Saturday, January 12, 2008

woody yine formunda: "cassandra'nın rüyası"



woody allen kariyerinin çok enteresan bir safhasında gerçekten. kendisinin "new york'lu bir grup sorunlu insanın duygusal hayatlarının karmaşalarını anlatan, geveze filmlerin yönetmeni" olarak özetlenmesine karşıyımdır ama itiraf etmek gerek ki "match point" sonrasında girdiği yol daha önceki işlerinden ayrılıyor birçok anlamda.

"cassandra'nın rüyası"nda da, stilini geri plana çekip öykünün akmasına izin vererek harika bir film daha çıkarmış allen. filmde öyle güzel ahlaki hesaplaşmalar, öyle güzel vicdan muhasebeleri var ki, zeki demirkubuz'u bile heyecanlandırır bu öykü.

oyunculuklar harika. çoğu zaman pek de sevmediğim ve kendisini tekrar etmeye zorlandığını düşündüğüm colin farrell tam anlamıyla döktürüyor. ewan macgregor yine kız olsam vereceğim adam. aile ise mike leigh filmlerinden kopup gelmiş. tom wilkinson'a ise inanamıyorum artık ve sıfat bulmayı reddediyorum kendisi için. bir adamın oynadığı her film mi iyi olur?

"cassandra'nın rüyası" hala gösterimde. woody allen ise hala yaşayan en büyük yönetmen.

8/10

Wednesday, January 9, 2008

2007'nin en iyileri

fırat'ın aksine 2007'den hiç memnun kalmadım ben :) bir önceki yılın 15-20 civarlarında gezinen albümleri bu yıl zirveyi zorlayabilirlerdi sanki. bir de kişisel favorilerim arasında önde gelen grupların - r.e.m., james veya u2 gibi - bu sene albüm yapmaması etkendi belki. ama bunun da garantisi yok; kings of leon, pearl jam'in 1998'den beri yapamadığı kadar iyi bir pearl jam albümüne imza attı örneğin. tıpkı biffy clyro'nun dave grohl ve tayfasından çok daha iyi bir foo fighters albümü yayınlamış olması gibi.

Yılın albümleri

  1. Kings Of Leon – Because Of The Times
  2. Radiohead – In Rainbows
  3. Arcade Fire – Neon Bible
  4. Spoon – Ga Ga Ga Ga Ga
  5. The Shins – Wincing The Night Away
  6. Panda Bear – Person Pitch
  7. Battles – Mirrored
  8. Interpol – Our Love To Admire
  9. The Cribs – Men’s Needs, Women’s Needs, Whatever
  10. Miranda Lambert – Crazy Ex-Girlfriend
  11. Kathy Diamond – Miss Diamond To You
  12. Studio – Yearbook 1
  13. The View – Hats Off To The Buskers
  14. The National – Boxer
  15. Lucky Soul – The Great Unwanted
  16. The Besnard Lakes – The Besnard Lakes Are The Dark Horse
  17. Beirut – The Flying Club Cup
  18. Bruce Springsteen – Magic
  19. Burial – Untrue
  20. Band Of Horses – Cease To Begin
  21. Animal Collective – Strawberry Jam
  22. Bill Callahan – Woke On A Whaleheart
  23. Yeasayer – All Hour Cymbals
  24. Eddie Vedder – Into The Wild Soundtrack
  25. The Coral – Roots And Echoes
  26. Justice - †
  27. Arctic Monkeys – Favourite Worst Nightmare
  28. Gravenhurst – The Western Lands
  29. Biffy Clyro – Puzzle
  30. Richard Hawley – Lady’s Bridge
  31. Of Montreal - Hissing Fauna, Are You the Destroyer?
  32. Elvis Perkins – Ash Wednesday
  33. Marissa Nadler – Songs III: Bird On The Water
  34. The White Stripes – Icky Thump
  35. Caribou – Andorra
  36. LCD Soundsystem – Sound Of Silver
  37. The Clientele – God Save The Clientele
  38. Patty Griffin – Children Running Through
  39. The Field – From Here We Go Sublime
  40. Ian Brown – The World Is Yours
  41. Iron & Wine – The Shepherd’s Dog
  42. Rogue Wave – Asleep At Heaven’s Gate
  43. Hard-Fi – Once Upon A Time In The West
  44. Patrick Wolf – The Magic Position
  45. Okkervil River – Our Stage Names
  46. Foo Fighters – Echoes, Silence, Patience & Grace
  47. Crowded House – Time On Earth
  48. Maps – We Can Create
  49. Bright Eyes – Cassadaga
  50. Bloc Party – A Weekend In The City


