Showing posts with label liverpool. Show all posts
Showing posts with label liverpool. Show all posts

Tuesday, December 6, 2011

2011: An Anfield Odyssey

Barcelona hep Katalanların milli takımı olarak anılır ya, Liverpool da Scouser'ların milli takımı. Tıpkı "Welcome to Sarajevo"da "Beatles İngiltere'den değil ki, Liverpool'dan" demesi gibi, Liverpool'lular da kendilerine "İngiliz değil Scouser" demeyi tercih ederler. Bir anlamda ülkenin geri kalanındakilerle bir kopuklukları var ve bu onlar için hiç sorun değil.

Dünyada sadece birkaç takıma nasip olacak kadar çok öyküsü vardır Liverpool’un. Tarihi, başarıları, kültürü, taraftarları, muhalifliği falan filan. Bir yerde açılınca muhabbeti, futbol dilencileri hemen coşar, Kop’tan girer, liman işçilerine destek veren Robbie Fowler’dan çıkarlar.

Ben Liverpool’a bunlar sayesinde vurulmadım. Beni çeken kırmızı renkti, futbolun bir başka oynandığı İngiltere Premier Ligi’nde kendine has bir takım oluşuydu, Okay Karacan’ın “McManaman” telaffuzuydu... Tam 1994-95 sezonunda, Macca’nın başını çektiği, Fowler, Collymore, Redknapp’lı Spice Boys yıllarıydı. O, Liverpool’un son 40 yıldaki en karanlık dönemiydi şüphesiz ama ben bundan haberdar değildim. Bir takıma aşık olmuştum ve “The Beach”te dendiği gibi, neden aşık olduğumla ilgili sebepler üretsem de o sebeplerin doğru olması gerekmiyordu. Ben önce o takımı sevdim, sonra sebepleri geldi. Şükür ki o sebepler hep güzeldi. Bir parçası olmaktan gurur duyduğum bir takım, bir kültür, bir tarih oldu Liverpool’unki. Ve galiba bundan yıllar önce soğuduğum ülke içi rekabetinden kopup alabildiğim ferah bir nefesti o İngiliz futbolu sevgim, Liverpool tutkum.

Liverpool’u hep uzaktan sevdim aslında, ama şansım yaver gitti, 2000’ler boyunca sıkça yolu Türkiye’ye düştü Kırmızıların. Galatasaray’la üç defa oynadılar, Beşiktaş’la bir. Bir kere de Trabzon’a geldiler, atladım gittim tabii. Eh, 2005’in yeri ayrı. Aylarca sessiz sessiz içimden kurduğum bir hayalin, dileğinin gerçekleşmesi var. Gözlerimin önünde, Liverpool’un futbol tarihinin en görkemli masalını gerçekleştirişi var.

İlginçtir, o maçı bir kenara koyarsak, Liverpool’un İstanbul ziyaretleri hep mutsuz. Trabzon’daki galibiyet Liverpool’un Türkiye topraklarındaki tek galibiyeti hatta. Evet, o takımı izlemek konusunda yılda bir kere ortalamasını tutturuyordum, ama artık “mabede” gitmenin vakti gelmişti. Anfield Road’da, Kop’ta bir maç izlemeliydim artık. Liverpool resmi sitesine yazdığım yazılar vasıtasıyla tanışıp arkadaş olduğumuz James Carroll’la yazıştım, “Bilet bulur muyum?” dedim, “Ne zaman istersen” dedi. Fikstür çekimi yapılınca vizemin biteceği tarihe kadar olan bölüme baktım, 27 Kasım’daki Manchester City maçı Kop tavafı için en uygun zamandı.

Önceki hafta sonu Liverpool’daydım. İlk seferim değildi, 2009’da gittiğimde de stadın müzesini görmüştüm ama mevsim yazdı, maç yoktu. Bir gün geri döneceğimi biliyordum. Tek mesele Stanley Park denen yere gitmeden önce gerçekleştirmekti bunu.

Dünyanın en güzel ofisi!

