi gerçekten etkileyiciydi. bir tek anlamadığım, büyük oyuncu duvall'ın bu performansıyla geçen sene neden ödüllere boğulmadığı oldu. onun da tipik dağıtım, marketing gibi sebepleri vardır şüphesiz.

"cirkus columbia" bir yanıyla savaş sonrası balkan filmlerinden ayrılıyor, ama bir yanıyla da o geleneğin bir parçası. Savaşın hemen öncesini anlatışı, oradaki halkın savaşın kaçınılmazlığını gösterişi ama bunu yaparken derin bir hüznün yanında tatlı bir mizah barındırıyor olması bence filmi nispeten ayrı bir yere koyuyor. "lost"un rousseau'su mira furlan belki filmin en dikkat çeken ismi ve çok da iyi oynamış ama balkan sinemasının en bildik yüzlerinden miki manojlovic ("underground," "kara kedi ak kedi," "irina palm") özellikle iyi. o karanlığın içinde film boyunca gülümseyecek çok yer buluyorsunuz, ama yaklaşan darbeyi çok iyi hissettiriyor danis tanovic. unutulmaz bir film değil belki, ama hiçbir şey yoksa dahi, son zamanlarda gördüğüm en güzel finallerden birisi burada.

phillip seymour hoffman'a olan sevgimi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. "kendi kuşağının en iyi oyuncusu" desem yetmez, bu fazlasıyla klişe sıfat bu büyük adamı tartmaz. ama adamı izlerken hissettiğim şey, takdirin çok ötesinde. canlandırdığı karakterleri yaşayan birer insan haline getirmesiyle çok çok özel. benim bir oyuncuda en sevdiğim iki özelliği mükemmelen uyguluyor: birincisi abartısız, içten ve doğal oynuyor, ikincisi oynadığı karakterleri birbirlerinden farklı kılacak nüanslarla yorumlayıp "hep aynı" hissini engelliyor. yönettiği ilk film "jack goes boating"deki jack de gerçek bir adam. new york'ta var o adam, limuzin şoförü, kadınlarla ilişkileri sorunlu. kendini açmayı pek beceremiyor ama samimi. gerçekten seveceği bir kadın bulduğunda da kalbini açıyor tam anlamıyla. o karakterin, çevresindeki arkadaşları ve sevdiği kadınla birlikte geçirdiği kış aylarına tanık oluyoruz. ağır ağır, daha iyi bir adam oluyor jack. çünkü sevgi, sağaltır. isteyen lame ya da cheesy bulabilir ama ben filmlerden böyle romantik cümleler duymayı seviyorum (diyalog cümlesi değil, anafikir anlamında). yalnız amy ryan'a dikkat etmek gerekiyor bence. hoffman gibi bir oyuncu karşısında dahi filmin yıldızı olabilmek kolay değil. gerçi bunda hoffman'ın bir yönetmen olarak connie karakterini çok sevdiğini ve özellikle ona bu alanı açtığını farketmek mümkün. phillip seymour hoffman karakterleri dışında filmin müziklerine de hassasiyet göstermiş. grizzly bear ve fleet foxes'la dolu ses kuşağı, kulağı da pırıl pırıl yapıyor.

ve sylvain chomet imzalı "sihirbaz." "les triplettes de belleville"le takip listesine aldığımız chomet, fransız sinemasının en önemli güldürü ustası jacques tati'nin yarı-otobiyografik öyküsünü filmleştirmiş. öyküyle ilgili tati'nin ailesi ve chomet arasında bir tartışma da yaşanmış ama düşününce bu filmin yapılması için bu adamdan daha uygunu bulunamazdı (ailenin sıkıntısı geçmişte yaşanan bazı anıların gündeme gelmesiyle ilgili). zira chomet hem fransız kültürünü estetiğiyle ve ironisiyle nefis resmediyor, hem de çok evrensel bir mizah yapıyor. bu yanıyla buster keaton ve charlie chaplin-vari bir sessiz dönem komedisiyle tati üslubundaki fransız mizahı arasında köprü kuruyor.

