Thursday, April 23, 2009
chris corner'ın fildişi kulesi
Monday, April 20, 2009
28. istanbul film festivali günlüğü (altı)
28. istanbul film festivali günlüğü (beş)
* cumartesi akşamı. bir önceki gece iki film izlemişim, üzerine cumartesi de 11.00'den 19.00'a kadar tüm seanslara girmişim. enerjim yerinde, tatminim ise eksik. "sunshine cleaning"e bilet alıyorum son anda. tam aradığım şey! film kaç dakika sürüyor bilmiyorum ama benim gözümde yarım saati ya geçti ya geçmedi. o kadar mutluydum ki bu filmi izlediğime, çıktığımda "işte bu! işte bu!" diye göğsüme vurarak tribünlere koşacağım neredeyse bir futbolcu tribinde. film festivalinden beklenenlerle tam olarak uyuşmuyor olabilir: farklı sinemasal deneylere girişmiyor, izleyicisini zorlamıyor, dahası bu filmi kolayca indirir izlersiniz, hatta annenizle izleseniz sıkılmazsınız. bu kriterlerin birçoğu festival filmi tanımının karşılığı olabilir, evet. ama saf amerikan bağımsız sineması ruhu var bu filmde, ve ben bunu çok özlemişim. ingilizce duymayı da, kameranın hareket etmesini de, perdede bana benzemeyen güzel güzel insanların loser'ları oynamasını da, amerikan tipi esprileri de!* alan arkin, mazhar alanson'a ne kadar benziyor!
* amy adams hakkında söylediklerimiz hala geçerli.
* kusura bakmasınlar da, filmi övmeye devam edeceğim: yeter fransız kadının kişilik sorunları, yeter arjantinli çocuğun otomobilini tamir ettirmeye çalışması, birazcık hikaye, birazcık tempo aramışım artık! "günışığı temizleme şirketi" bu festivalde izlediğim en güzel filmlerdendi.
* hemen silip atmayayım, fransız kadının kişilik sorunları ("öteki") ile arjantinli çocuğun arjantinli çocuğun otomobilini tamir ettirmeye çalışması ("tahoe gölü") da iyi sonuçlar çıkarttılar. ama naifin, minimalin aşırı dozu da birazcık sıkıntı yaratabiliyor bazen.
* belçika filmi "eldorado" da içinde jim jarmusch etkileri taşıyan, hoş bir yol filmiydi. kameranın sadece iki defa kıpırdadığı "tahoe gölü"ndeki ekran karartıları da epeyi "stranger than paradise" kokuluydu.
* "pontypool"dan yeterince memnun kalmadım. ben güzel, gore bir zombi filmi beklerken filmin ilk 40 dakika boyunca hiç hareket göstermemesi, kalan 50 dakikasında da ağır tempoyu tercih etmesi hoşuma gitmedi. zekice bir fikir çok daha vurucu kullanılabilirmiş bence.
* bertrand tavernier'nin "sislerin içinden"i klişelere fazlasıyla dalmasının yanında sevimsiz ana karakteri ile senaryodaki belirgin açıklıkları yüzünden kan kaybediyordu. yine de usta bir yönetmenin çerçeve, oyunculuk, ritm gibi konulara ne kadar hakim olduğunu görmek de şıktı. ayrıca mary steenburgen ile john goodman kimbilir ne kadar zamandır görünmüyorlardı perdede.
* bill plympton'ın filmlerine değinmek gerek. "ahmaklar ve melekler" izlediğim üçü arasında en beğendiğim oldu, her ne kadar sondaki 15 dakikasını biraz gereksiz bulsam da. "şarkı" da ilk sıra için sıkı yarışır, çok keyifli bir filmdi. "mutant uzaylılar" ise vasatın biraz üzerindeydi. plympton'ın kardeşi pink martini'de çalıyormuş, "mutlaka türkiye'ye gitmelisin" der dururmuş. filmden sonra kartpostallara küçük çizimler yapıyordu filmini izlemeye gelenler için. sıra o kadar uzundu ki, vaz geçtim.
