Showing posts with label film festivali. Show all posts
Showing posts with label film festivali. Show all posts

Thursday, February 1, 2018

!f İstanbul 2018 tavsiyelerim

!f İstanbul 17. kez şehirde (hatta üç şehirde). 2018 yılında, gerçekten büyük iş. Sadece Türkiye'nin koşullarından bahsetmiyorum, 2018'de artık bir festival yapmak iyice "niş" bir hal alıyor. İnsanlar, filmleri ve belgeselleri evde izlemeye alıştı. Dahası, !f, takvimdeki yeri dolayısıyla biraz da dezavantajlı konumda, zira bazı filmler buraya gelene kadar "düşmüş" oluyor. Ama !f, farklı kimliği ve muhtemelen bu 17 yılda oluşturduğu bağlantılarıyla "konvansiyonel" bir festivalden beklenen yerin dışında durabiliyor. Siyasi, cinsel veya sinemasal olarak daha cesur, daha ayrıksı filmlerin adresi olmayı başarıyor. Bu anlamda, kendi yerini koruyor ve değişen zamanlara direnmeyi başarıyor. 

Bu yıl, Phantom Thread, Lady Bird ve The Florida Project sayesinde çok dikkat çekecek bir program var. Ama dip köşelerde pek çok farklı, bu festival dışında kolay kolay bulamayacağınız keşifler de (pardon, keş!fler) vaadediyor. Festivalin gerçek tadının oralarda gizli olduğu bile söylenebilir. Altta benim hemen her kategoride tavsiye ettiğim filmler var. Programınızı yaparken yardımcı olacağını düşündüm. İstanbul için bilet ön satışı 2-4 Şubat'ta, genel satışı 5 Şubat'tan itibaren başlıyor. Ankara ve İzmir için 16-18 Şubat ön satış, 19 Şubat normal satış. 

Keş!f
Hiçlik Fabrikası (A Fábrica de Nada)
Arap (Arabia)
Rüyaların Ötesinde (Dröm Vidare)
Aşkın Fantezi (High Fantasy)

Aşk & Başka Bi’ Dünya
Halepli Berber (Mr. Gay Syria)
Tanrı Uyuduğunda (When God Sleeps)

Galalar
Partilerde Kız Tavlama Sanatı (How To Talk To Girls At Parties)
İnsan Seli (Human Flow)
Mudbound
Phantom Thread
Sevmek Zamanı
Florida Project

!f Music
Amerikan Cenneti (American Valhalla)
David Bowie: Son Beş Yıl (David Bowie: The Last Five Years)
Amerikan Yerlileri Dünyayı Sarsar (Rumble: The Indians Who Rocked The World)

Oyun
A Ciambra
Ben Cadı Değilim (I Am Not A Witch)
En Güzel Ada (Most Beautiful Island)

Gökkuşağı
Devrimi Punk’lamak (Queercore: How To Punk A Revolution)
Prenses Cyd (Princess Cyd)

Sanat Hayat İçindir!
78/52: Hitchcock'un Duş Perdesi (78/52: Hitchcock's Shower Scene)
Etgar Keret: Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır (Etgar Keret: Based On A True Story)
Jane

!fKolik
Milla
İstila! (Invasion!)

Karanlık & Köşeli
Aç Gezenler (Les Affamés)
Bırakın Bronzlaşsın Cesetler (Laissez Bronzer Les Cadavres)
Şafaktan Önce (A Prayer Before Dawn)

!f Kült
Jübile (Jubilee)




Thursday, April 21, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (dört)

Festival bitti, notlar bitmedi (bitmek üzere!). Burada, festivalde izlediğim "yeni" filmlere dair son yorumlarım olacak. Son planım, "Gömülü Hazineler" bölümündeki filmleri yazmak. 

Festival günlükleri (1. bölüm) (2. bölüm) (3. bölüm)

Toz Bezi (Ahu Öztürk)
Ulusal Yarışmada en iyi film ödülünü kazanan “Toz Bezi,” İstanbul’da tutunmaya çalışan iki tane temizlikçi kadının hikayesini anlatıyor. Birbirine zıt karakterdeki iki karakteriyle dramın içine mizahı da ekleyen ve karasını birazcık hafifleten film, süresi ilerledikçe gittikçe çıkışsız bir noktaya gidiyor. Temelde maddi problemler gördüğümüz, ama sosyal ve politik bir çıkmazın içinde olduğumuz da aşikar. “Toz Bezi” duygu sömürüsü yapmayan ve kolay çözümler sunmayan iyi bir dram. Diğer yerli filmleri izlemediğim için yorum yapamayacağım ama aldığı ödül içime sindi diyebilirim. 

Gökdelen (High-Rise, Ben Wheatley)
Son yılların formda Britanyalı yönetmenlerinden Ben Wheatley, muhteşem bir kadroyla, JG Ballard uyarlaması çekiyor. Jackpot! O kadar da değil. Devasa gökdelenlerde yaşanan absürd bir distopyayı anlatışıyla aslında şu ana çok da uzak bir yere gitmiyor Wheatley. Ama Ballard’ın dünyasında fren yok: Çatışmanın, şiddetin, seksin ve depresyonun dozu sürekli artıyor. Filmin dünyasına girerseniz çok eğlenmeniz  ve Ballard’ın sınıf ayrımına dair alegorisinden keyif almanız mümkün. Ancak Wheatley, filmin ikinci yarısında size o dünyadan atmak için fazlasıyla çaba sarf ediyor. Yarattığı karmaşada kaybolmanız işten değil. Ben de ilk yarıda keyifle “başyapıt geliyor” diye koltuğumda yayılırken ikinci yarıdaki o karmaşada başı dönen ve bu filmi kaçmış bir fırsat olarak görenlerdenim.

Yılanın Kucağında (El Abrazo de la Serpiente, Ciro Guerra)
Daha iki ay önce Kolombiya adına En İyi Yabancı Film Oscar’ı için yarışan “Yılanın Kucağında,” iki akademisyeni Amazonlar’a gönderiyor ve bir şamanın eline teslim ediyor. Sonrasında bu karşılaşma, “Karanlığın Yüreği”ni anımsatan bir çatışma sunuyor “Yılanın Kucağında.” “Medeni” olan ve olmayan, “ilkel” olan ve olmayan, “doğal” olan ve olmayan… Temposuyla taviz vermeyen, görsel olarak insanın zihnine kazınan, sıradışı bir film. Çok yoğun ve zorlayıcı da olsa, katılmanızda fayda olan bir yolculuk, bir tecrübe.

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar (Songs My Brothers Taught Me, Chloe Zhao)
Alkolün yasak olduğu, tek katlı evlerin ve geniş boş alanların bulunduğu ve erkeklerin birden fazla kadınla evlendiği bir kasaba. Başka bir Amerika bu filmde gördüğümüz. Amerikan yerlilerinin özerk bölgesi Pine Ridge’de geçiyor film. Kameranın odağında bir abi ve kız kardeşi var. Abinin hayali, sevdiği kızla birlikte Los Angeles’a gitmek. Kızın derdi ise abisinden kopacak olmak. Küçük ama sıcak ve gerçekçi bir öykü izlediğimiz. Evet, Amerikan bağımsız sineması bu tip hikayelerde uzmanlaştı, ama bu filmde, daha önce görmediğimiz bir dünyada olmanın etkisi de var. Çok iddialı, yeri yerinden oynatan bir film değil belki ama izlediğinize mutlu olacağınız bir film.

Seni Seviyorum Hedi (Inhebek Hedi, Mohamed Ben Attia)
Hayatımda kaç Tunus filmi bilmiyorum ama aynı 12 saat içinde “Hedi” ve “Tam Gözlerimi Açarken”i izlemek ilginç oldu. Berlin’den En İyi İlk Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen film, içine kapanık, hiçbir zaman ailesinin sözünden çıkmamış, ama ne yaptıysa da başarılı abi kadar göze girememiş Hedi’yi anlatıyor. Düğününe birkaç gün var ve Hedi belki de hayatında ilk defa içinden geleni yapmaya karar veriyor. Aldığı ödülleri hak ettiğini düşündüm. İyi film. Biraz da birkaç yıl önce izlediğimiz, dostum Can Kılcıoğlu’nun filmi “Karnaval”ın Alis’i ile Hedi’nin aynı kişi olduğunu da düşünmedim değil!

