Monday, June 7, 2010

topun peşinde

hani bir topun peşinden 22 kişi koşması klişesi var ya... işte o topun peşinden koşuyorum şimdi ben de. takıldık jabulani'nin peşine, düştük johannesburg yollarına. geceyi dubai uluslararası havaalanında geçirdikten sonra gözlerim dört açık, beni güney afrika'ya, dünya kupası'na taşıyacak uçağı bekliyorum.
...
belki bir çocukluk hayali, belki mesleki açıdan önemli bir nokta, belki de dünyanın en güvensiz şehirlerinden birisine giderek alınmış gereksiz bir risk. her şekilde hayatımda bu güne kadar girdiğim en büyük macera tahminen.
...
o zaman gösteri başlasın hadi!

Saturday, June 5, 2010

¡despedida rafa!

rafael benitez gitti. bir donem kapanmis oldu. sadece liverpool icin degil, benim icin de.

en iyi teknik direktor degildi belki rafa. arsene wenger gibi genclerin gelisimi konusunda ust duzey degildi. alex ferguson gibi en vasat oyuncusundan bile maksimum performans alabilen birisi degildi. jose mourinho gibi gerektiginde "kirli" oynamayi da beceremiyordu. ama futbolun profesoruydu. maca gore taktik seciminde dunya disiydi. o varken ronaldinho'lu, messi'li barcelona'yi nou camp'ta yenip eledik, o varken chelsea'yi iki defa aglattik, o varken old trafford'da 4-1'le gelmis gecmis en guzel galibiyetimizi aldik. ve elbette 25 mayis 2005'te 3-0 geriden gelip kazandigimiz, futbol tarihinin en inanilmaz final macindaki mucizenin de mimari oydu. devre arasinda takimi 4-5-1'den 3-3-3-1'e donusturmesi, oyuna forvet yerine on libero sokarak 3 gol bulmasi ancak onun gibi bir adamin sapkasindan cikardi. o gece ataturk olimpiyat stadi'nda hayatimda gorup gorebilecegim tek gercek mucizeye tanik olurken anlamistim, macin ortasinda bir teknik direktore tezahurat yapilacak kadar hayran olunabilecegini... "rafa-rafael, rafa-rafael, rafael benitez" diye bagiriyorduk o gece. hak ediyordu.

o sezon, liverpool'un kimligini yeniden hatirladigi sezondur. geride kalan alti yilda "tek macta herkesi yenebiliriz" hissine sahip olduysam, sampiyonlugu son haftaya kadar kovalayan bir liverpool'a ilk defa sahit olduysam, manchester, real madrid, arsenal, chelsea'ye dort gol attigimizi gorduysem, bu adamin, rafalution'in sayesindedir.

her futbolseverin unutamadigi bir takim vardir. kimisi metin-ali-feyyazli besiktas'tan bahseder her futbol nostaljisinde, kimisi van basten-gullit-rijkaard'li milan'i. benim efsane takimim, "gerrard generation" da denen rafa'nin liverpool'u olacak hep. hamann-xabi'li sert orta saha sezonu da, bellamy-kuyt'li delice pres yili da, 2009'daki ustalik devresi de rafa'nin muhtesem futbol zekasinin yansimalari olarak kalacak futbol hafizamda.

onun gidisiyle de bir donem kapanmis oldu. sadece liverpool icin degil, benim icin de. sen son oldun rafa, bir daha bir teknik direktorun gidisine aglayacagimi hic sanmiyorum.

gitme dur daha simdiden deliler gibi ozledim...

Monday, May 31, 2010

Bob Dylan vs. Kriz Masası

Birkaç ay önce Dylan konserini ilk duyduğumda acayip heyecanlanmış, hatta gaza gelip o zaman hala askerde olan Çetin'e mail atıp "sen de bitir askerliğini de gidelim şu konsere" demiştim.. Sonra işten güçten kafamı kaldırıp bilet almaya niyetlendiğim zaman biletlerin tükendiğini öğrendim, üzüldüm..

Şimdi Çetin askerden döndü, güzel güzel gidiyor konsere; bense Ankara'dayım her zamanki gibi, hem de onun da bahsettiği şu insanlık krizinin tam ortasında..

Evet, Dışişleri Bakanlığı İsrail'in insani yardım konvoyuna saldırısı ve yaşanan ölümler nedeniyle bugün itibariyle bir kriz masası oluşturdu ve ben de bu gece, muhtemelen Çetin ve şanslı diğer binlerce insan hala konserdeyken, bu kriz masasında görevli olacağım.. sabah 9'a kadar..

