Tuesday, February 18, 2014

Michel Gondry ile bir saat



Güzel bir Pazartesi akşamıydı çünkü Michel Gondry İstanbul’daydı. Salt Beyoğlu’na sığmayan bir kalabalık, kendi tespitiyle çoğunlukla kadınlar, !f İstanbul kapsamındaki söyleşi için oradaydı. Konu “Bilinçaltı ile Gökyüzü Arasında” idi, moderatör Yeşim Tabak’tı ve saat 19.30 olduğunda üstat sahneye teşrif etti. 

Öncelikli konuları Gondry’nin festivalde bulunma sebebi olan “Uzun Boylu Adam Mutlu mu?” belgeseliydi. Noam Chomsky’ye olan saygısını “zamanımızın en büyük beyinlerinden, en büyük düşünürlerinden biri” diye anlattı, “onunla tanışmak bile hayalimdi” dedi. Birkaç tane kitabını okumuştu (“Tabii ki hepsini değil, birkaç tanesini. Yüzden tane kitabı var”) ve kitapta cevabı olmayan şeyleri sormak istiyordu. Yanlış anlaşılma olmaması adına filmdeki Chomsky’ye sorduğu soruları kısa ve basit tutmaya çalıştığını söyledi.

“Hafıza” konusu kaçınılmaz olarak açıldı elbette. Gondry, hafızasının çok iyi olmadığını, her şeyi karıştırdığını söyledi. Yeşim Tabak, Gondry’ye hatırladığı en eski anısını sordu, Gondry üç yaşında okulda olduğu bir gününü hatırladığını söyledi. Chomsky ise 1,5 yaşını hatırlayabiliyormuş. Film çekerken de küçükken nasıl hissettiğini hatırlamaya çalıştığını söyledi, anlaşılabilir. Bir dönem fotoğraf çektiğini, fakat fotoğraf çekerken anı yaşamayı ihmal ettiği için bıraktığını söyledi. Söyleşinin sonunda konuya tekrar döndü. Bir sevgilisi varmış, onu çok özlediğinde onun olduğu fotoğraflara, videolara bakarmış. Ama o kadın onu terk etmiş, sonra da bütün kayıtları çöpe atmış. O yüzden bu işleri bıraktığını söyledi gülerek.

Filmlerindeki “rüya” yoğunluğu üzerine bir soru sordu Tabak: “Rüya var, rüya var. Bir, sizinkiler gibi düşsel film çekenler var, bir de David Lynch’inki gibi ‘rüya gibi’ çekenler var” diye. David Lynch’in en sevdiği yönetmenlerden biri olduğunu söyledi. “Ben de kabus görüyorum herkes gibi, ama onları çekmek istemiyorum” dedi.

