Friday, August 31, 2012

Example: Karmakarışık neslin sözcüsü



İngiliz dans müzik sahnesinin son yıllardaki en hızlı yükselen ismi Example bu akşam Çeşme Babylon Aya Yorgi’de Soundgarden festivalinde çalacak. Performansı öncesi yaptığım röportajı okumanın zamanıdır. 
(Bu röportaj Blue Jean Ağustos sayısında yayınlandı) 

Türkiye’de ilk defa çalacaksın. Konserle ilgili beklentilerin var mı?
Türkiye’ye daha önce hiç gelmedim ama twitter ve Facebook’ta beni Türkiye’ye çağıran pek çok yorum okudum o yüzden hayranlarımı göreceğim için heyecanlıyım diyebilirim.
Turnede vaktini nasıl geçirirsin? Okur musun, oyun mu oynarsın, yoksa uyur musun?
Uyumayı seviyorum! Biraz egzersiz yapmak da iyi gelir. Mümkün olduğunca spor yapar ve koşarım. Çok da film izleriz bir de. Bazen otobüsle uzun yola gidiyorsak beşi bulduğu olur.
Yeni bir Example albümü yolda. “Playing in the Shadows” gibi hit dolu bir kayıt mı olacak yoksa biraz değişiklik var mı?
Kesinlikle hitler var. Hatta çok fazla var - umarım!
Üç kelimede nasıl tanımlarsın yeni albümü?
Gitarlı, epik ve duygusal.
Yaptığın ortak çalışmalarınla tanınıyorsun. Birlikte çalışmayı isteyip de reddedildiğin kimse oldu mu?
Hayır. Sorduğum herkes evet dedi. Sanırım şanslıyım.
Hayallerindeki ortak çalışma kiminle olurdu?
William Orbit’le çalışmak isterdim. Eğer onu tanımıyorsanız Google’da aratın.
Önceki ay 30 yaşına girdin. Hayatında bir değişiklik yarattı mı?
Aynı şekilde yaşıyorum ama artık sadece anı yaşamaktansa geleceğimi daha çok düşünüyorum.
‘Stay Awake’te “Karmakarışık kuşak”tan bahsediyorsun. Bugünün gençliği için neden böyle bir tanımlamayı uygun gördün? Hangi anlamda “karmakarışık” olduğunu düşünüyorsun?
Her kuşağın kendine özgü sorunları olmuştur. Bazı kuşaklar için esrardı, diğerleri için LSD, bazıları için ecstasy’ydi. Şimdi İngiltere’de sanırım reşit olmayanlar arasında alkol kullanımı ve genç yaşta hamilelik çok yaygın. Ama ‘Stay Awake’ bu sorunu anlatmıyor. Daha genel bir konu. 

'Kültürel bir hareket' 
Videoların çok yaratıcı. Fikirleri sen mi üretiyorsun yoksa yönetmene mi bırakıyorsun?  
Fikirleri ben buluyorum ve sonra yönetmenle geliştiriyoruz. Zaten Adam Powell yakın arkadaşım ve son dört klibimi o çekti.  
The Wanted için bir şarkı yazdın. Başka bir grup için yazmak için tarzını değiştirdin mi?
Evet. Sözlere yaklaşımım tamamen değişti. Başkası için yazdığımda kişisel yazmıyorum. Ama melodiler yanılgıya yer bırakmayacak şekilde bana ait.
Yaratım sürecin nasıl? Ritmlerle mi başlarsın, yoksa sound’la mı, melodilerle mi, sözlerle mi?
Her zaman şarkının ismiyle başlarım. Sonra ona doğru müziği yazarım. Sonra vokal melodisini bulurum. Sözler en son gelir.
İngiliz dans müzik sahnesi hep çok aktif olmasına karşın Amerikan pazarının dans müziği ve dubstep’e yeni yeni uyandığını görüyoruz. Skrillex ve Deadmau5 gibi isimler popülerleşiyorlar. Bu patlama hakkında ne düşünüyorsun? Bu hareket senin de Amerika’da yolunu açar mı, ne dersin?
Amerika’da olan kültürel bir hareket. Benim müziğime de Amerika’dan bir ilgi var ama talep çok büyümeden oraya turneye gitmeyeceğim. Calvin Harris ve Flux Pavilion gibi Britanyalı isimler de Amerika’da popülerleşmeye başladılar.
Şu ana kadar 2012’nin en iyi single’ı hangisi?  
Calvin Harris ve benim yaptığımız ‘We'll Be Coming Back.’
Müzik için ana esin kaynağın ne?  
Gerçek hayat. Grunge. Hip hop. Dans.