neticede dolu ve takibi eğlenceli bir yıldı yine de. indie'lerin artık güçlerini ilan ettiği yıl olarak anacağım kendisini. tamam, britanya'da hep çok satıyorlardı ama artık amerika da farkına vardı bizim çocukların. arcade fire ve the shins zirvenin bir basamak altından listelere girdi, interpol ilk majör albümüyle artık arenalara göz kırptığını ilan etti, yılların spoon'u bile ilk 10 gördü. artık insanların hazırlanmış paketlerden, büyük proje gruplarından sıkıldığını, daha gerçek bir şey aradığını hissettirdi bu. öyle ya, albüm satışları tepetaklak ve indie'ler göreli olarak daha çok satıyor. hala o kadar çok değil, ama önemli ölçüde bir gelişme mevcut. ortada bir kriz var ve herkes bundan farklı etkileniyor. albüm satmayışlarının radiohead, prince, madonna, eagles, paul mccartney gibi devleri nasıl çözümlere ittiğini de görüyoruz zaten.

türkiye'de radarlive gibi bir organizasyonun varlığının yılın olayı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. james'i izledim, ki sanırım benim adıma yılın müzik olayıydı. solar beach'te dolaşırken tim booth ve diğerleriyle karşılaşıp albüm kapaklarımı imzalattım ki, sanırım 10 yıllık bir hayranlığın karşılığını almak gibiydi. ama sadece bunun için değil, tutarlı line-up'ı, işi bilen insanların elinden çıkmış olmasıyla da umut vericiydi festival. keşke daha yüksek katılım olabilseydi, buna gerçekten sahip çıkan bir kitlemiz olabilseydi.

yılın şarkıları ve yılın kahramanlarına, aslında yılın hikayesine tekrar dönelim, hemen eskimesin 2007 :)

Tuesday, January 8, 2008

We are "The National"ists!












2007'nin en güzel müzik olayı Babylon'daki The National konseriydi; yılın en iyi albümüne imza atan grubu dünya gözüyle görmek iyi geldi...

Ne zamandır yazmayı düşünüyorum da nedense yazamadım, yazmak istedim durdum, istediğimle kaldım, üzüldüm yazamadığım için, ama işte vakit geldi, sevindim ben de… 7 Aralık The National konserinden söz ediyorum, Babylon’un görüp görebileceği en samimi konserden… Konser öncesi Çetin’le aldık tişörtlerimizi efendi gibi, geçirdik üstümüze, sahne önüne yerleştik. Uzun uzun “şunu çaldılar bunu çalmadılar” dememe gerek yok, ama yine de son albümleri “Boxer” ı baştan sona çaldılar demeliyim; baştan sona da değil aslında, son şarkı güzelim Gospel yoktu setlistlerinde. Önceki albümlerden de çaldılar tabi, ama “Alligator” a ağırlık verdiler, şaşırtıcı olmayan bir biçimde. Her şey o kadar güzel akıp gitti ki konser boyunca, insanların yüzlerindeki huzuru ve mutluluğu görebiliyordum gerçekten de. Sakin ve şefkatli “Boxer” ın albümdeki gibi sessiz sedasız çalınmasından korkuyordu bazıları (ben olduğu gibi sevdiğim için çok rahattım tabi ki), ama o da olmadı, parçaları öyle “canlı” yorumladılar ki, en “Boxer düşmanı” bile zevkten zevke koştu. Mr. November çaldığında ise yer yerinden oynadı, çılgına döndü kalabalık (yanımda konserin başından itibaren “Mr. Novemberrrrr” diye çığıran ablaya sonsuz teşekkür!), Matt sahneden aramıza atladı, hep beraber söyledik şarkıyı… Sonra Scott geldi aramıza ve toplu bas çalma eylemine katıldık. O kadar tatlılardı ki… Hiç bu kadar sıcak ve samimi bir topluluğa çalmadıklarını söyledi Matt, inandık tabi. Dünyanın en cool insanları olduğunu düşündüğümüz adamların bu kadar “bizden” olduklarını görmek o kadar güzeldi ki… Indie ruh bu olsa gerek…