Yönetmenliğin insanlarla iletişim kurma metodları konusunda eğitici olduğunu anlattı. Pek çok klibini çektiği Björk’ü bir filminde oynatmayı istediğini anlattı, ama ilk denemesi Lars Von Trier ile olduğu için sinemadan soğumuş ve bir daha oyunculuğa tövbe etmiş. Kendisinin çok yumuşak ve tatlı bir mizacı olmasına karşın “Sete gelseniz böyle düşünmezdiniz. Ben de çok takıntılı olabiliyorum. Normalde iyiyimdir ama bazen teknik bir mesele yanlış gidiyorsa çok sinirlenebiliyorum” dedi.
Sinema eğitimi almadığı için üzgün olduğunu söyledi. “Ama sinema eğitimi almamış yönetmenlerin çok iyi filmleri var. Sinema eğitimi alıp kötü film çekenler de var” dedi. Ayrıca “Okuldan çıkıp berbat teknisyen olanlar da var” dedi, teknisyen konusunda gerçekten dertli, belli (Önceki sene benzer bir söyleşide Nuri Bilge Ceylan da bu konudan dert yanmıştı). Çalışması en iyi olan insanları “Keşfetmeye hazır olanlar ve fikirlerimi kavramaya açık olanlar” diye özetledi.
Film yapımı konusunda “Şu anda DVD’ler pek moda değil ama ben DVD’lerden çok faydalandım” dedi, DVD’lerin ekstralarında film yapımına dair görüntüleri çok izlediğini söyledi. Ayrıca, filmlerindeki el yordamıyla üretilmiş “efektler” konusunda “İlk filmlerimi kendi başıma yaptığım için ne nasıl yapılır biliyorum” dedi. Bir şehir kurması gerektiğinde minyatür şehri kendi başına yapabildiğini anlattı mesela. “Dijital efektlerle bir sorunum yok ama çok sık değişiyor” dedi. iTunes’u bile indirdiğinde sürekli güncelleme istediğini, arayüzünü çok sık değiştirdiğini, dijitalle haşır neşir olan arkadaşlarının da programların yenilenmesine adapte olmakta güçlük çektiğini anlattı. Nostaljik bir insan olduğunu kabul etse bile, bunları nostalji olsun diye yapmadığını söyledi. “Eğer klasik teknolojiyle de yapabileceğin bir şey varsa bence dijitale gerek yok” dedi.
Sette çok sık storyboard kullanmadığını, ama video çekiyorsa storyboard kullandığını, çünkü başlamadan önce sanatçılara bir şey vaad ettiğini ve ona sadık kalması gerektiğini hissettiğini söyledi. İlk filmi “Human Nature”da storyboard ile çalıştığını, ama daha sonra filmdeki değerli anların storyboard’da bulunmayan küçük anlar olduğunu anladığı için sonraki filmlerinde bundan vazgeçtiğini söyledi. 

Oyuncularla çalışma kısmı ise söyleşinin en ilginç bölümüydü şüphesiz. Aktörlere ilk seferinde oyunu dikte etmediğini, onları etkilemek istemediğini, “onların kendisini şaşırtmasına izin verdiğini” söyledi. “Anın gerçekleşmesine izin veriyorum” dedi. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”da Jim Carrey ile yaşadığı bir sorunu da anlattı. Mutfak lavabosunda yüzdükleri sahneyi çekerken Jim Carrey suya tekrar girmek istememiş. Herkes teker teker kaybolduğu için onun tek başına kaldığını çekmesi gerektiği halde Carrey tekrar girmek istememiş. “Sette yönetmen emirleri verir zannedersiniz ama her zaman böyle değildir. Bazen oyuncu çok ünlüyse, emirleri o verir” dedi gülerek. Sonunda girersin, girmem diye uzun uzun tartışmışlar, olay gerçekten gergin bir hal almış. En sonunda Carrey suya girmiş, ama girerken de kasti olarak suyu Gondry’nin üzerine sıçratmış.
“Sonra anladım ki, Kate Winslet ve Jim Carrey sette problemler yaşıyorlardı. Ve Kate sinirlenip suyun içindeyken işemiş. Jim Carrey de bu yüzden girmek istemiyormuş. Ama girdi ve Kate’in çişini de üzerime sıçratmış oldu.” 

Son soruyla söyleşi böyle keyifli bir havada bitmiş oldu. Bence Yeşim Tabak söyleşinin ilk bölümlerini aşırı kavramsal sorularla sürdürmeseydi ve seyirci soruları da “demeç” değil, gerçekten “soru” olsaydı iyi olurdu. Gondry üzerine master tezi yazan bir kız, mesela, oldukça geniş bir soru sordu Gondry’ye, adam anlamadı, soru tekrar soruldu, yine anlamadı, başkası tercüme etti, yine anlamadı. En sonunda Gondry’den 10 dakikalık bir görüşme istedi. Ama bunları yapana kadar tüm salonun 10 dakikasını gasp etti. Halbuki çıkışta ayaküstü yakalayıp o 10 dakikayı kopartmak isteyebilirlerdi. Neyse, umarım istedikleri olmuştur diyelim. 