Maçtan önceki akşam James bana Liverpool'un ofisini gezdiriyor. Büyük bir plazanın üç katı kulübe ait. Bir kartla giriyoruz, "Burası web sitesi, burası televizyon stüdyoları, burası kulüp dergisinin yeri" diye gösteriyor. Şüphesiz tahminimden küçük ama sevimli ve modern bir yer. "Yönetimin ofisleri üst katta" diyor, basbayağı Ian Ayre'in ofisinden falan bahsediyor. "Üst kata da çıkardık ama benim kartım orayı açmıyor." Bir Cumartesi akşamı, olabileceğim en güzel yerlerden birindeyim. Çoğu insana göre herhangi bir ofis, bana göre Liverpool'un beynindeyiz! (Melwood'a gidip antrenman izleme fikrim maalesef daha önce basına kapalı olduğu için nazikçe reddedildi)

Burası LFC.tv'deki talk show'ların çekildiği stüdyo. Hiçbir şey replika değil, formalar ve kupalar dahil.


Stüdyo detayları arasında Beşiktaş flaması da var.

Birkaç hatıra fotoğrafından sonra çıkıp bir pub’da içiyoruz. Bana Liverpool’a nasıl bağlandığımı sormuyor artık, bu şaşkınlığı geçen sene Trabzon’da atmıştı. Liverpool'da futbolun her şey olduğunu anlatıyor. Aslında anlatmasına gerek yok, her köşede bunu görebiliyor insan.

“Sadece biz değil, rakibimizdir ama Everton da böyledir,” diyor James. “İngiltere'de başka hiçbir kentte bu kadar futbol tutkusu göremezsin. Belki Newcastle biraz yaklaşabilir, Sunderland'le rekabetleri falan. Ama asla Liverpool kadar değil.”

Liverpool’a yeni transfer olan oyuncular ilk başlarda şehir merkezinde kalırmış, ama zamanla şehir dışına yerleşirlermiş, o kadar ilgi fazla gelirmiş.

“Çünkü burada futbolcular gerçekten kahraman statüsünde. Bir yerden sonra oyunculara fazla gelebiliyor,” diyor James. Doğru, her köşede bir dükkanda formalar satılıyor, o formaların üzerinde Gerrard’lar, Suarez’ler, Carroll’lar, Reina’lar... Liverpool kentinin çoğunun Everton’ı tuttuğuna dair bir şehir efsanesi varmış, ben duymamıştım ama James de “Bu bir mit” diyor. Öyle, gerçekten çoğunluğun Liverpool olduğunu görmemek mümkün değil.

Gerçekten futbol Liverpool'u tanımlayan en temel iki ögeden biri (Diğeri tabii ki The Beatles). Şehir futbolla yaşıyor, futbolla alakası olmayan bir köşe bulmanız mümkün değil. “Her çocuk küçük yaştan babasından takımını alır. Kızlar bile, futbolu sevmeseler dahi, bir takım tutarlar. Ya kırmızısındır, ya da mavi.”

Ben kırmızıyım ve dolayısıyla Everton'dan hiç hazmetmiyorum. Ama bir gerçek var ki, bir Liverpoollu, sevmese dahi Evertonlıya Londra veya Manchester takımlarını tutanlardan daha fazla saygı duyar. 1986'daki efsane FA Cup finalinden sonra karşlıklı olarak “Merseyside” diye tempo tutmuşlukları var. Rhys Jones için Anfield’da Everton marşının çalınması ya da Evertonlıların Michael Shields’a destek vermesi de...