Vahşi (Wild, Nicolette Krebitz)
Mayınlı Bölge, her sene hevesle daldığım bir bölüm. Kimi zaman yorucu veya zorlayıcı da olsa, insanın kendini test etmesi, sınırlarını zorlaması açısından önemli buluyorum. “Vahşi” de bu senenin en ilgi çeken filmlerindendi. Bir kadının karşılaştığı kurtla ilişki kurmaya başlaması, nereden baksanız ilginç bir film. Hikayenin ilerleyişinin sürprizlerini bozacak değilim, ama yer yer korkarak, yer yer anlamaya çalışarak izlediğiniz, bir garip zooseksüel (!) filmi bu. İyi mi? Kesinlikle. Her zevke göre mi? Asla. Sanatın biraz rahatsız edici, yorucu olmasını istiyorsanız o zaman tamam.

Yeraltı Kokusu (Underground Fragrance, Pengfei)
Biraz Tsai Ming Liang havası taşıyan bir Çin filmi. Elbette onun daha tempolusu. Görme yetisini kaybeden bir oğlan ile erotik danslar yaptığı gece kulübünden kurtulup normal bir hayata geçmeye çalışan kızın sıradışı ilişkisini anlatıyor film. Ancak yaşadıkları yer, yerin altında bir apartman. Yaşam ve çalışma koşullarıyla belirgin bir politik ton da içeren, hafif melankolik bir film. Yan öykülerden horozlu teyzeye dikkat! 

Yolculuk (Viaje, Paz Fabrega)
Hayatımda hiç Kosta Rika filmi izledim mi, bilmiyorum. Bu küçük, kısa aşk filmi (belki de aşk yerine romans demek gerekiyor), şehirde bir partide başlayıp kırsalda biten bir Latin “Before Sunrise”ı sayılabilir. Doğal ve keyifli diyaloglar, en eğlencelisinden en mahremine kadar yeni tanışan iki gencin romansına dair gerçekçi detaylar ve şık siyah-beyaz sinematografisiyle tatlı bir film. 

Monday, April 18, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (üç) - Musikişinas filmleri

Son yıllarda festivallerde müzik filmlerinin ağırlığı gittikçe büyüyor. Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde de Musikişinas bölümüyle temsil edildi bu ağırlık. Gösterilen sekiz filmin yedisini (Lecuona Çalmak haricinde) gördüm, ruhumu gıdayla doyurdum.

Miles Ahead (Don Cheadle)
Henüz ABD’de prömiyerini yeni yapmış, taptaze bir film. Hani belki bu bölümde diye ıskalayanlar olmuştur, gala filmlerinin pek çoğundan daha “gala filmi”ydi bu. Alışıldık biopic tarzından uzakta, Miles Davis’in 1970’ler sonundaki “kayıp” dönemine odaklanıyor Cheadle. Ve bunu da daha da alışılmadık şekilde yapıyor. Hareketli, kavgalı, kovalamacalı, tempolu bir şekilde. Macerası da var, komedisi de, elbette cazı da. Cheadle kameranın iki tarafında da çok iyi: Bu projeye tam anlamıyla tutkuyla yaklaştığı kesin. Gelecek yıl Cheadle bu rolle Oscar kovalıyor olabilir, hakkıdır da.

Doğuştan Kederli (Born To Be Blue, Robert Budreau)
Bir başka caz efsanesinin filmi. Ve yine, o efsanenin “düşüş” yıllarına bakıyor. Ethan Hawke’un Chet Baker’a hayat verdiği “Doğuştan Kederli”yi, “Miles Ahead”in aksine biraz daha tutkusuz, biraz daha klişe buldum. Baker’ın hem uyuşturucu, hem de sağlık problemleri nedeniyle müzikten kopması, dibe vurması ve yeniden yükselmesinin öyküsü bu. Daha geleneksel bir “biopic” olduğu için fazlaca etkilendiğimi söyleyemem. Ama müzik filmlerinin sıkı bir takipçisi olarak kaçırmak istemezdim. Benim gibi bir takipçiyseniz siz de atlamayacaksınızdır zaten.

İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Yağmur (Akounak Tedalat Taha Tazoughai, Christopher Kirkley)

Seçkinin en ilginç filmlerinden birisi, Tuareg dilinde “mor” kelimesi olmadığı için böyle isimlendirilmiş. Prince’in unutulmaz filmi “Purple Rain”in serbest bir uyarlaması olan film, Nijerli müzisyen Mdou Moctar’ın hayatından biyografik ögeler de taşıyor. Müziğin cep telefonlarıyla dolaşıma sokulduğu bambaşka bir alemde sanat, aşk, rekabet üzerine tatlı ve küçük bir film. 

Yabancıların Müziği (The Music of Strangers, Morgan Neville) 
Yo-Yo Ma’nın başını çektiği ve dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin kaynaştığı Silk Road Project’in (İpek Yolu Projesi) öyküsü bu. Ekip bir araya ilk geldiğinde 11 Eylül’ü yaşıyor, sonra üzerinden savaşlar, isyanlar geçiyor. Ekibin pek çoğu için ülkesinde hala savaş, baskı var. Suriyeli klarinetçi Kinan Azmeh’in dediği bir şey bende kaldı: “Ayaklanma ilk başladığında, düşüncelerim müziği aşmıştı. Müzikle ifade edemeyeceğim kadar yoğun şeyler hissediyordum. Müziğin nefesi yetmemişti adeta.” Açıkçası buna benzer bir ifadeyi 2015 için “Müziğin Öldüğü Yıl” dediğimde kullanmıştım. Pek çok farklı öykü, etkileyici müzikler ve karakterler var. Sinemasal değeri yüksek mi derseniz, yok ama dünyanın müziğine ilgi duyuyorsanız (özellikle “dünya müziği” dememeye çalıştım) izlemelisiniz. Projede Aynur'un da olduğunu ama kendisinin filmde görüşlerinin olmadığını ekleyeyim. 

Michael Jackson’ın Yolculuğu (Michael Jackson's Journey from Motown to Off the Wall, Spike Lee)
Spike Lee ve Michael Jackson isimleri bir araya gelince heyecanlanmanız doğal. Ama bu belgesel için beklentilerinizi kısmakta fayda var. Zira adından da anlaşılacağı gibi sadece “Off The Wall”a kadar gelen ve süresinin yarısını bu albümün şarkı şarkı incelemesine ayıran bir belgesel bu. Elbette bizim zamanımızın gördüğü en unutulmaz pop figürüne dair güzel doneler var, ama Jackson’ın ne kadar yetenekli olduğunu kabul etmek için bölge bir belgesele de ihtiyaç yok. Jackson’ı veya özellikle “Off The Wall”u sevenler için iyi bir belgesel, ama önemli bir müzik belgeseli olmadığı kesin.

Tam Gözlerimi Açarken (À peine j’ouvre les yeux, Leyla Bouzid)
Tunus’ta Yasemin Devrimi’nden hemen önce protest müzik yapan bir grubun kadın vokalisti olan Farah’ın hikayesine odaklanıyor “Tam Gözlerimi Açarken.” Polis, toplum, erkekler darken sıkışan, ayağa kalkmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor ve maalesef pek çok şey oldukça tanıdık da geliyor. Sinemasal ve hikayesel anlamda pek sıradışı değil belki, ama politik olarak bu sesi duymanızda fayda var kanımca.

Şehrin Müziği (Urban Hymn, Michael Caton-Jones)
Michael Caton-Jones, ticari ve eleştirel anlamda çöken “Temel İçgüdü 2”den 10 yıl sonra geri dönüyor. Hatırlarsınız, kendisi “Çakal,” “Bu Çocuğun Hayatı,” “Skandal” gibi farklı filmlerin hakkından gelen, iyi bir tür sineması yönetmeniydi. “Şehrin Müziği” de bir yetimhanede büyüyen bir kızla oradaki görevli arasındaki farklı bir tür anne-kız ilişkisine bakıyor. En çok müziğin “kurtarıcı” “sağaltıcı” etkisine eğilmesi güzel, Shirley Henderson ve Letitia Wright’ın arasındaki kimya başarılı ama filmin drama yanı da klişe kokuyor.