Güzel bir Pazartesi akşamıydı çünkü Michel Gondry İstanbul’daydı.

Thursday, February 13, 2014

Müzik Yazarlarının Seçkisiyle 2013'ün En İyileri


Bugünlerde Sony Music etiketiyle müzikmarket raflarına dizilen bir derleme albüm var: "Müzik Yazarlarının Seçkisiyle 2013'ün En İyileri." Başlık zaten oldukça açıklayıcı. 22 tane müzik yazarı Türkiye'de 2013'ün en iyi şarkılarını seçti. Herkes 10 şarkılık listeyle katıldı, ortaya 17 şarkılık bir konsensüs çıktı ve keyifli bir seçki oldu. Neticede memleketin rock, pop ve alternatif müzikte 2013 almanağı gibi bir şey. Albümün kitapçığında tüm yazarların listesi bulunuyor, daha "büyük resmi" görebilmek adına da faydalı, bir de tarihe not düşmek amacıyla.

Projenin yükünü büyük ölçüde Tolga Akyıldız çekti. Kendisi, benim Blue Jean'deki ilk patronum, bana "yaz" diyen ilk kişi. Kendisinin başlatacağı herhangi bir projeye koşarak katılırım, o ayrı konu, ama bu aralar 24 saatte nasıl hallettiğini anlamadığım kadar üretken. Öykü kitabı "Özür Dilerim Çok Sevdim" yeni çıktı mesela. Bir yandan blogger buluşmalarını düzenlemeye devam ediyor. Bu albüm de, bir başka projenin ilk adımlarından birisi. Müzik yazarlarının dernekleşme faaliyetleri içinde olduğu günlerdeyiz (Tolga bu işe de büyük emek vermekte). 2014'te bu konuda güzel gelişmeler olacak gibi. Bu albüm de işte birlikte attığımız ilk adım sayılabilir belki de.

Şarkı listesini kapakta görebiliyorsunuz zaten. Ben projeye katılan yazarların listesini de not düşmüş olayım: Ali Deniz Uslu, Asu Maro, Ayhan Abayhan, Barış Akpolat, Bekir Özgür Aybar, Cumhur Canbazoğlu, Çağlan Tekil, Çetin Cem Yılmaz, Deniz Durukan, Doğu Yücel, Eray Aytimur, Mehmet Tez, Murat Beşer, Murat Meriç, Naim Dilmener, Sadi Tirak, Sebla Koçan, Sevin Okyay, Suat Kavukluoğlu, Tolga Akyıldız, Yavuz Hakan Tok ve Zülal Kalkandelen. (Görsel tasarım ve kapak ise Tunç "Turbo" Dindaş imzalı)

Benim kişisel listemi de buraya not düşeyim.

Wednesday, February 5, 2014

Broken Bells röportajı: Partiden sonra



Günlerden bir gün, geçen yılın sonuna doğru, bir akşam telefonum çaldı, arayan James Mercer'dı. The Shins sayesinde son on yılımda en çok duyduğum seslerden birinin sahibiyle cep telefonumdan konuşmak ilginçti. Ben İstanbul'daydım, Mercer Portland'daki evinde: Konumuz ikinci Broken Bells albümü "After The Disco"ydu. 
(Bu röportaj ilk olarak Blue Jean'in Ocak sayısında yayınlanmıştır) 