* "ahmaklar ve melekler" ile françois ozon filmi "ricky" arasında enteresan bir paralellik var. ozon'un sevmediğim filmi hiç olmadı, ama olgunlaştıkça yaptığı "hayata övgü" filmleri ayrı bir hoşuma gidiyor. ricky filmin yıldızı tabii ki, ama lisa'ya bayıldım. yaşından büyük olgunluk gösteren çocuklara bayılıyorum filmlerde.
* kapanış filmim ise "kiraz çiçekleri" oldu. hayran olduğum kathryn bigelow'un "düşman hattı" yerine programa eklendiğinde, "hah, bana denk gelir atmasyon bir film" demiştim ama sonra öğrendim ki izleyenler dağılıyor. hatta bir seansta ağlamaktan bayılma noktasına gelen bir kadın olduğu da hem eş dost, hem de medya kanalından doğrulandı. böyle bir "çok ağlanıyormuş" havası yaratıldıktan sonra insan filme karşı tuhaf beklentilerle doluyor. filmin sonunda ne olacağını tahmin etmeyi seven bir adam değilim hiç, ama böyle bir durumda "ne olacak da ağlayacağız" diyorsunuz haliyle. ama aslında "kiraz çiçekleri" göz yaşı pınarlarını kurutucu değil de, iç burkucu, boğaz düğümleyici cinsten, acıklı değil de, hüzünlü bir film bence. festival kapanışı için ideal olduğunu söylemeliyim. her festivalin bitişinde insanda oluşan boşluk hissiyle uyumluydu çünkü.
Thursday, April 16, 2009
28. istanbul film festivali günlüğü (dört)
Tuesday, April 14, 2009
fuat ve 50 cent
Biz açıkçası 50 Cent'in o yarışmaya geleceğini duyduk. Dedik: "A tamam, bakalım, seyredelim." Sonra orada paranın oradaki şahsın albümü için kazanılacağını duyunca biz utandık. Utandım ben. Bizler dilenci miyiz? Sen eğer bir albüm yapamıyorsan bunun bir nedeni vardır kardeşim. Çekil kenara. Yol aç. Git otur sus. Çıkıp orada evrimini tamamlayamamış o Afrikalı maymunu bir dilenci gibi alkışlamanın ne alakası var? Biz albümlerimizde "bok" bile diyemiyorken o çıkıp televizyonda: "Ben anne beceren bir kadın tüccarıyım" diye bağırıyor. Sen ne demek istiyorsun? Kızlar bunu nasıl sevebiliyor? O kadınların, o kızların kendilerine olan saygısı yok mu? Hafif meşrep misiniz, anlamadım nesiniz?...
Monday, April 13, 2009
28. istanbul film festivali günlüğü (üç)
* olivier assayas'nın her filmi festivallerin dikkat çeken filmleri oluyor. ama nihayetinde beklentilere de erişemiyor. "demonlover" ve "clean" gibi "yaz saati" de bu sınırda kaldı. bir ölüm sonrası kardeşlerin ne kadar ayrı yollarda olduğuna dair bir film çekmek, bunu da veraset işlemleri üzerinden vermek enteresan bir fikir gibi durabilir, ama koca bir filmi bir hukuk bürosunda geçirilmişçesine işlerseniz ben orada yokum işte. dardenne kardeşlerin kadrolu oyuncusu jérémie renier burada çok sevimli yalnız. benim assayas tercihim "clean" olur yine de. "irma vep"i ise izlemedim.
* belçika filmi "çatı katı" sıradan bir suç filmiydi. mısırı alıp keyifle oturdum sinemaya, ama maalesef geceyarısı sinemasından beklediğim şeyi hiç bulamadım.
* "csny, deja vu" güzel bir belgesel. amerika'da savaş karşıtlığı yapmanın, halkın dilinden konuşmanın, kestirme bir ifadeyle popülist bir söylemle halkı ırak işgalinin anlamsızlığına inandırmanın yolu ölen amerikalı askerlerden bahsetmek olabilir. ama "her ay 60-70 askerimiz ölüyor" vurgusunun yanında ölen bir milyon ıraklıdan bahsetmemek? belki bu bir zorunluluktu, çünkü "ülkemiz saldırı altında" diyen gerizekalı amerikalıyla hangi dilden konuşabilirsiniz ki?