ama "sihirbaz" sadece komik bir film değil. hatta, nostalji duygusuna sahip birisi icin çok kalp kırıcı. sihirbaz, zamanının geçmekte olduğunu zorla kabullenmeye başlayan, artık büyüyen zamanlarda var olmakta zorlanan bir adam. iskoçya'da peşine takılan ve tüm macerası boyunca onunla birlikte olan küçük kız ise, aksine olduğu yere sığamıyor, yaşadığı hayatı kendisine yettiremiyor. geçmiş ile geleceğin bir araya gelmesinin imkansızlığının hüznü üzerine kurulu "sihirbaz." çok çok etkileyici ve göz yaşartıcı anlara da sahip bu yüzden. önumüzdeki sene oscar'larda yarışacağına kesin gözüyle bakıyorum da, animasyon anlamında hollywood'un zayıf geçirdiği bir yılda şansı da olabileceğini düşünüyorum...

Saturday, October 9, 2010

Java Rockin'land - Smashing Pumpkins Konseri


Evet, Endonezya'daki ilk konserime gittim dün gece..

Utanarak söylüyorum, Smashing Pumpkins'in hiçbir albümünü tamemen dinlemişliğim yok şimdiye kadar.. Belli başlı şarkılarını bilirim, ama ismen sadece 1979 ve Tonight Tonight kalmış aklımda.. Ama "iyi grup" olduklarını bilmişimdir hep.. İşte bu yüzden Java Rockin'land festivalini ve Smashing Pumpkins'i duyduğumda "kesin gitmeliyim" dedim, hem canlı performansının çok iyi olduğunu tahmin ettiğim ihtiyar Billy Corgan'ı canlı canlı izlemek, hem de Endonezya gençliği ile birlikte kısa da olsa festival deneyimi yaşamak için..


Amerikalı diplomat arkadaşım Manuel* ile birlikte konser alanına gittiğimizde başta biraz şaşırdık, zira Pumpkins 20 dakika sonra sahne alacaktı ve ana sahnenin önünde neredeyse kimse yoktu.. Ama inanılmaz bir hızla binlerce Endonezyalı genç bir anda doldurdu alanı.. Grup tam da programda belirtildiği gibi 23.00'da çıktı sahneye, 00.00'da da gittiler.. Bis yapmadılar.. Herkes ümidi kesip dağılırken biz biraz daha bekledik, ama gerçekten de bitmişti konser.. Üzücü, çünkü biraz daha uzasa hayatımdaki en iyi konser performanslarından biri olabilirdi benim için.. Müzik ve Corgan'ın enerjisi gerçekten müthişti, ama en önemlisi lise yıllarımdan aşina olduğum o Pumpkins görselliğini doya doya yaşamamdı.. 90'lardaki kadrodan geriye pek bir şey kalmamıştı ama grubu sahnede izlemek yine de çok heyecan vericiydi.. Çok sevdiğim Tonight, Tonight'ı hakkıyla çaldırlar (videosu aşağıda), ama 1979 gelmedi bir türlü.. Grup demişken, yeni basçı (sonradan adının Nicole Fiorentino olduğunu öğrendim) herkesi - en azından beni ve Manuel'i - kendine hayran bıraktı.. Bu duruşu ve güzelliği takdir ediyor, Allah sahibine bağışlasın diyoruz..


Birkaç söz de Endonezyalı gençler hakkında.. İnsanlar sanki biraz fazla sakindi.. Bunda sıcağın etkisi de olmuş olabilir.. Konser alanı denize epey yakın olmasına rağmen Cakarta'nın klasik özelliği olan aşırı nem yüzünden kan ter içinde kalmıştık hemen.. Neyse ki imdadımıza Calsberg biralar yetişti, hararetimizi aldı az da olsa.. Sakin dedim gerçi ama yer yer coşmalar ve şarkılara eşlik etmeler oldu tabi ki.. Endonezya'nın alternatif insanlarıyla ilk karşılaşmam da böylece gerçekleşmiş oldu.. Manuel de sıkı fan çıktı bu arada, her şarkıya eşlik etti.. Bir sonraki konsere yine birlikte gitmek üzere sözleştik..

