Friday, August 21, 2009

u2 360° = sıfır noktası

Temmuz 1993 tarihli Blue Jean'i düşünüyorum, kapağındaki şeytan boynuzlu, yüzü pudralı adamı. "U2 5 Temmuz'da geliyor!" gibi bir ibare var. Daha önce isimlerini duyduğum "uğ iki" isimli bu grubu dinlememişim, ama nedense bende bir heyecan yaratıyor bu kapak. Dergiyi alıyorum, Emre Kuytu'nun yazdığı iki sayfalık yazıyı bitirdiğimde U2'nun konsere gelmediğini, sürpriz bir albümle geri dönüş yaptığını anlıyorum. Pek bir şey kaybetmiyorum heyecanımdan, 11 yaşında Mersin'de yaşayan bir çocuk için bir grubun İstanbul'a konsere gelmesiyle yeni albüm yayınlaması arasında fark yok ki...

Birkaç gün sonra Mersin Çarşısı'ndaki, o zaman şehrin en hip kasetçisi olan Akay'dayım. Okunuşunu öğrenmişim grubun isminin, "yuğtuğ geldi mi?" diye soruyorum. Tezgahın arkasındaki adam değil ama, oranın müdavimi gibi görünen sarışın, saçını arkadan toplamış bir adam dikkat kesiliyor bu soruya? "Sen U2 mu dinliyorsun?" diyor, "Evet" diyorum. Zararsız bir yalan. Dudaklarını ters U şekline getiriyor, hayret ve takdir ifadelerini somutlaştırmak için. Gülümsüyorum, 50,000 lirayı veriyorum ve "Zooropa"yı alıyorum. Takdir edilmek mi, Emre Kuytu sempatisi mi, yoksa rock-desen-değil-pop-desen-değil müziğin büyüsü mü bilmiyorum, ilk günden esir alıyor beni bu müzik. Anlamadan da olsa evimde ayakta dinliyorum bu albümü, dans ediyorum, kıt İngilizcemle sözleri ezberliyorum. Whitney Houston'lardan, Phil Collins'lerden, Bryan Adams'lardan sonra iyi bir sıçrama noktası bu: Elektronika soslu gitar müziği çekici geliyor, belki de sonraki hayatım boyunca hiçbir türün fetişisti olmamamın kilidi orada.
15 Ağustos 2009 öncesindeki gecelerde o çocuk sıkça geliyor yanıma. Her yıl yüzlerce albüm dinleyen, tükettiği albümlerin janrını, müzikal değerini, tarihsel çizgideki yerini kolaylıkla çözümleyebilen ben o çocuğa imreniyorum. O çocuğun okuduğu dergide yazı yazıyorum, onun yalnızlığına inat, konseri hayatımın kadınıyla birlikte izliyorum ama gıpta işte! Elindeki bir tek kasede, kapağından teşekkür notlarına kadar her bir detayına aşık olan, o müziği delice bir tutkuyla dinleyen, 10 şarkıdan ibaret bir favori müzik kontenjanına sahip olan o çocuğu kıskanıyorum. 15 Ağustos gecesi, o çocukla aynı hisleri paylaşmak için son şansım gibi geliyor. Wembley Stadyumu'nda U2'yu izlerken son 16 yılımı, her bir köşetaşına en az bir U2 şarkısı yerleştirdiğim hayatımı, küçük zaferler ve önemsiz hayal kırıklıklarıyla dolu ömrüme soundtrack yaptığım albümleri düşünüyorum. Her U2 albümünün Çetin Cem'i farklı, ama en çok Zooropa'nınkisiyle haşır neşiriz. Wembley'deki konser başlıyor, bitiyor, şaşkınlık ve huşu hisleri dışında o çocuğa yeterince ilgi gösterebiliyorum. Hep hayal ettiğim noktadayım, Wembley'de U2 izliyorum, birçok anlamda hayatımın bir dönemi sıfırlanmış oluyor.

