Friday, September 4, 2009

Askere giderken..


En delikanlı insan bile askere giderken "nasıl bir şey bekliyor acaba beni?" diye düşünür, çoğu normal insan ise çok daha az soğukkanlı bir şekilde yaşar bu "askere gidiş" sürecini..

1 Ağustostan beri teknik olarak askerim, bu Pazartesiden itibaren ise fiilen asker olucam.. Yukarıda bahsettiğim süreç benim için nispeten uzun geçtiği için rahat sayılırım, ama yine de belli bir gerginlik söz konusu tabi ki..

İnsanın hayatını dikey, yatay, çapraz her türlü kesip 5-6 aylığına paçavraya çeviren bir şey işte bu.. Lafı fazla uzatmanın anlamı yok, gidip gelicem, Ocak ayının ortasında bu da bitmiş olacak.. O zamana kadar blogdan ayrı kalabilirim haliyle, ama fırsat buldukça "kışladan aktarmaya" çalışıcam..

En kısa zamanda görüşmek dileğiyle..

Fırat..

kızlar sınıfı 3: florence and the machine

her sınıfın olduğu gibi bu 2009 kızlar sınıfının da bir parlak öğrencisi var. bu sene little boots, la roux ve florence'ın katılımıyla oluşturduğu (ve kimilerinin lady gaga'yı da eklediği) bu sınıfın en parlağı florence and the machine. bu yılın ilk günün beri 2009'un yıldızı olacağı konuşuluyordu florence ve makinesinin. "lungs"ı dinleyince "az bile" diyorsunuz.
...
arpla karşılıyor bizi "lungs." ilk anda joanna newsom çağrışımları kaçınılmaz elbette. ama ne onun gibi "yüksek sanat yapıyorum" havası var bu müzikte, ne de arpın yoğunluğu o kadar yüksek. hem benzersiz, hem de tanıdık, hem kaliteli, hem de samimi olmanın kolay erişilmez gücü var florence and the machine'de. 1960'lar motown şarkıları geliyor akla "dog days are over"da. "rabbit heart (raise it up)"tan itibaren ise yavaş yavaş tanımsızlaşıyor florence şarkıları. şarkı formundaki yaratıcı fikirler bir kenara, sadece yazımı ve düzenlenişiyle bile sadece kendisiyle açıklanabilen şarkılar var: "i'm not calling you a liar" bunlardan birisi.
...
"sana yalancı demiyorum, sadece yalan söyleme bana
sana hırsız demiyorum, sadece çalma benden
sana hayalet demiyorum, sadece kovalama beni
o kadar çok seviyorum ki seni, öldürmene izin vereceğim beni"
...
bir düşünün, son zamanlarda bu kadar basit, bu kadar vurucu bir dörtlük duydunuz mu? ben duymadım.
...
"kiss with a fist" albümün ilk günyüzü gören şarkılarındandı, ve harika bir punk şarkısı, ama albümde dinleyince, diğerlerinin yanında fazla yüzeysel kaçıyor. halbuki "girl with one eye" ise florence'ın vokalinin ön plana çıktığı, damar yırtan bir şarkı. "drumming" kate bush'un "hounds of love" dönemindeki deneysel sound'ları anımsatan perküsyonuyla vurucu, ama sadece sound'a yaslamıyor sırtını. tıpkı "howl" gibi bu da başlı başına bir hit. ama ilk 40'da göremeyeceğiniz kadar ayrıksı bir hit.
...
"between two lungs" var mesela, öyle bir nakaratı var ki, melekler yazıp florence'ın kulağına üflemiş sanki. ama şarkının birinci verse'üyle ikinci verse'nün aynı olmaması gibi muhteşem bir twist'i var ki, duygusal yaralanmayı aştıktan sonra bir de müzikal olarak akıl uçuruyor. "my boy builds coffins" de sözleriyle can acıtıyor. red kit'in cenaze levazımatçısı gibi bir sevgilisi var florence'ın bu şarkıda, "tabut yapıyor benimki," diyor, "bir gün senin için de yapacak." tokat!
...
"cosmic love" ise ayrı bir büyü. "gündüzüm yok, şafağım yok, her daim bu alacakaranlıktayım, kalbinin gölgesinde" diye yazan bir kadının kırılgan dürüstlüğü karşısında el pençe divan duruyorsunuz.