Rekabet başka bir şey, düşmanlık başka. Pazar günü gerçekten de içinde olmayı hep hayal ettiğim yerdeyim. Anfield yakınındaki iki meşhur pub'dan biri olan The Arkles'ta içerken içeride 10-15 tane de City'li olduğunu görüyorum. En ufak bir sürtüşme yok. Nasıl olsun gerçi, deplasmana gelenlerin pek çoğu 55 yaşından büyük amca be teyzeler. Pub'da yan yana bira içip içeri girilecek, farklı taraflarda oturulacak ve nihayetinde herkes takımını destekleyecek. Öyle de oluyor. Özellikle de biz, Liverpool'un neden dünyadaki en güçlü iç saha takımlarından birisi olduğunun kanıtları olarak Kop'tayız. John Toshack'ın bir NTV röportajında "Top kaleciyi geçse üfleyerek topu çıkartmaya çalışır" dediği Kop bu. Veya James'in 25 Mayıs 2005'teki İstanbul masalını açıklamak için dediği gibi "Liverpool böyle şeyleri yapabilen bir takım. Nasıl olduğunu bilmesem de." Ve daha önceki hafta 2-1 yendiğimiz maçın öncesinde Fernando Torres'in dediği gibi "Liverpool kendinden daha pahalı takımlara karşı bile kafa kafaya oynayabiliyordu." Torres bunu Rafael Benitez'e bağlıyordu. Rafa'ya sevgim çok büyük ama bu onun değil, Liverpool'un bir hasletiydi. O pazar günü Anfield'a gelen takım bu sene hiç yenilmemişti, kabaca bir tarifle ikinci takımını lige koysak ikinci bitirecek kadar geniş bir kadroya sahipti ve ortak ezeli rakibimiz Manchester United'a deplasmanda altı tane sallamıştı. Ama biz biliyorduk ki, Anfield'a çıkıldığında dünyanın en iyi takımı bizdik. Bunu anlamayanlar vardır, Roy Hodgson mesela. Liverpool'un ne demek olduğunu idrak edememiş, oradan br kontratak takımı yaratmaya çalışmış, dolayısıyla Liverpool'un son 30 yılında en kısa çalışan menajer olmuştu. (James onun dönemini "Konuşurken çok bilgi yanlışı yapıyordu, her şeyi kontrol etmek zorunda kalıyorduk" diye hatırlıyor, Raul Meirelles'in mevkiini bilmediğini açıkça söyleyen, Danny Murphy'ye Messi'ymiş muamelesi yapan bir adamdan bahsediyoruz)

Maç öncesi Kop'taki dev bayrak. Beş Avrupa şampiyonluğunu anlatıyor ve açıkça Manchester City'ye (zamanında Chelsea'ye de verilen) "Form is temporary, class is permanent" mesajı veriliyor.

Neyse ki, Liverpool King Kenny ile çok doğal ve muhteşem bir uyum içinde. Liverpool'un ne olduğunu herkesten iyi biliyor, tüm İngiltere'de muazzam saygı görüyor ve Kop'un nasıl bir hayat damarı olduğunun farkında. Maç sırasında adına tezahüratlar yapıldığında dönüp el sallamayı ihmal etmiyor mesela. Ama Kop bunu hak eden bir yer. Her an oyunun içinde: Luis Suarez'e Depeche Mode'un "Just Can't Get Enough"ıyla, Jose Enrique'ye "oley oley oley oley"sen uyarlama tezahüratla sesleniyorlar. Takımı atağa kaldırırken itici güç oluyor, savunurken rakibi yıldırıcı. Futbolu bu kadar iyi bilen bir kitlenin yanında olmadığımı hissediyorum. Tepki zamanı, Türkiye tribünlerinde olaylara hep bir yarım saniye geç tepki verdiğimizi düşünürdüm. Anfield'da top kaleye giderken çizgi geçmeden gol olacağını anlayan insanlarla izliyoruz. Her an sabırlı, futbolculara karşı anlayışlılar. Hani bir tribünde ya ateşli olursunuz, ya da "Ben oturup maçı izleyeceğim" dersiniz ya, Anfield'da özellikle İngiltere'nin ayakta maç izlenen tek tribünü Kop'ta bunun ikisini birden yaşıyorsunuz.

Son ana kadar sıkıştırdık o gün City'yi, bu sene onları yenen ilk takım olmaya çok yaklaştık (özellikle bariz şekilde seyirci baskısıyla gelen Balotelli kırmızı kartından sonra) ama tıpkı United karşısında olduğu gibi yine bir kaleci, bu sefer Joe Hart izin vermiyor zafere. Bir hafta önce Stamford Bridge'de gelen Chelsea galibiyetinden sonra bir de City'yi yenmek çok büyük bir sıçrama olacak ama olamıyor işte.