Thursday, August 23, 2012

Pitchfork'çu halkın listesi


Indie müziğin kutsal kitabı Pitchfork. Sevin ya da sevmeyin, gerçek bu. Listeleriyle, verdiği notlarla bu türün en net belirleyicisi konumunda. Bu yaz sözü "halka" bırakmayı tercih ettiler ve yayın hayatlarının ilk 15 yılının en iyi albümleri listelerini sordular. En az 20, en çok 100 albümlük listeler gönderildi ve 116.000 kişilik devasa bir katılım sağlandı. Pitchfork da ilk 200'ü açıklamakla kalmayıp, en çok liste gönderen 25 Amerikan şehri ve 25 ülkenin 20'lik listelerini, yaş gruplarını ve cinsiyetlerini inceleyebileceğiniz harika bir sayfa hazırlamış. Evet, gezegenimiz Radiohead ve Arcade Fire'ı çok seviyor. "OK Computer" son 15 yılın en iyi albümü olduğunu göğsünü gere gere söyleyebilir (pek çok listede bu konumu tescillenmişti zaten). Artık indie müzik dinleyen insanlar için, en azından Pitchfork okuyan kitle arasında Amerika ve İngiltere ayrımı o kadar belirgin değil. Ve evet, Kanye West seven ezici çoğunluk dışında indie kid'lerin hip hop'la ilişkisi tahmin edildiği kadar yoğun değil (ama yaş grupları düştükçe bu ilgi artıyor, değerli bir bilgi). Ve nihayetinde liste gönderenlerin neredeyse tamamamı, % 88'i, erkek (High Fidelity sendromu). Indie rock'ın aslında feminen yanı belirgin bir tür olduğunu düşünmeme rağmen kadınların bu ilgisizliği ilginç. Ve sebebi kadınların dinlememesi değil. Bu konuda çok aydınlatıcı bir blog post'u var, dün yayınlanan. Mutlaka okuyun. "Beyaz erkekler eğlenceli olan bir şeyi eğlencesiz hale getirmekte uzman" veya erkeklerin bu konuda çok "öğretici" olmaları gibi pek çok kritik nokta var.

People's List'e son gün katıldım ben. Birkaç saat vardı, normalde bir liste hazırlamak için kısa sürecek bir vakit ama deadline sıkıştırırken aklıma gelenleri toparladım. Liste havuzu faydalıydı, sanırım unuttuğum pek de kayıt olmadı (listeyi yayınladıktan sonra Pulp'ın "This is Hardcore"unu fark ettim bir tek). İlk başta 76 albüm attığımı fark ettim havuza, yuvarlak olsun diye 80'e çıkarttım ama sonra 30 tane albümü şutlayıp 50'ye indirdim. En iyi, en önemli değil, en sevdiğim albümleri dizdim. Kendi bir numaramı ilk 200'de göremedim ama kalanların çoğunlukla uyumlu olduğunu fark ettim (negatif değil, pozitif de değil). Listenin görsel hali burada, ama olur da bir gün o sayfaları uçururlar diye ben buraya da not düşmüş olayım.

