Tuesday, December 16, 2008

atamama hastalığı

biraz geç ama bayram temizliği diyelim buna. martini, bacardi breezer, olmeca, bombay sapphire, smirnoff, absolut, arada seçkiyi zengin göstersin diye binboa vs. vs. ingiltere-türkiye eksenli long-distance relationship yaşayan ev arkadaşım ve öğrenci halimizle nasıl bir cesaretle kalkışmış olduğumuzu anlamadığım "herkes kaliteli içki içsin yılbaşısı" olan 31 aralık 2005'in katkılarıyla 20-25 civarı şişe çıktı evden. toplama hastalığı, atamama, çöpçülük, adı her neyse fena illet. ama arada histerik temizlik krizleri de bunun antidotu.
...
bu şişeleri kendi başıma çöpe nasıl indirdim ne siz sorun ne ben söyleyeyim. ama bunu bulan şişe toplayan adamların hayır duasını almışımdır herhalde. diplerde kalanları içmeye cesaret ettiyse o da yanına kar kalmıştır elbette...

tekrar çal graham

eylül ayında dergiye yazdığım the verve yazısında "yeniden başlasın, burada kalmasın" bölümü açıp britanya'da sıradaki birleşmenin kimden geleceği üzerine fikir yürütmüştüm. belki'den asla'ya doğru sıralayarak blur, suede (suede olarak değilse de brett-bernard çalışmaları anlamında), stone roses ve smiths şeklinde. ama "coxon yeşil ışık yaksa bile albarn'ın yan projeleri bunu zora sokuyor, ama bir beş yıl sonra blur geri dönebilir" yazmıştım. tahmin doğru ama zamanlama konusunda fazla kötümsermişim. zira damon ile graham çifte kumrular gibi tekrar.
...
nme'deki kullanıcı yorumlarından birisinde "blur'ün sadece 5-6 tane hiti var, bu reunion tutmaz" denmiş. ne büyük vizyonsuzluk! gelecek yıl 3 temmuz'da hyde park'taki geri dönüş konserine biletler iki dakikada bitti bile! bir tarih daha eklendi, ama onun da bitmesi an meselesidir. enteresan, ikinci hyde park konseri ilkinin öncesinde, 2 temmuz'da. iki dakika içerisinde biletleri kapışan 50 bin kişi için biraz haksızlık gibi. 2003'ten bu yana ilk blur konseri için bilet aldılar ama ellerindeki beş yıldaki ikinci blur konserinin bileti "sadece"...

Sunday, December 14, 2008

2008 Biterken Birkaç Albüm..

2008 yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerde epeydir değinmek istediğim birkaç albümden söz etmenin zamanıdır diye düşündüm..

1. The Walkmen - You & Me. 

The Walkmen'i biraz olsun tanıdıysanız, bu adamların boş iş yapmayacağını az çok bilirsiniz. Belki her albümleri muhteşem değil ya da fişek gibi şarkılardan oluşmuyor ama iyi niyetli çabalarının sonucu olarak ortaya en azından ilgiye değer birşeyler çıkıyor her nasılsa.. Adı 90'ların vasat Scorpions şarkılarını andıran son albümleri de bu kuralı bozmuyor, usulca ayak uyduruyor yaratıcılarının ilham perilerine.. Şimdi, nasıl anlatsam.. Bu albümden önce The Walkmen dendiğinde aklıma gelen ilk şarkı "The Rat" olurdu, şimdi ise.. şimdi de öyle.. Albümde diğerlerinin arasından net bir şekilde sıyrılan bir parça yok, hepsi tek tekden ziyade bir bütünün parçaları olarak duru bir güzellik arzediyor.. Açıkçası, şarkı isimlerini de sayamam şu anda, ve işin güzel yanı, bundan utanmıyorum da; çünkü bana kalırsa albümü yaparken grubun istediği de tam olarak buydu: hadi konsept albüm demeyelim de, kendi içinde akıp giden, birkaç şarkının ön plana çıkmadığı bir albüm yapmış olmak.. You & Me güzel bir albüm; tekrar tekrar dinlenesi, yıllar sonra da dönüp hatırlanası, dolu dolu, hem huzurlu hem de heyecanlı, kadife bir albüm.. Sene sonu listemde ön sıralarda olması şaşırtıcı olmayacak..

