Showing posts with label istanbul. Show all posts
Showing posts with label istanbul. Show all posts

Thursday, February 1, 2018

!f İstanbul 2018 tavsiyelerim

!f İstanbul 17. kez şehirde (hatta üç şehirde). 2018 yılında, gerçekten büyük iş. Sadece Türkiye'nin koşullarından bahsetmiyorum, 2018'de artık bir festival yapmak iyice "niş" bir hal alıyor. İnsanlar, filmleri ve belgeselleri evde izlemeye alıştı. Dahası, !f, takvimdeki yeri dolayısıyla biraz da dezavantajlı konumda, zira bazı filmler buraya gelene kadar "düşmüş" oluyor. Ama !f, farklı kimliği ve muhtemelen bu 17 yılda oluşturduğu bağlantılarıyla "konvansiyonel" bir festivalden beklenen yerin dışında durabiliyor. Siyasi, cinsel veya sinemasal olarak daha cesur, daha ayrıksı filmlerin adresi olmayı başarıyor. Bu anlamda, kendi yerini koruyor ve değişen zamanlara direnmeyi başarıyor. 

Bu yıl, Phantom Thread, Lady Bird ve The Florida Project sayesinde çok dikkat çekecek bir program var. Ama dip köşelerde pek çok farklı, bu festival dışında kolay kolay bulamayacağınız keşifler de (pardon, keş!fler) vaadediyor. Festivalin gerçek tadının oralarda gizli olduğu bile söylenebilir. Altta benim hemen her kategoride tavsiye ettiğim filmler var. Programınızı yaparken yardımcı olacağını düşündüm. İstanbul için bilet ön satışı 2-4 Şubat'ta, genel satışı 5 Şubat'tan itibaren başlıyor. Ankara ve İzmir için 16-18 Şubat ön satış, 19 Şubat normal satış. 

Keş!f
Hiçlik Fabrikası (A Fábrica de Nada)
Arap (Arabia)
Rüyaların Ötesinde (Dröm Vidare)
Aşkın Fantezi (High Fantasy)

Aşk & Başka Bi’ Dünya
Halepli Berber (Mr. Gay Syria)
Tanrı Uyuduğunda (When God Sleeps)

Galalar
Partilerde Kız Tavlama Sanatı (How To Talk To Girls At Parties)
İnsan Seli (Human Flow)
Mudbound
Phantom Thread
Sevmek Zamanı
Florida Project

!f Music
Amerikan Cenneti (American Valhalla)
David Bowie: Son Beş Yıl (David Bowie: The Last Five Years)
Amerikan Yerlileri Dünyayı Sarsar (Rumble: The Indians Who Rocked The World)

Oyun
A Ciambra
Ben Cadı Değilim (I Am Not A Witch)
En Güzel Ada (Most Beautiful Island)

Gökkuşağı
Devrimi Punk’lamak (Queercore: How To Punk A Revolution)
Prenses Cyd (Princess Cyd)

Sanat Hayat İçindir!
78/52: Hitchcock'un Duş Perdesi (78/52: Hitchcock's Shower Scene)
Etgar Keret: Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır (Etgar Keret: Based On A True Story)
Jane

!fKolik
Milla
İstila! (Invasion!)

Karanlık & Köşeli
Aç Gezenler (Les Affamés)
Bırakın Bronzlaşsın Cesetler (Laissez Bronzer Les Cadavres)
Şafaktan Önce (A Prayer Before Dawn)

!f Kült
Jübile (Jubilee)




Friday, September 23, 2016

2016 İstanbul Kış Konserleri Takvimi

Hepimiz için çok acayip, çok zor bir sene oldu, oluyor. 20 Temmuz'da, tüm bu çılgınlığın ortasında şöyle bir tweet atmıştım: En son gittiğiniz konser hangisi? İşte o konser uzunca bir süre gittiğiniz son konser olarak kalacak. Belki o zamanda müziği, konserleri dert ettiğim için kızan da olmuştur; ama hissettiklerim tam da böyleydi. Birbiri ardına ertelenen yaz konserleri de beni haklı çıkarmıştı. Ama bu ülkede her şeye rağmen bu işleri sürdürmeye çalışan insanlar var, sağolsunlar. Burayı normal bir ülkeymiş gibi yaşatmaya çalışan insanlar (sadece organizatörler değil, Zeytinli muhteşemliğini yaratan, buranın sıradan bir Ortadoğu ülkesi olmadığını ben dahil pek çok kişiye hatırlatan pırıl pırıl çocuklar başta olmak üzere). Çok büyük saygı duyuyorum bu çabaya; bu kış elimden geldiğince giderek ve insanları çekerek destek olmaya çalışacağım. Son birkaç yıldır gerçekten evden çıkmama değecek bir grup gelmedikçe evden çıkmaya uğraşmıyordum. Bu kış ekstra çabayı göstereceğim. Çünkü birkaç sene sonra bugünleri de arayacağız (benim karamsar olduğumu düşünebilirsiniz. Bu konuyu iki sene sonra mülteci botlarında bolca tartışırız). Siz de bu kış en azından birkaç saatliğine kaçmak ya da, tam tersine, yüzleşmek isterseniz adresiniz bu konserler olacak. En azından dediğim gibi, bu çabayı karşılıksız bırakmamak için. 

EYLÜL 
23 Eylül Cuma, Kraak & Smaak (Live), Justin Robertson, Babylon Bomonti 
24 Eylül Cumartesi, Battles, Salon İKSV 
24 Eylül Cumartesi, Parklarda Caz, Fenerbahçe Parkı 
24 Eylül Cumartesi, Selda Bağcan & Boom Pam, Babylon Bomonti 
25 Eylül Pazar, Battles, Salon İKSV 
28 Eylül Çarşamba, Fujiya & Miyagi, Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Athena (Akustik), Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Jehan Barbur, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Mashrou Leila, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Athena (Akustik), Babylon Bomonti 
30 Eylül Cuma, Mix Festival, Zorlu PSM

EKİM  
1 Ekim Cumartesi, Mix Festival, Zorlu PSM
1 Ekim Cumartesi, Rock Off: Duman, Ceyl'an Ertem, Pinhani, Adamlar, Volkswagen Arena 
1 Ekim Cumartesi, Kalben, Salon İKSV 
1 Ekim Cumartesi, Dense & Pika, garajistanbul
1 Ekim Cumartesi, İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions, Babylon Bomonti 
5 Ekim Çarşamba, Ayhan Sicimoğlu & Latin All-Stars, Babylon Bomonti 
6 Ekim Perşembe, Cihan Mürtezaoğlu, Salon İKSV 
6 Ekim Perşembe, Yalın, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
6 Ekim Perşembe, Lucy Rose, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Gece & Pera, garajistanbul
7 Ekim Cuma, Kwabs, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Jakuzi, Salon İKSV 
8 Ekim Cumartesi, Şebnem Ferah, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
8 Ekim Cumartesi, Jaakko Eino Kalevi, Salon İKSV 
11 Ekim Salı, Ramazan Sesler, Babylon Bomonti 
12 Ekim Çarşamba, Michael Franti, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Erik Truffaz, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Selim Saraçoğlu, Salon İKSV 
14 Ekim Cuma, Tolga Akyıldız’la %100 Açık Sahne, garajistanbul
14 Ekim Cuma, Theo Croker, Poldoore, Babylon Bomonti 
14 Ekim Cuma, Teoman, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
15 Ekim Cumartesi, Nouvelle Vague, DJ Chris Tofu, Babylon Bomonti
15 Ekim Cumartesi, Liima, Salon İKSV 
15 Ekim Cumartesi, MFÖ, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
16 Ekim Pazar, Kenan Doğulu, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
18 Ekim Salı, Ali Perret’s DU.DU, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Tony Allen, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Mercan Erzincan, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Sena Şener, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Jason Marsalis Vibes Quartet, Babylon Bomonti 
21 Ekim Cuma, Imany, Volkswagen Arena 
21 Ekim Cuma, Hayko Cepkin, garajistanbul
21 Ekim Cuma, 25 Years of Drum and Bass Parties, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Saul Williams, ATFA, Babylon Bomonti
22 Ekim Cumartesi, Lena Chamamyan, Zorlu PSM
22 Ekim Cumartesi, Burhan Öçal & İstanbul Oriental Ensemble
22 Ekim Cumartesi, ANNA RF, Salon İKSV 
22 Ekim Cumartesi, Orkesta Mendoza, Jonny Rock (DJ Set), Salon İKSV 
25 Ekim Salı, Emel Mathlouthi, Babylon Bomonti 
25 Ekim Salı, Mabel Matiz, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Gece Gezmesi, Kadıköy 
26 Ekim Çarşamba, Jay Jay Johanson, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Azam Ali & Niyaz, Salon İKSV 
27 Ekim Perşembe, Kardeş Türküler, Babylon Bomonti 
27 Ekim Perşembe, Mammal Hands, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Avishai Cohen, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Parra For Cuva, Babylon Bomonti
29 Ekim Cumartesi, Avishai Cohen, Salon İKSV 

