Thursday, March 12, 2009

neko case

böyle bir şey yaşamadım hayatımda. neko case'in yeni albümü "middle cyclone" bir haftadır bilgisayarımda. açıp dinlemeye korkuyorum. "fox confessor brings the flood"dan sonra o kadar büyüdü ki neko bende, albümle birlikte hayal kırıklığı da gelecek diye çekincelerdeyim. albümün iyi ya da kötü eleştiriler almasının hiçbir önemi yok. "ya olmamışsa?" korkusu bu, benle alakalı.

Wednesday, March 11, 2009

kıvanç tatlıtuğ

daha önce hindistan'ın yeni yüzü'ne dair bir şeyler yazmıştım burada. tam da "peki türkiye'nin yüzü kim?" diyordum. orhan pamuk mu mesela, azra akın mı, hakan şükür mü, fatih terim ve çocukları mı? batı için emin değilsem de doğumuzdaki ülkeler için cevabımı aldım: kıvanç tatlıtuğ. evet, "arap ülkeleri ona hayran" yazılarını çok okuyordum ama bugün reuters "türkiye'nin brad pitt'i" ile ilgili bir haber daha geçince ikna oldum.
...
arap ülkelerindeki kadınlar bu oğlana hasta tabii. sırf bu yüzden türkiye'ye arap ülkelerinden gelen turist sayısı artışta. gülmeyin, dizi turizmi diye bir şey var. nasıl amerika'ya gittiğinizde universal studios'u geziyorsanız, burada da "gümüş"ün çekildiği yerleri gezmek istiyor insanlar.
...
kıvanç'ın ekonomiye kattığı değer bu kadar da değil. vestel'in arap pazarına açılırken kullandığı en büyük koz da 25 yaşındaki bu oğlan. vestel reklamlarında oynuyor da kendisi.
...
ha, arap ülkelerinin türkiye sevdasındaki tek etken kıvanç da değil tabii ki. tayyip'in davos performansının da etkisi var bu repütasyon patlamasında. artık iyi midir kötü müdür, orası size kalmış.

Tuesday, March 10, 2009

u2-3d: vertigo denen bir yerde


güzel bir gün. sabahında u2'nun yeni turne takvimi açıklandı. bir kısım konserlere bakıp hayal kurdum, "hırvatistan'a vizesiz giriliyordu değil mi?" diye düşüncelere daldım (cevap evet). sonra g-mall'daki "u2-3d" gösterimi için maçka'ya çıktım. g-mall'daki herhangi bir film gösteriminin tanıdık yüzleri (atilla dorsay, murat özer, uğur vardan) dışında simalar da vardı (sakin onur, mehmet tez, cüneyt cebenoyan, ece dorsay) haliyle. gözlükler takıldı, filme geçildi. yalnız o dandik karton gözlüklerden değil. bildiğin güzel 80'li yıllar güneş gözlükleri gibi. elvis costello çerçevesi yani.


"vertigo" ile başlıyor konser. daha önce defalarca u2 konseri izledim ekranda, "rattle and hum"dan "elevation tour"a kadar, hiç sekmedi: ilk anda gözler dolar. tabii ki "vertigo"nun ilk gitar riff'leri, seyircinin haykırışları, bono'nun elvis'ten ödünç bacak hareketleriyle de ritüelimi gerçekleştirmiş oluyorum. bir fark var, yazış bir şey beklediğim 3 boyut gerçekten etkili. kamera bono'nun dibinde, bono dönüp bakıyor, ama kameraya değil, gözlerime bakıyor. elini uzatıyor, dokunsan dokunursun! ecnebilerin "mind-blowing" dediği, benimse beyin amcıklaması olarak tarif etmeyi yeğleyeceğim bir durum. bu hissiyatla geçiyor "beautiful day," "new year's day" ve diğerleri. u2'nun sahnesinin neden bu kadar inanılmaz olduğunu anlamaya çalışıyorum. bunca yıldan sonra hala tam olarak açıklayamıyorum. bono'nun büyüsü, evet. adamın her hareketi olay. çok az diyalog var, ama her lafı altına imza atılacak cinsten. büyük laflar ediyor, "sağcıysanız ya da solcuysanız farketmez" diyor, çünkü söyledikleri, sevgi, barış, birlik, insan hakları. nefis "coexist" fikri gibi mesela.