2. Department of Eagles - In Ear Park.

Bu albümü dinlemeye başlayalı birkaç hafta oldu daha.. ilk dinleyişimi hatırlıyorum: muhtemelen yemek yaparken arkada çalsın diye açmıştım ama hemen ilgimi çekmişti, "bir saniye, burda önemli bir şeyler oluyor" diye dikkat kesilmiştim bir anda.. Yukarıdakilerin ve Fleet Foxes, Bowerbirds gibilerinin ruh ikizi, gönül yoldaşı bu adamlar besbelli.. Nedir bu folk, kır-köy meraklısı Amerikalı indiecilerden çektiğimiz bilmiyorum ki.. Daha da kötüsü, bu zibidiler her nasılsa şehirden de kopuk değiller, adeta "ee, işte biz sizin gibi içinde bitmek tükenmek bilmez bir boşluk barındıran şehirli kaçıkların hakkından ancak böyle gelebiliyoruz, sizin hakettiğiniz müzik bu" diyorlar.. Peki biz ne yapıyoruz, hemencecik kucaklıyoruz müziği, "bizim" yapıyoruz, ilacımız da zehrimiz de bu zira.. Albüme gelecek olursak, tek kelimeyle harikulade! Yer yer yavaş, yer yer tempolu şarkılar, bazen sadece vokal ve akustik gitar, bazense klavye, piyano, koro, efektli vokaller, hızlı davullar.. su gibi bir albüm.. Emin değilim ama sanırım albümü özetleyen şarkı "Phantom Other". Yılın sonlarına doğru keşfettiğim bu albüm listemde başa oynuyor, hayırlısı..

3. The Stills - Oceans Will Rise.

Konu The Stills olunca duygusal davranıyorum nedense, ilk albümleri Logic Will Break Your Heart'ı çok sevdiğim için herhalde.. İkinci albümlerinden (Without Feathers) nefret etmemin nedeni de buydu sanırım; o kadar güzel bir ilk albümden sonra belki de çok da kötü olmayan o albüm süper vasat gelmişti, katlanamamıştım 4-5 kezden fazla dinlemeye.. Oceans Will Rise gönlümde son şansıydı The Stills'ın, bu da kötü olsaydı biteceklerdi gözümde. Ne oldu peki, bitmediler, ama yerleri hala sağlam değil malesef.. Çok parlak bir albüm değil sözkonusu olan, ama ilgiyi hakediyor.. Rock müziğe yeni bir şeyler katmıyorlar, hayır.. Öte yandan, ilginç ve heyecan verici anlardan bol bol var 12 şarkı boyunca.. Müzikal açıdan epey sağlam bir albüm, ama sözler gerçekten de ortalamanın altında, birkaç güzellik dışında.. En çok dikkatimi çeken parçalar "Dinosaurs", "Hands on fire", "Rooibos/Palm Wine Drinkard" ve "Snakecharming the masses". Ama albümün bütünü hoş bir dinlenebilirliğe sahip, herhangi bir noktada sıkmıyor, epey keyifli aksine.. Önemli olan beklentileri çok yüksek tutmamak sanırım.. Not: "Dinosaurs"u gerçekten çok sevdim, "Rooibos" ise senenin en gaz şarkılarından biri.. 

Wednesday, December 10, 2008

sıfır desibel

ntv haberlerinde izlediğim kadarıyla yazmıştım bu yazıyı. ama bazı hatalar mevcutmuş, orijinalini buradan okuyabilirsiniz.

eğer önümüzdeki kış bir tom morello konserine yolunuz düşerse, konserin ortasında bir dakikalık sessizlikte "n'oluyor yau?" demeyin. guantanamo'da yüksek sesli müzikle işkence uygulanmasına tepki olarak morello ve massive attack'in başını çektiği bir grup müzisyen, konserlerinde bir dakikalığına seslerini kesecekler.
...
hatırlıyorum da, altı yıl önceki noir désir konserinde bertrand cantat konserin ortasında "filistin ve arafat'ın sessizliğini anlamamız için" bir dakikalığına durdurmuştu müziği. "yaşasın halkların kardeşliği" sloganları bölmüştü sessizliği hatta. radikal'de "miting gibi konser" başlığı atılmıştı ki, bu yaz massive attack konseri için aynı şeyi düşünmüştüm.
...
bu arada, müzikleri işkence için kullanılan gruplardan birisi nine inch nails. trent reznor'ın konuyla ilgili bir demecini bulamadım. ama ıraklılara işkence için müzikleri kullanılan metallica'nınki gibi "gevşek," ya da drowning pool basçısı benton gibi "mal" bir açıklama yapmayacağını tahmin ediyorum. aramaya devam edeyim bakalım.