Endonezyalı gençler ve ben..

*(Evet, henüz 9 gündür buradayım ve hemen arkadaş yapıp konserlere gitmeye başladım işte.. şanslıyım aslında, gittiğim ilk resepsiyonda tanıştım Manuel'le, gayet kafa bir adam, müzik ve sinema zevklerimiz de uyuşuyor epey.. The National'ı duymamış ama, haşladım hemen..)

Friday, October 8, 2010

yılın en kötü albümü: sufjan stevens - "the age of adz"

sufjan stevens muhteşem "illinois"yi çıkarttığında 2005'ti. şimdi beş yıl sonrasında gelen ilk normal lp'si bu diye, "beş yıldır yatıyor" mu diyeceğiz? hayır, bir albüm kadar güzel b-side ve outtake (albüme giremeyen şarkılar) toplaması "avalanche," beş cd'den oluşan, iki saatlik, 42 şarkılık noel albümü "songs for christmas," brooklyn-queens otobanına adanmış bir performansın soundtrack'i olan "the bqe" ve bu yaz yayınlanan 50 dakikalık sözde ep "all delighted people" geldi. bunca müziği 15 yıllık kariyeri boyunca üreten gruplar var sonuçta. dolayısıyla "the age of adz" önümüze düştüğünde "bunca yıl neredeydi acaba?" değil de, "bunca yıl sonraki ilk normal albümünde neler yaptı acaba?" doğru soru olacak.
...
akustik gitar ve banjoyu bir kenara bıraktığını, elektronik seslere döndüğünü biliyorduk sufjan'ın. dolayısıyla "janr" anlamında bir sürpriz yok "the age of adz"da. onun önceki albümlerinde telliler, yaylılar ve üflemelilerle yarattığı karnaval atmosferini burada analog synth'lerle yakalamaya çalıştığını da söylemek mümkün. ancak animal collective'in kusursuzunu yaptığı bu alanda sufjan'ın sadece bir curcuna yaratması epeyi yorucu. hele hele melodiyi aramaya çalışmak bitap düşürücü. nihayetinde bunaltıcı sesler ve kafa ütüleyici tekrarlar var. ve 74 dakika sürüyor! ha, "impossible soul" diye bir kapanış şarkısı var ki, o bambaşka bir alem. yaklaşık yarım saat, benzer temaların tekrarlarından oluşan belli bölümler, arada pop'a, hip hop'a geçiş yapıyor. işte o tam bir sabır testi. tekrar, tekrar, tekrar, tekrar... en sonunda "boy we can do so much together" ve "it'a long life, beter pinch yourself"li bir sinir bozma seansı.

şarkının son bölümünde gitarlarına dönüyor sufjan, "sana acı çektirmek istemedim" derken günah çıkartırcasına. özrü kabul edebilirim, ama bu "the age of adz"a bir şans daha vermemi sağlamayacak. elektronik müziğe karşı değilim. sufjan yıllar yılı aynı albümü yapsın gibi bir saplantım da yok. "keşke amerikan eyaletlerinden devam etseydi" de demiyorum. ama müzisyen mastürbasyonuna dayananamıyorum işte. beğenenler çıkacaktır, hayranı olan eleştirmenler bile çıkmaya başladı ama benim için "the age of adz" bu kendini tatmini uç noktalara götürdüğü, sahibinin gereksiz hırslarını ve burnu büyüklüğünü fazlasıyla hissettirdiği için, en önemlisi de, "dinlenemez" olduğu için yılın en kötü albümü.