KASIM  
2 Kasım Çarşamba, Sevdaliza, Babylon Bomonti 
3 Kasım Perşembe, Mike Stern & Dave Weckl Band, Zorlu PSM
3 Kasım Perşembe, Kalben, Babylon Bomonti 
4 Kasım Cuma, Lubomyr Melnyk, Kadebostany, Fennesz, Zorlu PSM
4 Kasım Cuma, Nigel Kennedy Hendrix Projext, Volkswagen Arena 
4 Kasım Cuma, Feridun Düzağaç, garajistanbul
5 Kasım Cumartesi, Mark Eliyahu, Zorlu PSM
5 Kasım Cumartesi, Choir of Young Believers, Salon İKSV 
8 Kasım Salı, Cem Adrian, Zorlu PSM
9 Kasım Çarşamba, Karsu, Babylon Bomonti 
12 Kasım Cumartesi, Sophie Hunger, Babylon Bomonti 
15 Kasım Salı, Yeni Türkü, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kaan Tangöze, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kitaro, Zorlu PSM
17 Kasım Perşembe, Souad Massi, Babylon Bomonti 
18 Kasım Cuma, Audiofly, Zorlu PSM
18 Kasım Cuma, Ceyl’an Ertem, garajistanbul
19 Kasım Cumartesi, The Veils, Salon İKSV 
19 Kasım Cumartesi, Gaye Su Akyol, Babylon Bomonti 
22 Kasım Salı, Aynur, Babylon Bomonti 
23 Kasım Çarşamba, Rover, Babylon Bomonti 
24 Kasım Perşembe, Local Natives, Salon İKSV 
24 Kasım Perşembe, Redd, Babylon Bomonti 
25 Kasım Cuma, Actress (DJ Set), Zorlu PSM
25 Kasım Cuma, Dorian Concept, Salon İKSV 
25 Kasım Cuma, Brodinski, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Kabus Kerim, Guts, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Gevende, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Oh Land, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Jose Feliciano and His Band, Zorlu PSM
30 Kasım Çarşamba, Robert Glasper Experiment, Babylon Bomonti 
30 Kasım Çarşamba, Oh Land, Salon İKSV 

ARALIK 
1 Aralık Perşembe, Tellef Raabe, Salon İKSV 
2 Aralık Cuma, Hey! Douglas, Babylon Bomonti 
3 Aralık Cumartesi, The Shoes, Jean Tonique, Babylon Bomonti 
5 Aralık Pazartesi, Madeleine Peyroux, Zorlu PSM
6 Aralık Salı, Chinawoman, Babylon Bomonti 
7 Aralık Çarşamba, Chinawoman, Babylon Bomonti
7 Aralık Çarşamba, Plaistow, Salon İKSV 
8 Aralık Perşembe, Lara Fabian, Zorlu PSM
8 Aralık Perşembe, Neil Cowley Trio, Salon İKSV
8 Aralık Perşembe, AaRON, Babylon Bomonti 
9 Aralık Cuma, İlhan Erşahin’s Wonderland, Babylon Bomonti  
9 Aralık Cuma, Kerem Görsev Trio, Salon İKSV 
10 Aralık Cumartesi, Weval, Zorlu PSM
10 Aralık Cumartesi, Noir, Babylon Bomonti 
16 Aralık Cuma, Gaye Su Akyol & Bubituzak, Salon İKSV 
16 Aralık Cuma, Cola & Jimmu (Nicole Willis & Jimi Tenor), Zorlu PSM
17 Aralık Cumartesi, The Comet Is Coming, Salon İKSV 

Friday, May 27, 2016

2016 Yaz Konserleri Takvimi




















Bu takvimleri dört yıldır yapıyorum. Her yıl bir öncekinden daha da kısa bir liste oluyor (2013, 2014, 2015 takvimleri böyleydi). Ekonomik durum, Ramazan, bayramlar, güvenlik problemler vb derken konser yapmak da, konsere gitmek de yapmadan önce birkaç kez düşünülecek şeyler halini aldı. O yüzden bu sene İstanbul dışındaki bazı önemli konser ve festivalleri de ekledim. Buradan buyurun. 

MAYIS
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill-Out Festival, Life Park

HAZİRAN
3 Haziran Cuma, James Walsh, The Ritz-Carlton
4 Haziran Cumartesi, Babylon Soundgarden: Oscar & The Wolf, Milky Chance, Jamie Woon, Babylon Kilyos
5 Haziran Pazar, Dropout Festival: Die Antwoord, KüçükÇiftlik Park
6 Haziran Pazartesi, Simply Red, Expo 2016, Antalya
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
9 Haziran Perşembe, Maroon 5, Expo 2016, Antalya
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
23 Haziran Perşembe, Patti Smith, Zorlu PSM
27 Haziran Pazartesi, Damon Albarn & The Orchestra of Syrian Musicians, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi
28 Haziran Salı, Chic feat. Nile Rodgers, Unknown Mortal Orchestra, KüçükÇiftlik Park 

TEMMUZ
5 Temmuz Salı, Deep Purple, Expo 2016, Antalya
10 Temmuz Pazar, Rock Off 2016: Megadeth, Sabaton, Dragonforce, Parkorman
12 Temmuz Salı, Scorpions, KüçükÇiftlik Park
14 Temmuz Perşembe, Kamasi Washington, Ibeyi, Beykoz Kundura Fabrikası 
17 Temmuz Pazar, One Love Festival 15, Parkorman
18 Temmuz Pazartesi, Branford Marsalis Quartet, Zorlu PSM
19 Temmuz Salı, Antonio Sanchez, Zorlu PSM 
19 Temmuz Salı, Scofield Mehldau Guiliana, Zorlu PSM 
21 Temmuz Perşembe, Skunk Anansie, Zorlu PSM
22 Temmuz Cuma, Laura Mvula, Jacob Collier, Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı
23 Temmuz Cumartesi, Joss Stone, KüçükÇiftlik Park 
26 Temmuz Salı, Muse, KüçükÇiftlik Park
29 Temmuz Cuma, Damien Rice, Zorlu PSM

AĞUSTOS
8 Ağustos Pazartesi, Masstival: Sia, Selah Sue, Oh Land, KüçükÇiftlik Park
25-26 Ağustos Perşembe-Cuma, Zeytinli Rock Festivali
27-28 Ağustos Cumartesi-Pazar, Headbangers’ Weekend: Blind Guardian, Insomnium, Eluveitie, KüçükÇiftlik Park



Monday, May 9, 2016

Limits Off: Elektronik Müzik Kültürü İçin Yeni Bir Platform

Hemen aşağıda minik bir belgesel görmektesiniz: Cem Kaya’nın elinden çıkan iki dakikalık video, Türkiye’nin elektronik müzik sahnesinin neden Avrupa’daki benzerlerinden ve Türkiye’deki diğer müzik türlerinden farklı olduğunun çok kısa, tempolu ve eğlenceli bir belgesi. Sadece 120 saniye içinde İstanbul’un gece hayatındaki hareketliliği Kaan Düzarat, Mutlu San, Maxi Storrs gibi önemli DJ’ler ve müzikseverlerin katılımıyla anlatıyor. Storrs’un deyimiyle “insanların cana yakınlığıyla,” Düzarat’ın tabiriyle yurtdışından gelen DJ’lerin getirdiği ve dışarıya gidip çalan müzisyenlerimizin kattığı “kültür alışverişi” sayesinde canlılığını koruyor İstanbul elektronik müzik sahnesi.