florence and the machine son yıllarda müziğin gördüğü en yetenekli kadın belki. neko case'in işlerini saymazsam, "lungs," fiona apple'ın "when the pawn..."undan beri (10 yıl neredeyse!) beni en çok etkileyen kadın şarkıcı/şarkıyazarı albümü. dahası, björk'ten, hatta kate bush'tan bu yana müzikal anlamda en çok umut vaadeden kadın müzisyen.
...
muhteşem bir söz yazma yeteneği. olağanüstü bir ses. sıradışı bir şarkı yazarlığı. müthiş bir müzik vizyonu. "lungs," büyük ihtimalle, 2009'un en iyi albümü.

kızlar sınıfı 2: little boots

popta yeni nesil kadınların en yormayanı little boots. son derece bildik bir sound'u var, dolambaçlı yollara hiç girmiyor. pop sevenler için kolay dinlenecek, ama sevmeyenler için köşe bucak kaçılası bir eurodance albümü "hands."
...
eğer "yeni madonna" lady gaga olacaksa little boots'a da kylie minogue rolü düşüyor. denklem basit, lady gaga görünüşüyle aykırı, müziğiyle cesur, tavırlarıyla da kışkırtıcıyken, victoria hesketh daha duru güzelliği, hem masum ama mutlaka cinsellik vaadeden komşu kızı tavrı ve riski az müziğiyle çok daha konvansiyonel. bunda da yanlış bir şey yok aslında, zira "hands" kusursuz olmasa da 2001 yılındaki büyük hit "fever"dan bu yana müzikal kalitesi tartışmalı iki albüm çıkartabilen ve sağlık problemleriyle uğraşmak zorunda kalan kylie'nin boşluğunu doldurabilecek bir albüm. "remedy," "earthquake," "stuck on repeat" gibi şarkılarda avustralyalı pop kraliçesinin nefesini duymak mümkün (amma velakin "meddle" ise adeta bir madonna şarkısı!).
...
neticede "ghost" gibi teatral bir numarayı, "hearts collide" ve "no brakes" gibi düşük tempoluları bir kenara bırakırsak her biri eurovision'un herhangi bir senesinde yarışabilecek eurodance numaraları. bu aralar her taşın altından çıkan greg kurstin'in iyi bir çalışması var, ama yine de çok fazla deneyci olmak zorunda kaldığını sanmam. bir de klasik "albüme normal tarzımızın dışında bir de gizli parça koyduk" kabilinden kısa bir piyano ballad'ıyla kapanıyor albüm. "hands"in zirvesi ise "symmetry." kusursuz bir şarkı olduğu için değil, ama the human league vokalisti philip oakey'nin sesini duymak insanı doğrudan 1980'lere, kaliteli synth-pop'un altın çağına götürdüğü için.
...
"hands" iyi bir iş, ama kimsenin hayatının albümü olacağını sanmam. risksiz, garanti bir prodüksiyon, keyifli bir dinlence var burada, ama bir süre sonra varlığı yokluğu hissedilmeyecek gibi. little boots'a gelince, önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde pop müziğin zirvesine yakın bir noktaya çıkabilecek bir potansiyel sahibi olduğunu görmemek mümkün değil. pop dünyasının madonna'lar kadar kylie'lere de ihtiyacı var ne de olsa.

Michael Keaton

Genelde çok tutulmayan ama nedense çok sevdiğiniz bir aktör/aktris var mı?