2007’nin en güzel şeylerinden biriydi benim için The National, seneyi onlarla kapatmak kadar güzel az şey olabilirdi (ki biri oldu da). Sonuçta güzel bitti kötü başlayan 2007, müzikle bitti, güzel insanlarla bitti…

PS: Konserde çektiğim fotoğraflar da fena değil hani :)




Tuesday, January 1, 2008

Best of 07

2007 verimli bir yıldı müzik açısından.. belki en iyisi değildi, ama güzeldi. İşte benim naçizane "2007'nin en iyileri" listem.. buyrunuz..

1- “Boxer” The National - 9.2

2- “Wincing the Night Away” The Shins - 8.9
3- “Ash Wednesday” Elvis Perkins - 8.9
4- “All Hour Cymbals” Yeasayer - 8.9
5- “In Rainbows” Radiohead - 8.6

6- “Hymns for a Dark Horse” The Bowerbirds - 8.5
7- “The Western Lands” Gravenhurst - 8.4
8- “The Shepherd's Dog” Iron & Wine - 8.4
9- “No Shouts, No Calls” Electrelane - 8.3
10- “The Flying Club Cup” Beirut - 8.1


11- “Armchair Apocrypha” Andrew Bird - 8.0
12- “Once Upon a Time in the West” Hard-Fi - 7.8
13- “Last Light” Matt Pond PA - 7.8
14- “Fourteen Autumns and Fifteen Winters” The Twilight Sad - 7.7
15- “Neon Bible” The Arcade Fire - 7.8
16- “Anytown Graffiti” Pela - 7.7
17- “The Reminder” Feist - 7.8
18- “The Magic Position” Patrick Wolf - 7.7
19- “Voxtrot” Voxtrot - 7.6
20- “The Stage Names” Okkervil River - 7.5

21- “Our Earthly Pleasures” Maxïmo Park
22- “You Follow Me” Nina Nastasia & Jim White
23- “23” Blonde Redhead
24- “On the Leyline” Ocean Colour Scene
25- “The Meaning of 8” Cloud Cult
26- “Marry Me” St. Vincent
27- “God Save the Clientele” The Clientele
28- “The Fragile Army” The Polyphonic Spree
29- “Cassadaga” Bright Eyes
30- “The Besnard Lakes are the Dark Horse” The Besnard Lakes
31- “Fort Nightly” White Rabbits
32- “A Place to Bury Strangers” A Place to Bury Strangers
33- “Friend and Foe” Menomena
34- “Costello Music” Fratellis
35- “An End has a Start” Editors
36- “Lady’s Bridge” Richard Hawley
37- “Cease to Begin” Band of Horses
38- “Random Spirit Lover” Sunset Rubdown
39- “Magic” Bruce Springsteen
40- “Andorra” Caribou
41- “In Our Nature” José Gonzales
42- “Hideout” Film School
43- “Grow Up and Blow Away” Metric
44- “The Good the Bad & The Queen” The Good the Bad & The Queen
45- “Autumn of the Seraphs” Pinback
46- “Asleep at Heaven’s Gate” Rogue Wave
47- “Release the Stars” Rufus Wainwright
48- “Pocket Symphony” Air
49- “Men’s Needs, Women’s Needs, Whatever” The Cribs
50- “Our Love to Admire” Interpol

Tuesday, November 13, 2007

Altın Portakallı Yumurta

Güzel bir film Yumurta; izleyeni yormayan, durgun ama kesinlikle sıkıcı olmadan sakin sakin ilerleyen ve hedefine ulaşan başarılı bir film..