Storrs’un dediği gibi: “Camia büyüdükçe, dijital bir platform üzerinden müzik ve etkinlikler hakkında bilgilere erişim talebi de artıyor.” Bugüne kadar bu hareketliliğe dijital ortamda ayak uyduran bir platform var mıydı derseniz, orası biraz tartışılır. Limits Off, buradaki boşluğu dolduracak bir platform vaadediyor. 

“A platform for electronic music culture” olarak tanımlanan Limits Off, elektronik müzik kültürüne dair haberler veren, röportajlar sunan, şehirde nerede hangi DJ nerede çalıyor diye karşınıza çıkartan bir platform. Dahası, önemli DJ ve prodüktörlerden özel mix’ler ve video serileri ile zenginleşecek; sosyal medya ile paslaşarak bu kültürün her an karşılıklı etkileşim yaşayacak; “We Are Where You Are” sloganındaki vaadini yerine getirmiş olacak. 

Limits Off, kullanıcılarını bir websitesine çağırmak yerine, gençlerin hayatı takip ettiği yerlerde, yani sosyal medyada nefes almayı seçen bir platform, "We are where you are" sloganının da işaret ettiği üzere. @limitsofftr hesabını Facebook, Twitter, Instagram, Youtube, Pinterest, Soundcloud, Periscope, Tumblr, Snapchat ve Line’da takip edebilirsiniz, #limitsofftr hashtag’iyle de üretime, paylaşıma katılabilirsiniz. 

Thursday, April 21, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (dört)

Festival bitti, notlar bitmedi (bitmek üzere!). Burada, festivalde izlediğim "yeni" filmlere dair son yorumlarım olacak. Son planım, "Gömülü Hazineler" bölümündeki filmleri yazmak. 

Festival günlükleri (1. bölüm) (2. bölüm) (3. bölüm)

Toz Bezi (Ahu Öztürk)
Ulusal Yarışmada en iyi film ödülünü kazanan “Toz Bezi,” İstanbul’da tutunmaya çalışan iki tane temizlikçi kadının hikayesini anlatıyor. Birbirine zıt karakterdeki iki karakteriyle dramın içine mizahı da ekleyen ve karasını birazcık hafifleten film, süresi ilerledikçe gittikçe çıkışsız bir noktaya gidiyor. Temelde maddi problemler gördüğümüz, ama sosyal ve politik bir çıkmazın içinde olduğumuz da aşikar. “Toz Bezi” duygu sömürüsü yapmayan ve kolay çözümler sunmayan iyi bir dram. Diğer yerli filmleri izlemediğim için yorum yapamayacağım ama aldığı ödül içime sindi diyebilirim. 

Gökdelen (High-Rise, Ben Wheatley)
Son yılların formda Britanyalı yönetmenlerinden Ben Wheatley, muhteşem bir kadroyla, JG Ballard uyarlaması çekiyor. Jackpot! O kadar da değil. Devasa gökdelenlerde yaşanan absürd bir distopyayı anlatışıyla aslında şu ana çok da uzak bir yere gitmiyor Wheatley. Ama Ballard’ın dünyasında fren yok: Çatışmanın, şiddetin, seksin ve depresyonun dozu sürekli artıyor. Filmin dünyasına girerseniz çok eğlenmeniz  ve Ballard’ın sınıf ayrımına dair alegorisinden keyif almanız mümkün. Ancak Wheatley, filmin ikinci yarısında size o dünyadan atmak için fazlasıyla çaba sarf ediyor. Yarattığı karmaşada kaybolmanız işten değil. Ben de ilk yarıda keyifle “başyapıt geliyor” diye koltuğumda yayılırken ikinci yarıdaki o karmaşada başı dönen ve bu filmi kaçmış bir fırsat olarak görenlerdenim.

Yılanın Kucağında (El Abrazo de la Serpiente, Ciro Guerra)
Daha iki ay önce Kolombiya adına En İyi Yabancı Film Oscar’ı için yarışan “Yılanın Kucağında,” iki akademisyeni Amazonlar’a gönderiyor ve bir şamanın eline teslim ediyor. Sonrasında bu karşılaşma, “Karanlığın Yüreği”ni anımsatan bir çatışma sunuyor “Yılanın Kucağında.” “Medeni” olan ve olmayan, “ilkel” olan ve olmayan, “doğal” olan ve olmayan… Temposuyla taviz vermeyen, görsel olarak insanın zihnine kazınan, sıradışı bir film. Çok yoğun ve zorlayıcı da olsa, katılmanızda fayda olan bir yolculuk, bir tecrübe.

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar (Songs My Brothers Taught Me, Chloe Zhao)
Alkolün yasak olduğu, tek katlı evlerin ve geniş boş alanların bulunduğu ve erkeklerin birden fazla kadınla evlendiği bir kasaba. Başka bir Amerika bu filmde gördüğümüz. Amerikan yerlilerinin özerk bölgesi Pine Ridge’de geçiyor film. Kameranın odağında bir abi ve kız kardeşi var. Abinin hayali, sevdiği kızla birlikte Los Angeles’a gitmek. Kızın derdi ise abisinden kopacak olmak. Küçük ama sıcak ve gerçekçi bir öykü izlediğimiz. Evet, Amerikan bağımsız sineması bu tip hikayelerde uzmanlaştı, ama bu filmde, daha önce görmediğimiz bir dünyada olmanın etkisi de var. Çok iddialı, yeri yerinden oynatan bir film değil belki ama izlediğinize mutlu olacağınız bir film.

Seni Seviyorum Hedi (Inhebek Hedi, Mohamed Ben Attia)
Hayatımda kaç Tunus filmi bilmiyorum ama aynı 12 saat içinde “Hedi” ve “Tam Gözlerimi Açarken”i izlemek ilginç oldu. Berlin’den En İyi İlk Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen film, içine kapanık, hiçbir zaman ailesinin sözünden çıkmamış, ama ne yaptıysa da başarılı abi kadar göze girememiş Hedi’yi anlatıyor. Düğününe birkaç gün var ve Hedi belki de hayatında ilk defa içinden geleni yapmaya karar veriyor. Aldığı ödülleri hak ettiğini düşündüm. İyi film. Biraz da birkaç yıl önce izlediğimiz, dostum Can Kılcıoğlu’nun filmi “Karnaval”ın Alis’i ile Hedi’nin aynı kişi olduğunu da düşünmedim değil!