Thursday, October 7, 2010

mojo'dan "let it be revisited"

beatles öyle bir derya ki, içine dal dal bitmez. ingiliz dergisi mojo'nun ekim sayısında görülüyor ki, beatles'tan çok güzel americana da oluyor. mojo'nun albümle verdiği cd'de en tartışmalı beatles albümü "let it be"yi phosphorescent, beth orton, the besnard lakes, pete molinari gibiler yorumluyor. phosphorescent'ın "across the universe"ü müthiş, beth orton'ın "i me mine"ına da bayıldım. amorphous androgynous da (eski future sound of london) "let it be"den girip "across the universe"e atladıkları acayip bir saykodelik işine girmişler. bir yanıyla iyi niyetli ama amacına ulaşamamış bir deneme, bir yanıyla da beatles'ın 40 yıl önce yaptığı saykodelik lezzete hala ulaşılamıyor olduğunu göstermesi açısından önemli. evet, beatles benim için böyle büyüktür, pek de tartışmaya girmem bu konuda. noel gallagher'ın 90'larda dediği gibi, bugünün ultra-modern techno gruplarına bakın, sound'larını geri sardığınızda dönüp dolaşıp geleceği yer "tomorrow never knows"tur. o yüzden beatles'ı yorumlayan müzisyenler, bunu ister modern, isterse de bu toplamadaki gibi geleneksel şekilde yapıyor olsunlar, her zaman 2-0 geride başlayacaklarını biliyorlardır herhalde. bu da öyle, güzel bir tat, ama asla gerçeğin yerini tutamaz.

limited edition olarak albümün plak versiyonunu ve kapağın duru bir halini satıyorlardı, tükenmiş bile. ama cd haline erişmek için mojo'nun internet sitesine bakabilirsiniz. eğer sipariş falan uğraşmak istemiyorsanız nasıl ulaşacağınızı ben anlatmayayım bu saatten sonra.

art brut @babylon

salı akşamını babylon'da geçirenlerin dün en çok kullandığı kelime şuydu: "efendim?" uzun zamandır hiçbir grup bu kadar yüksek volümde çalmamıştı, bu kadar kulak zarı patlatmamıştı (benim kulağımın hala normale dönmediğini ve çınlamanın sürdüğünü söylemeliyim). ama sanırım değdi. art brut harika bir konser verdi babylon'da. "formed a band," "bang bang rock and roll," seyircinin yoğun isteğiyle gelen "emily kane" arka arkaya patladı. sanırım zirve, "modern art"ta eddie argos'un seyircilerin arasına inmesi, amsterdam'da gittiği van gogh müzesine dair anlattıklarıydı (tamamını anladığımı söyleyemeyeceğim). blender'ın kendisi için "indie rock'ın en iyi stand up komedyeni" demesi boşuna değildi, adamın şarkı aralarındaki, hatta şarkı sıralarındaki geyikleri, grubun yıldırım sound'u kadar özeldi. detaylara girmeye gerek yok, yüksek enerjili, çok yüksek volümlü, güzel bir konserdi.
...
...

Tuesday, October 5, 2010

Art Brut: "Ben dalga geçmem"

bugün babylon sahnesinde izleyeceğimiz art brut ile hürriyet daily news için bir röportaj yaptım. blender'ın "indie rock'ın en iyi stand-up komedyeni" dediği eddie argos ile mail üzerinden yaptığım röportajın tamamını ise buraya yazıyorum. görüldüğü gibi kimi cevaplar kısacık, kimileri şaşırtıcı, ama yine de enteresan bir belge olarak kalsın. konser öncesi iyi gider.

babylon ve ışıl kılkış'a teşekkürlerimle...

Art Brut üç yıl once İstanbul’da çalmıştı. Şehirle, izleyicilerle, mekanla ilgili hatırladığınız bir şeyler var mı?
Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Yılın başlarıydı, sanırım Ocak’tı. Ve bir süredir çalmamıştık. İnsanlar bize karşı çok iyilerdi ve konserden sonra da şehirde çok eğlenmiştik.

Eddie Argos “indie rock’ın en iyi stand-up komedyeni” olarak tanımlanmıştı. Bu yorumu doğru buluyor musunuz, yoksa “kısıtlayıcı” bir sıfat mı olduğunu düşünüyorsunuz?
Ha Ha! Söylediklerim doğru şeyler olduğundan beni biraz şaka gibi göstermesinden korktuğum için insanların benim komik olduğumu düşünmelerinden dolayı endişeliydim. Şimdi insanların beni komik bulmalarından çok hoşnutum. Yine de umarım anlattığım şeylerin bir çoğunun benim başıma gerçekten gelmiş olduğunu ve bir karakteri oynamadığımı anlarlar.