Friday, April 15, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (iki)


Festival notlarına bir başka filmle devam edelim (Kendi adıma kronolojik gitmiyorum. Musikişinas ve Gömülü Hazineler bölümlerini ayrıca ele almayı düşünüyorum).

Denizdeki Ateş (Fuocoammare, Gianfranco Rosi)
Gianfranco Rosi belgesel kökenli bir yönetmen, ama filmlerini izlediğinizde kurmaca mı yoksa gerçek mi izlediğinizi bilemiyorsunuz. İki janr arasındaki ayrımı bulandıran, çoğu zaman “hikaye”yi günlük hayatın monoton, ufak ayrıntılarında arayan bir yönetmen. Kendisini ilk olarak “Sacro GRA” ile tanımıştım; 2013’te Venedik’te Altın Aslan’ı kazandığında, festival tarihinde bunu başaran ilk belgesel olmuştu. Roma’nın tam ortasından geçen bir otoyolun hikayesiydi anlattığı. O yola temas eden hayatlara tanıklık ederek anlatıyordu hikayeyi. Burada da Lampedusa’ya aynı muameleyi yapıyor. Göçmenlerin Avrupa’ya açılan kapı olarak gördüğü bu umut adasının hikayesini anlatıyor. Büyük trajedileri de, içinde yaşayan teyzenin temizlediği balığı da, yerel radyonun DJ’ini de, adadaki ufak çocuğun göz bozukluğunu da aynı özen ve mesafeyle anlatıyor. Belki soğuk, böyle bir konu özelinde “kalpsiz” hatta sıkıcı gelebilir, ama o monotonluğun, “insan” ile koruduğu mesafenin içinde yakaladığı “hayat şiiri” son derece değerli.  

24 Hafta (24 Wochen, Anne Zohra Berrached)
Berlin’de Altın Ayı için “Denizdeki Ateş”le yarışan filmlerden birisi olan “24 Hafta,” son derece çarpıcı bir çıkış noktasına sahip: Karnınızdaki çocuğunuzun engelli ve sağlık sorunlarıyla doğacağını biliyorsanız ne yaparsınız? Kürtajın politik ve dini tartışmasına ucundan da girse, yönetmen Berrached’in asıl derdi işin insani boyutuyla. Oldukça duygusal, seyirciyi de film boyunca farklı köşelere gönderip duran bu filmi beğendim. Alman sinemasının parlak oyuncularından Julia Jentsch’in filmin duygusal ağırlığını da hakkıyla taşıdığını belirtmek lazım.

Ansızın (Auf Einmal, Aslı Özge)
Son yılların yükselen yerli yönetmenlerinden Aslı Özge, bu sefer Almanya’da çektiği “Ansızın” ile festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde. Gösterimin ardından soru cevap kısmının moderatörünün sorusu aslında oldukça özetleyiciydi: İlk iki filminde İstanbul gibi hareketli bir yerde hareketsiz ve durağan yaşamları anlatıyordu, burada ise çok sakin bir yerde gerçekleşen kaotik olayları resmediyor. Özge, filmini Almanya’da çekme sebebini, konuyu daha “nötr” bir ortamda anlatmak olduğunu söylüyor: “Evli bir kadının orada ne işi vardı?” sorusunun sorulmayacağı bir yerde. Ortaya çıkan, “kurban” ve “suçlu” rollerinin sürekli değiştiği, seyirciye sürekli ahlaki sorgulamalar yaptıran bir film. Görsellik ve anlatım olarak zaten çok sağlam bir işçilik var ortada. İzlemeye değer.  

Saraybosna’da Ölüm (Smrt u Sarajevu, Danis Tanovic)
Danis Tanovic, 2000’ler Avrupa sinemasının özel yönetmenlerinden birisi. Herkes onu Oscar’lı “Tarafsız Bölge” ile bilse de son yıllardaki “Cirkus Columbia” ve “Bir Hurdacının Hayatı” ile çok formda bir dönemini yaşıyor. Son filmi “Saraybosna’da Ölüm” sadece bir gün içinde ve sadece bir otelin içinde farklı olayları birleştiriyor ve bir Avrupa fotoğrafı çekiyor. Yukarıdakiler, aşağıdakiler; Boşnaklar, Sırplar; savaş isteyenler, barış isteyenler… Daha çarpıcı bir finali hak ediyor hiç şüphesiz, ama yine de filmin ritmi, sunduğu insanlık halleri ve bitmek bilmeyen tartışması sayesinde ilgi çekici hale geliyor. Yine de Tanovic’in en iyilerinden sayılmaz.

Küçük Adamlar (Little Men, Ira Sachs)

Son yıllarda Amerikan bağımsız sinemasının ergenlik öykülerine doydupunu düşünebilirsiniz ama buraya da bir şans verin. Son yıllarda iyi bir seri yakalayan Ira Sachs (Keep The Lights On, Love Is Strange), New York’lu (biri göçmen, biri beyaz) iki ailenin erkek çocukları üzerinden iyi bir damar yakalıyor. Biri içine kapanık, diğeri dışa dönük iki oğlanın dostluğu, iki aileyi kesiştiren bir ölümle başlıyor, ailelerin iş durumlarıyla etkileniyor. Özellikle Tony rolündeki Michael Barbieri’nin performansı dikkat çekici. 

Wednesday, April 13, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (bir)

Geçtiğimiz günlerde, Taksim’de plak dükkanı işleten bir arkadaşımla konuşuyorduk. Son dönemde dükkana gelen gidenin çok azaldığını söylüyordu. Pek çok kişinin Taksim’e çıkmaktan çekindiği bir zamandayız. İstanbul Film Festivali’nin de bundan etkilenmediğini söylemek güç. Dün gece “Ansızın” gösteriminde salonda önemli boşluklar vardı örneğin. Aslı Özge gibi, Türkiye’nin yeni kuşağının en parlak yönetmenlerinden birisinin yeni filminden bahsediyoruz. Bilirsiniz, genelde festival gösterimleri böyle Türk filmleri için (gerçi “Ansızın” tam olarak bir “Türk filmi” değil) bir prömiyer anlamını taşır ve gösterimler hınca hınç dolu olur.
Ne var ki, Nisan ayı hala İstanbul’un en güzel zamanı ve festival de bunun en önemli parçası. Haklı korkular bunu değiştirmiyor. En azından ben fırsat buldukça salonlara kaçmaya ve bu 11 günün tadını çıkarmaya çalışıyorum. İzlediklerimden bazılarını birkaç cümleyle anlatayım. (Boğmamak için dörder-beşerlik paketlerle yazacağım) 

Truman (Cesc Gay) 
Cesc Gay daha önceden bildiğim bir yönetmen değil. “Truman”la İspanya’nın en önemli ödülü Goya’ları silip süpürdüğünü biliyoruz. Ricardo Darin ve Javier Camara gibi iki büyük oyuncuya sırtını dayayan, içinde ölüm, aşk, dostluk, aile, babalık meseleleri olan, biraz komik, biraz ağlatan bir drama bu. İzleyen çoğu kimsenin beğeneceğini tahmin ediyorum: Sıkmıyor, zorlamıyor, duygulandırıyor işte. Son not olarak söylemeli: Ricardo Darin, burada kendisini çok zorlamayan bir performans sunsa da, dünya sinemasının en iyi oyuncularından birisi.

Bir Aile Filmi (Rodinny Film, Olmo Omerzu) 
Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Sloven yönetmen Olmo Omerzu’nun ilk uzun metrajı “Aile Filmi,” bir aileyi sarsan bir tatilin izini sürüyor. Soğukkanlı tarzı ilk başta Avrupa burjuvasının modern aile öykülerine yakın duruyor, örneğin bir “Force Majeure” geliyor diye keyifle yaslanıyorsunuz arkanıza. Ama film ilerledikçe olay örgüsü biraz inandırıcılığını yitirmeye başlıyor. Yönetmen biraz daha “az çoktur” mu deseymiş diye düşünüyorsunuz. Yine de ilerisi için ışık veren bir yönetmen olduğu söylenebilir.