Vahşi (Wild, Nicolette Krebitz)
Mayınlı Bölge, her sene hevesle daldığım bir bölüm. Kimi zaman yorucu veya zorlayıcı da olsa, insanın kendini test etmesi, sınırlarını zorlaması açısından önemli buluyorum. “Vahşi” de bu senenin en ilgi çeken filmlerindendi. Bir kadının karşılaştığı kurtla ilişki kurmaya başlaması, nereden baksanız ilginç bir film. Hikayenin ilerleyişinin sürprizlerini bozacak değilim, ama yer yer korkarak, yer yer anlamaya çalışarak izlediğiniz, bir garip zooseksüel (!) filmi bu. İyi mi? Kesinlikle. Her zevke göre mi? Asla. Sanatın biraz rahatsız edici, yorucu olmasını istiyorsanız o zaman tamam.

Yeraltı Kokusu (Underground Fragrance, Pengfei)
Biraz Tsai Ming Liang havası taşıyan bir Çin filmi. Elbette onun daha tempolusu. Görme yetisini kaybeden bir oğlan ile erotik danslar yaptığı gece kulübünden kurtulup normal bir hayata geçmeye çalışan kızın sıradışı ilişkisini anlatıyor film. Ancak yaşadıkları yer, yerin altında bir apartman. Yaşam ve çalışma koşullarıyla belirgin bir politik ton da içeren, hafif melankolik bir film. Yan öykülerden horozlu teyzeye dikkat! 

Yolculuk (Viaje, Paz Fabrega)
Hayatımda hiç Kosta Rika filmi izledim mi, bilmiyorum. Bu küçük, kısa aşk filmi (belki de aşk yerine romans demek gerekiyor), şehirde bir partide başlayıp kırsalda biten bir Latin “Before Sunrise”ı sayılabilir. Doğal ve keyifli diyaloglar, en eğlencelisinden en mahremine kadar yeni tanışan iki gencin romansına dair gerçekçi detaylar ve şık siyah-beyaz sinematografisiyle tatlı bir film. 

Monday, April 18, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (üç) - Musikişinas filmleri

Son yıllarda festivallerde müzik filmlerinin ağırlığı gittikçe büyüyor. Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde de Musikişinas bölümüyle temsil edildi bu ağırlık. Gösterilen sekiz filmin yedisini (Lecuona Çalmak haricinde) gördüm, ruhumu gıdayla doyurdum.

Miles Ahead (Don Cheadle)
Henüz ABD’de prömiyerini yeni yapmış, taptaze bir film. Hani belki bu bölümde diye ıskalayanlar olmuştur, gala filmlerinin pek çoğundan daha “gala filmi”ydi bu. Alışıldık biopic tarzından uzakta, Miles Davis’in 1970’ler sonundaki “kayıp” dönemine odaklanıyor Cheadle. Ve bunu da daha da alışılmadık şekilde yapıyor. Hareketli, kavgalı, kovalamacalı, tempolu bir şekilde. Macerası da var, komedisi de, elbette cazı da. Cheadle kameranın iki tarafında da çok iyi: Bu projeye tam anlamıyla tutkuyla yaklaştığı kesin. Gelecek yıl Cheadle bu rolle Oscar kovalıyor olabilir, hakkıdır da.

Doğuştan Kederli (Born To Be Blue, Robert Budreau)
Bir başka caz efsanesinin filmi. Ve yine, o efsanenin “düşüş” yıllarına bakıyor. Ethan Hawke’un Chet Baker’a hayat verdiği “Doğuştan Kederli”yi, “Miles Ahead”in aksine biraz daha tutkusuz, biraz daha klişe buldum. Baker’ın hem uyuşturucu, hem de sağlık problemleri nedeniyle müzikten kopması, dibe vurması ve yeniden yükselmesinin öyküsü bu. Daha geleneksel bir “biopic” olduğu için fazlaca etkilendiğimi söyleyemem. Ama müzik filmlerinin sıkı bir takipçisi olarak kaçırmak istemezdim. Benim gibi bir takipçiyseniz siz de atlamayacaksınızdır zaten.

İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Yağmur (Akounak Tedalat Taha Tazoughai, Christopher Kirkley)

Seçkinin en ilginç filmlerinden birisi, Tuareg dilinde “mor” kelimesi olmadığı için böyle isimlendirilmiş. Prince’in unutulmaz filmi “Purple Rain”in serbest bir uyarlaması olan film, Nijerli müzisyen Mdou Moctar’ın hayatından biyografik ögeler de taşıyor. Müziğin cep telefonlarıyla dolaşıma sokulduğu bambaşka bir alemde sanat, aşk, rekabet üzerine tatlı ve küçük bir film. 

Yabancıların Müziği (The Music of Strangers, Morgan Neville) 
Yo-Yo Ma’nın başını çektiği ve dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin kaynaştığı Silk Road Project’in (İpek Yolu Projesi) öyküsü bu. Ekip bir araya ilk geldiğinde 11 Eylül’ü yaşıyor, sonra üzerinden savaşlar, isyanlar geçiyor. Ekibin pek çoğu için ülkesinde hala savaş, baskı var. Suriyeli klarinetçi Kinan Azmeh’in dediği bir şey bende kaldı: “Ayaklanma ilk başladığında, düşüncelerim müziği aşmıştı. Müzikle ifade edemeyeceğim kadar yoğun şeyler hissediyordum. Müziğin nefesi yetmemişti adeta.” Açıkçası buna benzer bir ifadeyi 2015 için “Müziğin Öldüğü Yıl” dediğimde kullanmıştım. Pek çok farklı öykü, etkileyici müzikler ve karakterler var. Sinemasal değeri yüksek mi derseniz, yok ama dünyanın müziğine ilgi duyuyorsanız (özellikle “dünya müziği” dememeye çalıştım) izlemelisiniz. Projede Aynur'un da olduğunu ama kendisinin filmde görüşlerinin olmadığını ekleyeyim. 

Michael Jackson’ın Yolculuğu (Michael Jackson's Journey from Motown to Off the Wall, Spike Lee)
Spike Lee ve Michael Jackson isimleri bir araya gelince heyecanlanmanız doğal. Ama bu belgesel için beklentilerinizi kısmakta fayda var. Zira adından da anlaşılacağı gibi sadece “Off The Wall”a kadar gelen ve süresinin yarısını bu albümün şarkı şarkı incelemesine ayıran bir belgesel bu. Elbette bizim zamanımızın gördüğü en unutulmaz pop figürüne dair güzel doneler var, ama Jackson’ın ne kadar yetenekli olduğunu kabul etmek için bölge bir belgesele de ihtiyaç yok. Jackson’ı veya özellikle “Off The Wall”u sevenler için iyi bir belgesel, ama önemli bir müzik belgeseli olmadığı kesin.

Tam Gözlerimi Açarken (À peine j’ouvre les yeux, Leyla Bouzid)
Tunus’ta Yasemin Devrimi’nden hemen önce protest müzik yapan bir grubun kadın vokalisti olan Farah’ın hikayesine odaklanıyor “Tam Gözlerimi Açarken.” Polis, toplum, erkekler darken sıkışan, ayağa kalkmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor ve maalesef pek çok şey oldukça tanıdık da geliyor. Sinemasal ve hikayesel anlamda pek sıradışı değil belki, ama politik olarak bu sesi duymanızda fayda var kanımca.

Şehrin Müziği (Urban Hymn, Michael Caton-Jones)
Michael Caton-Jones, ticari ve eleştirel anlamda çöken “Temel İçgüdü 2”den 10 yıl sonra geri dönüyor. Hatırlarsınız, kendisi “Çakal,” “Bu Çocuğun Hayatı,” “Skandal” gibi farklı filmlerin hakkından gelen, iyi bir tür sineması yönetmeniydi. “Şehrin Müziği” de bir yetimhanede büyüyen bir kızla oradaki görevli arasındaki farklı bir tür anne-kız ilişkisine bakıyor. En çok müziğin “kurtarıcı” “sağaltıcı” etkisine eğilmesi güzel, Shirley Henderson ve Letitia Wright’ın arasındaki kimya başarılı ama filmin drama yanı da klişe kokuyor.