Son yıllarda bir filmi izlemeden önce hakkında herhangi bir şey okumama eğilimindeyim. Kısacık bir konu özeti bile olsa uzak duruyorum, ya da durmaya çalışıyorum diyelim.. Yumurta için de öyle yaptım, cumartesi günü hakkında hiçbir şey bilmeden gittim sinemaya. Aslında beni neyin beklediğini tahmin ediyordum az çok.. Öncelikle, daha ilk uzun metrajlı çalışması Herkes Kendi Evinde’de nasıl bir sinema anlayışına sahip olduğunu gözümü soka soka göstermişti Semih Kaplanoğlu. İkinci olaraksa, filmin bir üçlemenin ilk parçası olduğunu biliyordum, bu da filme bakışımı az da olsa etkiledi tabi ki, ama aynı zamanda gerekli bir bilgiydi bu sanırım.. Her neyse, gelelim filme..

Konusunu her yerde okuyabilirsiniz, o yüzden kendi değerlendirmeme geçmek istiyorum hemen.. Sakin bir film, durgun, acelesi yok.. aklınızı başınızdan alıp ordan oraya sürüklemek isteyen fırtına gibi bir film değil kesinlikle.. Uzun planlar, sıfır müzik, sadece gerçek hayattaki hızında bir kasaba ortamı, tüm renkleri ve sesleriyle.. Aynen Herkes Kendi Evinde’de olduğu gibi bir kır-kent karşılaşması filmi bu; ama bu sefer Kaplanoğlu “kır”a daha fazla ağırlık vermiş, çünkü olayın mekanı bir kasaba (Tire). Bu arada, “olay” diyorum, ama filmde olay (Yusuf’un annesinin ölümü üzerine Tire’ye gelişi) filmin başlangıç noktasını oluştursa da sanki bilinçli olarak ikincil bir öneme sahip bırakılmış gibi.. Bunu söylemek sinema sanatı açısından ne kadar doğru olur bilmiyorum, ama bana bir durum hikayesini anımsattı film genel olarak. Karakterler üzerinde yoğunlaşılması, ikincil, hatta üçüncül karakterlerin bile özenle yaratılmış olması, kasabanın fiziki yapısının filmin önemli bir unsuru olması gibi noktalar durmadan bunu düşündürdü bana. Ve tabi ki film boyunca beni saran bir histi bu öncelikle..

Yumurta’yı izlerken, (daha da çok, izledikten sonra) Türk sinemasının yakın dönemdeki diğer başarılı örneklerini düşündüm durdum, ister istemez. Özellikle Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla yakın akrabalığı gözden kaçacak gibi değil. Ceylan’ın özellikle Uzak öncesi filmleri (Koza, Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı) ile bir toplu gösterim yapılsa hiç göze batmaz herhalde. Ama bu kesinlikle kötü bir şey değil, hatta sinemamızın bu tarz örneklere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Oyunculuklara gelirsek.. Kaplanoğlu, çağdaşı diğer minimalist sinemacılar gibi genelde amatör oyuncuları tercih etmiş, süperstar Nejat İşler istisnasıyla tabi ki.. Ama hakkını yemeyelim, ayrıksı bir süperstar İşler; oyunculuğunda her zaman belli bir doğallık ve samimiyet var, bu filmde de bunu görmemek imkansız. Ayla karakterini canlandıran Saadet Aksoy oldukça iyi bir iş çikarmış; kesinlikle sırıtmamış ya da yapmacıklığa kaçmamış, Altın Portakal’ı da aldı zaten, daha ne olsun.. Yan rollerde de herhangi bir rahatsız edici performansa rastlamadım; amatör oyuncular yönetmenin kendilerinden istediğini vermişler, yeterli..

Güzel bir film Yumurta; izleyeni yormayan, durgun ama kesinlikle sıkıcı olmadan sakin sakin ilerleyen ve hedefine ulaşan başarılı bir film.. Herkes takdir etmeyecektir değerini, bu da normal, üzülmek anlamsız.. Üçlemenin diğer filmlerini bekliyorum şimdi, heyecanla değil, sakin sakin..

PS: Filmi izledikten sonra Sevin Okyay’ın Radikal Cumartesi’ndeki yazısını okudum, içimden geçenleri tabi ki çok daha güzel bir biçimde yazmış kendisi, saygılarımı sunuyorum.. Pazar günü de Radikal’de Nejat İşler’in röportajı vardı, bakmakta fayda var..