Maç bitiminde herkes biraz buruk ama son düdükten itibaren alkış yükseliyor, önce bizim çocuklara, sonra başta Hart olmak üzere City takımına. Kalabalık kolayca dağılıyor, benim gibi hatıra fotoğrafı çektiren de yok değil. Stada iki dakika mesafedeki hostelime dönüyorum, yarım saat sonra çantalarımla stadın önünden geçerken büyük bir topluluk hala orada, takım otobüsünün çıkmasını bekliyor. Onlara sevgilerini göstermek, bir imza almak, hiç olmazsa el sallayabilmek için. Öyle de oluyor, durup düşünüyorum, Türkiye'de biz futbolu sevmeyi ne zaman unuttuk acaba? Ne zaman oyuncuları protesto etmek için değil, yalnızca hayranlıktan beklemez olduk? Ne zaman onlar mahallenin güzel abileri olmaktan çıktılar?

Stad girişindeki Hillsborough anıtı.

Liverpool'a aşık olma sebeplerimi bir bir görüp sevindim Anfield'da. Adeta futbolla aşk tazelemiş oldum. Hem güzel oynayan büyük bir takım olup başlangıçtaki değerlerini yitirmemek, çok büyüyüp bir yandan küçük kalmaktan gocunmamak... Buydu işte sevdiğim. Maç boyunca yanımdaki iki koltuğun sezonluk sahiplerini kestim. 30'lu yaşlarının başında, belli ki fanatik dönemleri geride kalmış baba ve yanında 5-6 yaşındaki oğlu. Kafasında şapkası, elinde maç dergisi, katılabildiği ölçüde tezahüratlara eşlik edişiyle çekirdekten yetişmekte olan bir ufaklık. Çok özendim ve içlendim. Çocuğumu nasıl bir şevkle böyle futbol sevdalısı yapacaktım ki ben? Onbeş günde bir pazar Kop'a onu götürmedikten sonra... Olsun, hayali bile güzeldi...

Friday, August 27, 2010

Bize her yer Liverpool!

İnönü’de liverpool formasıyla maç izlemek? Sıradan! Güney Afrika’ya Dünya Kupası’nı izlemeye gitmek? Herkes yapabilir! Peki Trabzon'a Liverpool'u desteklemek için gitmek? İşte şimdi konuşmaya başladın!

Tek başıma çıktığım her yolculuktan önce tanımlamakta zorlandığım bir korku hissediyorum. Belki bir Truman sendromudur, küçüklükten gelen bir sebebi vardır, bilemiyorum. Ama her seferinde de bu korkunun cazibesine kapılmadan edemiyorum, ayrı konu. Trabzon’a giderken ise sanırım bu korkunun anlaşılır bir yanı vardı. Ne kalacak yerim, ne de maça girecek biletim olmadan çıkmıştım yola. Hatta haftalardır gideceğimi bilmeme karşın Çarşamba sabahına kadar gidiş ve dönüş biletimi almamıştım bile. İçinde bir yedek tişört, bir forma ve bir laptop dışında hiçbir şey olmayan sırt çantamla yola çıkmıştım, neyle karşılaşacağımı bile bilmeden.