Friday, April 15, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (iki)


Festival notlarına bir başka filmle devam edelim (Kendi adıma kronolojik gitmiyorum. Musikişinas ve Gömülü Hazineler bölümlerini ayrıca ele almayı düşünüyorum).

Denizdeki Ateş (Fuocoammare, Gianfranco Rosi)
Gianfranco Rosi belgesel kökenli bir yönetmen, ama filmlerini izlediğinizde kurmaca mı yoksa gerçek mi izlediğinizi bilemiyorsunuz. İki janr arasındaki ayrımı bulandıran, çoğu zaman “hikaye”yi günlük hayatın monoton, ufak ayrıntılarında arayan bir yönetmen. Kendisini ilk olarak “Sacro GRA” ile tanımıştım; 2013’te Venedik’te Altın Aslan’ı kazandığında, festival tarihinde bunu başaran ilk belgesel olmuştu. Roma’nın tam ortasından geçen bir otoyolun hikayesiydi anlattığı. O yola temas eden hayatlara tanıklık ederek anlatıyordu hikayeyi. Burada da Lampedusa’ya aynı muameleyi yapıyor. Göçmenlerin Avrupa’ya açılan kapı olarak gördüğü bu umut adasının hikayesini anlatıyor. Büyük trajedileri de, içinde yaşayan teyzenin temizlediği balığı da, yerel radyonun DJ’ini de, adadaki ufak çocuğun göz bozukluğunu da aynı özen ve mesafeyle anlatıyor. Belki soğuk, böyle bir konu özelinde “kalpsiz” hatta sıkıcı gelebilir, ama o monotonluğun, “insan” ile koruduğu mesafenin içinde yakaladığı “hayat şiiri” son derece değerli.  

24 Hafta (24 Wochen, Anne Zohra Berrached)
Berlin’de Altın Ayı için “Denizdeki Ateş”le yarışan filmlerden birisi olan “24 Hafta,” son derece çarpıcı bir çıkış noktasına sahip: Karnınızdaki çocuğunuzun engelli ve sağlık sorunlarıyla doğacağını biliyorsanız ne yaparsınız? Kürtajın politik ve dini tartışmasına ucundan da girse, yönetmen Berrached’in asıl derdi işin insani boyutuyla. Oldukça duygusal, seyirciyi de film boyunca farklı köşelere gönderip duran bu filmi beğendim. Alman sinemasının parlak oyuncularından Julia Jentsch’in filmin duygusal ağırlığını da hakkıyla taşıdığını belirtmek lazım.

Ansızın (Auf Einmal, Aslı Özge)
Son yılların yükselen yerli yönetmenlerinden Aslı Özge, bu sefer Almanya’da çektiği “Ansızın” ile festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde. Gösterimin ardından soru cevap kısmının moderatörünün sorusu aslında oldukça özetleyiciydi: İlk iki filminde İstanbul gibi hareketli bir yerde hareketsiz ve durağan yaşamları anlatıyordu, burada ise çok sakin bir yerde gerçekleşen kaotik olayları resmediyor. Özge, filmini Almanya’da çekme sebebini, konuyu daha “nötr” bir ortamda anlatmak olduğunu söylüyor: “Evli bir kadının orada ne işi vardı?” sorusunun sorulmayacağı bir yerde. Ortaya çıkan, “kurban” ve “suçlu” rollerinin sürekli değiştiği, seyirciye sürekli ahlaki sorgulamalar yaptıran bir film. Görsellik ve anlatım olarak zaten çok sağlam bir işçilik var ortada. İzlemeye değer.  

Saraybosna’da Ölüm (Smrt u Sarajevu, Danis Tanovic)
Danis Tanovic, 2000’ler Avrupa sinemasının özel yönetmenlerinden birisi. Herkes onu Oscar’lı “Tarafsız Bölge” ile bilse de son yıllardaki “Cirkus Columbia” ve “Bir Hurdacının Hayatı” ile çok formda bir dönemini yaşıyor. Son filmi “Saraybosna’da Ölüm” sadece bir gün içinde ve sadece bir otelin içinde farklı olayları birleştiriyor ve bir Avrupa fotoğrafı çekiyor. Yukarıdakiler, aşağıdakiler; Boşnaklar, Sırplar; savaş isteyenler, barış isteyenler… Daha çarpıcı bir finali hak ediyor hiç şüphesiz, ama yine de filmin ritmi, sunduğu insanlık halleri ve bitmek bilmeyen tartışması sayesinde ilgi çekici hale geliyor. Yine de Tanovic’in en iyilerinden sayılmaz.

Küçük Adamlar (Little Men, Ira Sachs)

Son yıllarda Amerikan bağımsız sinemasının ergenlik öykülerine doydupunu düşünebilirsiniz ama buraya da bir şans verin. Son yıllarda iyi bir seri yakalayan Ira Sachs (Keep The Lights On, Love Is Strange), New York’lu (biri göçmen, biri beyaz) iki ailenin erkek çocukları üzerinden iyi bir damar yakalıyor. Biri içine kapanık, diğeri dışa dönük iki oğlanın dostluğu, iki aileyi kesiştiren bir ölümle başlıyor, ailelerin iş durumlarıyla etkileniyor. Özellikle Tony rolündeki Michael Barbieri’nin performansı dikkat çekici. 

Wednesday, April 13, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (bir)

Geçtiğimiz günlerde, Taksim’de plak dükkanı işleten bir arkadaşımla konuşuyorduk. Son dönemde dükkana gelen gidenin çok azaldığını söylüyordu. Pek çok kişinin Taksim’e çıkmaktan çekindiği bir zamandayız. İstanbul Film Festivali’nin de bundan etkilenmediğini söylemek güç. Dün gece “Ansızın” gösteriminde salonda önemli boşluklar vardı örneğin. Aslı Özge gibi, Türkiye’nin yeni kuşağının en parlak yönetmenlerinden birisinin yeni filminden bahsediyoruz. Bilirsiniz, genelde festival gösterimleri böyle Türk filmleri için (gerçi “Ansızın” tam olarak bir “Türk filmi” değil) bir prömiyer anlamını taşır ve gösterimler hınca hınç dolu olur.
Ne var ki, Nisan ayı hala İstanbul’un en güzel zamanı ve festival de bunun en önemli parçası. Haklı korkular bunu değiştirmiyor. En azından ben fırsat buldukça salonlara kaçmaya ve bu 11 günün tadını çıkarmaya çalışıyorum. İzlediklerimden bazılarını birkaç cümleyle anlatayım. (Boğmamak için dörder-beşerlik paketlerle yazacağım) 

Truman (Cesc Gay) 
Cesc Gay daha önceden bildiğim bir yönetmen değil. “Truman”la İspanya’nın en önemli ödülü Goya’ları silip süpürdüğünü biliyoruz. Ricardo Darin ve Javier Camara gibi iki büyük oyuncuya sırtını dayayan, içinde ölüm, aşk, dostluk, aile, babalık meseleleri olan, biraz komik, biraz ağlatan bir drama bu. İzleyen çoğu kimsenin beğeneceğini tahmin ediyorum: Sıkmıyor, zorlamıyor, duygulandırıyor işte. Son not olarak söylemeli: Ricardo Darin, burada kendisini çok zorlamayan bir performans sunsa da, dünya sinemasının en iyi oyuncularından birisi.

Bir Aile Filmi (Rodinny Film, Olmo Omerzu) 
Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Sloven yönetmen Olmo Omerzu’nun ilk uzun metrajı “Aile Filmi,” bir aileyi sarsan bir tatilin izini sürüyor. Soğukkanlı tarzı ilk başta Avrupa burjuvasının modern aile öykülerine yakın duruyor, örneğin bir “Force Majeure” geliyor diye keyifle yaslanıyorsunuz arkanıza. Ama film ilerledikçe olay örgüsü biraz inandırıcılığını yitirmeye başlıyor. Yönetmen biraz daha “az çoktur” mu deseymiş diye düşünüyorsunuz. Yine de ilerisi için ışık veren bir yönetmen olduğu söylenebilir.