Larry Mullen Jr çıkıp 'Breathe'in ilk ritmlerini çalıyor tek başına, sonra The Edge ve Adam Clayton katılıyor ona, Bono bu nefis şarkının ilk dizelerini 50'lerden kalma bir rock'n'roll gırtlağıyla söylüyor. İlk hareketinden malumu ilam ediyor adam: O gezegenin en iyi frontman'i! 'No Line On The Horizon,' 'Magnificent' ve 'Get On Your Boots' derken son albümün dört şarkısıyla iyice ısınıyor ortalık. Sonra 'Beautiful Day' ile birlikte oturan tribünler dahil herkes ayağa kalkıyor, katılım yüksek, coşku tavanda. Ne kadar basit ama ne kadar güzel, umut dolu bir şarkı bu: Hava yeni kararıyor daha, "güzel bir gün" diye haykırıyor 83,000 kişi. Önceki günün Wembley rekoru kıran sayısından 5,000 az, ama iki gün toplamında yine bir tarih yazılması için yeterli. 'New Year's Day'le 1980'lere girildiğinde herkesin keyfi yerinde, "I want to be with you, be with you night and day" dizelerini bağırmıyorum, bir kulağa fısıldıyorum. The Edge'in damar yırtan epik solosu her zamanki gibi etkileyici ama. Konserin belki de en parlak anları 'I Still Haven't Found What I'm Looking For'da geliyor: Sanılanın aksine şarkıları seyirciye söyletmek için özel bir çaba sarf etmeyen Bono ilk dizeleri kendi başına söyledikten sonra şarkının ismi olan satırdaki devasa vokal katılımı karşısında susuyor, 83,000 kişi "Hala bulamadım ne aradığımı" diye bağırdığında herkeste burada özel bir şeyler olduğunun farkında. Yoksa sadece bana mı öyle geliyor?
Sadece duygusallığa adanmış bir gece değil bu. Bono Wembley'den bile eski olduklarını söylüyor, "Bu gece iyi bir star olacağım" dedikten sonra bol bol teşekkür ediyor. "Teşekkür ederiz, bu deliliği inşa etmemizi sağladığınız için" diyor. Delilik mi? Ah, tüm içeriğinin yanında U2 360° Tour'un donanımından bahsetmeyi unuttum. Müzik tarihinin en büyük, en yüksek seti, yuvarlak sahneyi ismiyle müsemma bir şekilde pençe gibi çevreleyen ışıklandırması, silindirik dev (ama gerçekten dev!) ekranlarıyla bir uzay aracı adeta bu. Tevekkeli değil (evet, tevekkesiz!), sahneye girişleri 'Space Oddity' ile oluyor, çıkışları 'Rocket Man' ile. Gittikleri her yerde en az bir sold-out konser vermesi garanti olan bir grup için, hele 32 yıllık bir efsane için fazla hırslı bir proje bu. İki göreceli düşük prodüksiyonlu turneden sonra belli ki yeniden pahalı oyuncaklarla, rock show'u kavramının sınırlarını zorlamakla ilgileniyor U2. Garanti oynamaktansa farklı, uçuk ve saçma derecede yaratıcı fikirler üretiyor. Sırf bu yüzden dünyanın değil, galaksinin en büyük grubu nitelemesini hak ediyorlar. Boşuna değil Bono'nun "İsterseniz turne bitince Olimpiyatlarda kullanmanız için bunları size verebiliriz" demesi!

Akustik bir 'Stay (Faraway, So Close!)' performansı yazının başında bahsettiklerim yüzünden fena halde duygusal. Birazdan gelecek 'The Unforgettable Fire' sürprizi ise büyüleyici. Sayısız hite sahip bir grup oldukları için U2'dan tek setlist dileğim bizi şaşırtmalarıydı. The Edge'in dediği gibi "çalmaları gereken 10 tane şarkıları var" gerisinde istedikleri gibi uçabilirlerdi. Bir R.E.M. kadar olmasa da sürprizler güzel. 'Bad'i konser sonunda duymak gibi. Ya da "Achtung Baby"nin gölgede kalmış hazineleri 'Until The End Of The World' ile 'Ultraviolet (Light My Way)'! Rüya setlistimi yapsam içine mutlaka koyacağım iki şarkı! Ve Wembley'de ikisini de çalıyorlar!
Rüyayı güçlendiren anlar U2'nun rock'n'roll'a saygı duruşu yaptığı anlar: Bono'nun "London calling!" haykırışını mı istersiniz, "Get up stand up for your rights" göndermesini mi? "Stand By Me"yi tüm stadyuma söyletişi ve bir de benim gibi bir Liverpool taraftarı için en anlamlısı: Uzunca söylenen bir "You'll Never Walk Alone" nakaratı! Tabii arka arkaya gelen, her birinde "Yok yok, en sevdiğim U2 şarkısı bu, öteki değil" dediğim," 'One'lar, 'Where The Streets Have No Name'ler (Bono'nun ilk dörtlükte yanlışlıkla "I want to take shelter from the poison rain" demesi, sonra da "sorry" demesi vurucu), 'Beautiful Day'ler de U2'nun kendi rock klasikleri.