1 Fox Confessor Brings the Flood - Neko Case
2 OK Computer - Radiohead
3 Yield - Pearl Jam
4 In the Aeroplane Over the Sea - Neutral Milk Hotel
5 Turn On the Bright Lights - Interpol
6 Lungs - Florence and the Machine
7 Z - My Morning Jacket
8 Vampire Weekend - Vampire Weekend
9 Viva la Vida or Death and All His Friends - Coldplay
10 Neon Bible - Arcade Fire

11 White Blood Cells - The White Stripes
12 Kid A - Radiohead
13 Stories From the City, Stories From the Sea - PJ Harvey
14 You Forgot It in People - Broken Social Scene
15 Chutes Too Narrow - The Shins
16 Mezzanine - Massive Attack
17 Strawberry Jam - Animal Collective
18 Ga Ga Ga Ga Ga - Spoon
19 Elephant - The White Stripes
20 The Suburbs - Arcade Fire
21 American Idiot - Green Day
22 Bon Iver - Bon Iver
23 I'm Wide Awake, It's Morning - Bright Eyes
24 Oh, Inverted World - The Shins
25 Ladies and Gentlemen, We Are Floating in Space - Spiritualized
26 Parachutes - Coldplay
27 Yoshimi Battles The Pink Robots - The Flaming Lips
28 No Code - Pearl Jam
29 In Rainbows - Radiohead
30 Because of the Times - Kings of Leon
31 The Age of the Understatement - The Last Shadow Puppets
32 Everything All the Time - Band of Horses
33 Illinois - Sufjan Stevens
34 Without You I'm Nothing - Placebo
35 When the Pawn... - Fiona Apple
36 Funeral - Arcade Fire
37 Urban Hymns - Verve
38 If You're Feeling Sinister - Belle And Sebastian
39 Curtains - Tindersticks
40 Person Pitch - Panda Bear
41 It's Not Me, It's You - Lily Allen
42 Contra - Vampire Weekend
43 Whiplash - James
44 The Colour & The Shape - Foo Fighters
45 My Beautiful Dark Twisted Fantasy - Kanye West
46 Accelerate - R.E.M.
47 Whatever People Say I Am, That's What I'm Not - Arctic Monkeys
48 Teen Dream - Beach House
49 Yearbook 1 - Studio
50 Mylo Xyloto - Coldplay

Thursday, August 2, 2012

Yurttaş Kane'in "düşüşü"

British Film Industry yenilenmiş "Tüm Zamanların En İyi Filmleri" listesini açıkladı. Belki böyle baktığınızda herhangi bir anketten, soruşturmadan farklı değil. Ancak bir kırılmaya işaret ediyor bu liste. Zirvesinde "Yurttaş Kane" yok. Hani bir numarayı her zaman rezerve etmiş, tarihin en iyi filmi olduğu konusunda bir konsensusa ulaşılmış "Yurttaş Kane," yerini bizde "Yükseklik Korkusu" olarak bilinen "Vertigo"ya kaptırdı. (Listenin tamamı için buraya bakabilirsiniz)

Bu, bir anlamda son kalenin de düşmesi demek. "Yurttaş Kane" her zaman "tüm zamanların en iyi filmi" sorusu için otomatik cevaptı. Ancak artık popüler anketlerin tepesinde yer almıyordu. iMDB'nin meşhur Top 250 listesinin zirvesi "The Shawshank Redemption" ve "The Godfather" arasında gidip geliyordu. Birkaç yıl önce Empire okurların, eleştirmenlerin ve yönetmenlerin oyladığı 500 filmlik bir mega liste yaptığında, onda da bir numara Coppola'nın mafya destanı tarafından kapılmıştı. Diyebilirsiniz ki, "Onlar seyircilerin yaptığı listelerdi, eleştirmenlerinkiyle bir olmaz." Haklısınız da. Ama bir gerçek var: 1998 yılında Sinema Dergisi tüm zamanların en iyi filmini okurlarına sorduğunda Türk sinema izleyicisinden de "Yurttaş Kane" yanıtını almıştı. "Yurttaş Kane" o formu doldurup gönderen herkes için en iyi film miydi? Hiç sanmıyorum. Ama bazı listelerin yarattığı bir "koşullanmışlık" hissiyle o listede zirveye oturmuştu film.