Ezgiler Ezgisi (Song of Songs, Eva Neymann) 
Ukrayna’dan çıkma bu film, çocukluk aşkının saflığına, ve toplum içinde o saflığın yitimine bakıyor. Görsel açıdan muazzam olan film, metin ve mizansen düzeyinde teatralliğin, hatta giderek piyes seviyesinin ötesine geçemiyor ve etkisiz bir film olarak kalıyor.

Belgica (Felix van Groeningen)
Özellikle “Broken Circle Breakdown” ile dünya çapında bilinmeye başlayan Felix van Groeningen, “Belgica”da her gencin hayal ettiği şeyi gerçeğe döküyor: Bir bar açıyor. Bir küçük, bir de büyüyemeyen iki kardeşin açtığı mekan gittikçe popülerleşiyor ama hem mekanın, hem de karakterlerinin çıkardığı sorunlar boğuşa boğuşa bitmiyor. Dışarıda geçmiş bir gece gibi de kurguluyor filmini: Harika müzikler, güzel kafalar, seks, şiddet, eğlence. Keyifli vakit geçirmeniz garanti.

Midnight Special (Jeff Nichols) 
Jeff Nichols, “Shotgun Stories,” “Mud” ve özellikle “Take Shelter”la daha çok genç yaşta (şu an 37) üst üste istikrarlı olarak iyi filmler çekmeyi başaran bir yönetmen. “Midnight Special” onun daha büyük bütçelerle (ve daha fazla parlak oyuncuyla) çalışmaya başladığı dönemi sürdürüyor. Yine Amerika’nın  kırsalına “Take Shelter” gibi mistik/gerçeküstü bir boyut eklediği bir dünya oturtuyor. Anlattığı hikayenin gizemini açık ediş şekli, biraz “Donnie Darko”-vari atmosferi başarılı elbette, ama son kertede hikayenin vardığı nokta hiçbir şaşırtıcılık barındırmıyor; ya da öyküsünde okumalara imkan verecek katmanlar da sunmuyor. Daha önce izlediğimiz “özel çocuk” hikayelerine yeni bir şey eklemiyor. Bir Pazar günü evde izlenecek, sıkmayacak, üzmeyecek bir film ama Nichols’ın şu ana kadar koyduğu vaadin altında kaldığı kesin.

Sunday, March 27, 2016

Müzik Durduğunda


Bu yazıyı Blue Jean'in Ocak sayısı için yazmıştım. "Karikatüristlerin öldürülmesiyle başlayan, bir konser salonundaki katliamla biten 2015, müziğin öldüğü yıl mıydı?" diye sormuştum. Şimdi Türkiye'de sosyal yaşam ve sanat hayatının can çekiştiği zamanlardayken bu yazıyı hatırlatmak istedim. Bugünün bakışıyla neleri isabet ettirmişim, neleri ıskalamışım, nelerimiz benzer, nelerimiz ayrı, üzerine düşünmek iyi olur dedim. 

Normal şartlar altında, liste takıntılı bir müzik manyağı olarak her yıl olduğu gibi 2015 de biterken listeler üzerine kafa patlatmam gerekiyordu: Yılın albümü neydi, yılın şarkısını kim yapmıştı, en iyi konser hangisiydi? İlk 10’lar, 50’ler, 100’ler arasında kaybolmalı, listede 46. sırayı alacak albüm için bile vicdan muhasebesi yapmalıydım. Ama bu sene bunların hiçbiri içimden gelmedi. Çıkan listelere göz attım, kendi favori albümlerimi gözden geçirdim, ama hepsi biraz anlamsız geldi.
2015 siyahın, depresyonun, ölümün yılıydı. Mizah yaptıkları için öldürülen insanlarla başlamış, konsere gittiği için öldürülen insanlarla bitmişti. Bütün bunlar olurken, gerçekten şu albüm bundan daha iyi demenin bir anlamı var mıydı? 2015 “müziğin öldüğü yıl” mıydı acaba?
Rock tarihiyle haşır neşir olanlar “müziğin öldüğü gün” tabirine aşinadır. Buddy Holly’nin öldüğü 1959, Rolling Stones’lu Altamont festivalinde dört kişinin öldüğü 1969 veya John Lennon’ın cinayete kurban gittiği 8 Aralık 1980 de böyle cümleler kurdurtmuştu insanlara. Herbiri bir kuşağın müzik eşliğinde kurduğu hayallerin karardığı günleri simgeler. 13 Kasım 2015 gecesi de bizim kuşağımız için müziğin öldüğü gün müydü?

Biz ölüme, şiddete, teröre, baskıya, korkutulmaya alışkın bir toplumuz. Bu ülke, daha da geniş olarak dünyanın bu civarı savaşla iç içe olmuştur hep; hiçbirimiz de bunun dışında değiliz. Ama ben hayatımda hiçbir zaman, 13 Kasım gecesindeki kadar korkmadım. Eagles of Death Metal konserinde değildim, Paris’te değildim, Fransa ile aynı zaman diliminde bile değildim; ama hiçbir saldırıda bu kadar “terörize” olmadım. Çünkü daha önce hiç bu kadar “hedefte” hissetmemiştim. Bundan birkaç yıl önce yazdığım, hala Twitter hesabımın “girişine astığım” bir ifadem vardır: “Ben hep birlikte ‘Wake Up’ı, ‘Seven Nation Army’yi ya da ‘Where Is My Mind’ı söyleyen insanlarla hemşehri hissediyorum, başkasıyla değil.” Bir konserdeyken eğlenir, hüzünlenir, unutur, inanırsınız; kaçar veya yüzleşirsiniz. En önemlisi, bunu birlikte yaparsınız, yüz kişiyle veya yüz bin kişiyle beraber. Hayatınızda sadece bir defa gördüğünüz onca insanla birlikte şarkılar söylersiniz, sonra hayatınıza geri dönersiniz. Ama bir “an” paylaşmışsınızdır ve o an sizi birbirinize bağlar, o yeter.
Bataclan’daki saldırı, o yüzden beni en beklemediğim yerden vurdu. Günün karanlığında sığınabileceğim, her şeye rağmen özgürleşebileceğimi hissettiğim yegane yerde de güvende değildim artık. İstedikleri, bunu hissetmemizdi zaten.

"Onların silahları, bizim gitarlarımız"
Peki gerçeğin kurşun gibi ağırlığının yanında, şarkıların gücü neye yeterdi? İşte 2015 ve müzik muhasebesini yaparken hep bu soru çarptı yüzüme. İstesek de istemesek de bir savaşın içindeydik ve “onların silahları, bizim de gitarlarımız vardı” – bununla nasıl savaşılabilirdi? 89 insanın bir konsere gidip asla evine dönemediği bir zamanda en iyi şarkılar listelerinin nasıl bir anlamı olabilirdi ki?
Beni yanlış anlamayın: 2015’in yegane trajedilerinin Fransa’dakiler olduğunu iddia etmiyorum. Lübnan’dan Suruç’a, Dilek Doğan’dan Freddie Gray’e Aylan’dan Özgecan’a kadar insanın kalbini ezecek kadar acı gördük geçen sene boyunca. Bataclan, sadece en çok kaçıp sığındığımız yerde de yakalanabileceğimizin sembolüydü adeta.