Ama sadece geriye bakmıyoruz bu konserde, "I'll Go Crazy If I Don't Go Crazy Tonight"ın remix'i tüm Wembley'yi koca bir gece kulübüne çeviriyor, tepedeki dev ekran aşağıya doğru uzatılıyor, adeta bir disko topu işlevi görüyor. Son iki turnedeki rock'n'roll sadeliğinden sonra bu turnenin "PopMart" günlerine daha yakın durduğunun simgesi, ama çok daha büyük ölçekte elbette.
U2'nun geleneksel konser kapanış şarkısı 'With Or Without You' çaldığında tarif etmesi zor bir acı hakim oluyor ruhuma. Gitmesinler istiyorum, küçükken sevdiğim teyzem gitmesin diye kapının önünde durduğum gibi, çıkış tüneline atlayayım da biraz daha kalsınlar istiyorum, hayatımın en kısa iki saati bitmek üzereyken. Herhalde alışkanlıktan "Bu son şarkımızdı" diyor Bono, sonra da 'Moment Of Surrender'ı anımsıyor, "Hayır bir tane daha var!" diyor. Sanki piyango benim için. Bir şarkı daha sahnede kalacaklar, hem de uzun bir şarkı bu!
Konser bitiyor, ne önümden Trabzonspor tişörtlü bir çocuk ve sevgilisinin geçmesi, ne 83,000 kişinin bir iki dakika içerisinde stadyumu boşaltması şaşırtabiliyor beni. Boş sahneye bakıyorum 'Rocket Man' çalarken. Bu pençenin içinde bir büyü yaratıldı o gece, ben bunun nasıl olabildiğine akıl erdirmeye çalışıyorum "Zooropa" kasetli çocuk, "Achtung Baby"ye aşık genç adam, "All That You Can't Leave Behind"ın tam tadına bir gece yarısı otobüs yolculuğunda varmış delikanlı, diğerleri ve ben, o pençenin içinde kalıyorlar. En az on yılımıza şeklini vermiş bir hayal, o stadyumda, o sahnenin üzerinde gerçekleşti. Bir daire tamamlandı. Bu yaşımda, hayatımda bir sıfır noktasına ulaşmanın hazzı, saflığı ve şaşkınlığı var sadece. 15 Ağustos 2009, hayatımın bir anlamda yeniden başladığı gün olacak.
Wembley Stadyumu'nun kırmızı koltuklarından kalkıp yürümeye başlıyoruz kız arkadaşımla. Konuşmuyoruz fazla, ikimizde de bir gülümseme var. Metroya binip durağımızda ineceğiz birazdan, ama sokak isimlerinin olmadığı o yeri görmüş olmanın mutluluğu bu...

Thursday, August 13, 2009

sürpriz! faith no more ölmemiş!