Ezgiler Ezgisi (Song of Songs, Eva Neymann) 
Ukrayna’dan çıkma bu film, çocukluk aşkının saflığına, ve toplum içinde o saflığın yitimine bakıyor. Görsel açıdan muazzam olan film, metin ve mizansen düzeyinde teatralliğin, hatta giderek piyes seviyesinin ötesine geçemiyor ve etkisiz bir film olarak kalıyor.

Belgica (Felix van Groeningen)
Özellikle “Broken Circle Breakdown” ile dünya çapında bilinmeye başlayan Felix van Groeningen, “Belgica”da her gencin hayal ettiği şeyi gerçeğe döküyor: Bir bar açıyor. Bir küçük, bir de büyüyemeyen iki kardeşin açtığı mekan gittikçe popülerleşiyor ama hem mekanın, hem de karakterlerinin çıkardığı sorunlar boğuşa boğuşa bitmiyor. Dışarıda geçmiş bir gece gibi de kurguluyor filmini: Harika müzikler, güzel kafalar, seks, şiddet, eğlence. Keyifli vakit geçirmeniz garanti.

Midnight Special (Jeff Nichols) 
Jeff Nichols, “Shotgun Stories,” “Mud” ve özellikle “Take Shelter”la daha çok genç yaşta (şu an 37) üst üste istikrarlı olarak iyi filmler çekmeyi başaran bir yönetmen. “Midnight Special” onun daha büyük bütçelerle (ve daha fazla parlak oyuncuyla) çalışmaya başladığı dönemi sürdürüyor. Yine Amerika’nın  kırsalına “Take Shelter” gibi mistik/gerçeküstü bir boyut eklediği bir dünya oturtuyor. Anlattığı hikayenin gizemini açık ediş şekli, biraz “Donnie Darko”-vari atmosferi başarılı elbette, ama son kertede hikayenin vardığı nokta hiçbir şaşırtıcılık barındırmıyor; ya da öyküsünde okumalara imkan verecek katmanlar da sunmuyor. Daha önce izlediğimiz “özel çocuk” hikayelerine yeni bir şey eklemiyor. Bir Pazar günü evde izlenecek, sıkmayacak, üzmeyecek bir film ama Nichols’ın şu ana kadar koyduğu vaadin altında kaldığı kesin.

Thursday, March 3, 2016

!f İstanbul günlükleri - 2



  • !f İstanbul günlüklerinin ilk bölümü için tıklayın 
  • "2015 yılının en sevdiğim 50 filmi" listesi için tıklayın  


Aslında !f İstanbul üzerine yazdığım ilk yazıda ağırlıklı olarak her şeyi yazmışım. Festivalin son hafta sonunda izlediğim iki film, ödüller ve festival dışında izlediğim filmlerden bahsedip bu bahsi kapatayım. 

Keş!f jürisi, ödülü "Veşartî/Gizli" ve "Kaili Blues"a paylaştırmayı uygun bulmuş. Böylece dokuz yıllık Keş!f tarihinde ilk defa Türkiye'den bir film ödül almış oldu. SİYAD da "Gizli"yi ödüllendirdi. Benim izlediklerim arasında dikkate değer bulduklarım mistisizmle gerçekçiliği çarpıştıran "Kara At Hatıraları" ve stilize "MA" olmuştu. Ödüllendirilenler, izlemediklerim arasından çıktı, ikisini de bir şekilde bulup izlemek lazım. Aşk ve Başka Bi' Dünya bölümünün de kazananı İtalyan Pietro Marcello filmi "Kayıp ve Güzel" oldu, Jüri Özel Ödülü de festivalin en çok konuşulan filmlerinden, Berke Baş ve Melis Birder imzalı "Bağlar"a gitti. Kısalar arasında da İzleyici Ödülü'nün Yakup Tekintangaç'ın "Azad"ına gittiğini ekleyelim. 

Festivalin kapanış hafta sonunda "Yaramaz Bebek" hayal kırıklığı yarattı maalesef. Sebastian Silva imzalı film, Pablo Larrain'in yapımcılığı, kadrosunda Kristen Wiig ve TV On The Radio vokalisti Tunde Adebimpe'nin varlığıyla büyük merak uyandırıyordu. Çocuk sahibi olmak isteyen bir gay çift ve müstakbel taşıyıcı anne üçlüsü, iyi bir film vaadetmek için yeterliydi, ama zaten sallantılı giden film, son 20-25 dakikasında öyle bir saçmaladı ki anlatılmaz yaşanır. Yani Türkiye gibi bir yerde olsa, gay karşıtı anti-propaganda için çekmişler diyebilirdim. Gerçekten üzücü derecede kötü bir sondu. 

Neyse, festivalin sonu iyi oldu benim açımdan. "Çocuk ve Canavar" "Studio Ghibli yoksa biz varız" diyen, eğlenceli ve yaratıcı bir animeydi. "Karate Kid" veya "Creed" gibi filmlerde defalarca izlediğimiz usta-toy dövüşçü izleğine dokunurken hayvanların varlığıyla eğlenceli hale gelen, senaryosu çok derin olmasa da bunu yaratıcı detaylar ve zengin yan öykülerle zenginleştiren bir filmdi. Anime sevenler mutlaka tatmin olacaktır. 


Bu festival benim için keşif odaklıydı, deneysel, ters köşe filmleri kovalamaya çalıştım özellikle. Pek çoğunda da fazlasıyla tatmin oldum. Ama festivalin dışında da yakalanabilen pek çok filmden de bahsetmek isterim, çünkü 2015'in en iyilerinden bir kısmı da toplamdaydı. Mesela benim 2015'in en iyi filmi saydığım "Tangerine." "iPhone 5'le çekilen film" olarak biliniyor olabilir, ya da "başrollerinde iki transın olduğu film" olarak. Ama "Tangerine" bunlardan çok daha fazlasını yaptı. Biraz "Trainspotting"i ilk izlediğim zamanı (20 sene öncesini) hatırlattı. Bağımsız sinema korkusuz, çiğ ve sertken. "Tangerine" beni en çok bununla etkiledi: Yenilikçi dili, korkusuz tavrı, bir saniye bile nefes alma ihtiyacı hissetmeyen enerjisiyle. 

"Bir Genç Kızın Gizli Defteri" de bana öyle "taze" geldi. "Coming of age" hikayelerini fazlasıyla izledik, ama genç bir kızın tarafına çok nadiren geçtik. Bu kadar renkli ve yaratıcı bir genç kızın dünyasına ise daha da az tanık olduk. Bel Powley'nin olağanüstü performansıyla Kristen Wiig ve Alexander Skarsgard karşısında ezilmemesi de az iş değildi. Lily Tomlin'in perdeye unutulmaz bir lezbiyen karakter armağan ettiği "Grandma" da beni aynı şekilde etkiledi. Her iki filmin de kadın yönetmenlerin elinden çıkması tesadüf değildir herhalde. Kadınlar, perdedeki etkilerini gittikçe daha da güçlü hissettiriyorlar, endüstrideki önyargılar da hızla kırılmaya başlıyor. 

Geçen yılın en iyi animasyonu "Inside Out"tu belki, ama "Anomalisa" da başka bir yılda Oscar için iddialı olabilirdi. Charlie Kaufman duyarlılığı içeren bu film, karakterleri, depresif havası, seslendirmesindeki ustalıkla yarına kalacak bir iş. Lisa'nın "Girls Just Wanna Have Fun"ı söylediği sahne ise, neden bilmem, geçen yıl en içime dokunan sahnelerdendi. 