Ben mesela Michael Keaton'ı çok seviyorum.. İlginç bir şekilde bir haftada üç filmine denk geldim TV'de.. Şu anda da "One Good Cop"ı izliyorum CNBC-E'de.. Nereden baksanız sıradan bir film, ama işte bu adam olunca filmin içinde nedense bir albenisi oluyor bana yönelik.. Şöyle bir düşündüm de 10 filmini izlemişim ben bu ilginç yüzlü oyuncunun.. Adamın çok tatlı bi hali var, ne yaptığını bilen iyi bir oyuncu ayrıca.. 80'ler sonu 90'lar başı Mel Gibson böyleydi biraz, afacan jönlük hali.. Gerçi Keaton'ın Gibson gibi bir yakışıklı olmadığı aşikar, zaten kariyerinin başında da daha ziyade komedilerde boy gösteriyordu.. Ama zamanla sempatik aile babasından süper kahramana, psikopat bir katilden polise her rolün üstesinden gelebildiğini gösterdi..


İlk izlediğim filmi "Beetle Juice"tu yanılmıyorsam, ama hayranlık tabi ki "Batman"le başladı.. Ufak tefek bir adam olmasına rağmen nasıl da dolduruyordu o kostümü ama.. (çizgi romanın die-hard hayranları karakteri Keaton'un canlandıracağını duyduklarında küplere binmiş, protesto kampanyaları düzenlemişler, ama nihayetinde film gösterime girdiğinde sesler kesilmiş, saygıyla şapka çıkarılmış oyuncuya.. İddialıyım, en iyi Batman Keaton'dır - diğerleri arasında en iyisi tabi ki Christian Bale'dır, ama o da sıradanlıkla yaftalanmaktan kurtulamaz ilk Batman'le karşılaştırıldığında..) Batman ve Batman Returns sonrasında farklı farklı bir sürü filmde oynadı Michael Keaton, aralarında iyiler de kötüler de vardı (iyilere örnek olarak "Much Ado About Nothing", "The Paper", "Multiplicity" ve "Jackie Brown"u verebiliriz) ama kariyeri hep yokuş aşağı ilerledi.. 90'lar boyunca yine de gözde oyunculardan biriydi.. 2000'lere gelindiğinseyse daha çok bağımsız ve küçük projelerde adına rastlar olduk.. Biraz üzülüyorum tabi, etraftaki birçok oyuncudan çok daha iyi olduğunu bildiğim için.. Yine de içimde bir his daha işinin bitmediğini, güzel işlerle karşımıza çıkacağını söylüyor.. Bekleyip göreceğiz..

Thursday, September 3, 2009

En iyi 50 devam filmi..

İşte yine bir Çekme Kaset başarısı..

Çetin'in günler önce duyurduğu Empire'ın en iyi 50 devam filmi listesi Radikal'in internet sitesinde bugün haber oldu..

Bizi izlemeye devam edin :)

Wednesday, September 2, 2009

kızlar sınıfı 1: la roux

yılın en iyi albümü, en iyi yeni sanatçısı kim olacak bilinmez ama en tahammülfersası belli oldu. elbette la roux'nun vokalisti elly jackson'ın tanımlanması zor sesinden bahsediyorum. bu yazın hit'lerinden "in for the kill"in ilk saniyelerinden itibaren "ama, ama bu nasıl bir ses?" dedirten jackson, la roux'nun bu kadar ilgi çekmesindeki en kilit unsurlardan birisi şüphesiz.
...
bu girişe bakıp aldanmayın ama. jackson ve partneri ben langmaid'in ilk albümü "la roux" kötü bir iş değil. jackson'ın vokalleri dışında da oldukça tanıdık unsurlar var. 80'lerin başlarındaki synth pop'unu anımsatan, ilkel ve robotik seslerle örülü albüm. ama tüm prodüksiyon becerisine rağmen nakaratlara özel bir önem verilmiş besbelli, dilinize takılsın istenmiş, bunun da sonuçları "in for the kill," "quicksand," "bulletproof," "i'm not your toy" gibi hit'ler olmuş. üzerine bir de "cover my eyes" ve "armour love" gibi aşk şarkılarını da ekleyince albümün yarısı iyi tanımını hak ediyor otomatikman.