Thursday, October 25, 2007

It's dark, is it always this dark?*

24 Ekim 2007.. Serin, yağışlı bir gün.. Her zamanki gibi bilgisayarın karşısında vakit öldürüyordum ki dışardan gelen sesleri duydum birden, ister istemez.. Belli ki büyük bir kalabalık yürüyüş yapıyordu, “tekbir, allahü ekber” nidalarını da duyunca “ülkücüler toplandı herhalde” diye düşündüm.. Balkona gidip bakmak istedim, göreceğim manzarayı çok iyi bilmeme rağmen; ne olabilirdi ki? Bağırıp çağıran, küfürler savuran kaba saba birkaç yüz adam görecektim muhtemelen.. Gösterinin kendisi de gayet “anlaşılabilir”di; ne de olsa çok kritik dönemlerden geçiyorduk, halkımız çok hassas ve öfkeliydi vs. Ve evet, ben bu gösterileri sevmiyordum, sevmiyorum.. Bu “düzlüğü”, bu kabalığı insana yakıştıramıyorum belki de.. Ama bugün gördüklerim daha da fazlasıydı, içimdeki ümitsizliği ve karamsarlığı bir kat daha arttıran bir şeydi..

Yürüyenlerin büyük çoğunluğu ilköğretim ya da lise öğrencisiydi; üstlerinde üniformaları, ellerinde bayrakları o ülkücülerden aşina olduğumuz sloganları dillendiriyorlardı.. Karşı binadaki yaşlı teyze de alkışlarıyla eşlik ediyordu çocuklara, sanki bir geçit törenini izliyormuşçasına.. O an hem büyük bir öfkeye hem de, öfkeyi de bastıran, derin bir çaresizlik hissine kapıldım, kapıyı güçsüzce kapatmadan önce derin bir nefes aldım, ve sessizce, hatta dışarıdakilere görünmemeye çalışarak içeri girdim.. Evimde olmama rağmen yine de korktum sanırım, “onlardan” olmadığımı anlarlar diye..

Sadede gelebilirim sanırım.. Aklıma takılan, ruhumu sıkıntıya sokan, geceleri uyutmayan bazı sorular var kafamda: nasıl bir toplum olmaya doğru ilerliyoruz? Tabularımızın her geçen saniye arttığı, kırmızı çizgilerimizin uçsuz bucaksız hale geldiği, belli başlı kanaatler dışında kimsenin aklından, içinden geçeni söylemediği, söylediğinde linç edildiği ya da hapse atıldığı bir toplum mu var hayalimizde? Geleceğimiz için düşlediklerimiz bunlar mı gerçekten? “Onlar bizim geleceğimiz” dediğimiz çocuklara baskıyı, sorunları şiddetle çözmeyi, hatta faşizmi öğreterek mi atacağız gelecekteki güzel günlerimizin tohumlarını? Konuşmayı öğrenmeden öldürmeyi öğrenmelerini sağladığımızda daha iyi bir dünya/Türkiye bizi bekliyor mu olacak? Cennete gitmeyi mi düşünüyoruz acaba böylece? Burada yaşamak imkansız hale geldiğinde cennete mi uçacağız hep beraber?

Bugün o çocukların grubunun önünde bir de orta yaşlı bir insan vardı.. Belki öğretmenleriydi, belki de değildi, bilmiyorum.. ne olursa olsun.. Bu ülkeye, ülkeme, geleceğimize olan inancım her geçen gün daha da azalıyor.. “Ya sev ya terket”çilere kalırsa yakında terketmem gerekecek sanırım buraraları.. Öldürüleceğim ya da.. Belki de bir linç.. Bana bir şey olmasa bile başkaları yaşayacak bunu, yaşıyorlar da her gün zaten.. Ve bu ülkenin muhteşem çoğunluğu, engin kitleleri bu durumum aynen böyle devam etmesi için gereken her türlü yatırımı yapıyorlar.. “Yeni nesiller” yetiştiriyorlar işte.. Gelecek onların, ve bu gelecekte benim yerim var mı emin değilim..