Neyse.. Bob Dylan'ı canlı canlı izleyebilecek olan ülkemin aydınlık insanlarına şimdiden iyi eğlenceler diliyorum.. Dylan'la birlikte barış ve özgürlük şarkıları söyleyin benim için de..

hazır mısınız?

dün akşam dylan'la aynı şehirde bulunduğumu düşünmek bile heyecanlandırıyordu, bugün uyandığımda "bu gece, o gece mi gerçekten?" diye soruyor, onu izleyeceğime kendimi inandırmaya çalışıyordum. o heyecanın yok olması için sabah televizyonda gördüklerim yeterliydi...
...
evet, böyle bir zamanda insanın müzik dinleyesi bile gelmiyor. bir şeyler yazası da... hatta var olmayı bile sorgulatıyor, beyaz bayrak sallayanlara kurşun atacak kadar kan ve güç tutkunluğunun var olduğunu görmek...
...
ama galiba yine de ihtiyacımız var müziğe. belki de daha bile çok, böylesi zamanlarda. 50 yıl boyunca, barışta ve savaşta, aşkta ve kavgada, öfke ve sükunette, isyanda ve uzlaşmada söylenmiş, dinlenmiş şarkıları haykırmaya.
...
o zaman, bu gece, o gece.
her şeye rağmen.
...

Sunday, May 30, 2010

miller freshtival: ve 2010 yazı başlar!


dün itibariyle istanbul'a yaz geldi. havaların ısındığına, cemreye (o da neyse?), denize karpuz kabuğu düşmesine falan bakmıyorum: ne zaman memleketimin hipster camiası şortlarını çekip, bir açıkhava festivalinde birasını içip çimlerde sevgilisiyle öpüşebiliyor, ya da sevgilisi olanlara imrenip sevgilisi olmayanları kesmeye çalışıyorsa, o vakit gelmiştir yaz. istanbul’a da yazı miller freshtival getirdi işte.

küçükçiftlik park’la ilgili çekincelerim vardi en başta. alana doğru gelirken hemen yandaki inönü stadı’nda istanbul’un fethi kutlamalarının olması da inceden kıllandırmadı degil. hani hiç bir şey değilse gürültü anlamında. ama sorun olmadı, maçka’da da gayet güzel eglenildi, inönü stadı’nda atılan havai fişekler freshtival’a görsel destek bile yarattı hatta!

en büyük, en devasa isimlerden oluşmuyor freshtival lineup’ı. ama ismindeki “tazelik” fikrini yansıtacak kadar orijinal, yazın ilk festivali olmanın coşkusuna denk gelecek kadar da eğlenceli isimler seçiyorlar. örneğin düne kadar the phenomenal handclap band’i dinlemiş bir avuç insan vardi belki, ama çoğunluk için onları o atmosferde dinlemek yetti grubu beğenmek icin. benzer şeyleri prins thomas icin de söyleyebilirim.
the raveonettes biraz daha farkl
ı bir durum tabii. danimarkalı ekibi sevmek icin biraz gürültü estetiğine vurulmak, cızırtılı sound’lara aşina olmak, hem garage rock’ı hem de my bloody valentine tarzı shoegazing’i sevmek lazım. o yüzden daha eğlencelik bir punk bekleyenleri hayalkırıklığına uğratmış olabilirler. bence nefislerdi.

ama yine de festival bittiğinde herkesin dilinde mika’nın olacağını biliyordum, özellikle beyefendiyi 2008’de rockwerchter’de izledigim için. catchy ve çoğunluğun bildiği şarkıları geçin, sahnedeki acayiplikler bile yeter kendisini ilgiyle izlemek için: sahneye açılan dev bir şişme kadın bacağı mı diyelim, rengarenk gelinlikler ve hayvan maskeleri giymiş kadınlar mı? sıradışı sesini bir kenara bıraksak bile mika sahnede ilgiyle izlenecek bir adam, çünkü tam bir “entertainer.” iki albüme de bolca hit sıkıştırmış durumda şimdiden: “relax, take it easy,” “lollipop,” “love today,” “rain” ve tabii ki “grace kelly.”

neticede cok güzel, eğlenceli bir festivaldi. konserler açısından oldukça meşgul geçecek bir yaz mevsiminin de açılışını harika yapti freshtival.