Nereden mi biliyorum? Kendimden. "Yurttaş Kane"i bir ortaokul öğrencisi olarak canım TRT 2 akşamlarından birisinde izlediğimde "Acaba bu filmi bu kadar büyük yapan şey ne?" diye izlemekten tat alamamıştım filmden. Film bitti, şüphesiz etkilenmiştim ama "Neden en iyi?" sorusuna kendimce verdiğim cevaplar beni de tatmin etmiyordu. Ancak bir iki yıl sonra Sinema'nın anketine katılırken o ilk 10 film içine ben de yazmıştım "Yurttaş Kane"i, ayıp olmasın diye. İşte BFI'ın listesinde "Yurttaş Kane"in bir numarada olmaması o açıdan önemli. Bir numaradan iki numaraya düşmüş olması sadece "bir sıra geriledi" diye kestirip atılacak bir durum değil. Sinema genç bir sanat ve ikinci yüzyılının hala başında sayılır. Dolayısıyla kolektif film bilgisi diğer sanatlara göre oldukça gelişkin denebilir. Bugüne kadar o kolektif bilince "en iyi film" olarak kazınmış olan "Yurttaş Kane" yavaş yavaş o damgadan sıyrılıyor. Sight & Sound'un editörü Nick James "Yaşasın" diyor, "Nihayet bir film 'Yurttaş Kane'i tepeden indirdi." Bu coşkusunun sebebi de bahsettiğimiz nokta: Bu filmin on yıllar boyunca sinemanın üzerinde sallanmasının yarattığı yorgunluk.


Empire'ın listesinde 28. sıraya yerleştirdiği ve "aşık olmak için fazla şatafatlı ve büyük" bulduğu "Yurttaş Kane"le ilgili yaptığı tanımlama çok hoşuma gitmişti. "Eğer listemiz teknik mahareti ve tematik gücü merkezine alıyor olsaydı bir numaradan düşmesi şoke edici olabilirdi. Ama bu film ömürlük bir dost mu? Bir rahatlama kaynağı mı? Görünüşe bakılırsa, muhtemelen değil."

"Yurttaş Kane" artık yeni bir hayata başlıyor. Sinema izleyiciliği ve eleştirmenliği de.

Thursday, July 19, 2012

best coast - the only place



best coast'un son albümü "the only place" için geldim.. herkes sevdi mi acaba bu albümü benim kadar? herkes o kadar sevmemiş tabi biliyorum ama nasıl olur böyle bir şey anlamıyorum.. lafı dolandırmanın anlamı yok, şeker gibi, kaymak gibi bir albüm bu. foals'un "total life forever"ını dinlediğimde yaşadığıma benzer bir deneyim oldu "the only place" benim için. onların da ilk albümünü pek sevmemiştim, ikinci albümü de "öylesine" edinip dinlemiştim ve şahane bir sürpriz olmuştu 2010'da benim için. best coast'un ilk albümü "crazy for you" iki yıl önce çıktığında "eh işte" demiştim ve birkaç dinleyişten sonra bırakmıştım. ama şimdi aylardır müdavimi oldum. "pop böyle olsun, ciğerimi yesin" demek istiyorum!

"how they want me to be"yi gece yatmadan önce açın, sabaha kadar çalsın siz uyurken.. uyumak istemediğiniz zaman da şarkınız "up all night".. albümün her yerinden mutluluk, neşe, güneş, deniz fışkırıyor resmen; sözler her zaman neşeli olmasa da.. ki kim takar sözleri albümün size verdiği enerji dağları denizleri aşarken!

beach house, the shins vb. çok iyi albümlerle geldi bu sene şimdiye kadar; beğeniyle dinledim, dinliyorum.. ama "the only place" aradan sıyrılarak kendimi en iyi hissettiren albüm olarak kayıtlara geçti bile..


görmeyeli blogger'ın şekli şemali değişmiş bu arada.. güzel olmuş..