* The Flaming Lips

Monday, October 22, 2007

filmekimi'nde bir haftasonu

önceki yıllarda filmekimi tıpkı istanbul film festivali ve ifistanbul gibi sabahtan başlanan, akşama kadar film izlemekle, film konuşmakla, film yiyip film içmekle geçirilen günler demekti. bir hafta sürdüğü için yüksek kondisyon gerektirmezdi, üstelik "seçme" bir festival olduğu için "karavana" ihtimali de tüm festivallere göre daha azdı. öğrenciliğin gözünü seveyim, bu yıl sadece tatil günlerinde film izlemeye gönül indirdim. bir değişiklik olmazsa da ilk iki günde izlediğim dört filmle tamamlayacağım festivali. kısaca bahsetmek isterim o dörtlüden.


joe strummer - gelecek daha yazılmadı (the future is unwritten, julien temple)

sanırım yüzünü hiç görmediğim insanlar arasında en sevdiğim kişidir joe strummer. belki de "idolüm" diyebileceğim tek insandır. dolayısıyla bu filme gittiğimde deli olmayı, ağlamayı, kederlenmeyi bekliyordum.

ne var ki, hesaba katmam gereken şey bunun bir julian temple belgeseli olduğuydu. izlemişseniz bilirsiniz, "hayatım boyunca en çok istediğim şey glastonbury'ye gitmek" diye girersiniz temple'ın filmine, çıktığınızda "gitmesek de olur muymuş acaba?" dersiniz. sex pistols hayranısınızdır, "the filth and the fury" bittiğinde onlara dair bildiğiniz her şeyi gözden geçirirsiniz. temple idolleştirmeden kaçınır, mümkün olduğunca hatalara, insaniyete odaklanır ve belki de bir belgeselcinin yapması gereken de budur zaten. filmlerini izlersiniz ve belgeselin öznelerine tapınmazsınız, onu tanıdığınızı hissedersiniz.

joe strummer için de durum bu oldu. the clash'in ne kadar büyük bir grup olduğunu, joe strummer'ın ne kadar mühim bir insan ve müzisyen olduğunu anlatmadı temple bize. filmi izleyenin bunu zaten bildiğinin kabulüyle başka şeylere odaklanmıştı yönetmen. harika da yapmıştı. ağabeyinin intiharının travması, şöhretin suçluluk duygusu, grup arkadaşlarıyla ilişkileri, kadınları, inzivası ve geri dönüşü... destansılığın yerine samimiyeti koyan, güzel bir profildi bu. yine de gelmiş geçmiş en büyük rock'n'roll albümü saydığım "london calling"e geldiğinde konu, en önemli şarkısıdır dediğim aynı isimli şarkıya geldiğinde sıra, gözlerim dolmadı, tüylerim diken diken olmadı diyemem.

8 / 10


control (anton corbijn)

ne zamandır beklediğimiz bir filmdi "control." anton corbijn gibi rock alemini avcunun içi gibi bilen bir adamın elinden çıkıyordu ki, bu adam çoğumuz henüz doğmadan önce u2 ile, r.e.m.'le, depeche mode'la düşüp kalkıyordu. artık imzası haline gelmiş sepya tonlarında bir renksizlikte, sıcak ve duygulu resimleri de son 25 yılın rock müziğinde görsel karşılık aranırsa ilk akla gelecek imgelerdendir.
film, joy division değil, ian curtis filmi. dolayısıyla grup ian curtis'in hayatında olduğu gibi filmin dünyasında da sadece bir motif. curtis'in eylemlerinin temel motivasyonu değil. grupla ilgili başardıkları onda ne mutluluk, ne suçluluk, hiçbir etki bırakmıyor. fakat gerçekte de böyle mi olmuş? sadece debbie ile gençlik hatası olduğunu kabul ettiği evliliği mi onu bunalıma sürükleyen? tutarsızlıkları insani, suçluluğu haklı belki. ama bunların hiçbirisi bir insanın 23 yaşında kendisini öldürmesinin sebebi olarak gösterilebilecek inandırıcılıkta değil.