"Listen To Me Marlon" ve "What Happened, Miss Simone?" sanatçıların normlara uymak konusunda bugünkü kadar hevesli olmadıkları bir dönemden iki ikonu anlatan, çok özel belgesellerdi. Hani "Amy"nin günahını almayalım ama, (geçen yılın en çok konuşulan belgeseli olduğu için onu örnek veriyorum) Winehouse'tan çok daha etkileyici karakterler oldukları kesin. Bir kurmaca film de olsa "The End of the Tour"un David Foster Wallace'ını da Marlon ve Nina'nın yanına ekleyebiliriz. Jason Segel ve Jesse Eisenberg'ün karşılıklı döktürdükleri film, "Infinite Jest"in çıkmasından hemen sonrasında geçiyor ve erkek rekabetinin sinemada pek deşilmemiş taraflarına odaklanıyordu. Bir başka ekzantrik erkek, Kurt Cobain de "Montage of Heck"te perdeye yansıdı. Hayatını çok iyi de bilsek, Kurt'ün "ev hali"ni görmek, en mahrem hallerini izlemek, en editsiz ses kayıtlarını dinlemek özel bir deneyimdi. 

Pek içine giremediklerimden de bahsetmeli: Hou Hsiao-Hsien sinemasını çok severim, ancak nefes kesici görselliğine karşın "Suikastçi"nin içine giremedim mesela. Gaspar Noé'nin "Aşk"ından da bahsedeyim biraz: Gündeme sadece seks sahneleriyle gelmesine karşın "Aşk" aslında bir aşk filmi, daha doğrusu bir "aşk acısı" filmi. Film en çok baş karakterin kendi başına (iç sesiyle) kaldığı anlarda gerçek hale geliyordu. Geri dönüşlerin bir kısmı yıkıcı etki yaratsa da, filmin süresi ve seks sahnelerinin odak dağıttığını düşündüm. Gaspar Noé'nin yönetmenlik gücüne hayran olan ve "Enter The Void"ı 2000'lerin en yaratıcı sinema deneyleri arasında sayan biri olarak elindeki materyale haksızlık ettiğini düşündüm. 

Friday, February 26, 2016

!f İstanbul günlükleri - 1


!f İstanbul, 15. yılına yakışır bir programla geldi. Şu ana kadar izlediklerimden notlar burada. Festivalin sonuyla birlikte ikinci posta da buralarda olacak. 

James White (Josh Mond) 
Geçen yılın en iyi bağımsız filmlerinden biri olduğunu duyuyorduk, övgülerin haklı olduğunu da test edip onayladık. “Girls” çıkışlı Christopher Abbott ve “Sex and the City”nin Miranda’sı Cynthia Nixon, son yıllarda perdenin gördüğü en iyi anne-oğullardan birisi olmuşlar; James ve Gail rolünde. James’in ailevi problemlerle boğuşmasını, bolca alkol alıp dağıtmasını, bütün bunlar olurken dikiş tutturmaya çalışmasını izliyoruz film boyunca. Belki “20’lerindeki New York’lu gencin tutunamama öyküsü” benzeri çok şey izledik, ama Josh Mond, iki oyuncusunun da katkısıyla, samimi, gerçek bir şey yakalıyor burada. Çok şık film, ilginize layık.  

Sonita (Rokhsareh Ghaemmaghami)
Sonita gencecik bir kız: Taliban’dan İran’a kaçmış ama ailesinin bir kısmı hala Afganistan’da. Onu hayata bağlayan şey, müzik. Oldukça da yetenekli bir rapper. Başlık parası derdini anlattığı “Satılık Gelin” adlı parçası bunun kanıtı. Varolma mücadelesi sırasında belgesel yönetmeni Ghaemmaghami de devreye giriyor, filmin öznesi ile nesnesi bulanıklaşıyor. Sonita’nın Afganistan’a gönderilmesinin tartışıldığı bir sahnede, kameraman ve sesçi de muhabbete dahil oluyor, fikirlerini ortaya döküyor: Dördüncü duvarı bırakın, evde taş üzerinde taş kalmıyor (Bu anlamda bir başka İran filmi “Taksi”nin finalindeki gül sahnesi de geliyor tabii akıllara). İranlı yönetmenlerin sinemaya ve politik öykülere yaklaşımı gün geçtikçe daha çok ilgimi çekiyor, belki malum sebeplerdendir. Ama bunun ötesinde de, “Sonita,” müziğin gücünün, şarkılarda gerçeği anlatma tutkusunun en çarpıcı ifadelerinden birisi.  Dilerim ki bu filmi daha fazla insan izler, dilerim ki Sonita hayal ettiği yerlere gelir ve hikayesi dünyanın buralarındaki pek çok kişiyi, özellikle kadınları etkilemeye devam eder.

Tig (Kristina Goolsby, Ashley York)
Tig Notaro, Amerikalı bir komedyen. 2012 yılında kanser olduğunu öğrendi, annesini kaybetti, hayatının aşkını buldu ve kariyerini değiştiren bir performansa imza attı. Netflix için hazırlanan bu belgese, Notaro’nun hayatını ve kariyerini tepeden tırnağa değiştiren o bir seneye odaklanıyor. “Mizah travmalardan beslenir mi” gibi bir sorudan ilerliyor belki ve bir yandan onun en mahrem anlarına da eğiliyor. Yeri yerinden oynatan bir belgesel değil, ama benim gibi Amerikan komedyenlerine özel bir ilginiz varsa dikkatinizi çekecektir.

Blur: New World Towers (Sam Wrench)
Daha “No Distance Left To Run”ı izleyeli beş sene olmuşken yeni bir Blur belgeseli ne söyleyebilir, bilmiyordum. “New World Towers,” grubun bir araya geldiği ve sonradan “The Magic Whip” albümüne dönüşecek Hong Kong kayıt seanslarına eğiliyor. Ve ardından gelen Hyde Park konserine. Belgeselin içeriği, “No Distance”a kıyasla zayıf da olsa o konseri izlemek çok güzel geldi, zira geçen yaz ben de o konserdeydim. Onun ötesinde, grubun koyu hayranları dışında çok önemli bir belgesel sayılmaz. Graham Coxon’ın “Whatever”ı söylemesi ve Damon Albarn’ın şu sözleri dışında: “Bir tarafım ‘Blur olmadan nasıl yaşayabilirim?’ diye soruyor, bir yanım da ‘Bunun sonsuza dek sürmesini bekleyemezsin’ diyor. Bu da beni üzüyor çünkü ‘sonsuza dek,’ ‘sonsuza dek olmamasından’ daha iyi.”  



MA (Celia Rowlson-Hall) 
Yönetmen, koreograf ve dansçı: Celia Rowlson-Hall’un bu üç sıfatı da, ilk filminde kendini sonuna gösteriyor. Rowlson-Hall, kendisinin canlandırdığı Meryem Ana’yı günümüze getiriyor, Amerika’nın ortasına bırakıyor. Başına gelenler, tuhaf, absürd, komik, acı verici. Bütün yolculuğu diyalogsuz aktarıyor, bildik tabirle “görüntülerle düşünüyor.” Renk paleti ve çerçeveleri, ilk film çaylaklığını hissettirmeyen yetkinlikle. Kimilerine zorlayıcı gelebilir, ama özgün bir ilk filmle karşı karşıyayız. İzlediğim kadarıyla Keş!f ödülünün de en kuvvetli iki adayından biri.

Uncle Howard (Aaron Brockner) 
Howard Brockner, henüz 35. yaşgününden 72 saat önce hayatını kaybetmiş bir yönetmen. 1989’daki ölümüne kadar iki belgesel, bir de kurmaca film sığdırmayı başarmış hayatına. Çektiği filmler, özellikle Burroughs belgeseli, onun 1980’ler New York kültürel hayatına girmesini sağlamış. Düşünün, Burroughs’la, Ginsberg’le, Patti Smith’le, Andy Warhol’la aynı ortamda bulunuyor, filminin sesçisi Jim Jarmusch, görüntü yönetmeni Tom DiCillo zaten. “Amcam Howard” hem pek bilinmeyen, yolun başında kesilmiş bir kariyerin öyküsünü anlatıyor, hem de arşiv görüntüleriyle bahsettiğim dönemin sanat ortamına eşsiz bir bakış sağlıyor. Ama en önemlisi, filmin yönetmeni Brockner’ın amcasına sevgi ve özlem dolu bir mektubu oluyor. Tüm bu unsurlar filmin ayrı arı değerli olmasını sağlıyor.