bono gözüne bağlıyor coexist yazan bir bezi, kör gibi dolanıyor etrafta. doğrudan, basit bir mesaj, bunu bono yaptığında daha da değerli hale gelmiyor. ama yerine ulaşıyor işte. aşka ve barışa bir övgü u2 konserleri.

the edge'in olağanüstü müzisyenliği, evet bu da var. bir u2 konserinde sahnede beşinci bir müzisyen görmüyorsunuz, ya da ortada dolanan başka kişiler. dört adam yapıyor ne yapılacaksa. albümdeki sound'u o dört kişi çıkartıyor, daha fazlasına gerek de yok. bu u2'nun hem büyüklüğü, hem de bir şekilde en başından beri ortaya koyduğu vaadini gerçekleştirişi: bu grup bir rock'n'roll ekibi. ne kadar büyüseler de bir odada gitar-bas-davul çalıp şarkı söyleyen adamlar olma iddiasından kopmuyorlar. budur.

"one" hala dünyanın en güzel şarkısı, "with or without you" bunca yıldan sonra hala can yakıyor, "where the streets have no name" ise hala u2'nun en güzel işi. konser bitiyor. onlarca detay var belki ama, o 85 dakikayı anlatmak gereksiz, izlemek gerekiyor.

son söz: u2 türkiye'ye gelmesin. görüp görebileceğiniz en büyük u2 hayranlarından birisi olarak söylüyorum bunu. onları 40 bin kişiden az bir kitlenin izlediği tek ülke olarak tarihe geçmeyelim. tahminen 80,000 kişinin tıklım tıklım doldurduğu, en arka sırasındakilerin bile şarkıları bildiği bir kitle yaratamayacağız burada, gelmesinler. biz konserlere davetiye ile gidelim, arkalarda içkimizi içelim, geyiğimizi yapalım. ayrıca böyle bir sahne de yapamayacağız onlara. bono yürüyüp ortadaki "adaya" geldiğinde "önde grup, arkada bono, hangisine bakalım?" diye ikileme düşeceğimiz bir sahne yaratamayacağız, hadi o teknik bir hadise, onu yaratsak bile (yine) dev sahnenin her tarafında olaya bu kadar hakim bir izleyicimiz olmayacak. boşu boşuna bir organizatörü milyonlarca dolar borca sokmanın alemi yok. river plate, azteca, morumbi, şili ve telstra stadyumundakiler bunu sonuna kadar hak etmişler. bizim payımıza düşen ise onları yurtdışında yakalamak. hırvatistan bizden vize istemiyordu değil mi?

not 1: "u2-3d" cuma gününden itibaren gösterimde.

not2 : ilgilenen var mı bilmiyorum ama "no line on the horizon" kritiği birkaç gün içerisinde buralarda olacak.