İlk albümünüz çıktıktan sonra pek çok kişi Broken Bells’in tek seferlik bir proje olduğunu düşünmüştü.
Evet, çok insan bunu tek albümden ibaret bir iş olarak düşündü. “İkisi de başka işlerle meşgul, böyle bir deney yaptılar bitti” dediler ama en başından beri bizim için bir gruptu bu. İkimiz de birlikte çalışmaktan çok hoşlanıyoruz ve evet, ikinci albümümüzü yapacağımızı biliyorduk.
Nasıl bir yaratım süreciniz oluyor, iş bölümünüz nasıl?
Birlikte yazıyoruz. Bazen Brian bir gitar melodisi ya da ritimle geliyor, ben melodi ekliyorum. Bazen de tam tersi.
The Shins’te grup lideri konumundasınız, şarkıları yazan, kararları veren adamsınız. Burada ise rolleri bölüşüyorsunuz. Bu nasıl bir duygu?
İkisi gerçekten çok farklı şeyler, ama böyle bir şeye ihtiyacım vardı. Ortaklaşa çalışma yapmak istiyordum. Brian’a gelince, o da Gnarls Barkley’ye göre daha enstrüman bazlı bir şey yapmak istiyordu, daha canlı çalınan bir proje istiyordu. İkimiz için de doğru projeydi yani.
Bu albüm ilkine göre biraz daha tempolu olmuş. Bu planladığınız bir şey miydi?
Evet bunun daha neşeli olması konusunda konuştuk. Konserlerimizde eksik olan bir taraf olduğu için buna konsantre olduk. Gerçi sözleri hala biraz üzgün, karmaşık ve melankolik. 
The Shins veya Broken Bells için söz yazarken yaklaşımınız değişiyor mu?
Bir kere burada Brian da çok şarkının sözlerini yazıyor. İkimiz de epeyi farklı hayatlar yaşayan insanlarız. Ben Portland, Oregon’da aile hayatı yaşıyorum, o ise Los Angeles’ta, gece kulüplerinde takılıyor, çok kız arkadaşı oluyor (gülüyor). Bu da sözlere yansıyor. 

Albümün adı “After The Disco” da ondan gelen bir fikir miydi?
Evet albüm gibi, tempolu, dans edilebilir ama içinde melankoli de var. Parti biter ve gerçeklerle baş başa kalırsın. Bu da Brian’ın yaşadığı bir şey.
Aynı zamanda 1980’lere daha fazla dokunan sesler var albümde.
Evet, albüm neşeli ama modern tınlamasını istemedik. İkimiz de bu zamana ait olmayan şeyleri seviyoruz, başka bir zamandan gibi duyulsun istiyoruz. Bilmiyorum, belki çocukluğumuzla alakalı bir şeydir. 
Brian Burton, Norah Jones’tan U2’ya kadar çok sayıda farklı büyük müzisyenle çalıştı. Onunla stüdyoda olmak nasıl?
Onun rolünde başka kimseyle çalışmamıştım. Pek çok prodüktör işin kayıt ve mixing tarafıyla ilgili. Brian ise senden daha iyi performans almakla ilgileniyor. Aynı zamanda çok da sempatik bir insan, etrafta bulunması keyif veren birisi. Stüdyoda saatlerce vakit geçirirken bu çok önemli bir özellik.
Broken Bells için yeni bir yıl ve yeni bir albüm var. 2014 planları neler?
2014 yılında turnede olacağız. O arada İstanbul’a da gelsek süper olur! Onun dışında benim bir bebeğim daha olacak.
Ne güzel haber! Tebrikler. Peki The Shins?
2015 sonunda bir albüm yaparız sanırım. Şimdiden bu kadar uzağa bakmak çılgınca geliyor ama.

Tuesday, February 4, 2014

Philip Seymour Hoffman (1967-2014)



“Synecdoche, New York”un açılış sahnesi: Tiyatro yönetmeni Caden Cotard (Philip Seymour Hoffman) uyanır, kahvesini koyar ve gazetesini (The Schenectadian)  okumaya başlar. Manşette Harold Pinter’la ilgili bir yazı vardır. “Aa, Harold Pinter ölmüş” der Caden, “Aa yok dur dur, Nobel Ödülü almış.”