Der Nachtmahr (Akiz) 
Tam bir arthouse psikolojik korku filmiyle karşı karşıyayız. Yüksek volüm ve epilepsi krizleri yaratabilecek renk patlamalarını da ekleyin. Durun… Göründüğü kadar korkutucu değil. Tina’ya görünmeye başlayan bir yaratık söz konusu. Yönetmen Akiz burada ilginç bir şey yapıyor: Yaratığı ilk başta bir korku unsuru veya Tina’nın şizofreni belirtileri olarak sunarken yavaş yavaş size taraf değiştirtiyor. Spoiler’a kaçmamak için duruyorum, ama biraz tedirgin olmaktan çekinmiyorsanız, psikolojik korku filmlerini ve onlarda okumalar yapmayı seviyorsanız sizi tatmin edecektir.

Kara At Hatıraları (Shahram Alidi)
Bazı coğrafyalarda ölüm hikayenin sonu olmuyor. Başka trajedilerin, maceraların başlangıcı oluyor. Bu yanıyla “Güneşe Yolculuk”u anımsatıyor “Kara At Hatıraları.” Yeşim Ustaoğlu’nun filmi kadar usta işi olmasa da, katı gerçeklikle mistisizmi birleştirmesi, bazı sahnelerin gerçekten atın hafızasında geçmesi gibi sıradışı işler yapıyor Alidi. Filmde rol alan Berrak Tüzünataç ve Vildan Atasever’in yaptıkları işin, böyle bir zamanda kolay olmadığını da eklemek gerek, takdire şayan. İçinde bulunduğumuz iklimin de etkisiyle Keş!f ödülünü alacağını tahmin ediyorum. Ama asla hak etmediği söylenemez. 

Kırıntılar (Miguel Llanso) 
Bugüne kadar gördüğünüz tüm post-apokaliptik filmlerden daha düşük bütçeli, alt perdeden bir işle karşı karşıyayız. Etiyopya’da geçen ilk distopya da olabilir. İnsanların tanrı yerine Michael Jordan’a taptıkları, bugünün ikonlarının mitoloji haline geldiği bir çağın resmedildiği ilk film de olabilir. “Kırıntılar” böyle ilginç birkaç çıkış noktasına sahip, ama 68 dakika boyunca bu birkaç satırda anlattığımın ötesine pek de geçilmiyor. İspanyol yönetmen Miguel Llanso, konuyu pek derinleştiremeden ya da yeterince eğlenceli hale getiremeden bırakıyor.

Wednesday, April 23, 2014

33. İstanbul Film Festivali Günlükleri (üç)

İki yıl önce festivalin en parlak filmi kuzeyden gelmişti, “Oslo,31 Ağustos.” Bu yıl da en iyilerden birisi onun ardındaki isimden çıktı. “Oslo, 31 Ağustos”un (ki 2012’de en sevdiğim filmdi) senaristi Eskil Vogt’un ilk uzun metrajı, yine yaratıcı, yine içsel gözlemler ve fantezilerle dolu. Ama “Oslo”nun katı ve soğuk gerçekçiliğinin aksine hayaller ve kabuslarla iç içe geçen, sürreel, güldüren ve korkutan bir film var. Gerçekliğin yeniden kurulmasıyla biraz Christoffer Boe’nin ilk iki filmi “Reconstruction” ve “Allegro”yu anımsatıyor. O filmlerin ilki de 2004’te festivalde Halk Ödülü almıştı, “Körlük” de Altın Lale’yi sonuna kadar hak ederek aldı.
Çekme Kaset notu: 8

Metalci (Málmhaus)
Kuzeyden gelen bir başka harika film de “Metalci”ydi. İzlanda’nın bir köyünde, çok genç yaşta ağabeyini kaybeden Hera’nın hikayesiydi, izlediğimiz. Hera, ağabeyinin ölümü sonrası heavy metale sarılıyor. Hem ağabeyi genç bir metalci olduğu için, hem de heavy metalin karanlığı, Hera’nın içinde bulunduğu ruh halini çok iyi yansıttığı için. Yönetmen Ragnar Bragason, bazı sahnelerde genç Hera’nın metalciliğiyle gülümsetse de, çoğu zaman bu müziğe büyük saygı duyuracak anlar yaratıyor: Hera’nın abisinin mezarında gitar çaldığı an gibi. İçerdiği göndermeler ve müzikleri sayesinde öncelikle metalciler için kaçırılmaz statüsünde, ama genel olarak müzikseverlere, Kuzey sinemasını sevenlere ve giderek, biraz hüzünlü ve biraz umutlu bir film izlemek isteyen tüm sinemaseverlere tavsiyemdir.
7.5 


Üçleme (Triptyque)
Robert Lepage, hem sinemada, hem sahnede yönetmenlik yapan, oyunculuğu ve yazarlığı da ekleyince Kanada’nın en önemli sanat figürlerinden birisi. Daha önce çeşitli filmlerde kamera arkasında çeşitli görevler almış olan Pedro Pires ile birlikte yaptıkları “Üçleme,” adı üzerinde, üç karakterin birbirleriyle kesişen mini öykülerini anlatıyor. Şizofren kitap satıcısı Michelle, beyninde tümör olan şarkıcı Marie ve alkol problemleri yüzünden mesleğini kaybeden cerrah Thomas. Kusurlar, hastalıklar, beyin, kalp, sanat, bilim üzerine düşünme fırsatı sunan yaratıcı ve özellikle sanat tarihine göndermeler içeren detaylar açısından zengin bir senaryo. Oyunculuklar ve görsellikler konusunda televizyon filmi çizgisinin çok üstüne çıkmasa da özenli bir film, iyi bir seyirlik.
6 

Her Şey Olacağına Varır (Las Cosas Como Son)
Norveçli bir genç kadın, gettolarda ders vermek üzere Şili’ye gelir. Kaldığı pansiyonun ev sahibi ile aralarında tuhaf bir ilişki başlar. Hayır, bahsedilen aşk ilişkisi değil, belirgin bir gerginlik, git-gellerle, bazen keyifli sohbetlerle, bazen tartışmalarla geçen bir ilişki. Soğuk ülkeden gelen sıcak kadın ve sıcak ülkedeki soğuk adam sayesinde stereotipleri tersyüz etmesi, gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki belirsiz kast sistemi gibi konuları düşündüren, küçük, sevimli bir film.
6

Sürü


Son yıllarda İstanbul Film Festivali’nin sinema kültürü adına en faydalı işlevlerinden birisi Türk sinemasının geçmişine dair yaptığı vurgular. Her yıl restore edilip gösterilen bir klasik, “Anısına” bölümü derken bu yıl Yeşilçam’ın 100. Yılı için “Bu İkiliye Dikkat” kısmı bu misyonu iyice perçinledi. Son yıllarda “Bereketli Topraklar Üzerinde,” “Hakkari’de Bir Mevsim” gibi filmleri büyük perdede izleyebilmek özel deneyimlerdi. Bugüne kadar hiç izlemediğim “Sürü”yü görmek de öyle oldu. Yılmaz Güney ve Zeki Ökten’in filminin 35 yıl sonra dahi nasıl kuvvetli olduğuna inanmak kolay değil. Müthiş oyunculuklar, çok etkileyici bir sinematografi, birkaç nokta dışında ajitasyondan özenle kaçınması önemliydi. Politik ya da toplumcu gerçekçi sinemada bir başyapıt.
8.5 