tabii ufak twistler de var. örneğin bir dans albümüne göre son derece düşük bpm'ler. elbette chill out'tan bahsetmiyoruz, ama tempo hiç zirveye çıkmıyor, elbette son derece bilinçli bir tercih. ama bunu geçelim, yine de benim la roux ile ilgili bazı sıkıntılarım var, vokal dışında hem de! birincisi, la roux'nun ne sound'u duyulmadık, ne melodileri yakıcı-yıkıcı. elbette bununla yaşayabilirdik, duyup hoşumuza giden, ama üç-dört ay sonra hatırlamayacağımız onlarca albüm geçti ömrümüzden. ama mesele la roux'nun popun yeni yüzü olarak yansıtılması, 25 yıl önce mükemmeli yapılmış ve bir kenara konmuş olan bir sound'la bu zamanda neyin geleceği olacakları çok tartışmalı. kuzum siz neyin peşindesiniz demek isterim izninizle, la roux'ya değil, grubu mümkün olduğunca abartan ingiliz basınına.

Tuesday, September 1, 2009

En İyi Bilim Kurgu Filmleri..

Bilim kurgu en sevdiğim sinema türlerinden biri.. Gerçekten iyi düşünülmüş, güzel yönetilmiş ve hakkını vererek oynanmış bir bilim kurgu filminin yerini az sanat eseri tutar..

Neredeyse bir buçuk yıl önce Çetin en sevdiği bilim kurgu filmlerini sıralamıştı, ben de "en yakın zamanda" kendi listemi yayınlayacağımı söylemiştim; eh, pek yakın bir zaman olmadı, ama benim listem de aşağıdaki gibi şekillendi en nihayetinde.. Tabi, bu tarz listeler söz konusu olduğunda Çetin gibi ihtiyatlı olmakta fayda var, zira henüz izlenememiş/zamanında izlenememiş/hakkıyla değerlendirilememiş bir çok filmin hakkını yemiş olabiliyoruz böyle sıralamalar yaparak.. Ama yine de, sonuçta işin doğasında var sanırım bu eksiklik..

2001: A Space Odyssey (Kubrick, 1968): Uzay yarışının ilk 10 yılı henüz geride kalmış, Amerika henüz Sovyetlerin gerisinde, insanların uzayı ve gizemlerini belki de en çok merak ettiği dönem.. İşte Stanley Kubrick ve Arthur C. Clarke'ın ortak dehası, bu merakı alıp insanoğlunun tarih boyunca sorgulayageldiği varoluş sorunsalıyla birleştirip ortaya rüya gibi bir deneyim çıkarması.. Teknik olarak döneminin çok ilerisinde görsel bir gövde gösterisi olduğunu da eklemek lazım..

Alien (Scott, 1979): Yakın olmayan bir gelecekte bir grup insanın bir uzay gemisinin klostrofobik ortamında bilinmeyen bir yaşam formuyla mücadelesi ve her şeyin merkezinde büyük bir "şeytan-şirket" (ya da "şirket" kelimesinin en ürkütücü ve totaliter tınlamasını içeren haliyle "evil corporation").. Bilim kurgunun gerilim-korku türüyle birleştiği en iyi örnek, nokta.

Terminator 2: Judgment Day (Cameron, 1991): Orjinal filmden (Terminator) daha iyi olan ender devam filmlerinden biri.. Bu da tartışılır tabi, benim yorumum bu.. Alien nasıl bilim kurgunun korkuyla dansıysa, T2 de aksiyon-macera sinemasının bilim kurguyu kucaklaması.. Aksiyon türünün neredeyse tüm kalıplarını mükemmel bir biçimde kullanan filmi bir bilim kurgu filmi yapansa esas olarak ne muhteşem kötü terminatör T-1000 (Robert Patrick rules!!) ne de Cyberdyne Systems'daki T-800'ün robot eliydi.. Temel nokta tabi ki ilk filme borçlu olduğu hikayeydi; insanların yarattığı makinelerin başkaldırışı ve belki de daha da önemlisi zamanda yolculuk teması.. Sıkılmak ne mümkün..


