böyle bir şey yaşamadım hayatımda. neko case'in yeni albümü "middle cyclone" bir haftadır bilgisayarımda. açıp dinlemeye korkuyorum. "fox confessor brings the flood"dan sonra o kadar büyüdü ki neko bende, albümle birlikte hayal kırıklığı da gelecek diye çekincelerdeyim. albümün iyi ya da kötü eleştiriler almasının hiçbir önemi yok. "ya olmamışsa?" korkusu bu, benle alakalı.Thursday, March 12, 2009
neko case
böyle bir şey yaşamadım hayatımda. neko case'in yeni albümü "middle cyclone" bir haftadır bilgisayarımda. açıp dinlemeye korkuyorum. "fox confessor brings the flood"dan sonra o kadar büyüdü ki neko bende, albümle birlikte hayal kırıklığı da gelecek diye çekincelerdeyim. albümün iyi ya da kötü eleştiriler almasının hiçbir önemi yok. "ya olmamışsa?" korkusu bu, benle alakalı.Wednesday, March 11, 2009
kıvanç tatlıtuğ
Tuesday, March 10, 2009
u2-3d: vertigo denen bir yerde


"vertigo" ile başlıyor konser. daha önce defalarca u2 konseri izledim ekranda, "rattle and hum"dan "elevation tour"a kadar, hiç sekmedi: ilk anda gözler dolar. tabii ki "vertigo"nun ilk gitar riff'leri, seyircinin haykırışları, bono'nun elvis'ten ödünç bacak hareketleriyle de ritüelimi gerçekleştirmiş oluyorum. bir fark var, yazış bir şey beklediğim 3 boyut gerçekten etkili. kamera bono'nun dibinde, bono dönüp bakıyor, ama kameraya değil, gözlerime bakıyor. elini uzatıyor, dokunsan dokunursun! ecnebilerin "mind-blowing" dediği, benimse beyin amcıklaması olarak tarif etmeyi yeğleyeceğim bir durum. bu hissiyatla geçiyor "beautiful day," "new year's day" ve diğerleri. u2'nun sahnesinin neden bu kadar inanılmaz olduğunu anlamaya çalışıyorum. bunca yıldan sonra hala tam olarak açıklayamıyorum. bono'nun büyüsü, evet. adamın her hareketi olay. çok az diyalog var, ama her lafı altına imza atılacak cinsten. büyük laflar ediyor, "sağcıysanız ya da solcuysanız farketmez" diyor, çünkü söyledikleri, sevgi, barış, birlik, insan hakları. nefis "coexist" fikri gibi mesela.
bono gözüne bağlıyor coexist yazan bir bezi, kör gibi dolanıyor etrafta. doğrudan, basit bir mesaj, bunu bono yaptığında daha da değerli hale gelmiyor. ama yerine ulaşıyor işte. aşka ve barışa bir övgü u2 konserleri.
the edge'in olağanüstü müzisyenliği, evet bu da var. bir u2 konserinde sahnede beşinci bir müzisyen görmüyorsunuz, ya da ortada dolanan başka kişiler. dört adam yapıyor ne yapılacaksa. albümdeki sound'u o dört kişi çıkartıyor, daha fazlasına gerek de yok. bu u2'nun hem büyüklüğü, hem de bir şekilde en başından beri ortaya koyduğu vaadini gerçekleştirişi: bu grup bir rock'n'roll ekibi. ne kadar büyüseler de bir odada gitar-bas-davul çalıp şarkı söyleyen adamlar olma iddiasından kopmuyorlar. budur.
"one" hala dünyanın en güzel şarkısı, "with or without you" bunca yıldan sonra hala can yakıyor, "where the streets have no name" ise hala u2'nun en güzel işi. konser bitiyor. onlarca detay var belki ama, o 85 dakikayı anlatmak gereksiz, izlemek gerekiyor.