not: fotoğraf, erdal mahir curan'a ait.
...
bundan 13-14 yıl önce popülaritelerinin zirvesindeyken gelselerdi ne olurdu bilmiyorum ama, dün akşamki konser gösterdi ki, faith no more hak ettiği ilgiye haiz değil türkiye'de. belki metalcilere göre fazla değişken, alternatif rock dinleyenlere fazla sert, nu-metal jenerasyonuna fazla anlaşılması zor geliyordur bilmiyorum. bildiğim şey, bu adamların bütün bu janrlardan (hatta daha fazlasından da) gruplara etki etmiş olduğu. zira sahnedeyken daha net anlaşılıyor bu adamların neyi ne zaman yaptıkları, hangi grupların da ne zaman onlardan kopya çekmeye başladıkları.
...
fakat kopyalayamayacakları bir şey var tabii ki: mike patton. gırtlak yırtan çığlıklardan en cool söyleyişe, rap vokallerinden duygusal vurgulara kadar o kadar geniş bir yelpazesi var ki, bir vokalistte bu kadar farklı numaranın bulunması gerçekten inanılmaz. bunu sahnede kusursuz icra edebilmek daha da inanılmaz tabii ki. söylemeliyim ki dün mike patton faith no more'u ezdi geçti, böyle büyük bir frontman hangi grubu olsa ezer geçer tabii ki.
...
konserin zirvesi "bu şarkıyı birisine adayacağım" dedikten sonra ışıkçı çocuktan sahneye spot ışığı istemesi, sonra ışığı yavaş yavaş alanın yanındaki ağaçlara çevirmesi ve bir dalın üzerinde grubu izleyen "yaratıkları" bulmasıydı. "bu şarkıyı onlara adıyorum" dedikten sonra "ashes to ashes" başladı, muhteşem bir andı. "evidence"ın funky lounge müziği havası, "surprise! you're dead!"in ölümcül punk/thrash'i, "easy"nin yürek yakıcılığı ve "digging the grave" bombası derken bir daha fark ettik faith no more'un ne kadar büyük bir grup olduğunu. ayrıca hem 11 yıllık aranın ne yazık bir zamanlamayla gerçekleştiğini, ama grubun hala formundan bir şey kaybetmediğini.
...
tek ama büyük bir eksik ses konusundaydı. çok karman çorman bir sound'la başladı konser, ortalarda toparlandı, fakat bis'te olay tam çorbaya dönüştü, son şarkılar acayip bir gürültünün içinde boğuldu. ayrıca 3000 olduğu söylenen bir kalabalık vardı (benim tahminim 2000 üstü-3000 altı şeklinde) ama sahne önüne rahatlıkla yürünebiliyordu. bir de bislerde öndekilerin bile kalkıp gitmesi tuhaftı. sahne önünde duracak kadar sevdiği grubun son üç dört şarkısını neden dinlemek istemez ki bir insan?

Tuesday, August 11, 2009

20 most overrated acts

nme okurları seçmiş: müzik tarihinin en fazla abartılan sanatçılar ve grupları. noktasına dokunmadım. (dokunsam beş numaranın orada işi ne tabii!)
...
20- crystal castles
19- lily allen
18- metallica
17- eminem
16- pendulum
15- guns n'roses
14- la roux
13- green day
12- snow patrol
11- coldplay
10- madonna
9- gallows
8- michael jackson
7- kanye west
6- gossip
5- u2
4- razorlight
3- fall out boy
2- my chemical romance
1- lady gaga

Monday, August 10, 2009

Ey Ö$gürlük!

3g geyikleri teknoloji manyakları dışında kimsenin ilgisini çekiyor mu bilmiyorum. aslında teknoloji manyakları da "türkiye geç kaldı" geyiğinde olduğu için otomatikman hedef kitle sıfırlanmış oluyor. neyse, benim bu işlerle pek ilgilenmediğim kesin en azından. ama turkcell'in olağandışı kötülükteki reklamlarından bile daha şoke edici bir şey var ki 3g ile ilgili, o da vodafone'un zülfü livaneli'nin efsanevi "özgürlük" şarkısını kullanması.
...
olayı fark ettiğimde ilk tepkim elbette "ey livaneli, bir daha 'üç kuruşa vatanı satanlar' temalı bir yazı yazdığını görmeyelim madem" tonunda oldu, internette ise şarkının haklarının universal music'te olduğunu, livaneli'nin dahlinin olmadığını iddia edenler olmuş. neticede işin gerçeğini bulmak gereksiz. izin verene niye verdin diye sorulur, ama alandan da "ne alaka" diye hesap sorulur.
...
ben de bunu fırsat bilip müzik-reklam ilişkisinin ilgi çekici on örneğini daha hatırladım.
...
10- mor ve ötesi - uyan (milliyet)
reklama şarkı vermek muhalif adamı bozar ama bu sefer olay temiz: milliyet'in sosyal bilinçlenme temalı reklamı racona ters değil.
...
9- eels - mr e's beautiful blues
grubun lideri (bir bakıma her şeyi) e, bu şarkının sıkça markalar tarafından kullanılmasından yaka silkmiştir. "araba firmaları 'mr e's beautiful blues'u kullanmak istiyorlar. ne iş anlamıyorum. şarkının ilk dörtlüğü çevre kirliliği hakkında yahu!" der web sitesinde.
...
8- vedat sakman - götürelim abi (fıratpen)
ali hakan yeni yüzyıl'dayken şık bir yazı yazmıştı bu pop kültürü eleştiren parçanın reklamlara konu edilmesine dair: "eğer izinsiz kullanıldıysa telif sorunu, ama izin alındıysa ilke sorunu!"