Sunday, July 15, 2012

One Love, sıfır promil

"Şimdi buz gibi bir bira ne iyi giderdi! Ne, burada bira yok mu? Hiç mi yok? Hani küçük kutulardan da mı yok? Hassiktir be!" 

Dün Ricky Wilson'ın sahnedeyken yaptığı bu alaycı konuşma One Love'ın ilk gününün özetiydi. Grubu Kaiser Chiefs çalarken sahneyi terk edip seyircilerin arasından VİP alanına girmesi, elindeki birayı önce kafasına dikmesi, kalanı da izleyiciye vermesi ise bizim konserler tarihimizin en unutulmaz anlarındandı.

Çok değil, üç-beş saat öncesinde sıkı bir son dakika golü yemişti festivalciler. Bu yazın alternatif müzikteki en büyük festivali One Love'da alkol satışı yapılmayacaktı. Son bir hafta sağ kanattan dalga dalga gelen akınlar sonrasında festivalin yapılmasına bile "şükretmek" gerekiyordu belki. Beklenmedik bir gol değildi yani.

Zaten memleketin son yıllarına bakılınca hiç beklenmedik bir gol değildi bu. "Ramazan'da konser olmaz" konusunu bile tartışabilecekken "Ramazan'dan beş gün önce festival olmaz" tartışılmaz bir realite oldu. Bir iki yıl öncesine kadar aklımıza gelmeyen ezan sırasında konseri durdurma olağan hale geldi, dün itibariyle gördüğümüz üzere beş vakit ezan saatlerine göre sahneler ayarlanır oldu.

One Love alkolsüz ilk festival değildi. Daha geçen hafta izlediğim Antony Hegarty konserinde de (Caz Festivali'ndeki pek çok konser ve Cemil Topuzlu'dakilerin tamamında olduğu gibi) içmemiştik. İçmesek ölmüyoruz yani. Kimin tarafından kurulduğunu henüz bilemediğim Eyüplüler'in iddia ettiği üzere "bira festivali" değildi One Love, "müzik festivali"ydi. Dün kapıdan dönmeyip akşama kadar kalıp eğlenen çoğunluk en azından bunu kendine ispat etti. Kendine diyorum çünkü "çoğunluk" bunu dinlemeyecek. Onlar, yani Yiğit Bulut ve şurekası gibi, "Biz yaptık ve oldu" diyecekler, bunun haklı gururunu yaşayacaklar.

Zaten acı verici olan da bu. Konserlerde bira içmeyiz, mesele değil. Mesele, çok yakın zamanda bu meselenin kimseye zarar vermeden sürdürdüğümüz hayat standartlarımızdan eksilttiğimiz başka bir madde haline gelecek olması. Mesele, çok değil, bir gazete, bir belediye başkanı ve galeyan konusunda "başarıları" tescilli halkımın mıknatıs gibi çekilmeleriyle başlayan orta çapta bir tepkinin 11 yıllık bir geleneği sadece 4 gün içinde bitirmesi. Mesele, bu gözdağının verilmesi, bu güç gösterisinin yapılması. O kadar güçlüler ve o kadar güçsüzüz ki, "Biz izin verdiğimiz kadar buradasınız" diyebiliyorlar. İçeride değil, dışarıda bira içebilmemiz bunun göstergesiydi zaten. Dün olan, boynumuzdaki tasmanın çok değil, bir tık daha sıkılmasıydı. Asıl korkutucu olan daha fazlasını yapabilecek olmaları. Muktedirin insafına emanet oluşumuz. Twitter'da sinir stresimizi attıktan sonra reel dünyada bir fark yaratamayacağımızın farkında oluşumuz.