Monday, March 9, 2009

acı gerçekler: fairuz derinbulut - arabesk

...
cover albümü "arabesk" çıkmadan önce fairuz derinbulut myspace'ine bir şarkıyı koyuyor. şarkı köküne kadar arabesk tabii. bir muhafazakar hayranın sert mesajıyla karşılaşıyorlar: "sizi dinlemicem artık, erkin koray'ların, cem karaca'ların yolunda değilsiniz bundan sonra!" gitarist demir kerem atay da cevap yazıyor, "biz erkin koray'ın yolundan uzaklaşmadık, sen 'arap saçı'nı bir daha dinle, erkin koray'ın yaptığı arabesk şarkıları bir daha dinle, olmazsa ona git sor o anlatsın sana arabeski!"
...
aslında böyle bir olayın varlığını öğrenmem enteresan oldu. çünkü rock-arabesk çekişmesinin çoktan bittiğini düşünüyordum. ne de olsa duman konserlerini "olmadı yar"sız bitirmiyor, müslüm gürses rockistanbul'larda çıktı, hatta yetmedi gidip bowie, dylan, garbage şarkılarını bile söyledi. rock'çıların arabeski sevme misyonu tamamlandı sayılır. şimdi arabeskçilere rock'ı sevdirmeye geldi sıra.
...
fairuz derinbulut'un "arabesk"i bu türün altın çağında birçok klasiğin sözlerini yazmış ali tekintüre'nin eserlerinden oluşuyor. gitarist demir kerem atay büyük bir arabesk hayranı ve onun konuya hakimiyeti ilk buluşmalarında tekintüre'yi bile bayağı şaşırtmış. "bu albümle kitleyi genişletmek gibi bir niyetimiz var," demişti kerem ve kesinlikle bir rock grubunun kolayca ulaşamadığı yerlere girebilir bu albüm. çünkü bu şarkıları minibüste duysanız şaşırmazsınız. yaylı düzenlemeleri ve vokallerde (ki bir tanesi gerçekten bir arabesk şarkıcısı) herhangi bir arabesk albümüne giremeyecek hiçbir şey yok. bu albümü dinleyecek rock'çılar için ufak sürprizler de var tabii ki. gitarlar normal fairuz sound'undan çok daha sert, arada reggae ritmlerine de girebiliyorlar. ama öz arabesk, hatta bunu basçı rıza'nın cümleleriyle açıklayabiliriz: "biz gitarlarımızda komalı seslerle çalamıyoruz, arabesk müzikte ise yaylılar sürekli komalı seslere giriyorlar. onlar bizle aynı şeyi çalmak için 'sizin çaldığınıza uyarlayalım mı abi?' diye sordular ama biz 'yok, siz bildiğiniz gibi çalın, çünkü siz bize uyarlarsanız batılı bir sound çıkar."
...
işte o batılı sound çıkmadığı için bu albüm çok farklı yerlere gidebilir. güngören'de bir düğün salonunda konser verseler isabet olur mesela. kerem'in enteresan bir örneği vardı: "müziğini sevdiğimden falan değil ama mesela kıraç diye bir adam var. bu adamı kimse rock'çı diye sevmiyor, ya da başka bir şey olduğu için seven yok. ama öyle bir adam var, dinleyicisi de var." fairuz'un da kendine has bir kitlesi oluşacak mı, onu zaman gösterir artık.