Dünyada 20.000 Gün (20000 Days On Earth)
Nick Cave: Dünyadaki en karizmatik insanlardan birisi. Her şeyin kaydedildiği, her anın makarasının yapıldığı ve her şeyin içinin kısa sürede boşaltıldığı zamanlarda bile gizemini korumayı başarmış bir mit/karakter. Yarı belgesel, yarı kurmaca bu filmde, Cave belki de ilk kez, yönetmenler Iain Forsyth ve Jane Pollard ile birlikte o gizem perdesini aralıyor. Yatağından kalkıyor ve “Bu, dünyadaki 20.000 günüm” diyor. Bir belgesel değil, çünkü ilk gününden alıp Nick Cave’i incelemiyor. Kurmaca da değil, çünkü Nick Cave’in fotoğraflara bakarak kendi geçmişini yorumlaması gerçek. Bir terapist koltuğunda kendini anlatması da. Cave’in hayranları için kaçırılmaz bir iş.
7
Hepimizin Sevgilisi (U ri Sunhi)
Hong Sang-soo, son yıllarda festivallerde mutlaka karşımıza çıkan bir isim. Yılda iki film çektiği için mutlaka denk geliyor yani. Isabelle Huppert’li “Başka Bir Ülkede” biraz genel çizgisinin dışında, ama onu da dahil ederek filmlerinin ortak ruhundan bahsedebiliriz. “Hepimizin Sevgilisi”nde de komik durumlara düşen ve bunun farkında olmayan karakterler var. Bilinçli olarak özensiz çerçeveler, uzun ve kesintisiz doğal diyalog sahneleri ile yönetmenin iyice Woody Allen’a yaklaştığı bir film olmuş. Keyifliydi.
6 

Sokak Köpekleri (Jiao You)
Batıya Yolculuk (Xi You)
Tsai Ming-Liang’la ilgili sevdiğim bir anım var: Hafta içi bir sabah seansında Emek’te “Elveda Sinema”yı izliyoruz. Kesintisiz bir plan izlediğimiz. Bir adam kapanan sinema salonunu son kez süpürüyor. Tüm sıraları tek tek süpürdükten sonra çerçeveden çıkıyor ve boş salonu bir süre daha izlemeye devam ediyoruz. O sırada bizim salondaki genç bir kadının “Aaaah ah!” diye alaycı bir nidası duyuluyor, tüm salon kahkaha atıyoruz. O sahne bir süre daha devam ediyor.
Tsai günümüzün en kendine has yönetmenlerinden biri. Hiçbir filmi kolay değil: Uzun, sessiz, hareketsiz ve kesintisiz planlarının izleyiciyi tükürüp filmin dışına atmışlığı çoktur. Ama çoğu zaman filmlerinde emeğin karşılığını veren bir plan bulunur mutlaka. “Delik”in mükemmel finali, “Yalnız Uyumak İstemiyorum”un suda süzülme sahnesi, “Serseri Bulut”un hınzır sonu gibi. Bu anlamda neredeyse iki buçuk saatlik “Sokak Köpekleri”nin zorlayıcı olması şaşılacak şey değil. Ama geleneksel anlatıyı neredeyse tamamen reddetmesi, başı sonu belli bir öykü anlatmak yerine parçalanmış bir evliliğin sonrasında adamın ve çocukların hayatına dalması, bunu da kilit sahneler üzerinden değil, uyumak, yıkanmak, yemek yemek gibi gündelik eylemleri resmederek yapıyor. Ailenin yoksunluğu ve yoksulluğu kimi zaman insanın içine işleyen sahneler barındırsa da, Tsai asıl etkisini her zaman olduğu gibi sıradışı sahnelerinden alıyor: Babanın bir lahanayı sevdiği ve daha sonra parçaladığı bir sahne gibi örneğin. Burada lahana, bitmiş bir evliliğin metaforu olabilir. Herhangi bir Tsai filmini izlememiş birisi için söylediğimin absürd geldiğinin farkındayım ama bu admaın sinemasında vardır bu. “Serseri Bulut”ta karpuz da bir metafordu örneğin.
Finale geldiğinde yine bir zirve yapıyor Tsai: Ama bu zirve yukarıda bahsettiğim filmlerdekiler kadar vurucu değil kanımca. Neredeyse 25 dakikayı bulan iki kesintisiz planla filmine tutunan son izleyicileri de sallayarak dökmek, kalanlarla devam etmek niyetinde. Bunlar filmini sevmek ya da sevmemekle alakalı değil. Zira bu adamın filmlerini oflayarak puflayarak da izleseniz, zihninize öyle bir kazınıyor ki, yıllarca unutamıyorsunuz. Dolayısıyla “Sokak Köpekleri”ni de, yaklaşık 50 dakikalık meditatif bir deneyim olan “Batıya Yolculuk”u da puanlandırmamın anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Meydan okuyucu sinemayı sevenler, ya da farklı sinema dillerine merak duyanlar mutlaka izlemeli. Daha sonra geriye dönüp "Delik," "Elveda Sinema," "Orada Saat Kaç?"a da bakarsınız. 

Friday, April 18, 2014

33. İstanbul Film Festivali Günlükleri (iki)

Istanbul United
Gezi, hayatımızın orta yerinde bir milat. Geçen yılın başlarında olan bir olayı düşünün, en alakasız olayları bile “Gezi’den önceydi” diye hatırlamaya başladığınızı göreceksiniz. Etkisi ne oldu, ne değiştirdi, ne getirdi, ne götürdü tartışmaları yapılabilir, epeyce de yapıldı. Gezi’nin en çarpıcı olaylarından birisi de şüphesiz İstanbul United’dı: Tamamen 31 Mayıs günü içinde internetten yapılan çağrılara taraftarlar gruplarının cevap vermesi ve o akşam Taksim’de olmaları gibi son derece spontane gelişen bir birleşmeydi. Sonrası? O biraz tartışmalı. İstanbul United yaşayacak mı, örneğin bir e-bilet uygulamasına karşı, birleşik kalmaya devam edecek mi göreceğiz. Ama en azından artık bir filmi var.
Gezi Parkı protestoları, insanların kaydetme, paylaşma imkanları ve arzularının zirvede olduğu bir döneme denk geldiği için elimizde bolca görsel malzeme var. Bunların hala sağlıklı bir editten geçirilmiş haline ihtiyacımız var. “Istanbul United” o film değil ama. Önce Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının karşılıklı nefretini ve rekabetini irdeliyor, daha sonra da 31 Mayıs’a geliyor. Ama belgeselin anlatımı sorunlu: Kronoloji tutmuyor, olay akışı dağınık. Olayları içeriden yaşamayan birisinde yanlış intiba uyandırabilecek pek çok sorun var. Bunun yanında “çArşı’nın rolünün hakkı verilmemiş” eleştirisi yapıldı, bence oraya takılmak yersiz, ama İstanbul’un semtleri, taraftarların semtlere dağılımının bile iyi anlatılmamış olduğu gerçeği vardı. Filmde bu anlatılmayınca, Galatasaray taraftarının “Yalnız olmadığımızı öğrendik. Artık biliyorum ki, bir gün bir sorun olursa köprüyü yürüyerek geçecek insanlar var” demesi bile havada kalıyor. Filmdeki en güzel quote buydu ve Gezi’den bize kalan his de buydu aslında: Yalnız değiliz. Ama hikayemizi daha iyi anlatacak insanlara hala ihtiyacımız var.
Not: Protestolardan bazı görüntüleri izlerken çok rahatsız oldum. Galiba ne kadar heyecan verici de olsa, o günlerde yaşadıklarımızın fiziksel boyutuyla çok hazır değilim.
Çekme Kaset notu: 4

 
Yüksek Risk (Starred Up)
Geçen yılın en iyi eleştiriler alan bağımsız filmlerinden birisiydi, izledikten sonra gördüm ki, aynı zamanda tüm zamanların en sert hapishane filmleri arasına da girer. Yönetmen “Perfect Sense” ve “You Instead”den bildiğimiz David Mackenzie, ama asıl bahsedilmesi gereken, senarist Jonathan Asser. Kendisinin hapishanede terapist olarak geçirdiği yıllardaki izlenimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı senaryosu filmin belkemiği. Çocukluğu parmaklıkların ardında geçirmiş Eric Love’ın hikayesi, hem şiddetli ve rahatsız edici, ara ara komik ve çokça duygusal. Çoğu hapishane filminde bir katarsis vardır, fakat Mackenzie ve Asser seyirciye rahatlama sunmuyor. Mutlaka görülmeli, ama kolay bir deneyim olmayacağı muhakkak.
7.5