7- bob dylan - love sick (victoria's secret) dylan'ın son 10 yıldır denediği birbirinden farklı, birbirinden facia sakal bıyık biçimlerinin en düzgünü bu reklamda. eh, adriana lima'nın karşısına çıkıyorsunuz neticede. klip şehvetli, şarkı güzel, ama bob dylan'ın orada görünmesinin anlamı nedir, kim adriana lima'dan sonra dylan'ı görmek ister, kimse sormamış herhalde.
...
6- the clash - should i stay or should i go (levi's)
1991'de bu şarkının çaldığı reklamlar beni rock'a uyandıran işlerdendir. ama büyüyüp the clash'i birazcık idrak edince strummer gibi doğruyu yanlışı ölçebileceğiniz turnusol kağıdı modelindeki bir adamın nasıl olur da böyle bir işe evet dediğini anlayamamıştım. mick jones'a göre sorun yok, levi's rock'n'roll'un en temel parçalarından birisi çünkü.

5- mfö - güllerin içinden (bp)
işte can dündar'a, "gençliğimin şarkısı petrol reklamı müziği oldu" dedirten reklam. türk reklamcılığının uyanmaya başladığı, iyi çekilmiş bir reklamdı "şapkasız çıkmam abi," ama müzik tarihimizin en büyük grubundan biraz don kişotluk bekleyenler hayal kırıklığına uğramakta haksız değildi. ama daha kötüsü de gelecekti...
...
4- mfö - yalnızlık ömür boyu (anadolu emeklilik)
türkçenin gördüğü en güzel birkaç parçadan birisi "uzakdoğu'da parasız kaldık" temalı reklamda öyle bir muamele görüyordu ki, çin işkencesi desek yeridir. sokak müzisyenliği yapıyordu mazhar alanson ile fuat güner, çaldıkları şarkı "yalnızlık ömür boyu." daha kötüsü ise reklamın senaryosuna göre "yalnızlık ömür boyu"nun para etmemesi, orada söyledikleri uyduruk anadolu emeklilik cingılının ise herkesin ilgisini çekmesiydi. ah be abi! fuat güner bu reklam işiyle ilgili uzun uzun konuşmuştu bir zamanlar roll'a. önce "türkiye'de müzisyen sürünsün istenir" ve "biz kazandığımızla villalar almadık ki, müziğe yatırdık"lar, sonra "belki john lennon da olsa bir jean reklamında oynardı"lar, en sonunda da "adaaam sen de"sinde "köşeler dönmeyi bekler, neden mazhar?" diye yazmış olan ortaçgil'e "herkesin bir fiyatı vardır abi. ortaçgil'i çok severim ama 1 milyar verirler kabul etmezsin, 10 verirler etmezsin, 100 derler koşa koşa gelirsin abi" cümlesini patlatıyordu üstad. o günler haklı değildi, ortaçgil'in şarkılarını reklamlarda kullandırmışlığı vaki değildi. ta ki...
...
3- bülent ortaçgil - benimle oynar mısın? (omo)
omo'nun çocukları merkeze koyduğu "kirlenmek güzeldir" reklamlarıyla "benimle oynar mısın?"ın özdeşleştirilmesi kötü bir fikir değil reklamcılık açısından. kötü olan, ortaçgil'in bir şarkısını, en azından yürek delen keman melodisini o reklamda duymak, yukarıdaki dizeleri yazmış olan ortaçgil'i burada duymaktı. tabii kimisi der ki şarkının değeri mi düşmüş oluyor reklama verilince... mesela...


2- iggy pop
mesela iggy. herhangi birini yazmadım, zira iggy sayısız reklama müziklerini verdi, hatta birçoğunda da oynadı. en son bir otomobil sigortası reklamında otobüslerden billboard'lara kadar her mecrada yüzünü kullandırmaktaydı. o yüz ki, punk'ın vücut bulmuş halidir. iş acınası boyutlara gelmiş yani. iggy'nin ise bu konularda kafası rahat: "mücevheri kıçına da koysan değeri düşmez." bazen de düşüyor be üstad...