Saturday, March 7, 2009

lily allen - it's not me, it's you

lily allen'ı neden seviyoruz? belki de en çok bizim söylemek istediklerimizi söylediği, popstarlara, medyaya, politikacılara kızdığımızda bizim vereceğimiz tepkileri verdiği, şarkılarında onlara geçirdiği için.
...
bence tüm kadınlar sevgililerine lily allen dinletmeli. erkeğin yaptığı öküzlükler karşısında arkasını dönüp giden cinsten bir kadınsa özellikle: skoru eşitleyebilmek için. lily sizin intikamınızı alıyor bu noktada. işte bu yüzden bir erkek için epeyi de korkutucu lily'yi dinlemek. çünkü her an bir tarafınıza batabiliyor iğneleri. kendisiyle, cinsiyle dalga geçebilenler içinse sonsuz hazineler barındırıyor dizeleri. "i lie here in the wet patch in the middle of the bed, i'm feeling pretty damn hard done by i spent ages giving head" cesareti ve çıplaklığında sözleri kaç şarkıda duydunuz ki son zamanlarda?
...
sadece kadın-erkek ilişkileri yok tabii ki lily'nin müziğinde. ya da hikaye "sadece kızgın kadın erkeğiyle dalga geçiyor"dan ibaret değil. özellikle "it's not me, it's you"da bu böyle. britanya'yı karıştıran "everyone's at it"te uyuşturucular konusundaki ikiyüzlülüğe sataşıyor. "the fear"de medyaya, karton yıldızlara sarıyor. bu konuda kurduğu denge takdire şayan çünkü dişi mike skinner olarak ünlenmiş bir kadının the streets'in yaptığı "şimdi şöhret dünyasının karanlık yüzünü anlatıyorum" hatasına düşmesi trajik olurdu. çünkü biz 9-6 çalışan, akşamları televizyonunu izleyen ve sabahları işine giderken yine onu dinleyen insanların ilgilendiği bir şey değil ki şöhretin perde arkası.
...
"fuck you" ve "him"de inceden politik muhabbetlere girince (bu şarkılar sırasıyla george bush ve tanrı hakkında) lily'nin de olgunlaşma hadisesinden payını aldığını düşünüyoruz. bir de aşık lily'nin pembe rujlu dudağından dökülmüş "who'd have known" ve "chinese" var. hiçbir twist'i olmayan aşk şarkıları! hani bir noktasında adamın erken boşalma sorunundan bahsetmeyecek mi diyoruz ama yok, çin yemeği alıp televizyon izlemekten bahsediyor. yadırgıyoruz.
...
ama bencillik ediyor olabilir miyiz acaba? çünkü o aslında zamanı gelince çoluk çocuğa karışıp bu işleri bırakacağını söylüyor. sonsuza dek sözcümüz olmayacak, ya da şarkı sözlerini okuyup hayran kaldığımız kadın. ve hakkını teslim etmeliyim: mutlu aşk şarkıları söylediğinde de, siyasetten bahsettiğinde de ilgi çekiciliğini hiç yitirmiyor. çünkü tekerleme gibi şarkıları aslında fena yakalayıcı melodiler içeriyor ve "demek ki olay mark ronson'da değilmiş" dedirtiyor.
"alright, still" son on yılın en iyi alternatif pop albümüydü. "it's not me, it's you" neredeyse aynı kalibrede, belki bir iki adım geride. ve ilk albümde ronson, burada greg kurstin imzalı düzenlemeler o kadar keyifli ki, "nildünyası" albümünden sonra ozan çolakoğlu ve nil karaibrahimgil'in hangi yönlerde gitmesi gerektiğini daha iyi fark ettiriyor.
...
ama yine de kimseyi lily ile kıyaslama haksızlığını yapmayayım. çünkü o lily allen. her şeyle dalga geçen kuşağın madonna'sı.

Friday, March 6, 2009

miley: i don't belong here!

miley cyrus'ın telefon melodisi "sex on fire" ama en sevdiği grup kings of leon değil. hatta direkt alıntı yaparsak miley için dünyada onu "ağlatabilecek bir tek grup var." o da radiohead. grammy töreninde grupla tanışmayı çok istemiş. beraber fotoğraflar çektirecekler falan. bu isteğini de menajerine söylemiş. 16 yaşında bütün amerika'nın aşık olduğu bir kız olduğu için menajerin gruptan aldığı cevaba şaşırmış olmalı. "benim için bittiler artık" diyormuş, her yerde bunu
...
radiohead'in cevabı mı? "hmm, böyle şeyler yapmıyoruz biz."

teddy geiger ve "the rocker"

yaklaşık bir yıldır haberdarım bu elemandan. "underage thinking"i bir dostun tavsiyesiyle indirmiş, şöyle bir dinleyip "iyiymiş" deyip bir kenara bırakmıştım. ama işte post-mp3 zamanlar, albümün kapağını bile görmeden dinlemiştim, teddy'yi de yolda görsem tanıyamazdım.
...
rainn wilson filmi "the rocker"ın jeneriğinde isimleri okurken "yok canım!" demişliğim ondan. genç bekliyordum ama gerçekten bu kadar underage de hayal etmiyordum. filmde henüz lisede olmasına karşın yeteneği bariz curtis'i oynuyor. kendisini oynar gibi yani. enteresan oğlan aslında. amerikan lise punk'ı yapacak çağda, ama yaşına göre derinliği olan bir müziği var ama alternatife göre de fazlasıyla mainstream. biraz tipinin, biraz da bu konumunun etkisiyle benim gözümde "baby john mayer" statüsüne sahip oldu bu yüzden. iyi gitarist, iyi şarkı yazarı, iyi vokalist: hem pop, hem alternatif. tabii yıllar ilerleyince gitarda iyice derinleşip blues'un dalağını yararsa tam mayer sınıfına girer. yeni albümü de çıkıyormuş bu aralar. dinleyip karar veririz artık.