Tuesday, May 25, 2010

bir nevi eve dönüş

son günlerim hep ziyaretlerle geçiyor. beş ay önce vedalaştığım insanlarla görüşüyorum. sanki zaman hiç geçmemiş gibi. aradaki beş ayı van'ın ufacık bir ilçesinde (evet, tam da birkaç gündür haberlerde yer alan o taburda) geçirdiğimi unutuyorum hızla. tuhaf bir psikoloji askerlik. içindeyken zamanın geçişini her bir saniyesine kadar yaşıyorsunuz. bittiğinde ise sanki bir uyku haliymiş gibi bulanık geliyor, iki hafta öncesine kadar yaşadığınız, alışmaya çalıştığınız yeri hemen unutabiliyorsunuz. iyi ki unutuyorsunuz gerçi...
...
neyse, öncesi kendisinden de zor sayılabilecek askerlik evresini kafa ve fizik olarak sağ salim atlattığım için mutluyum. üç aşağı beş yukarı hayatımı bıraktığım gibi bulduğuma da...
...
şunu belirtmem lazım ki, o hayatın önemli parçalarından birisi çekme kaset. benim yokluğumda fırat ve selmin harika yazılarıyla blogu ayakta tutmaya devam ettiler. tacım da mükemmel performansıyla çekme kaset'in blue jean'de de varlığını sürdürmesini sağladı. sayelerinde uzaktan da olsa yazılarıyla "burada" hissettim, takip edenlerin varlığını görünce de kasetin dönmeye devam edişine sevindim. madem özgürüm nihayet, artık ben de kafa şişirmeye başlayabilirim. sıkı bir sinema, müzik, spor, tv, eğlence, yani kısaca "hayat" kürüne ihtiyacım olduğu kesin tabii ki, her ne kadar geride kalan aylarda asker ortalamalarına göre internete erişimim mümkün olabildiyse de...
...
takip edenlere, güzel dileklerini aktaranlara sevgiler. tekrar başlayabiliriz, kaldığımız yerden. geri dönüşe fon müziği de u2'dan gelsin, konuyla alakalı olarak: "a sort of homecoming."

Thursday, April 22, 2010

8. Sanat Formu Olarak FC Barcelona

Arkadaşlarım bazen futbolu neden sevdiğimi soruyorlar. Cevap olarak, futbolu değil, iyi futbolu sevdiğimi söylüyorum. Çünkü iyi, heyecanlı bir maçın verdiği tadı çok az şeyden alabiliyorum. Maalesef (ya da neyse ki) çok fazla rastlamıyorum bunun örneklerine, böylece hayattaki diğer güzelliklere de vakit ayırabiliyorum mümkün mertebe.
"Futbol otoriteleri", Premier League ve La Liga'nın en iyi ligler olduğunu söylerler genelde; istatistikler de bunu kanıtlayabilir elbette.. Ama benim bir ligi takip etmem ve oynanan maçları izlemem için bu yeterli değil. Çünkü bu iki ligde de belli takımların arasındakiler haricinde görsel olarak beni etkileyen maçlarla pek karşılaşmıyorum. Bu yüzden oldukça seçiciyim diyebilirim bu konuda. Bunun tek istisnası FC Barcelona, ya da Barça..
Yaklaşık 10 yıldır tutkunu olduğum bu takımın son yıllarda, hatta 2004 yılından beri oynadığı futbol, herhangi bir maçını kaçırdığımda içimin acımasına neden oluyor. Barça özellikle son iki yıldır futbol aleminde yaptıkları ile sadece ben ve benim gibi taraftarları değil, tüm dünyayı kendine hayran bırakmayı başardı. Geçtiğimiz yıl bir futbol takımının kazanabileceği her şeyi kazandıktan sonra (6 kupa, tarihte bir ilk, muhtemelen de son..) bu yıl da muhteşem bir grafik sergiliyor sevgili takımım, her ne kadar kral kupasından elenmiş olsalar da..
Barça'yı izlemek her şeyden önce bir keyif.. Saha içinde topu öyle büyük bir sevgiyle dolaştırıyorlar ki aralarında, top Barçalı futbolcuların ayağındayken (ki genelde öyle oluyor) ekrana 5 dakika bakan futbol düşmanı bir insanın bile görmezden gelemeyeceği bir estetik söz konusu.. Top sanki bir buzun üzerinde kayıyor gibi ilerliyor ve çoğu zaman da hedefini buluyor.. Müthiş bireysel yeteneklerin (bkz: Messi, Xavi, İniesta, Pedro, İbra, Krkic, Alves vb) solo çabaları da dondurmanın üzerindeki sos oluyor izleyenler için..
Gurur duymamam imkansız, zira ben bu takımı tarihinin en kötü dönemlerinden birini geçiriken tutmaya başladım.. Yıllarca sabrettim, emindim iyi olacağına her şeyin. Ve sonunda, 2004-2005 sezonunun sonlarına doğru Barça La Liga'da şampiyonluğunu ilan ettiğinde "oradaydım".. Sonra da arkası geldi zaten.. 5 sezonda 3 lig, 2 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, ve daha birçok kupa.. Bu sezon yine şahane bir futbolla, bu sporla uzaktan yakından ilgilenen herkesin takdirini kazandı Barcelona.. Son bir hafta sıkıntılı geçti evet, ezeli düşman (belki Real Madrid'den bile fazla) Espanyol çelme takıp salladı önce, ardından gelen Inter ise düşürmeyi başardı Barça'yı.. Ben yine de iki kulvarda da mutlu sona ulaşacağımızdan kuşku duymuyorum. Ama işin en güzel yanı şu ki, sezonu hiç bir kupa alamadan bitirmiş olsa bile takımım, bu sene futbolseverlere yaşattıklarıyla uzun yıllar hatırlanacak ve "müthiş bir takımdı" denecek..
Şimdi nefesimi tuttum ve bekliyorum.. Çok az kaldı.. Bu takımın her kupayı hakettiğini herkes kabul ediyor, sıra sadece hakedilenlerin kazanılmasında..
Visca el Barça, visca Catalunya!