Avrupa Ligi kura çekimleri sırasında Trabzon’un muhtemel rakipleri arasında Liverpool’u da gördüğüm an “Ne olur Liverpool çıkmasın!” demiştim ama içten içe Kırmızılıların yolunun buraya düşeceğinden de emindim.Öyle de oldu. Çıkmasın istiyordum çünkü kalkıp onca yolu gidecektik (Liverpool Türkiye’deyken izlememem düşünülemez bile). Velhasıl, çıktı. Galatasaray’a iki, Beşiktaş’a bir defa çıktığı gibi bu sefer de Trabzon’a rakip oldu bizim çocuklar. Yalnız bir arkadaşım kanıma girdi, bu sefer güvenli oynayıp ev sahibinin yanında sessiz sessiz değil, ait olduğumuz yerde, Liverpool taraftarlarının arasında izleyecektim!
...
Önce Liverpool forumlarına sürekli mesajlar atıp deplasman tribününe nasıl bilet bulabileceğimi sordum. Biri Ankara’da yaşayan bir Rumen, diğeri de bir İngiliz olan iki kişi bilet bulabileceklerini, kontakt halinde kalmamızı söylediler. Ben de beklemeye geçtim.
...
Yine maça bir hafta kala, gazeteye gelen bir mail bana iletildi. LiverpoolFC.tv (kulübün resmi sitesi) benimle temasa geçmişti, Trabzonspor maçı için bir yazı yazmak isteyip istemediğimi soruyorlardı. İnanamadım. Ama gerçekti. Son bir hafta boyunca her gün birkaç defa mailleştik ve en sonunda Salı sabahı onlara yazıyı gönderdim. Beğendiğini söyledi, bunun gerisini biliyorsunuz zaten. Ama ondan bir ricada da bulundum, acaba deplasman tribününden bilet ayarlaması mümkün müydü? “Elimden geleni yapacağım ama deplasman işi zor biraz, çünkü bize deplasman biletleri gelmiyor” dedi James. “Bakalım” dedim. Bu arada “Perşembe sabahı Claire Rourke’a yine LFC TV için bir röportaj vermeyi kabul eder miydim?” TABİİ Kİ EDERDİM!
...
Bu esnada biletlerin Perşembe sabahına kadar satılmayacağını açıkladı Trabzonspor. Bunun tek bir açıklaması vardı, Trabzon’a 17.5 saatlik bir yol tepip gidecektim ama elimde biletim olmayacaktı. Hadi bakalım dedim ama işi garantiye almak için çok nadir kullandığım Hürriyet kartını oynamaya çalıştım. Doğan Haber Ajansı’ndan Yunus Emre Sel’le temasa geçtim, bana basın tribününde akreditasyon ayarlayacaktı. Rahatladım. Ancak Çarşamba akşamı Yunus beni arayıp talep çok fazla olduğu için bana giriş ayarlayamayacağını söyleyince dımdızlak pozisyona devam ettim. Ama artık yol hikayesi başlamalıydı. İşler bir şekilde yoluna girerdi.
...
Perşembe sabahı şehrin merkezi Meydan’da ufak bir tur atıp kalacak yer ayarladım. Bilet satış merkezlerinden birisinde ufak kuyruk oluşmaya başlamıştı. Stadyuma gittim, “Misafir takım bileti var mı” dedim, “20 dakika sonra” dediler. 20 dakika bekledim, “Bir bakalım, belli olacak” dediler. Biarz daha bekledim, aldığım nihai cevap “Ya bu yabancı maç, misafir seyirci mi var?” oldu! Kaderime boyun eğdim, maraton tribünden bilet aldım (maç sold-out’a doğru hızla ilerliyordu) ve stadyumun içine girdim. O kadar kolay oldu ki şaşarsınız. Hürriyet kimliğimi gösterip bir kapıdan girdim, sonra iki koridora daldım ve resmen sahanın içindeydim! Kaç stada gittim bilmiyorum, ama sahanın içinde, çimlerin dibinde olduğum her an hissettiğim aynı: Nefes kesilmesi.
...
Heyecanlandığımı belli etmemeye çalışarak (çevrede çim biçme ve çizgilerin boyanması işlemleri vardı) fotoğraf çektim. Sonra da James, Claire ve adını hatırlamadığım kameramanı buldum. Röportajdan önce uzun uzun James’le sohbet ettim. Liverpool’u bu kadar yakından takip etmeme şaşırmıştı. Kewell’ın Türkiye’de bu kadar sevilmesine de çok şaşırdı. Türkiye’deki eski maçlardan da konuştuk ama hepsini hayal meyal hatırladı. Zira bütün deplasmanlara takımla beraber gidip geliyordu, yılda kaç yolculuk yaptığını düşünün siz. “Dün uçakta Hodgson’la konuşurken...” falan derken uçtum gittim. Hayallerin işi diye bir şey varsa, o bu olmalıydı. Nihayetinde sohbetimiz bitti, Claire benle röportaj yaptı, arada teklesem de yine de fena olmadı sanırım. Kayıtlara ulaştığımda mutlaka koyacağım onu buraya. Olay bitti, çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdim ve görüşmek üzere dedim. James tekrar tekrar teşekkür etti ve bilet ayarlayamadığı için de defalarca özür diledi. “Sorun değil” dedim, yazı içinse teşekkür etmesine gerek olmadığını, bunun benim için çok büyük bir gurur olduğunu belirttim. “Anfield’daki maçlara bilet ayarlayabilirim, gelirsen haberim olsun” diye de ekledi. “Hah” dedim, “Şimdi konuşmaya başladın!” Küçük ve sevimli bir Liverpool anahtarlığı da hediye etti bir de. Hep derim, Liverpool’un insanı candır diye. Boşuna sevmiyoruz bu takımı!
...
Otele gittim, web sitesini kontrol ettim, yazı oradaydı! Odanın içinde heyecandan oturamadığım dakikaların ardından bilgisayarın başına oturdum, linki üye olduğum tüm sosyal paylaşım sitelerine koydum ve ardından telefon çaldı. Arayan Rumen arkadaş Dan’dı. “Fazla bilet buldum hala ilgileniyor musun” dedi, “Tabii oğlum!” dedim ve odadan çıktım. Elimdeki maraton biletini şansın ve oradaki bir adamın yardımıyla hemen sattım ve bizim Liverpoolluları buldum. Bileti aldım, onlarla bir bira içtim. Bizde genelde var olan “Deplasmanlara en azılı, en psikopat adamlar gider” önyargısının aksine, çoğunluğu 50 yaşın üzerinde kelli felli adamlardı bunlar. Birkaç tanesi sitedeki yazıyı okumuştu, oradaki ilk cümleye gönderme yaparak “Hani yağmur?” diye sordu.
...
O yağmuru maçın başlamasına yarım saat kala gördük. Stad çevresinde biraz gezinip deplasman tribünü girişini buldum. Arada Trabzonlular da vardı, karşılıklı atkı, forma alışverişi, hatıra fotoğrafı çektirme ve hatta çiçek verme gibi hoş görüntüler vardı. Hep söylüyorum, Liverpool’un Türk izleyicisinin gönlündeki yeri ayrı. Takımın Chelsea ve Manchester United gibilerden farklı bir duruşu ve karakteri olduğunu anlıyor Türk taraftarı. Takımın iki kaptanının şehirde doğup büyümüş çocuklar olduğunu, en zenginler arasında olmasa da en üst seviyede kalabiliyor oluşunu ve maçlarında 3-0’dan maç alabilme gibi büyülü şeyleri gerçekleştirebildiğini takdir ediyor. Seyirci olarak ruhunu kaybetmemiş az sayıda topluluktan birisinin Liverpool taraftarları olduğunu biliyorlar. Hatta şöyle bir iddiam da var, Türkiye’de, Liverpool’un Avrupa’nın en iyi taraftarına sahip olduğu düşünülüyor ve o seviyeye sadece Türk taraftarlarının çıkabildiğine inanılıyor. Bu yüzden daha önce de bu tip maçlarda Liverpool forması yüzünden sıkıntı çekmedim, Trabzon’da da çekmeyeceğime inanıyordum. Çekmedim de.