Cevabı bulmuş ve ikilemimden çıkmış gibi davranmayacağım. Ama yine de cevabı müzikten başka bir yerde arayamıyorum. Eğer sadece müzik dinlemek istedikleri için hedefe konmuşsa insanlar, müziğe daha çok sahip çıkmaktan başka bir yol var mı, varsa da ben düşünemiyorum. Kendrick Lamar geliyor aklıma. Bu senenin en iyi albümü “To Pimp A Butterfly” mıydı, emin değilim. Ama “en 2015” albüm o. Amerika’da siyahların polis kurşunuyla öldürülmesine tepki olarak yapılan “Black Lives Matter” yürüyüşlerinde Kendrick’in ‘Alright’ı çalındı, söylendi çünkü. Kendrick aslında bu şarkıyı protestolarda kullanılsın diye yazmamıştı. Kendi sorunlarıyla yüzleşirken Tanrı’nın kendisi için bir planı olduğuna inanmaya çalışıyordu. “İyi olacağız, beni duyuyor musun?” diye sorduğu kişi kendisiydi aslında. Su yolunu buldu ve ‘Alright’ Amerika’da sokakların marşı oldu. 1960’larda özgürlükler için sokaklara dökülenler nasıl Bob Dylan’ın, Pete Seeger’ın şarkılarını marş belledilerse, 2015’te de Kendrick’in mesajı sokaklardaydı.

"Kazanırız, kaybederiz..." 
Yılın bir başka çarpıcı albümü Sufjan Stevens’ın “Carrie & Lowell”ıydı: Tamamen içe dönük, ailevi bir trajediyle hesaplaşma albümü. Sufjan’ın, kendisini küçükken terk eden (ve artık hayatta olmayan) şizofren annesiyle hesaplaşmasını (ve her şeyin sonunda onu affetmesini) anlatan bir küçük romandı adeta. Sonuna kadar kişisel, dibine kadar samimi: O kadar ki, bu yılki iki favori albümümden birisi olmasına karşın sıkça dinleyemiyorum, ağır gelebiliyor. Ama bir kayıpla böylesi büyük yüreklilikle yüzleşebilmesi ve olanca sadeliğine karşın birkaç dakikalık bir şarkıyla o kadar yoğun bir etki yaratabilmesi, müziğin sağaltıcı etkisinin simgesiydi bir bakıma. Tame Impala ve Björk de albümlerinde aşk acısı ile yüzleşti, Joanna Newsom masalsı atmosferlerinde zamanı ve hayatı sorguladı, Sleater-Kinney yine sol kanattan bindirdi: “Kazanırız, kaybederiz ama ancak birlikteyken kuralları yıkabiliriz.” Bu diyarda da Kaan Tangöze sessizce bağırıyordu: “Senin bir ideolojin varsa, benim de ideallerim var.”

Belki sokaklarda söylendiler, belki tek başına yürüyen bir kişinin kulaklıklarında çaldı sadece. Ama bu şarkılar (ve çok daha fazlası) bu yıl hayata karıştı. Bir şekilde, mutlulukta, depresyonda, kayıpta, zaferde, umutta, bir insanın ya da bir kitlenin hayatına dokundu. Bunu yapabilen şarkılar 2015’te de vardı elbette. Çünkü bazı insanlar bu dünyanın yüküyle ancak o şarkıları yazarak baş edebildiler, bazıları da ancak onları duyarak devam edecek gücü buldu. Mezarlıkta çalınan ıslık gibi, karanlık ne kadar büyürse onu aydınlatmak için yeni bir şarkı yazma ihtiyacı hissedecek birisi. Evet belki bu bir savaş ve hiç bitmeyecek. Ama dünyada sonuncumuz da kalsa, ağıdını yakarken yine müzik orada olacak.

Eagles of Death Metal basçısı Matt McJunkins’in Vice’a söyledikleri etkileyici: “Bizim işimiz müzik, hayatımız müzik ve bunu yapmama ihtimalimiz yok. İnsanların öykülerini duydukça, bunun durmamasını istedik. Her gece çalmak, kalabalıkta gülümseyen o yüzleri görmek, bizi devam ettiren şey bu. Bize bir konser verdiren şey bu. Çalma sebebimiz bu. Buna bir son verme ihtimalimiz yok.”

Grubun ön adamı Jesse Hughes’un da sözleri de noktayı koysun: “Paris’e yeniden gitmek için sabırsızlanıyorum. Bataclan yeniden açıldığında orada çalan ilk grup biz olalım istiyorum. Çünkü orası bir dakikalığına sessizliğe büründüğünde ben oradaydım. Dostlarımız rock’n’roll izlemeye gidip orada öldüler. Ben de oraya gidip yaşamak istiyorum.” 

Thursday, March 10, 2016

İstanbul 2016 Bahar Konserleri Takvimi


MART 
10 Mart Perşembe, Cate Le Bon, Salon İKSV
10 Mart Perşembe, Son Feci Bisiklet, Dorock XL
11 Mart Cuma, Amine Edge & Dance, garajistanbul
11 Mart Cuma, Bugge Wesseltoft - Erik Truffaz - İlhan Erşahin - Joe Claussell, Babylon Bomonti
11-12-13 Mart Cuma, Cumartesi, Pazar, Mark Eliyahu, Salon İKSV
12 Mart Cumartesi, Omar Souleyman, Babylon Bomonti
12 Mart Cumartesi, Kurban, Dorock XL
16 Mart Çarşamba, Lubomyr Melnyk, Salon İKSV
16 Mart Çarşamba, Genç Osman, Dorock XL
17 Mart Perşembe, Nadine Shah, Salon İKSV
17 Mart Perşembe, IAMX, garajistanbul
18 Mart Cuma, Sleep Party People, Salon İKSV
18 Mart Cuma, Melis Danişmend, Kadıköy Sahne
19 Mart Cumartesi, Büyük Ev Ablukada, Volkswagen Arena
24 Mart Perşembe, Glass & Fuji Kureta, Bronx Pi Sahne
25 Mart Cuma, DANdadaDAN, Salon İKSV
25 Mart Cuma, Adamlar, Dorock XL
25 Mart Cuma, Noisia, Mumdance, Babylon Bomonti
30 Mart Çarşamba, The Dears, Salon İKSV
30 Mart Çarşamba, GoGo Penguin, Babylon Bomonti
31 Mart Perşembe, Tonbruket, Salon İKSV 

NİSAN 
1 Nisan Cuma, Ane Brun, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, Kaan Tangöze, garajistanbul
2 Nisan Cumartesi, Emily Wells, Salon İKSV
2 Nisan Cumartesi, DJ Koze, Babylon Bomonti
2 Nisan Cumartesi, Mabel Matiz, Dorock XL
6 Nisan Çarşamba, Xiu Xiu, Salon İKSV
6 Nisan Çarşamba, Òlöf Arnalds, Babylon Bomonti
7 Nisan Perşembe, William Fitzsimmons, Salon İKSV
8 Nisan Cuma, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Kadıköy Sahne
8 Nisan Cuma, Erkin Koray, Dorock XL
8 Nisan Cuma, Kalben, Bronx Pi Sahne
9 Nisan Cumartesi, Athena, Dorock XL
14 Nisan Perşembe, Nightmares On Wax, Babylon Bomonti
14 Nisan Perşembe, Ought, Salon İKSV
16 Nisan Cumartesi, Fallulah, Salon İKSV
22 Nisan Cuma, Get Well Soon, Salon İKSV
27 Nisan Çarşamba, Jose James, Salon İKSV
29 Nisan Cuma, Bang Gang, Salon İKSV

MAYIS 
2 Mayıs Pazar, Steven Wilson, Zorlu PSM 
15 Mayıs Cumartesi, Parkfest (Azealia Banks, Riff Cofen, Jain, Hey Douglas, Gökçe Kılınçer), KüçükÇiftlik Park 
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM 
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park 
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill Out Festival, Life Park 

YAZ
(Yaz konserlerini ayrıca toparlarız ama şimdiden önünü görmek isteyenler için ilk belirenler şöyle) 
5 Haziran Pazar, Die Antwoord
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
28 Haziran Salı, M83, Zorlu PSM
12 Temmuz Salı, Scorpions  
26 Temmuz Salı, Muse
8 Ağustos Pazartesi, Sia 

Thursday, March 3, 2016

!f İstanbul günlükleri - 2



  • !f İstanbul günlüklerinin ilk bölümü için tıklayın 
  • "2015 yılının en sevdiğim 50 filmi" listesi için tıklayın  


Aslında !f İstanbul üzerine yazdığım ilk yazıda ağırlıklı olarak her şeyi yazmışım. Festivalin son hafta sonunda izlediğim iki film, ödüller ve festival dışında izlediğim filmlerden bahsedip bu bahsi kapatayım. 