Eddie Argos’un yan projeleri git gide artıyor, Everybody Was In the French Resistance… Now ve Spoiler Alert’ün de çıkışıyla. Bu projeler nasıl ortaya çıktular? Acaba bu projeler Argos’un dikkatini dağıtıyor mu? Ve diğer Art Brut üyeleri bu konuda endişeliler mi? Hayır, öyle bir endişeleri yok. Her zaman fazlasıyla şarkı yazmayı sevdim ve yan projelerin belirli temaları varsa Art Brut’nün işlerini engellemiyor. Bu arada ben Spoiler Alert!’te değilim, sadece oradaki herif bana çok fazla benziyor.

Art Brut’nün müziğindeki en belirgin noktalardan birisi sözlerdeki pop kültür referansları ve “cevap şarkılar” yazması. Bunun fazla tahmin edilebilir ya da “klasik Art Brut” olmasından korkuyor musunuz?
Art Brut cevap şarkılar yazmıyor, EWITFR...N yazıyor. Yaptığımız şeyin tahmin edilebilir olduğunu düşünmüyorum, öyle olsa yazması daha kolay olurdu. Özellikle pop kültür referansları yapayım diye uğraşmıyorum. Ben sadece şarkı sözlerini kişisel ve konuşma dilinde yazmaya çalışıyorum. Eğer bir pub’da muhabbet ediyor olsaydım muhtemelen Morrissey ve DC Comics’e referans yapardım, dolayısıyla şarkılarımda neden olmasın?

Art Brut’nün son albümünde single olarak çıkan ‘DC Comics & Chocolate Milkshake’ diye bir şarkı vardı. Şimdi de Spoiler Alert! var, yine süper-kahramanlar üzerine söylüyor Argos. Çizgi romanlar size ne ifade ediyor?
Onları çok severim, hep sevdim.

Her iki yılda bir albüm çıkarıyorsunuz, yan projeler bu rutini bozar mı, yoksa dört numaralı albümü gelecek yıl bekleyelim mi?
Evet, gelecek yıl.

İlk albümde Britanya müzik sahnesiyle ve müzik basınıyla dalga geçen şarkılar vardı. Şimdi bakınca eleştirinizde haklı çıktığınızı düşünüyor musunuz?
Müzik basınını okumuyorum ve hiç de alay etmedim onlarla. Ben dalga geçmem, doğamda yok.

Sizce ortalıktaki en iyi yeni gruplar kimler? Bilmem. Gerçekten pek de dikkat etmiyorum. Şu anda favori grubum Tullycraft. Ben yeni keşfettim ama uzun bir süredir varlar aslında.

Peki en boktan yeni grup hangisi?
Bunu söylemem mümkün değil.
Gecikmeden dolayı üzgünüm, umarım sorun değildir. Bazı cevaplar kısa olduğu için de üzgünüm. Çok bitkinim. Edx

dünyayı değiştiren 12 belgesel

2000'ler belgeselin yükseldiği yıllardı şüphesiz. artık iade-i itibar mı dersiniz, poplaştığını düşünüp eleştirir misiniz bilmiyorum. yine de çok ciddi bir ilgi artışı var ve bunun için teşekkür etmemiz gereken sakallı şişman gözlüklü bir adam var. entertainment weekly "dünyayı değiştiren 12 belgesel"i seçmiş. çok derinlemesine bir çalışma olmasa da ilgiye değer.

12- up serisi (1964-2005)
7 yaşında bir grup çocuğu kameranın önüne koyuyor michael apted. sonra yedi yıl sonra aynı çocukları bir kez daha, sonra bir kez daha, bir yedi yıl sonra bir daha... michael apted, eminim birçoğumuzun aklına gelmiş bir fikri uyguladığı için bile özel. gelecek yıl "56 up"la karşımıza çıkana kadar eski bölümleri izlemek iyi bir fikir olabilir.

11- man with a movie camera (1929)
sovyetler birliği'nde bir günü resmetmek isteyen "film kameralı adam"ın belgeseli, anlatım teknikleri konusundaki yenilikleriyle türün belki de ilk devrimi olarak anılıyor.