Oysa ne demişti Pulp?
"Hayatını yaşama hakkın için ölümüne savaşman gerekir."

Tuesday, July 10, 2012

İbadet gibi: Antony

Fotoğraf: Muammer Yanmaz (İKSV) 

Alemdeki en büyük Antony Hegarty hayranı değilim. Albümlerine sevgim, personasına ilgim, sesine hayranlığım var o kadar. Ama dünkü konsere gitmek için gerçekten bir çaba sarf ettim. Artık konser enflasyonunun, hayalini kurduğumuz isimlerin çok da bekletmeden çıkıp gelmelerinin yarattığı mini şımarıklığın olduğu zamanlarda bu his pek gerçekleşmiyor. Gerçekten de "Aman boşver, seneye yine gelir" diyebiliyoruz veya gerçekten özel bir konser olacağını hissetmediğimiz geceler evden çıkmamayı tercih edebiliyoruz. Dün akşam bunu yapmadım. Atilla Dorsay'ın festivalde film seçen sinefillere dair dediği gibi "bir içgüdü geliştiriyoruz galiba."

Ailevi bir sebepten festivaller, konserler, tatiller, uzun yollar derken pek çok planın iptal olduğu bir yaz yaşıyorum. Asıl meselenin o planların iptal edilmesi değil, o planların iptal edilmesine sebep olan sağlık problemi olması elbette içimi dolduran. Antony konserine kadar bunu biliyordum. Ama şehir dışından geliş uçağımı konserin başlangıç saatine göre ayarlamasını neden yaptım, onu o kadar da düşünmemiştim. THY rötarı, elbette trafik, bir sebepten Taksim'de biriyle buluşmanın kaybettirdiği zaman ve pek çok şey. Belki sadece bisine yetişebileceğimi bile bile koşturmak. Ve Harbiye'ye, o anda Antony'nin samimi ama destansı tiradlarını kahkahalar içinde ve alkışlarla dinleyen Harbiye'ye ulaşmak. Elli dakika geçirdim Antony ile. O elli dakikada içimi dolduran ne varsa boşalttı bu büyük insan. Sanki bir konser değildi, ruhani bir deneyimdi, ibadet gibi bir arınma seansıydı. Özel konserlerin çoğunda yaşadığım "kalabalık değil birlik olma" duygusunun aksine tek olma, kendin dahil her şeyden kopma tecrübesiydi. Ağladım, dolu dolu değil ama için için ağladım. "Ghost"un ilk dizelerinin ardından "Öldüğümde ruhuma bu sözleri söyleyeceğim" cümlesini gülerek söyleyebilen bu büyük yürekli insanın karşısında, yakınında olabildiğim için mutlu olarak ağladım galiba.

Bu konser bir manifestoydu bir anlamda. O kısmını da güzellikle kaleme alanlar var. Ben bu konserin farkında olmadan neden ihtiyaç duyduğum bir tecrübe olduğunu idrak edişimi anlatmak istedim. Eh, sanırım haksız değilim, toplu değil bireysel bir tecrübeydi bu. Eğer koca bir bütün olabilseydik, Antony'nin konuşmasına en arkalardan "Musiiic" diye bağıracak kadar "anlayışsız" birilerini çıkarır mıydık aramızdan?

Şekilsizler

Kendi dünyalarına uyduramadıkları hiçbir şeye tahammülü olmayanlara ithafen...


Şekilsizler, kusurlular, uyumsuzlar
Kırık bisküvilerle büyütülmüşler
Sizin gibi görünmüyoruz
Sizin yaptığınız şeyleri yapmıyoruz
Ama biz de burada yaşıyoruz
Gerçekten!

Şekilsizler, kusurlular, uyumsuzlar
Şehre gitmek isteriz ama risk alamayız
Çünkü bizi dışarıda tutmak isterler
Ayrı durduğun için yersin yumruğu ağzının ortasına
Gerçekten!