Solyaris (Tarkovski, 1972): Yönetmeninin bile "bilim kurgu" olarak etiketlenmekten kurtulamadığı için "başarısız" bulduğu bir film bu, ama bu sayede listeye alabildik kendisini (Stalker'i ise almadık işte, ama alabilirdik de).. "2001'e Sovyetlerin cevabı!!" değil tabi ki; 2001 varoluşun kaynağıyla ilgiliyken Solyaris bireyin kendini bulmasıyla daha çok ilgileniyor ve Gezegen ile uzay istasyonu arasındaki etkileşimi bu yolda en önemli metafor olarak kullanıyor.. Stanislaw Lem de hikayesine sadık kalınmadığı gerekçesiyle beğenmemiş filmi bu arada, kendi bilir..

Blade Runner (Scott, 1982): Hayır, hikaye hala bilinmezlerle dolu.. Ama itiraf edeyim, burada olmasının asıl nedeni hikayesi değil, çok güzel görünmesi.. İşte dystopia: Pis bir gelecek tasviri; karanlık, puslu, kirli, tekinsiz ve acımasız.. insanın üzerine üzerine gelen şirket logoları, reklamlar, ve yine zalim muhtedirler.. Bilinçli bir tavır mı bilmiyorum ama Ridley Scott filme reklam veren Coca Cola gibi şirketlerin logolarını filmin çeşitli karelerine öyle serpiştirmiş ki bu karanlık geleceğin "evil-corporation"larının da ipucunu vermiş kurnazca..

Aliens (Cameron, 1986): Terminator ile parlamış James Cameron'un nasıl bir yönetmen olduğunun artık iyice zihinlere kazındığı film.. Bu ikinci filmi başka bir yönetmen çekmiş olsaydı (Scott'ın kendisi dahil) "Yaratık" markası belki de sönüp tarihe karışacaktı; bugün beşinci bir film konuşuluyorsa bunda aslan payı bu aksiyon yüklü muhteşem devam filminin başarısında.. Cameron Scott'ın bilim kurgu bebeğini alıp bir aksiyon canavarına dönüştürdü ve kimse şikayet etmedi, çünkü o "orta yol" bulma konusunda bir uzman..

The Terminator (Cameron, 1984): Anlatmaya gerek var mı? Cyborg modasını başlatan film..

Back to the Future (Zemeckis, 1985): Zamanda yolculuk hiç bu kadar eğlenceli işlenmedi.. 82 doğumluyum, çok güzel bir zamanda izledim ben bu filmi, tam tadını alacak yaşta (yanılmıyorsam 8 ya da 9 yaşındaydım).. Ama hala da büyük bir keyifle izliyorum, eskimiyor çünkü..


Star Wars (Lucas, 1977): Bal gibi de bilim kurgu, bakmayın "a long time ago" demesine ya da Jedi "güçleri"ne falan.. Eksiklikleri olsa da gerçekten orjinal hikayesi, çığır açan tekniği ve müthiş gişe başarısı ile kendisinden sonra gelen bilim kurgu filmlerinin önünü açtı, ancak aynı zamanda da çıtayı inanılmaz derecede yükseltti.. Sinema tarihinin bana kalırsa en başarılı "franchise"ı..

The Matrix (Wachowski Brothers, 1999): Felsefe kırıntılarıyla süslenmiş zekice bir fikir, teknolojinin de mahareti ve doğru bir cast'le Wachowski biraderlerin elinde 90'lı yılların sonunda insanları kendine hayran bırakan bir filme dönüşüverdi.. devamı hayal kırıklığıydı..