Wednesday, April 14, 2010

Emek'e Emek


Fırsat bulup yazamadım. Belki de elim gitmedi. Kapatılmasını bile hazmedememişken ya yıkılması? Protestolar geldi biraz, baştakiler işlerine geleni anladılar, sonra utanmadan çıkıp emek sinemasını "yağlı koltuk" olarak yaftaladılar, doymadılar, kapatma oldu yıkma, doymadılar yıkma oldu yeni alışveriş merkezi, alışverişiniz hayırlı olmasın diyorum içimden, dışımdan ise ne yapsam bilemiyorum. Bu açgözler nasıl doyrulur?

1870'de inşa edilmiş Cercle d'Orient binası..1924 yılında serüvenine başlamış sineması, önce Melekmiş, meleklerle süslü sinemanın adı, sonra Emekli Sandığına geçmiş, Emek olmuş adı, sonra gene el değiştirmiş bugünkü sahiplerine... Ticari olarak iş yapmıyormuş son zamanlarda. Yıkılmalıymış..

Demekki ticari olarak iş yapmayan yerler ne derece önemli olsalar da yıkılmalılar. Çok harika bir fikir gerçekten. Yani zihniyet bu: para. Tarihi bir mekandan başımızdaki bakanın anladığı "yağlı koltuklar". Koltuklar değişmesin komple yıkılsın. Memlekette sinema için bu derece önemi olan ve tarihi eser olan bir yer, Beyoğlunun ortasında tarihi bir salon. Hani memlekette konferans salonlarından tiyatro binalarından geçilmese fazlalık olsa anlarım. Öyle bir şey yok. Ama memlekette kişi başına bir alışveriş merkezi düşüyor. Ne gerek? Demekki başka bir olay var işin ardında. Kapat, yık, sat, al parayı bul karayı, birileri ellerini ovuştursun güzelce, eskiler yıkılsın, yeniler yapılsın..

Eskiye bakış buydu hep zaten, tarihi binalar yıkılırken hep aynı şey söylendi, yeniye moderne açtık o zamanlar, peki ya bugün? Bugün hala mı anlaşılmadı "tarih"in başka bir konu olduğu. bazı şeylerin yıkılmaması gerektiği? hiç düşündünüzmü İstanbuldaki binalar modernleşme adı altında yıkılmasaydı bugün nasıl bir çevrede olacağımızı? Peki Kültür başkentine ne oldu arada? Hani 2010'da kültür başkentiydik biz? Sinema kültür kapsamına girmiyor demekki, peki anıt değerindeki binası da mı kültür mirası değil ve yıkılıyor?

Bu durumu kabullenmeyenler var neyseki, onlara destek vermeli en azından. Çünkü ne yapmak gerekir diye düşününce durumun vehameti daha da ortaya çıkıyor. Tepki verdikçe anlamaya çalışmak yerine inada bindiren bir insan topluluğu. Karşı tarafa geçmeyi marifet sayıp biz herşeyi yaparız diyerek ne olsa sırıtıyorlar. İnatla herşey, sevgiyle, emekle, insanla, kültürle değil işleri, parayla çünkü. İnadına çıkar işleri, inadına para. inadına emek o zaman. inadına sinema.