Abiler, ablalar, göremiyor musunuz?
Gelecek sana ve bana ait
Sokaklarda kavgalar olmayacak
Bizi yeneceklerini sanıyorlar ama
İntikam çok tatlı olacak

Bir hamle yapıyoruz
Hem de şimdi yapıyoruz
Kenardan oyuna giriyoruz
Kaldırın ellerinizi – bu bir baskındır
Evlerinizi istiyoruz, hayatlarınızı istiyoruz
Bize izin vermeyeceğiniz şeyleri istiyoruz
Silah kullanmayacağız, bomba kullanmayacağız
Bizde sizden fazla olan tek şeyi kullanacağız
O da bizim aklımız 

(Mis-Shapes/Pulp, 1995) 

Friday, June 15, 2012

Oradaydım: The Stone Roses live in Barcelona!

Ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. Geçen hafta bu sabah tatlı bir yorgunluk içindeydim. Önceki gece yarısı Madonna konserinden eve dönüp valiz toplama işine girişmiş, haliyle neredeyse sabaha karşı yatmıştım. Öğlen uçuş vardı ve yarım mesai için ofisteydim. İstikamet altı günlüğüne Barcelona olacaktı. Nedense o ana kadar yapmadığım bir Songkick ziyareti sonucu kentte hangi konserler olacak bakarken gerçek kafama dank etti. The Stone Roses'ın 16 yıl aradan sonra çıkacağı ilk turne o akşam Barcelona'nın Razzmatazz sahnesinde başlıyordu!

Konser tabii ki sold-out'tu. Viagogo, Seatwave? Hiçbirisinde tık yoktu. Belki biraz daha erken harekete geçsem basın listesi şansım olabilirdi ama son gün böyle bir ihtimal pek de mantıklı değildi. Ama belki de kapıda şansımı deneyebilirdim?

Eşime belli etmesem de üç saatlik yol tamamen bu düşüncelerle geçti. Tabii tatildeki beş gecemizden birisini karaborsa sıralarında ve bir konserde geçireceğimizi kendisine doğru bir şekilde anlatmam da gerekliydi!

Barcelona anılarını buralara yazarım, o yüzden uçaktan otele gidişimizi falan anlatmaya gerek yok burada. Razzmatazz'a vardığımızda (ki metroda Oasis tişörtlü çocuğu takip ettiğimizden mekanı bulmamız zor olmadı) karaborsacılar sokağın başını tutmuşlardı bile. Ufak bir pazarlıktan sonra iki bilet için 90 euro'da anlaştık (gişe fiyatı 55 euro'ydu, demek ki dünyanın her yerinde bir şekilde bedava bilet ele geçirip ucuza satma işi var). Pazarlık kuralıdır, aldığınız fiyat karşıdakini memnun ettiğine göre hep daha ucuza alabilirdim dersiniz. Neyse, Avrupa genelinde bir konsere 45 euroya bilet bulabilmek, hele hele bu yazın Avrupa'da en çok merak edilen grubunun 1900 kişilik kapasiteli bir kulüp konserine bilet bulabilmek, hele hele konserden 12 saat önce haberdar olmuşken!

Razzmatazz birden çok salona sahip, Barcelona'nın geleneksel olarak en hip mekanlarından birisi. Gecenin sonunda bir başka salonunda Madchester partisi vardı mesela. Konser salonu ise yüksek sahneli, balkonuyla beraber iki katlı ve yüksek tavanlı, biraz hangar genişliğine sahip, kutu gibi bir mekan. Sahne yüksekliği önemli, zira yurtdışında konser izleyenler bilirler, boy ortalaması olarak Avrupalılar bizim epeyi üzerimizdedir ve sahneyi görebilmek için mümkün olduğunca yakın olmak zorundasınızdır (Singapur'da konser izlediğimizde böyle bir sorunu hiç yaşamadığımızı da eklemeliyim). Ama Razzmatazz'ın en arkasında durduğumuz halde sahneyi nefis gördük.