Maç başladı. 90 civarı taraftarımız vardı, Trabzon’un 18.000’ine karşılık. Beklendiği gibi Trabzonsporlular çok iyi bir atmosfer yarattılar ama beni şaşırtan, onların ısınması için zaman geçmesiydi. Tam anlatamadım. Maçın başlangıcında hiçbir atmosfer yoktu mesela. Golle beraber coşku başladı ve devre sonuna kadar da durmadılar. Erken gelen gol, bizim zaten eksik gelmiş ve Avrupa konusunda tecrübesiz görünen kadromuz, deplasman dezavantajı derken ciddi ciddi tırstığımı söylemeliyim. Bir de delicesine yağmur eklenince (ayakkabım hala sırılsıklam) işler pek yolunda gitmiyordu diyebilirim. Ama kimin umrunda! Liverpool tribünündeydim, beraber üzülüp beraber coşabileceğim insanların arasındaydım. Bir dolu güzel insanla tanışıyordum (bir tanesinin adı Jamie idi –herhalde orada her doğan iki çocuktan birisine bu ismi veriyorlar- Liverpool’un bilet ofisinde çalışıyormuş, Anfield’a gelecek olursan haber ver dedi ve mail adresini verdi. Liverpool insanı kadar kalenderi zor bulunur efendim!) Ve çok ama çok mutluydum.