bunun joy division değil ian curtis filmi olduğunu baştan ortaya koyunca corbijn grubun müziğiyle de, tarihteki önemiyle de, ne başardığıyla da ilgilenmiyor. sonrasına da bakmıyor, öncesine de. peter hook, bernard sumner ve stephen morris, hepsi ian'ın hayatına teğet geçtikleri kadar varlar. bu, şüphesiz ki, bir tercih. ama müziğin geri planda yer aldığı bir müzik filminden bahsediyorsak burada şaşırdığımızı belirtmeliyiz.

evet, bu "düşmüş bir rockstar"ın veya "yitik bir idol"ün filmi değil. kafası karışık, sorunlu, bunalımlı bir çocuğun filmi. ama tüm sekansların üzerine kurulduğu bir filmde o kafa karışıklığına dair daha fazla aydınlanmak, daha fazla fikir yürütüldüğüne tanık olmak istiyor insan. bunu da "control"de bulamıyor. örneğin "24 hour party people" gelsin aklımıza, otomobilin ön koltuğunda curtis'in bowie'ye "five years" yüzünden demediğini bırakmamasını unutmak mümkün mü?

ayrıca, filmin ritmi ve süresi de bir parça sorunlu kanımca. curtis'in in sanatının izlerini parça parça araması corbijn adına saygıdeğer bir tavır, ama filmin son 40-45 dakikasında her şeyin debbie-annik çekişmesine inmesi de tekrarlara sebep olmuyor değil.

olumlu yanından bakalım, bu film görsel olarak harikulade, final sahnesindeki beyne kazınan plan başta olmak üzere. müziklerle de birleşince film tam anlamıyla 70'ler sonu havasını yakalıyor. oyuncular da çok başarılı. ama bir müzik filmi olarak da, karakter draması olarak da üzerine düşenleri yeterince yerine getiremiyor ve bir noktada yüksek beklentilerin altında kalıyor.

6.5 / 10



persepolis (vincent paronnaud, marjane strapi)


kimi anlarında komik, kimi anlarında hüzünlü, hatta acıklı, kimi anlarında da ürkütücü olan çok film bulamazsınız. bir hayat öyküsünü bir siyasi tarihe koşut olarak işleyen "persepolis" bunu beceriyor. sanki 2007 yılının istanbul'unda bu filmi izlemenin bir anlamı vardı bir yandan. halkın humeyni'nin tarafının halkın % 99.99'luk destekle iktidara gelmesi gibi! ama hayır, "not without my daughter" benzeri bir tek taraflı anti-propaganda filmi değil bu. güzel bir ülkenin içeriden samimi bir tasviri bu. güzellikleri ve kötü yanlarıyla. zira marjane strapi'nin aynı mizahi ama eleştirel bakışını avrupa'ya yöneltişini de izliyoruz "persepolis"te.


filmin en sıcak yanlarından birisi ise el altından alınan kasetlerdi. marji'nin iron maiden'dan aldığını sanırım hepimiz alıyoruz zaman zaman; umudu.


8/10



kelebek ve dalgıç giysisi (le scaphandre et le papillon, julian schnabel)

festivalin benim adıma sürprizi ve bu yılın en güzel filmlerinden birisi. locked-in sendromu denen bir illet, sol gözü dışında hareketsiz bırakmış jean-dominique bauby'yi. zaman içinde dünya ile iletişiminin tek metodunun alfabeyi ona okuyan hemşirelere göz kırparak harfler, sonra kelimeler, sonra da cümleler yazdırarak olabileceği ortaya çıkıyor.


konusu böyle anlatılabilecek bir film "my left foot"tan "mar adentro"ya bir dolu film geliyor akla. "kelebek ve dalgıç giysisi"ni benzerlerinden ayıran, duygu sömürüsü, aşırı didaktizm veya gözyaşı bombası olmak gibi unsurlardan uzak olması. bunu yapmamak için de jean-do'nun iç sesinden kimi olayları nasıl da kafaya aldığını görüyoruz ve bu da iyi sonuç veriyor. schnabel'ın ilk başarısı bu.