"the rocker" ise hem gişede hayal kırıklığına uğradı, hem de beklediği eleştirileri toplayamadı. ha, ortalığı yakıp yıkması bekleniyor muydu, bilmiyorum. bir yorumda "ahlaksızca school of rock'tan çalıp çırpıyor" denmişti, ama buna katılmıyorum. filmin merkezinde "loser bir rocker çocuklara işi öğretiyor" hikayesi yok neticede. film başarısız değil. eğlenceli, düzgün bir mesajı var, müzik filmlerinde aradığım temel şey olan "bir müzikseverle muhabbet ettiğim hissini verebilme" konusunda da eksiği yok. ama esprilerindeki vuruculuk yeterli değil, müzik (veya gençlik) filmi konusunda da farklı bir açılımı yok. izlediğinize pişman olmadığınız, pozitif duygular veren bir film işte. fazlasını aramak yersiz.
...
gişe başarısızlığına gelince, sanırım sorun bir filmi rainn wilson'ın üzerine kurmakla ilgili. kendisiyle sorunum yok, bir "the office" tutkunu olarak sevmemem ne mümkün! ama amerika'da jack black gibi ismiyle film sattıracak adam olmamış demek ki.

Wednesday, March 4, 2009

the prodigy - invaders must die

hatırlayanlar olacaktır, 1990'ların sonunda ortalık the prodigy benzeri gruplarla dolmuştu: apollo 440 başta olmak üzere, crystal method, propellerheads gibiler... the prodigy'nin yeni albümü "invaders must die"ın birçok noktasında 10 yıl önceki bu manzara geldi aklıma. kötü olan ise liam howlett'ın taklit edilen adamdan kendisini taklit edenlerin kötü bir taklidini yapan adama dönüşmüş olması. "world's on fire" mesela, "smack my bitch up"ın ortasındaki ortadoğu molasını kopyalayacak kadar ileri gitmiş, ama onun tırnağı olamamış. "take me to the hospital" "mindfields"ın arkalarında gizlenmiş melodilerden çöplenmiş, ama o şarkıdaki "kötü adam, karanlık alem" hissi yok. birçok şarkıda da bu mevcut. eski the prodigy gibi, ama zamanında sert gitarların, punk tavrın verdiği keskinlik yok olmuş gitmiş. "run with the wolves"taki dave grohl performansı bile kurtarmaya yetmiyor bu şarkıları.

eskilere öykünenlerden "omen" en iyi parça. onun dışında 2000'ler dans sound'undan ilhamını almış "invaders must die" ile kapanıştaki sürpriz "stand up" keyifli şarkılar. gerisi ise all filler no killer. bu saatten sonra the prodigy'den iyi bir albüm gelmesi konusunda pek umudum yoktu zaten, ama "invaders must die" düpedüz boş bir kayıt.

eğer the prodigy imzalı düzgün bir kayıt dinlemek isterseniz oasis'in myspace adresindeki "falling down" remix'ine bakın bir. şarkının orijinali nefisti, bu da gayet iyi olmuş. the prodigy'ye ait iyi müzik dinlemek içinse artık "music for the jilted generation"a mı gidersiniz, ilk dinlediğim andan itibaren bana "bu albümü gitar-bas-davulla çalmalıyım" dedirten "fat of the land"e mi, orası size kalmış...