Konser bir Manchester grubuna yakışacak bir seyirci coşkusuyla başladı. Hatırı sayılır kısmı İngiliz olan kalabalık The Stone Roses'ı adeta sahaya çıkmış bir futbol takımı gibi karşıladı. Mani basını eline alıp "I Wanna Be Adored"un ilk notalarını çalmaya başlayınca gürültü katlandı ve John Squire şarkıya dahil olduğunda seyirci bir tribün tezahüratıymışçasına "ooo"larla riff'e eşlik etti. Ian Brown'ın vokallerinin de açıkça bastırıldığını söylemeye gerek yok herhalde...

İşte 16 yıl aradan sonra ilk defa tam bir konser için sahnedeydi The Stone Roses. Onlar ortada yokken Madchester tamamen bitmiş, kendilerinden etkilenen Britpop en azından kıtayı ele geçirmiş, birkaç İngiliz filmi Oscar almış, John Peel ölmüş ve Reni'nin dediği gibi Manchester City şampiyon olmuştu. Ama bunların önemi yoktu sanki. Tüm zamanların en güzel ilk albümlerinden birisi olan "The Stone Roses" ilk günkü kadar tazeydi, o şarkılar her zaman bizimleydi ve en güzeli, hep bir ağızdan söylendiğinde çok daha güzel gidiyordu.

Ian Brown'ın ağır aksanından dolayı şarkı arasındaki anonsları pek anlayabildiğimi söyleyemem, ama kendisinin sahne enerjisi ve duruşu Liam Gallagher'ın kariyerini kime borçlu olduğunun göstergesiydi. Mani deseniz, Reni ile birlikte Britanya gitar müziği tarihinin en funky groove'larını işletmekten memnundu. John Squire hep olduğu gibi sessiz sedasız işini yaptı ama keyfi yerinde görünüyordu. Savaş baltaları gömülmüştü, en azından bir sonraki büyük kavgalarına kadar...

Uzatılmış nefis bir "Fools Gold" versiyonu, beklediğimden daha enerjik çalınan "Love Spreads," en sevdiğim The Stone Roses şarkıları "Sally Cinnamon" ve "Made of Stone" konserin zirveleriydi. Bir de "This is the One." Ve bir de "Waterfall." Ve... Neyse. "Love Spreads"in arkasından sahne arkasına gitti Roses. Pek huyları değildir ama geri döndüler ve bir biste "I Am The Resurrection" çaldılar. Şanslı olduğumuzu birkaç gün sonra anlayacaktık. Konserin sonlarında Liam Gallagher'a da selam çaktı Ian Brown, üst katta, ses masasının orada izlemiş tüm konseri. Bir anda tüm salon ona döndü, o kalabalığı selamladı. Şanslı olanlarımız fotoğraf çektirdi onla. Yeterince sabırlı olanlar ve dışarıda bekleyenler The Stone Roses elemanlarını da yakalamışlar, Twitter'da gördük.

Tesadüf, o sabah Twitter'da Sesim Gökmen ile konuşurken yaz planları muhabbeti dönmüştü. "E Stone Roses'ı nerede yakalayacaksınız?" dediğinde "Hiçbir yerde" demiştim. Sesim'den şimdi "Londra'ya ne zaman yerleşeceksin?" sorusunu bekliyorum!


Konserde çektiğim "This Is The One" videosu. Yüksek kalitede olmadığını biliyorum ama en azından grubun ve kalabalığın ruhuna dair ipucu veriyor.



Stone Roses @ Razzmatazz, Barcelona setlist

I Wanna Be Adored 
Sally Cinnamon 
Mersey Paradise
Ten Storey Love Song 
Where Angels Play 
Shoot You Down
Waterfall
Fools Gold
Standing Here
She Bangs The Drums
Made Of Stone
This Is The One 
Love Spreads 
I Am The Resurrection