10- the times of harvey milk (1984)
gus van sant'in muhteşem filminden çok önce, gay aktivist milk'i perdeye taşıyan film, oscar'la da ödüllendirilmiş. 2008 yapımı film de bu belgesele çok şey borçlu zaten.

9- why we fight (1942-1945)
a.b.d. hükumetinin frank capra'ya ısmarladığı, a.b.d.'nin neden ii. dünya savaşı'na girdiğinin propagandası olan belgesel serisi. ilerleyen on yıllarda hollywood bunu daha göstermeden, alttan yapacaktı tabii!

8- triumph of the will (1935)
sinema tarihinin en tartışmalı filmlerinden birisi, nazi döneminde propagandalar çeken leni riefenstahl'ın en bilinen işi. iii. reich'ın 1934'te onbinlerce insan tarafından takip edilen nürnberg kongresini anlatan film, faşizmi estetize etmek gibi bir "suç ortaklığı"na sahip. frank capra öyle güzel açıklamış ki, sözü ona bırakmak en iyisi: "hiç kurşun atmıyor, hiç bomba bırakmıyor, ama direnme azmini yok etmek için hedefe kitlenmiş bir psikolojik silah olarak eşit derecede ölümcül."

7- harlan county, usa (1976)
barbara kopple kamerasını maden işçilerinin daha güvenli koşullar için başladığı greve uzatıyor. ilerleyen yıllarda birkaç müzik belgeselini izlediğim ("my generation," "wild man blues") kopple'ın ilk filmi aynı zamanda.

6- the thin blue line (1988)
errol morris moore öncesi dönemin en etkili belgesel yönetmenlerinden birisiydi. bir polisi öldürdüğü iddiasıyla ölüme mahkum edilen randall dale adams'ı konu alan belgesel, tanıklıklar ve dramatizasyonla adams'ın davasını yeniden gündeme getirmiş ve cezanın kaldırılmasına değin gidecek bir hukuk hareketi başlatmış.

5- the cove (2009)
en iyi belgesel oscar'lı "koy," çevrecileri ayağa kaldıran, japonya'daki hayvan hakları ihlallerini belgeleyen, son yılların en etkili işlerinden birisi.

4- for the bible tells me so (2007)
amerikan sağ kanadının incil'i homoseksüellere karşı ayrımcılık için nasıl yorumladıklarını gösteren daniel karslake belgeseli, koyu hıristiyan ailelerden çıkan gay'ler için cesaret verici olmuş.

3- an inconvenient truth (2006)
onlarca yıllık "küresel ısınma" konusunu trend haline getiren, 2000 abd başkanlık seçiminin görkemli kaybedeni al gore'un sürpriz şekilde bir çevre ikonuna dönüşmesini sağlayan film. aslında izleyeni de çok olduğu için fazla açıklamak yersiz. küresel bir bilinç yarattığını inkar etmek ise mümkün değil.

2- super size me (2004)
morgan spurlock 30 gün boyunca sadece mcdonald's'tan yiyor, "süper seçim olsun mu?" diye sorulduğunda da hayır dememeye kararlı. bir ayda 11 kilo alıyor, kalbi başta olmak üzere bir çok sağlık sorunu yaşıyor. entertainment weekly'ye göre mcdonald's'ın "super size" menülerini kaldırması ve kalori değerlerini paketlerine eklemeye başlaması spurlock'ın eseri.

1- fahrenheit 9/11 (2004)
cannes'da altın palmiye almış ilk belgesel, sinema tarihinin en çok para kazanan belgeseli (222 milyon dünya çapı gişesi var). onun ötesinde,
belki bush'un bir kez daha başkan seçilmesini engelleyemedi, ama ırak savaşı, 11 eylül gibi konularda açtığı tartışmayı unutmak mümkün değil. "kapitalizm" ve özellikle "benim cici silahım" daha çok beğendiğim filmler de olsa, "fahrenheit 9/11"in etkisi çok büyüktü. üzerine anti'si ("fahrenhype 9/11") yapılacak kadar.