Bir insanı gerçekten takdir edebilmemiz için onun ölmesi gerektiği gerçeği bu kadar evrenseldi işte. Ünlü ölümlerini bu kadar kanıksamıştık. Bir insan yaşar, büyür, üretir, o ürettikleri belli hayatlara dokunur, sonra da ölürdü. Biz bir şeyi ancak böyle perspektife oturtuyorduk. Bir sanatçının bir gazete manşetine çıkması için ölmesi lazımdı. Ya da Nobel alması. Benim de çok uzun zamandır bir Philip Seymour Hoffman yazısı yazmak vardı kafamda. Neden erteliyordum bilmiyorum, bir başka muhteşem performansı için mi? Ölmesini beklemiyordum ama evet, Cotard’ın gazeteyi açışı gibi Hoffman’ın adını gördük televizyonda, gazetede, internette – ama maalesef manşet olmasının sebebi ölümdü.

Philip Seymour Hoffman benim en sevdiğim aktördü. Gerçekten öyleydi. Bu ikinci cümleyi kurmak zorundaydım çünkü bir insan öldükten sonra onu “yaşarken de,” “gerçekten” sevdiğinizi ispatlamak zorunda hissediyorsunuz. “Hayır, ben öldükten sonra farkına varmadım, yaşarken de severdim” diye göstermek zorundasınız, çünkü günümüzde sevgi sadece hissedilen değil, kanıtlanması gereken bir şey.

Ünlü ölümlerini çok çabuk kanıksamaya başladık galiba. Pazar gecesi “Cats” müzikalindeyken saate bakmak için telefonumu çıkarınca gelen maillerden birine gözüm takıldı, karnıma bir yumruk indi. Gösteri bitene kadar maili atan arkadaşımın bir internet şakasına kurban gittiğini düşünmek istedim. Çıkınca kontrol ettim, haber gerçekti. Bir iki saat gecikmeli almıştım sanırım haberi, neredeyse gündem değişmişti. Oysa ben istiyordum ki hep beraber kabullenemeyelim. Philip Seymour Hoffman ölmüştü ama arkasından hemen güzel sözler yazmayalım. Saatlerce sessiz kalalım. Kabullenmeyelim, yeterince kabullenmezsek “Evet, geri dönmüş” diye haberi gelecekmiş gibi inanalım.

Philip Seymour Hoffman’a ölümü hiç yakıştıramadım. Perdede yıllarca en kötü şekilde kaybedişlerini izlemiştik. Onu aşağılık bir telefon sapığı olarak da görmüştük, eşini kaybettikten sonra acısıyla ancak benzin koklayarak baş edebilen biri olarak da. Yaratıcılık kriziyle boğuşan bir yönetmen de oldu, potansiyeline asla erişemeyen bir akademisyen de. Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan birini de oynadı, tarihin en cool müzik yazarını da. Bu kadar “1001 surat” olacak bir adam değildi aslında. Sarışındı, bebek yüzlüydü, iri yarıydı. Bu kadar karakteristik bir fiziği olup bu kadar çeşitli roller oynayabilmek olacak iş değildi, ama onun başarısı buydu. Zamanımızın en yetenekli oyuncusuydu, en çalışkanıydı, en iyisiydi. Benim en sevdiğimdi. Onu “Boogie Nights”ta ilk yakaladığımdan, tesadüf eseri ölmeden önceki gece izlediğim “Before The Devil Knows You’re Dead”e kadar izlediğim iki düzine filmi, herhalde son 15 yılın en iyi filmleri arasında yer alır. Ya boş filmde oynamıyordu, ya da oynadığı her filmi yükseltiyordu. Muhtemelen ikisi de.

Herkes ölecek, kimileri genç, kimileri yaşlı. Philip Seymour Hoffman da elbet bir gün ölecekti, ama 46 yaşında, ama uyuşturucudan ölmesi... Bunu kabullenemiyorum. Onu yeni bir filmde daha izleyemeyecek olmayı hiç kabullenemiyorum.

Ben seni çok seviyordum abi. Keşke ölmeseydin. 