1- chumbawamba - pass it along (general motors)
herhalde 2000'lerde solculuğun tanım değiştirmesi tartışılacaksa içinde bu argüman kullanılabilir. ingiliz punk kalabalığı chumbawamba "pass it along"u 100 bin pound'a sattığında herkes kendilerine davayı sattı gözüyle bakıyordu. işin sonucu öyle olmadı ama. chumbawamba çıktı, parayı kuruşuna dokunmadan alternatif medya ağı indymedia ve çokuluslu şirketlerle savaşa adanmış sivil toplum örgütü corpwatch'a verdi. üzerine düşünmeye değer bir konuydu şüphesiz, kimisi doğru, kimisi yanlış bulmuştu belki, ama parayı alıp "hayat şehveti" içerisinde yanıp kavrulan kadayıf punk'lardan daha etik sahibi bir harekete imza attıkları kesindi.
...
fazla didaktikleşmemek adına reklam-müzik ilişkisini harika özetlediğine inandığım bir diyalogu aktarmak istiyorum. dünyanın en komik röportajcısı peter robinson ile fightstar vokalisti charlie simpson arasında, geçen aylarda nme'de yayınlanan bir mülakattan.
pr: diyelim ki apple'dan aradılar, yeni ipod reklamları için şarkınızı kullanmak istiyorlar.
cs: evet! kesinlikle! apple'a bayılıyorum.
pr: apple'a bayılıyorsun da, ticaret konusunda pek iyi değilsin çünkü teklifi duymadan kabul ettin. sadece bir pound ödeyeceklerdi karşılığında.
cs: hahahaha. olsun.
pr: bir de şöyle bir teklif var diyelim, faşist ve ırkçı bir kuruluş sizin müziğinizi kullanmak istiyor...
cs: kesinlikle hayır.
pr: ama çok para veriyorlar.
cs: nasıl çok?
pr: gelecek tüm nesilleri faşizm ve ırkçılık konusunda eğitecek kadar çok para.
cs: hmm...

abbey road'da 40 yıl

8 ağustos 1969 sabahı, saat 11.35. john, ringo, paul ve george "abbey road" albümünün kapağı için basit ve güzel bir fikirde karar kılarlar. stüdyolarının hemen dışındaki yolda karşıdan karşıya geçerken poz verirler iain macmillan'a. ortaya çıkan görüntü basit bir fotoğraf olmaz, tüm rock tarihinin en ikonik görüntülerinden birisi olur. onlarca grup tarafından tekrarlanır, yetmez, londra'da bölgeye yolu düşen herkesin poz verdiği bir turist atraksiyonu haline gelir.
...
geçen cumartesi londra'da abbey road'un 40. yılı kutlandı. o tarihi anı yeniden yarattı hayranlar. "40 yıl geçti," demiş bir hayran mirror'a. "ama onlar hala bir numaralar."
...

Friday, August 7, 2009

rip john hughes


hayatınızda bir kez olsun...
bir hafta sonu ceza için okulda kaldığınızda gerçek dostlarınızı bulacağınıza inandıysanız, ferris bueller'ın harika hayatına dahil olmak istediyseniz, molly ringwald'a aşık olduysanız, ya da emilio estevez'e, allison reynolds ya da john bender kadar cool olmayı hayal ettiyseniz, anthony michael hall'u bir kez olsun dövmek istediyseniz, sevgiliniz olmadı ve onu bilgisayarda yaratmayı hayal ettiyseniz, buck amca'nın tuhaflıklarından korkup aslında onun gibi bir amcanız olsun istediyseniz, "sixteen candles" saflığında aşklar düşlediyseniz...

o zaman bugün sizin, bizim, hepimizin kara günü. bütün o büyülü gençlik hayallerinin, 80'lerin perdeye en güzel yansıdığı anların yaratıcısı john hughes artık yaşamıyor. huzur içinde yatsın...

şerefine bir "don't you (forget about me)" dinlenmez mi şimdi?







kırmızı beyaz bayraklar

u2 dün gece polonya'daydı, katowice'de 70.000 kişiye çaldılar. adam clayton "new year's day"in baslarını gümbürdetmeye başladığında saha içindekiler kırmızı, tribündekiler beyaz bayraklarını çıkardılar. efsanevi polonyalı aktivist (ve daha sonradan devlet başkanı olacak) lech walesa'dan etkilenerek yazılmış bir şarkı bu, polonya'daki konserlerde "new year's day"de böylesi bir coşku yaratmak oralarda bir gelenek haline gelmiş. tam bir rock'n'roll anı: kitlesel tepki, enerji ve coşku.