Thursday, December 4, 2008

"bundan çok daha iyisini yapabilirsin" diyen albüm

hollywood'lu kardeşlerimizin formülize ettiği "feelgood movie" diye bir tür var biliyorsunuz. izliyorsunuz ve takriben 100 dakikanın sonunda başarı öyküsü görüyorsunuz, ya da bir karakterin zaaflarına rağmen hayata tutunabildiğini, onun da sevilebileceğini. hayata karşı daha umutlu oluyorsunuz neticede.
...
keane'in üçüncü albümü "perfect symmetry" tam da bu işlevi gören bir albüm. tuhaf olan ise büyüklük düşleri gördükleri, uyuşturucu ve alkol problemleri yaşadıkları, kendi içlerinde de büyük çatışmalar yaşadıkları yıllardan sonra kendileriyle böyle barışmaları. hiç tartışmaya girmeyeceğim, "hopes and fears" düpedüz çok iyi bir albümdü. çoğu kimsenin günümüz müziğinin yüz karası saydığı piyano rock janrının en iyi kayıtlarından birisiydi. "under the iron sea" ise bir faciaydı. coldplay gibi u2'culuk oynamak zorundaymış gibi hissettiler, ilk albümün güzelliklerini bu uğurda harcadılar, yükselmek için ağırlıklarını attılar ve haliyle yüzeyselleştiler.
...
"perfect symmetry"nin en çok hoşuma giden yanı, bir önceki albümü hiçe saymaması. "under the iron sea"de deneyip olamadıkları şeye bu sefer daha rahatlıkla ulaşıyorlar. ilk albümün sound'una dönmeleri onları kısa vadede çok daha popüler yapabilirdi ama onlar başladıkları yola devam ediyorlar, en büyük fark ise "under the iron sea"de olmayan şey: iyi şarkılar.
...
duran duran'ın "reflex" zamanlarında kullandığı yata gizlice girip partiliyor hissi veren "spiralling" belli ediyor aslında havayı. grup sadece kendisi eğlenmeye çalışıyor, şarkı yazarken kendisini tatmin etmeye çalışıyor, ve gayet samimi ve ölçülü bir başarı da yakalıyorlar. 98 sonrası manic street preachers'ın herhangi bir albümünün lokomotif şarkısı olabilecek "lovers are losing" kesinlikle bir pırlanta. "better than this" tam yukarıdaki kalıplara uyan bir "feelgood song." "you don't see me" queen'in 80'ler sonu ballad'larıyla, a-ha'nın son dönem soft-pop sound'u arasında dolanıp duruyor. "pretend that you're alone"da da adres queen, hatta daha spesifik olmak gerekirse "the miracle." "black burning heart" ise "hopes and fears" şahikaları "bend and break" ile "this is the last time"ın yanında yerini alıyor.

...
benim için yılın en büyük sürprizlerinden birisi bu. albüm kusursuz olduğundan falan değil, ikinci albümden sonra bırakın iyi bir albümü, eli yüzü düzgün bir iş yapacaklarından bile şüpheliydim. böyle keyifli, hafif ve dürüst bir albüm yapmalarına ise hiç ihtimal vermiyordum. belki bu şaşkınlık sayesinde olduğundan daha iyi geldi ama sorun değil. 6.5'tan 7 feda olsun böyle bir çabaya. neticede çoktan bitmiş olduğunu düşündüğüm keane'i ayağa kaldırıyor "perfect symmetry." jon brion ve stuart price gibi indie müziğin en yetenekli adamlarından ikisiyle çalışmışlar ama belli ki bu hayat öpücüğünü onlara değil, kendileriyle barışmalarına borçlular.

Wednesday, December 3, 2008

üçlemenin sonu

you said, "well never mind, we are ugly but we have the music"
...
(leonard cohen, "chelsea hotel no.2")

önceki günden devam

- Bu şarkıyı biliyor musun?
- Ne yazık ki bütün şarkıları biliyorum!
...
(tezer özlü, "zaman dışı yaşam"dan)

Tuesday, December 2, 2008

hey mr. dj!

"hey," dediler, "müziğe bir el atsana!" içimden haykırdım "hayıııııırr" diye. dışımdan "tamam bir ara bakarım" dedim. ve el atmadım tabii ki. masada oturup içmek, geyik yapmak evladır her zaman. kimse insanları dans ettirdiğiniz için madalya vermez, ama ortam durulursa şikayetleri siz alırsınız. ha, yine de insanları mutlu etmek güzel bir ödüldür, ama o kadar.
...
ve gecenin sonunda yalnız yatan siz olursunuz, cool erkekle güzel kız öpüşürlerken onların fonunu dolduran siz olduğunuz halde.
...
sakın, gittiğiniz bir partide, kalabalık olduğunuz bir barda, veya başka bir yerde müzikle uğraşmayın. bırakın, takılsınlar.