Trabzon’da deniz tarafındaki kale arkası (yönümü karıştırmıyorsam öyleydi) ve maraton çok formdaydı ama ne yaptılarsa karşı taraftaki kale arkasını gaza getiremediler. Bir de 61. dakika şovu hiç olmadı. Farklı bir şeyler planlarlar sanıyordum, ama olmadı. En sonunda yavaştan “Maç uzar mı acaba?” derken Trabzon için büyük talihsizlik olan Giray’ın kendi kalesine golü geldi. Trabzonspor gerçekten çok iyi çabalamıştı ama yavaştan oyundan düşmeye başlamıştı, bizim 15 dakika içinde yakaladığımız üçüncü pozisyondu ve gol geldi. Biz rahatladık, Trabzon dağıldı ve ikinci golü de atıp birden “bir gol atsak da kurtulsak” dediğimiz ortamda galibiyeti kutlar olmuştuk. Maç bitti ve Trabzon seyircisi hem kendi takımını, hem de bizleri alkışladı, biz de alkışla cevap verdik. Centilmen ve güzel bir tavırdı.

Maçtan sonra hayatımda ilk defa “deplasman taraftarı evsahibi stadı boşalttıktan sonra çıkar” tecrübesini de yaşadım. 90 kadar Liverpool taraftarı için üç otobüs ayrılmıştı. Otobüslere bindik, şehir merkezinde indik. Gayet rahat ve sorunsuz bir yolculuk olmuştu. Otele döndüm ve diğer Türk takımlarının skorlarını öğrendim. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rezaletini düşününce Liverpool karşısında Trabzonspor’un yaptığı işin büyüklüğünü daha net anladım ve Bordo-Mavililerin artık şu kura talihsizliğini kırmasını diledim. Hatta “Keşke maç berabere bitseydi de en azından puan olsaydı” da dedim. Ama olsun, Trabzon çok sağlam bir gelecek kuruyor. Üstelik bizim Liverpool’a göre çok daha oturmuş ve en azından kendi liginde formunu sürdürmesi çok büyük ihtimal. Bizim Kırmızılar ise hala geçiş aşamasında. Ama böyle dönemlerde iyi oynamadan ya da yedek kadroyla çıkılan maçlarda kazanmak moral için çok önemlidir. Öndeki iki haftada WBA ve Birmingham maçları çok çok kritik bu yüzden.
...
Sabah erkenden kalktım ve çantamı toplayıp kahvaltımı ettikten sonra otelden ayrıldım. Çok memleketler gezdim, neler gördüm görmedim ama Trabzon Havalimanı kadar 1.25 liralık bir dolmuşla binilip 6-7 dakikada ulaşılana denk gelmemiştim. Şöyle söyleyeyim, uçağım 9’daydı ve saat 7.50’de ben hala kahvaltıdaydım. Harikaydı. Ayrıca dünyanın manzarası en güzel havaalanlarından birisi de burası olmalı.
...
Korkuyla başlamış, heyecanlarla dolmuş, onca güzel insanla tanışılmış ve sıfır sorunla tamamlanmış kısa bir seyahatin ardından dönüş yolundaydım. “Otobüsle gidiş 70, uçakla dönüş 162, otel 60, bilet 100 lira. Liverpool tribününde maç izlemek paha biçilemez” şeklinde klişe esprimi içimden geçiriyordum. O anda “aslında yazıyı şimdi, uçaktayken yazsam ya” diye düşündüm. Laptop’ı çantamdan çıkarttım.

Thursday, August 26, 2010

Liverpool FC resmi sitesindeyim!