Brazil (Gilliam, 1985): Nedense pek ciddiye almadan izlemeye başladığım bu film eğlenceli dystopia'nın nasıl yapılacağını dosta düşmana göstermiş zamanında.. Film kara mizahıyla inanılmaz keyif verirken ciddi mesajlardan da geri durmuyor, ama asla bağırmıyor..

Nineteen Eighty-Four (Radford, 1984): Orwell'in kusursuz dystopiasının karanlık ve stilize yorumu.. John Hurt'ün müthiş performansı için bile görmeye değer..


RoboCop (Verhoeven, 1987): Görünürde yozlaşmaya ve kötü adamlara karşı Detroit polis teşkilatının yeni silahı olan robot polisi konu alan film biraz derinlemesine incelendiğinde Reagan Amerikası'nın ve genel olarak tüketim toplumunun yaman bir eleştirisi olduğunu ele veriyor; tabi Verhoeven bunu yaparken filmini bol aksiyon ve şiddet sahneleriyle bezemekten çekinmiyor. 80'lerin popüler teması mega-corp burada da mevcut..

Twelve Monkeys (Gilliam, 1995): Post-apocalyptic bir gelecek tasviri, insanlığın sonunu getirecek bir virüs, zaman yolculuğu.. bunlara bir de kendi akıl sağlığından şüphe eden bir anti-kahramanı ekleyin.. karşınızda sinema tarihinin en kafa kurcalayıcı bilim kurgu eserlerinden biri..


Dark City (Proyas, 1998): Parazit uzaylılar, kobay insanlar, hiç gündüz olmayan garip bir "dünya", bir kahraman.. Müthiş bir görsellik var bu filmde, her imaj o kadar ince düşünülmüş ki sonuçta hikayenin zayıf denebilecek yanlarını umursamayabiliyorsunuz, çünkü yolculuk çok büyüleyici..

en iyi devam filmleri

empire'ın en iyi devam filmleri listesi. ilk 10 sıra muazzam isabetli (her ne kadar "aliens"ın büyük bir hayranı değilsem de) ama sonlara doğru sanki olay "bütün devam filmleri" gibi bir noktaya geliyor ("rocky iv" eksikliği unutulmasın tabii!). bizim favorimiz mi? hep olduğu gibi yine "back to the future"lar, "toy story 2", "shrek 2," "terminator 2" ve tabii ki "the dark knight."
......
50. Shrek 2
49. Bill & Ted's Bogus Journey
48. Infernal Affairs II
47. Airplane 2: The Sequel
46. Star Trek: First Contact
45. The Naked Gun 2 ½
44. Hellboy II
43. 28 Weeks Later
42. Blade II
41. Nightmare On Elm Street 3: The Dream Warriors
40. The Four Musketeers
...
39. National Lampoon's Christmas Vacation
38. Die Hard With A Vengeance
37. Halloween III
36. Mission: Impossible III
35. Back To The Future Part III
34. The Lost World: Jurassic Park
33. Gremlins 2: The New Batch
32. Scream 2
31. Return to Oz

30. Lethal Weapon 2
29. Dawn Of The Dead
28. Manon Des Sources
27. Addams Family Values
26. The Color Of Money
25. Indiana Jones and the Last Crusade
24. Harry Potter and the Prisoner of Azkaban
23. Back To The Future Part II
22. Spider-Man II
21. Star Wars Episode VI: Return of the Jedi

20. Desperado
19. Day Of The Dead
18. The Bourne Ultimatum
17. Wes Craven's New Nightmare
16. The French Connection 2
15. Harry Potter and the Order of the Phoenix
14. Indiana Jones and the Temple of Doom
13. Batman Returns
12. Star Trek II: The Wrath of Khan
11. X2
10. Evil Dead II
09. Superman II
08. Before Sunset
07. The Bourne Supremacy
06. Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back
05. The Dark Knight
04. Toy Story 2
03. Terminator 2: Judgment Day
02. The Godfather Part II
01. Aliens