diğeri ise son derece temposuz bir filmi ağırlaştırmaması, akıcılığı hiç kaybetmemesi. öte yandan gerektiği zaman da izleyiciyi sıkmaktan korkmaması. zira izleyicinin kendini jean-do'nun yerine koyması da gerekli. daraldığımız, dayanamadığımız da oluyor ama bu anların her biri çok gerçekçi ve film adına değerli. üslubu içeriğin belirlediğine harika bir örnek oluyor film.


filmin sol gözden yansıtılan ilk dakikaları ise olanca zorluğuna rağmen son yılların en etkileyici açılış sekanslarından birisi kanımca. aklıma geldiği kadarıyla sadece geçtiğimiz yılın filmekimi'nde "free zone" natalie portman'ın arka koltukta gözyaşlarına boğulduğu plan-sekansı bu konuda "kelebek ve dalgıç giysisi" ile yarışabilir kanımca.


schnabel'in cannes'ı neden aldığı her sahnede açıkça belli zaten. gerçekten cesur bir yönetim var filmde, sevindirici olan ise bu cesaretin karşılığını almış olması.


aslında bu filme dair söylemem gereken çok şey var. içimden gelen ama, anlatamadığım. u2'nun "ultraviolet (light my way)"inin çaldığı andaki coşkusu gibi. acı dolu flashback'ler gibi. yalnızlık, sessizlik ve iletişim, umutsuzluk ve devam etmek, hayat ve ölüm üzerine lirik bir şiir bu, mutlaka izlenmesi gereken.


9 / 10

Sunday, October 7, 2007

siradisi bir aciyla senlenen siradan bir hayat..

Siradan hayatinin siradan bir gunu.. ya da siradisi hayatinin muhtesem olceklerde siradisi bir gunu..

Tercihin ilk secenek..

Kanepede uzanmis televizyon izliyorsun, agzin da bos durmuyor elin de, bir yandan kanal degistirirken diger yandan bir seyler atistiriyorsun, gozunu ekrandan ayirmamaya gayret ederek tabi ki.. reklamlarda kalkip milyonlarca saattir acik olan bilgisayarina bakiyorsun, hayatina ufak tefek renkler katacak yeni birseyler var mi diye, yeni bir mail, bir mesaj; ya da diger siradan insanlardaki siradan degisikliklere bakmakla yetiniyorsun, yetinmek zorunda kaliyorsun..

Bombos gecirdigini biliyorsun o saatleri, ama “nasil olsa daha iyi birsey yapamayacagina” dair kanaatin saglam, ikna ediyorsun yine kendini, devam ediyorsun yuzmeye sevimli bosluklarda.. sonra sacma sapan bir haber, sacma sapan bir bilgi silsilesi carpiyor yuzune birdenbire, uzaklardan..

“neden simdi, neden ogreniyorum ben bunlari yillar sonra.. yillar sonra onun hakkinda bilmem gerekenler bunlar miydi..”

Hem icindeki hem de etrafindaki bosluk icine dusmek uzere oldugun dipsiz bir kuyuya donusuyor birden.. belki de dusuyorsun yavas yavas, kim bilir..

“Kotu, cok kotu.. neden boyle, neden o, neden bu kadar erken.. kahretsin..”

Elinden birsey gelir mi acaba, gelmez herhalde, kimsin ki sen sonucta, ne yapabilirsin.. onun icin kimsin, o senin icin ne.. anlamsiz hayatina anlam katmaya mi calisiyorsun yoksa sadece.. icindeki huznun nedeni ne, o surekli acinin kaynagi ne.. neden mutluluklarin saniyelerle olculuyor.. neden gozlerin daha sik dolar oldu yaslandikca.. neyi telafi etmeye calisiyorsun peki.. ne gececek eline.. sart mi birsey gecmesi..

“Neden uzgun bu kadar.. tamam, biliyorum neden uzgun oldugunu, ama neden uzgun olmasi gerekiyor ki.. paylasabilir miyim onun huznunu.. benimkilere katabilir miyim bir kismini.. o kaldiramaz bu kadarini, cok gucsuz, hep oyleydi..”

Rahatliga veda ettin artik kesin bir bicimde, icinde yeni bir huzursuzluk, kolay kolay dinmeyecek yeni bir aci var.. bununla yasamayi ogrenmen gerekiyor.. ogreniyor musun..