Monday, December 30, 2013

2013'ün En İyi Albümleri


Ta Mayıs ayında arka arkaya çıkan Vampire Weekend, The National ve Daft Punk albümlerinin gazıyla "Bu yıl başka albüm çıkmasa da olur, bunlarla idare ederiz" dediğimi hatırlıyorum. Yılın başlarında müthiş indie kayıtları, nefis pop albümleri ve başyapıt düzeyinde elektronik müzik yapıtları dinlemiştik. Sonra yazın ve hayatımızın ortasına Gezi gerçeği oturdu. Yılın sonunda yavaş yavaş hayata döndük ama sırf oraya kadar dinlediklerimle bile bir ilk 50 listesi çıkarabilirdim. Zengin, keyifli bir yıldı. 2013'ün sonunda kişisel favorilerimden Arcade Fire, Neko Case gibi isimlerle liste tam halini buldu, hatta aslına bakarsanız son günlerde kucağımızda bulduğumuz "Beyoncé"yle de cilasını çekti. Beyoncé'nin yaptığı, aslında David Bowie, Boards of Canada, My Bloody Valentine ve elbette Daft Punk gibi isimlerin yıl boyunca gösterdiği "yaratıcı şekilde albüm yayınlama" pratiğine bir başka katkıydı. Elbette materyal bu kadar iyi olmasa bu promosyon numaraları kabak tadı verirdi, ama bu kayıtların her biri beklentileri karşılayan işler olunca 2013'te heyecanla stream servislerine koşuşumuz anlamını buldu. Neticede müzik adına çok güzel bir seneydi: Poptan hip hop'a, rock'tan elektroniğe, metalden neo-klasiğe, folktan country'ye kadar 50 nefis albüm içeren bu liste de onun kanıtı olsun.

(Previously on Çekme Kaset:
Yılın en iyi 100 şarkısı
Yılın gölgede kalan 11 albümü)



1. Vampire Weekend – Modern Vampires of the City
2. Neko Case - The Worse Things Get, The Harder I Fight, The Harder I Fight, The More I Love You

3. Daft Punk – Random Access Memories
4. Arcade Fire - Reflektor

5. James Blake – Overgrown
6. My Bloody Valentine – m b v
7. Jason Isbell – Southeastern 
8. Justin Timberlake – The 20/20 Experience
9. Kanye West – Yeezus
10. Arctic Monkeys - AM