Üzgünüm, romantik bir yazı okuyacaksınız. Çünkü bu, mucizelere inanan birisinin yazısı. İnanan değil, inandırılan. Çok sevgi, katıksız, saf sevgi, istediklerinizin gerçekleşmesine yardım ediyor. Daha doğrusu, hayalini bile kuramayacak kadar güzel bulduğunuz şeyleri gerçekleştiriyor.
...
Ben, Liverpool'un 1976-2002 arası hiç uğramadığı Türkiye'ye son 8 yılda 5 defa gelmesini o sevgide buluyorum. O kadar seviyorum ki kırmızının bu tonunu, iki senede bir yolu illa buraya düşüyor Liverpool'un. O kadar seviyorum ki bu takımı, 2005'te Şampiyonlar Ligi son 16'sında en fazla şans tanınan 9. takım olmasına karşın sadece ben istediğim için birer birer rakiplerini eleyip yaklaşık 20 yıl sonra ilk defa Avrupa'nun zirvesine oturuyor Liverpool.
...
Bugün, diğerlerinden çok farklı bir rüyamı gerçekleştiriyor Liverpool. Hiç olmadığım kadar takımın bir parçası olduğumu hissettiriyor. Evet, hayal ettiğim üzere Anfield Road'a çıkıp top koşturmadım. Kritik bir maçta gol atıp Kop'a doğru da koşmadım. Hatta o stadyumda büyük bir zafer esnasında tribünde de olmadım, ya da maç günü Liverpool pub'larında bira içip maça da hazırlanmadım. Ama, bugün Liverpool FC resmi sitesindeyim. Trabzonspor-Liverpool maçı üzerine yazdığım yazı, Liverpool'un resmi internet sitesinde. Şans, tesadüf, falan... Ama bence sevgi. Bu takıma, tarihine, oyuncularına, taraftarına, renklerine duyduğum, benzersiz sevgi.

Thursday, January 17, 2008

we are going to anfield!

bilen biliyordur ama yine belirteyim, çok sıkı bir liverpool taraftarıyımdır. ama gelecek cumartesi günü fa cup'ın üçüncü turda liverpool'un elenmesini istemekteyim. nedeni de şu, havant and waterlooville denen bir amatör küme takımı anfield'a geliyor!
...
conference south'ta, yani sıralama olarak altıncı lig'de oynayan bu adamlar league one'ın, yani üçüncü lig'in lideri swansea'yi 1-1'in tekrarında 4-2 yenerek üçüncü tura çıktı. taksi şoförlerinden, öğretmenlerden oluşan bu takım anfield'a, fernando torres'le, steven gerrard'la oynamaya geliyor!
gelecek cumartesi liverpool için küçük, futbol için orta, futbolseverler için büyük, hampshire'ın bu küçük takımını tutanlar için (önceki gece swansea'yi yendiklerinde 4 bin küsur kişi izledi kendilerini, ki stadyumlarında yer kalmamıştı haliyle) de olağanüstü bir maç oynanacak.
...
fortis türkiye kupası'nı parasal anlamda çekici, ama küçük takımların üst turlara çıkmasını imkansız kılan bu düzenin saçmalığı da bir kez daha kondu sanırım ortaya. trabzonspor'u yenen adanademirspor'u, beşiktaş'ı yenen çaykur rize'yi, ya da fenerbahçe'ye kendi sahasında gücü ölçüsünde kafa tutan şanlıurfaspor'u üst turlarda göremedikten, peri masallarına denk gelemedikten sonra ne anlamı vardı ki kupanın?
...
ha, calais'nin onurlu yerinin yanına kayseri erciyesspor'u da yazdıran bülent korkmaz'ı unutmamak gerek elbette. geçtiğimiz yıl yarattıkları mucize, bu statü (beş takımlı grup + 2 ayaklı iki tur) içinde iyice mucizevi bir hal alıyor zira.
...
neyse, fa cup'a dönersek, pek inanmıyorum ama umarım tv8 o maçı yayınlar. şimdiden bunun için mail atacağım izleyicitemsilcisi@tv8.com.tr adresine, belki bir faydası olur...