* "jeanne d'arc'ın tutkusu"nu izlemek enteresandı, nihayet bir dreyer görmüş oldum. renée jeanette falconetti'nin performansı etkileyiciydi, böyle bir öyküyü onun yüzünden, ifadelerden yola çıkarak anlatabilme becerisi de öyle. "sinema, tiyatro sahnesine uzatılmış bir kameradır" anlayışının hakim olduğu yıllarda yüze yapılan vurgu gerçekten cesaret işi.
friendly freshtival
"one day, we're gonna live in paris, i promise" 2008'in en dile dolanan, en güzel dizelerindendi. ne güzel ki, friendly fires 30 mayıs'ta istanbul'da olacak. miller'ın sponsorluğunda yeni bir oluşum olan freshtival için. gabriella cilmi de var, seveni vardır.bu arada çok sessiz sedasız ama mystery jets bu cuma the hall'da. orada da bir "two doors down" patlatıcaz kısmetse.
Saturday, April 11, 2009
28. istanbul film festivali günlüğü (iki)
* sondan başlayayım sıcağı sıcağına: "kulübe" (the cottage) harika bir korku-komedi filmi. ecnebi diliyle ifade edersem de: black comedy meets gory horror at its bloody best! elbette başyapıt falan değil, ama kan görmekle arası kötü olmayanlar için, korku filmlerinde gülmeyi sevenler için nefis. işin tuhafı ben korku janrında, özellikle de kendisini ciddiye almayan korkuda çok varmışım yahu. "all the boys love mandy lane" sağolsun, 26 yaşımda keşfettim bunu. şimdi ablam cumartesi geceleri star'da freddy'leri izlerken yorgan altına gizlendiğim gecelere acıyorum (roger abart).* bugün bir film daha yakmanın ucuna geldim, direğinden döndüm. kabul ediyorum, bu, artık benim bu festivale yeterince iyi hazırlanmadığımın göstergesi. sabah evden çıkarken akşamki iki filmin biletlerini evde bırakacaksınız, işten geç çıkacaksınız, bir sonraki servisi de kaçıracaksınız ve cüzdanınızı evde unuttuğunuzu ondan sonra fark edeceksiniz. yine de festivalci şansı diyelim, "vurun kahpeye"ye son anda (taksi + festival deparı) yetiştim. ama burada bir festivalci tecrübesinin altını çizmeliyim. gösterimden önce uzun sunumlar olacağını tahmin etmeseydim saat 9.30'a birkaç dakika kalmışken evden hiç çıkmazdım herhalde.
* "vurun kahpeye" özelinden yola çıkarak şunu söylemek lazım, özellikle türk sinemasının eski örneklerini izlerken filmin yapım şartlarını akıldan çıkartmamak gerekiyor. 60 yıl önce yapılmış bir filmde artık bize klişe veya olmamış gelecek onlarca detay çıkabilir, özellikle oyunculuklar veya kurguda "vurun kahpeye"nin böyle sorunları olduğu aşikardı. ama bazı unsurlar dışında filmin genelinin zamana karşı iyi direndiği de ortadaydı. izleyicimiz bazı sahnelerde gereğinden fazla güldü gibime geldi o açıdan, arada mustafa kemal'in göründüğü sahnede alkışlamak ve finaldeki istiklal marşı çaldığında ayağa kalkmak gibi cheesy hareketlere de imza attılar. ama filmin son 15 dakikası en ciddiye almaz seyirciyi bile etkileyecek, benim gibi bir insana bile vatana dair bir şeyler hissettirecek kadar güçlüydü. ve 1949 zamanında önemli feminist bir söylemle hareket edip, geçtiğimiz haftalarda (israilli bir gizli servis üyesinin söylediklerinden hareketle) kopan bir tartışmaya ucundan dahil edilebilecek kadar da sağlam bir görüş sahibiydi. müzik kullanımı ve jeneriği de harikaydı. hasta yatağındaki ömer lütfü akad, izmit'ten kalkıp gelmiş sezer sezin ve halide edip adıvar başta olmak üzere tüm ekibe saygılar. filmi restore edenlere de.
* hafta sonu büyük maratona hazırım. cumartesi 1'den pazar 9'a kadar geçecek olan 32 saatlik sürede 8 film izleyeceğim. yorucu göründüğü kesin ama that's what festivals are for!