Ida
Festival sayesinde sinemasına iyice aşina olduğumuz isimlerden birisi Pawel Pawlikowski. “Aşk Yazım” ve “Gizemli Kadın” ilginç fikirlere sahip ama sanki olabilecekleri kadar büyük olamayan, iyi filmlerdi. “Ida” ise, kanımca, Pawlikowski’nin en iyi işi. Siyah beyaz estetiğine karşın ağırlık merkezi algımızı bulandıran kadrajları ve hızlı kurgusuyla izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Savaş sonrası Polonya’da bir rahibe olarak büyütülen Ida’nın teyzesiyle ve bilmediği geçmişiyle tanışmasını anlatıyor. Çoğu anında siyasetten kaçınıyor, psikolojiye odaklanıyor. Kimisinde finale doğru yönetmenin biraz kurguyu alelacele toparladığı hissini uyandırabilir, ama genel olarak ekonomik yazılmış ve çekilmiş bu filmi beğendim.
6.5

Walesa (Walesa: Czlowiek z nadziei)
“Ida”dan hemen önce, yine Atlas Sineması’nda ve hemen hemen aynı koltuklarda izlediğim bir başka Polonya filmi. Ülkenin en büyük ustalarından Andrzej Wajda, sağlık sorunları yüzünden kendisine sunulan Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü almaya gelemedi. Ama 88 yaşındaki Wajda’nın, Lech Walesa’yı anlattığı filminde formda olduğunu yadsımak imkansız. Walesa’ya saygı dolu, ama yine de son derece ölçülü bir bakış atıyor Wajda: Filminde siyasi bir liderin ailesini nasıl ikinci plana attığını özellikle vurguluyor örneğin. Filminde ritim duygusu çok kuvvetli, oldukça uzun bir süreye yayılan bir hikayeyi hem kilit noktalarıyla, hem de sarkıtmadan, yormadan anlatmayı beceriyor. Yakın tarihin önemli figürlerinden ve önemli hareketlerinden birisine (Dayanışma – Solidarnosc) ilgi duyanlara önerilir.
6.5

Çevreyolu (Sacro GRA)
Bir belgeselin Venedik’te Altın Aslan alması görülmüş şey değildi, Gianfranco Rosi’nin “Sacro GRA”sına kadar. Roma’yı çevreleyen GRA’nın kestiği hayatlara eğiliyor Rosi’nin kamerası: Aslında bir belgeselle minimal sinemanın arasındaki sınırları da epeyi bulandırıyor. Küçük hikayeler, gündelik hayattan diyaloglar, rol yapmayan amatör oyuncular. Kimi zaman birbirleriyle bağlantısız hayatları izlerken amacı sorguluyor insan şüphesiz, filmin dağıldığını hissediyor. Ama finale geldiğinizde böcekleri ve ağaçları inceleyen adamın konumunda buluyorsunuz kendinizi, insanlığın kaosuna dair, bazen küçük saflıklara gülerek, dolaysız hayatlardan mutlu olarak, bazen sıkılarak, bazen gerilerek. İçerikten çok yönetmenin belgesel ve kurmaca arası tarzını sevdiğimi belirtmem gerekiyor.
6

Altın Kafes (La Jaula De Oro)
Göç, gittikçe daha çok yer kaplayan bir konu sinemada. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ekonomik problemler, siyasi ve sosyal baskılar sonucu daha iyi bir hayatı düşleyenlerin filmlerini izliyoruz. Bunların bir kısmı varılan yerdeki mücadeleleri anlatırken, bir kısmı yolculuğun, mücadelenin kendisine odaklanıyor. Bugüne kadar “21 Gram”dan “Gone in 60 Seconds”a pek çok farklı filmde teknik görevler alan Diego Quemada-Diez’in filmi de üç çocuğun Guatemala’dan ABD’ye ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Aralarındaki ilişkilerin çocuksu git-gelleri sayesinde çoğu zaman asıl amacın Yeni Dünya’ya ulaşmak olduğunu unutuyorsunuz, onların unuttuğu gibi. Belki bu daha iyidir, vaadedilen cennetin de bir vaha olduğu düşünülürse. İzlenmesi gereken bir yol filmi.
7

Elyazmaları Yanmaz (Dast-Neveshtehaa Nemisoosand)
Çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi "Türkiye İran olur mu?" paranoyalarıyla geçirdik. 2014 yılındayız, İran olduk mu bilmiyoruz ama fena halde benzeştiğimiz noktalar var. Muhammed Resulov'un Cannes'da ödül alan filmi "Elyazmaları Yanmaz" bir politik gerilim olarak bu ülkede, tam da bu zamanda izlendiğinde daha çok etki yaratacak bir film bu yüzden. 1995'te yaşanan bir olaydan yola çıkarak yazılan öyküde, susturulan, sansüre uğrayan yazarlar, işkence, tehdit ve faili meçhuller var. Bir de gemiyi terk edip karşı tarafa geçen, üstelik yeni ekibinin en büyük neferi olanlar. Baskı, yaratıcılığı tetikledi hep: İranlı yönetmenler, sansürden kaçmak için semboller, yaratıcı teknikler denediler. Ama ülkesini terk etmek zorunda kalanlar da oldu. "Elyazmaları Yanmaz" tüm bu ürkütücü manzarayı ustalıkla ve rahatsız ederek resmediyor. Peki bizim için hiç mi umut yok derseniz, var: Bir sahnede Kian, devletin hedefindeki usta yazara dönüp "Mücadele ederek bir şeyleri değiştirme dönemi kapandı, 40 yıl öncede kaldı artık" diyor, "Gençler artık siyasetle ilgili değil. Haz, hız, Facebook ve Twitter peşindeler." Türkiye bu evrimi tersine yaşadı. Gençlik yeni yeni politize oluyor. Bu bile umut sebebi. 
7.5

Her Şey Düzelecek (Tore Tanzt)
"Elyazmaları Yanmaz" çıkışında dağılan psikolojim için doğru ilacın Almanya'dan gelmediğini filmin çıkışında anlayacaktım. "Her Şey Düzelecek," umutlu ismine karşın gittikçe kararan, sert bir film. Hamburg'lu Jesus Freaks grubunun bir mensubu Tore. Hz. İsa'yı takip ediyorlar ama dinlere kızgınlar. Alkol almıyorlar, evlilik öncesi sekse karşılar ama punk seviyorlar. İsa'yı takip etmenin güzelliklerini anlatan punk şarkıları bunlar ama. Tore bir gün grupla yollarını ayırıp bir aileyle kalmaya başlıyor ve yaşadıkları inancını test ediyor. Hıristiyanlığın "öteki yanağını uzatma" prensibi ve inancının gereği olan yaşadıklarını kabul edip isyan etmeme, izleyiciye çok zorlayıcı bir 100 dakika vaadediyor. İlginç şekilde Ulrich Seidl'ın Cennet üçlemesindeki başlıklarla adaş üç bölümden oluşan film, bir Haneke filmi yıpratıcılığında. 
6 

Laurence Anyways
İki çok zor filmin üzerine 160 dakikalık bir filmi kaldırmak kolay olmayabilirdi, ama "Laurence Anyways"i izlediğim için çok mutluyum. Son yılların harika çocuklarından Xavier Dolan'ın sinemasıyla ilk temasım bu oldu, belirteyim. Laurence'ın öyküsü, Fred'le ilişkilerinin 10 yıla yayılmasının verdiği "epik" his bir yana, insanı olgunlaştıran, büyüten bir yolculuk olarak yaşanıyor perdede. Ama Dolan'ın stili o kadar güzel ki, zaman zaman sinemasever olarak aldığınız haz, anlatılan öykünün önüne geçiyor. Bununla hiçbir sorunum yok. Mükemmel müzikleri, canlı renkleri, cesur kamerası, denemekten, duygulara kapılmaktan hiç korkmayan stiliyle Dolan'la tanıştığım için çok mutluyum. Laurence ve Fred'le tanıştığım için de. Bir gün iki buçuk saatinizi ayırın ve siz de onlarla tanışın. O kadar.
8.5