son söz: u2 türkiye'ye gelmesin. görüp görebileceğiniz en büyük u2 hayranlarından birisi olarak söylüyorum bunu. onları 40 bin kişiden az bir kitlenin izlediği tek ülke olarak tarihe geçmeyelim. tahminen 80,000 kişinin tıklım tıklım doldurduğu, en arka sırasındakilerin bile şarkıları bildiği bir kitle yaratamayacağız burada, gelmesinler. biz konserlere davetiye ile gidelim, arkalarda içkimizi içelim, geyiğimizi yapalım. ayrıca böyle bir sahne de yapamayacağız onlara. bono yürüyüp ortadaki "adaya" geldiğinde "önde grup, arkada bono, hangisine bakalım?" diye ikileme düşeceğimiz bir sahne yaratamayacağız, hadi o teknik bir hadise, onu yaratsak bile (yine) dev sahnenin her tarafında olaya bu kadar hakim bir izleyicimiz olmayacak. boşu boşuna bir organizatörü milyonlarca dolar borca sokmanın alemi yok. river plate, azteca, morumbi, şili ve telstra stadyumundakiler bunu sonuna kadar hak etmişler. bizim payımıza düşen ise onları yurtdışında yakalamak. hırvatistan bizden vize istemiyordu değil mi?
not 1: "u2-3d" cuma gününden itibaren gösterimde.
not2 : ilgilenen var mı bilmiyorum ama "no line on the horizon" kritiği birkaç gün içerisinde buralarda olacak.
Monday, March 9, 2009
acı gerçekler: fairuz derinbulut - arabesk
...Saturday, March 7, 2009
lily allen - it's not me, it's you
lily allen'ı neden seviyoruz? belki de en çok bizim söylemek istediklerimizi söylediği, popstarlara, medyaya, politikacılara kızdığımızda bizim vereceğimiz tepkileri verdiği, şarkılarında onlara geçirdiği için.
Friday, March 6, 2009
miley: i don't belong here!
teddy geiger ve "the rocker"
yaklaşık bir yıldır haberdarım bu elemandan. "underage thinking"i bir dostun tavsiyesiyle indirmiş, şöyle bir dinleyip "iyiymiş" deyip bir kenara bırakmıştım. ama işte post-mp3 zamanlar, albümün kapağını bile görmeden dinlemiştim, teddy'yi de yolda görsem tanıyamazdım....
rainn wilson filmi "the rocker"ın jeneriğinde isimleri okurken "yok canım!" demişliğim ondan. genç bekliyordum ama gerçekten bu kadar underage de hayal etmiyordum. filmde henüz lisede olmasına karşın yeteneği bariz curtis'i oynuyor. kendisini oynar gibi yani. enteresan oğlan aslında. amerikan lise punk'ı yapacak çağda, ama yaşına göre derinliği olan bir müziği var ama alternatife göre de fazlasıyla mainstream. biraz tipinin, biraz da bu konumunun etkisiyle benim gözümde "baby john mayer" statüsüne sahip oldu bu yüzden. iyi gitarist, iyi şarkı yazarı, iyi vokalist: hem pop, hem alternatif. tabii yıllar ilerleyince gitarda iyice derinleşip blues'un dalağını yararsa tam mayer sınıfına girer. yeni albümü de çıkıyormuş bu aralar. dinleyip karar veririz artık.
"the rocker" ise hem gişede hayal kırıklığına uğradı, hem de beklediği eleştirileri toplayamadı. ha, ortalığı yakıp yıkması bekleniyor muydu, bilmiyorum. bir yorumda "ahlaksızca school of rock'tan çalıp çırpıyor" denmişti, ama buna katılmıyorum. filmin merkezinde "loser bir rocker çocuklara işi öğretiyor" hikayesi yok neticede. film başarısız değil. eğlenceli, düzgün bir mesajı var, müzik filmlerinde aradığım temel şey olan "bir müzikseverle muhabbet ettiğim hissini verebilme" konusunda da eksiği yok. ama esprilerindeki vuruculuk yeterli değil, müzik (veya gençlik) filmi konusunda da farklı bir açılımı yok. izlediğinize pişman olmadığınız, pozitif duygular veren bir film işte. fazlasını aramak yersiz....
gişe başarısızlığına gelince, sanırım sorun bir filmi rainn wilson'ın üzerine kurmakla ilgili. kendisiyle sorunum yok, bir "the office" tutkunu olarak sevmemem ne mümkün! ama amerika'da jack black gibi ismiyle film sattıracak adam olmamış demek ki.
Wednesday, March 4, 2009
the prodigy - invaders must die