Thursday, August 6, 2009

leonard cohen istanbul konseri: i'm your fan

biletler pahalıydı, gitse miydik, dışardan mı dinleseydik, para versek bile güzel yer bulabilecek miydik? günlerce kafalarda döndü bu sorular, en sonunda içerideyken bile kalabalığa baktıkça düşünüyordum kendi adıma. ve bu esnada, benim saatime göre 20:59'da sahneye çıktı dünyanın en dakik grubu. seyircilerin en azından dörtte biri kapıdayken başladılar, "dance me to the end of love" ile. "the future" da geldi, daha on dakika olmamıştı ama karar verildi, bu adamı ve muhteşem grubunu izlemek çok şeye değerdi.
...
aynı zamanda dünyanın en şık ve zarif grubuydu bunlar. özellikle grup dedim, "cohen ve arkasında çalan adamlar" değil. sahne dizilişindeki demokrasiyi geçelim hadi, cohen'in grup elemanlarını üç defa tanıtması, her birine ayrı sıfatlar (maestro, virtuoso, incomparable, impeccable...) bulması bir tanesi solo attığında şapkasını çıkartıp dinlemesi, sahne çalmaktan özenle kaçınması bu büyük adamın grubuna duyduğu saygının kanıtıydı. bir de seyircisine duyduğu saygı var tabii. her alkışta mutlaka teşekkür etmesi, şapkasını çıkartıp öne eğilerek şükran sunması, bu adamın hafif kambur mahçup duruşunun poz olmadığının kanıtıydı.

bazen "baba müzisyen" sınıfına giren eski toprakları görev icabı izleriz, "aman adam ölmeden görelim" hesabı. ama bunların çok azı hala taş gibi olduğu için izletir kendini. cohen, tıpkı neil young gibi, onlardan birisiymiş. batı'daki yorumcular son bir yıldır cohen'in kariyerinin zirvesinde olduğunu söylüyorlardı, sahnede eski halini bilemediğimiz için kıyas yapmak mümkün değil, ama dünkü performansa bakınca şunu söylemek mümkün: bundan daha iyisi nasıl olabilir ki zaten?
...
konserin zirvelerini saymak zor, çünkü iddialı veya abartılı gelecek de olsa neredeyse tamamı zirvede geçen bir performanstı. neredeyse üç saat süren bir performans için bunu söylemek gerçekçi değil gibi, ama sanırım dün açıkhava'yı dolduran 4000 kişi aynı fikirdedir. ama yine de, ağır seyreden ilk bölümün ardından gelen ikinci kısmı ayırmak icap edebilir. tek kelimeyle cennetten düşmeydi bu bölüm. "tower of song," "suzanne," "sisters of mercy," "the partisan," arka arkaya, sonra bir "boogie street" soluklanışı ve "hallelujah" ile "i'm your man" ile tahmini 30-40 dakikalık bir öbür dünya seyahatinin sonu. öyle bir doyum yaşattı ki cohen orada, "take this waltz"la sahneyi terk ettiğinde daha başka bir şey çalmasını beklemiyordum. en sevdiğim şarkılarından "so long, marianne" ile "famous blue raincoat" daha gelmemişti bile, ama farkında değildim.

seyircilere "my friends" diye hitap edişinden şarkı sözlerini istanbul'a uyarlayışına, sahneyi terk ederken yaptığı nefis dansından, izleyicinin olaya hakimiyetine kadar, her şeyiyle bu kentin gördüğü en güzel konserlerden birisiydi. "sahip olduğumuz her şeyi size vereceğiz" demişti cohen daha ilk dakikalarında konserin, sözünü fazlasıyla tuttu. tek bir an bile teklemeyen, kusursuzdan da kusursuz çalan bir grup eşliğinde, son 40 yıl boyunca bu dünyaya düşmüş en güzel şarkılardan bir avuç alıp çaldı, altın sesli adam. bittiğinde kentin dört bir yanına ruhu temizlenmiş, zihni berraklaşmış insanlar olarak dağıldık, tahminen birçoğu benimle aynı hissiyatı paylaşarak: "çirkin değiliz, çünkü müziğimiz var."