Keş!f jürisi, ödülü "Veşartî/Gizli" ve "Kaili Blues"a paylaştırmayı uygun bulmuş. Böylece dokuz yıllık Keş!f tarihinde ilk defa Türkiye'den bir film ödül almış oldu. SİYAD da "Gizli"yi ödüllendirdi. Benim izlediklerim arasında dikkate değer bulduklarım mistisizmle gerçekçiliği çarpıştıran "Kara At Hatıraları" ve stilize "MA" olmuştu. Ödüllendirilenler, izlemediklerim arasından çıktı, ikisini de bir şekilde bulup izlemek lazım. Aşk ve Başka Bi' Dünya bölümünün de kazananı İtalyan Pietro Marcello filmi "Kayıp ve Güzel" oldu, Jüri Özel Ödülü de festivalin en çok konuşulan filmlerinden, Berke Baş ve Melis Birder imzalı "Bağlar"a gitti. Kısalar arasında da İzleyici Ödülü'nün Yakup Tekintangaç'ın "Azad"ına gittiğini ekleyelim. 

Festivalin kapanış hafta sonunda "Yaramaz Bebek" hayal kırıklığı yarattı maalesef. Sebastian Silva imzalı film, Pablo Larrain'in yapımcılığı, kadrosunda Kristen Wiig ve TV On The Radio vokalisti Tunde Adebimpe'nin varlığıyla büyük merak uyandırıyordu. Çocuk sahibi olmak isteyen bir gay çift ve müstakbel taşıyıcı anne üçlüsü, iyi bir film vaadetmek için yeterliydi, ama zaten sallantılı giden film, son 20-25 dakikasında öyle bir saçmaladı ki anlatılmaz yaşanır. Yani Türkiye gibi bir yerde olsa, gay karşıtı anti-propaganda için çekmişler diyebilirdim. Gerçekten üzücü derecede kötü bir sondu. 

Neyse, festivalin sonu iyi oldu benim açımdan. "Çocuk ve Canavar" "Studio Ghibli yoksa biz varız" diyen, eğlenceli ve yaratıcı bir animeydi. "Karate Kid" veya "Creed" gibi filmlerde defalarca izlediğimiz usta-toy dövüşçü izleğine dokunurken hayvanların varlığıyla eğlenceli hale gelen, senaryosu çok derin olmasa da bunu yaratıcı detaylar ve zengin yan öykülerle zenginleştiren bir filmdi. Anime sevenler mutlaka tatmin olacaktır. 


Bu festival benim için keşif odaklıydı, deneysel, ters köşe filmleri kovalamaya çalıştım özellikle. Pek çoğunda da fazlasıyla tatmin oldum. Ama festivalin dışında da yakalanabilen pek çok filmden de bahsetmek isterim, çünkü 2015'in en iyilerinden bir kısmı da toplamdaydı. Mesela benim 2015'in en iyi filmi saydığım "Tangerine." "iPhone 5'le çekilen film" olarak biliniyor olabilir, ya da "başrollerinde iki transın olduğu film" olarak. Ama "Tangerine" bunlardan çok daha fazlasını yaptı. Biraz "Trainspotting"i ilk izlediğim zamanı (20 sene öncesini) hatırlattı. Bağımsız sinema korkusuz, çiğ ve sertken. "Tangerine" beni en çok bununla etkiledi: Yenilikçi dili, korkusuz tavrı, bir saniye bile nefes alma ihtiyacı hissetmeyen enerjisiyle. 

"Bir Genç Kızın Gizli Defteri" de bana öyle "taze" geldi. "Coming of age" hikayelerini fazlasıyla izledik, ama genç bir kızın tarafına çok nadiren geçtik. Bu kadar renkli ve yaratıcı bir genç kızın dünyasına ise daha da az tanık olduk. Bel Powley'nin olağanüstü performansıyla Kristen Wiig ve Alexander Skarsgard karşısında ezilmemesi de az iş değildi. Lily Tomlin'in perdeye unutulmaz bir lezbiyen karakter armağan ettiği "Grandma" da beni aynı şekilde etkiledi. Her iki filmin de kadın yönetmenlerin elinden çıkması tesadüf değildir herhalde. Kadınlar, perdedeki etkilerini gittikçe daha da güçlü hissettiriyorlar, endüstrideki önyargılar da hızla kırılmaya başlıyor. 

Geçen yılın en iyi animasyonu "Inside Out"tu belki, ama "Anomalisa" da başka bir yılda Oscar için iddialı olabilirdi. Charlie Kaufman duyarlılığı içeren bu film, karakterleri, depresif havası, seslendirmesindeki ustalıkla yarına kalacak bir iş. Lisa'nın "Girls Just Wanna Have Fun"ı söylediği sahne ise, neden bilmem, geçen yıl en içime dokunan sahnelerdendi. 



"Listen To Me Marlon" ve "What Happened, Miss Simone?" sanatçıların normlara uymak konusunda bugünkü kadar hevesli olmadıkları bir dönemden iki ikonu anlatan, çok özel belgesellerdi. Hani "Amy"nin günahını almayalım ama, (geçen yılın en çok konuşulan belgeseli olduğu için onu örnek veriyorum) Winehouse'tan çok daha etkileyici karakterler oldukları kesin. Bir kurmaca film de olsa "The End of the Tour"un David Foster Wallace'ını da Marlon ve Nina'nın yanına ekleyebiliriz. Jason Segel ve Jesse Eisenberg'ün karşılıklı döktürdükleri film, "Infinite Jest"in çıkmasından hemen sonrasında geçiyor ve erkek rekabetinin sinemada pek deşilmemiş taraflarına odaklanıyordu. Bir başka ekzantrik erkek, Kurt Cobain de "Montage of Heck"te perdeye yansıdı. Hayatını çok iyi de bilsek, Kurt'ün "ev hali"ni görmek, en mahrem hallerini izlemek, en editsiz ses kayıtlarını dinlemek özel bir deneyimdi. 

Pek içine giremediklerimden de bahsetmeli: Hou Hsiao-Hsien sinemasını çok severim, ancak nefes kesici görselliğine karşın "Suikastçi"nin içine giremedim mesela. Gaspar Noé'nin "Aşk"ından da bahsedeyim biraz: Gündeme sadece seks sahneleriyle gelmesine karşın "Aşk" aslında bir aşk filmi, daha doğrusu bir "aşk acısı" filmi. Film en çok baş karakterin kendi başına (iç sesiyle) kaldığı anlarda gerçek hale geliyordu. Geri dönüşlerin bir kısmı yıkıcı etki yaratsa da, filmin süresi ve seks sahnelerinin odak dağıttığını düşündüm. Gaspar Noé'nin yönetmenlik gücüne hayran olan ve "Enter The Void"ı 2000'lerin en yaratıcı sinema deneyleri arasında sayan biri olarak elindeki materyale haksızlık ettiğini düşündüm.