11. The National – Trouble Will Find Me 
 12. Fuck Buttons – Slow Focus
13. Jon Hopkins – Immunity

14. HAIM – Days Are Gone
15. DJ Koze – Amygdala 

 16. Anna Calvi – One Breath
17. Foals – Holy Fire

18. Disclosure - Settle
19. David Bowie – The Next Day

20. Bill Callahan – Dream River




21. Chance The Rapper – Acid Rap
22. Laura Marling – Once I Was An Eagle
23. Paul McCartney – New

24. Frightened Rabbit – Pedestrian Verse
25. Agnes Obel – Aventine

26. Nick Cave & The Bad Seeds – Push The Sky Away
27. Beyoncé – Beyoncé

28. Primal Scream – More Light
29. Sky Ferreira – Night Time, My Time

30. Charli XCX – True Romance



31. Julianna Barwick – Nepenthe 
 32. Jagwar Ma – Howlin’
33. Jinja Safari – Jinja Safari 

 34. Earl Sweatshirt – Doris
35. The Knife – Shaking The Habitual

36. Washed Out – Paracosm
37. Goldfrapp – Tales of Us

38. Sigur Rós – Kveikur
39. Deafheaven – Sunbather 

 40. Johnny Marr – The Messenger


41. Queens Of The Stone Age – ...Like Clockwork 
 42. Pet Shop Boys – Electric
43. Nadine Shah – Love Your Dum And Mad 

 44. Pearl Jam – Lightning Bolt
45. Volcano Choir – Repave 

 46. Prefab Sprout – Crimson-Red
47. These New Puritans – Field of Reeds

48. Duman – Darmaduman
49. John Grant – Pale Green Ghosts

50. Janelle Monae – Electric Lady

Thursday, December 19, 2013

2013'ün En İyi Şarkıları

Ne seneydi! Evet, bu yıl hepimiz üç yaş yaşlandık ama bir yandan da 2013'te de üç yıla yetecek kadar iyi albüm ve şarkı da vardı. Önceki yıllarda benzer bir liste yaptığımda 30'luk yapıyordum, ama bu sefer durmak istemedim, 50, 75 derken 100'e dayandım. İlk 10 dışında bir sıralama yapmak istemedim: Meraklısı varsa, ilk 10 sıralı, kalanlar alfabetik dizilmiş durumda. Asıl güzel olanı ise ilk 10'un hemen altında bir Deezer çalma listesi var, o 100 şarkı kulaklarınıza amade. Oradaki sıralama buradaki sıralamadan farklı: Biraz janrlara göre ilerleyen bir radyo programı, ya da DJ seti olarak sıralamaya çalıştım. 100 şarkılık ve yedi buçuk saatlik bir serüven olarak görmek istedim. Keyif almanız dileğiyle.

1. Vampire Weekend - Step
2. Phosphorescent - Song for Zula
3. Arcade Fire - Afterlife
4. Daft Punk feat. Paul Williams - Touch
5. Nadine Shah - Runaway
6. CHVRCHES - Recover
7. Neko Case - Wild Creatures
8. The Civil Wars - Dust To Dust
9. The National - Fireproof
10. HAIM - Don't Save Me


11. AlunaGeorge - Attracting Flies
12. Anna Calvi - Suddenly
13. Anna Kendrick - Cups
14. Anna Von Hausswolff - Funeral For My Future Children
15. Arcade Fire - Reflektor
16. Arctic Monkeys - Do I Wanna Know
17. Avicii - Wake Me Up
18. Ballaké Sissoko - Maimouna
19. Bastille - Pompeii
20. Bastille - Things We Lost In The Fire
21. Biffy Clyro – Biblical
22. Blood Orange - No Right Thing
23. Bosnian Rainbows - Turtle Neck
24. Caitlin Rose - Only A Clown
25. Casper – Im Ascheregen
26. Cate Le Bon - I Think I Knew
27. Charli XCX - Take My Hand
28. Cloud Cult - Complicated Creation
29. Courtney Barnett - Avant-Gardener
30. Daft Punk feat. Pharrell Williams - Get Lucky
31. Daft Punk feat. Julian Casablancas - Instant Crush
32. Daughter – Youth
33. David Bowie – The Stars Are Out Tonight
34. David Bowie - Valentine's Day
35. Disclosure – When a Fire Starts To Burn
36. Drake feat. Majid Jordan - Hold On, We're Going Home
37. Drenge - Bloodsports
38. Earl Sweatshirt - Chum
39. Editors - Sugar
40. Foals - Bad Habit
41. Foals - My Number
42. Foxygen - San Francisco
43. Frightened Rabbit - Holy
44. Imagine Dragons - Radioactive
45. Jagwar Ma - Uncertainty
46. James Blake – Retrograde
47. Janelle Monae – Dance Apocalyptic
48. Jay Z feat. Frank Ocean - Oceans
49. John Grant – GMF
50. Johnny Marr – European Me
51. Jon Hopkins – Open Eye Signal
52. Junip – Line of Fire
53. Justin Timberlake – Suit & Tie
54. Kacey Musgraves – Merry Go-Round
55. Kanye West – Blood On The Leaves
56. Kings of Leon – Supersoaker
57. Kurt Vile – Wakin on a Pretty Day
58. Lana Del Rey - Young and Beautiful
59. Little Green Cars - My Love Took Me Down To The River To Silence Me
60. Local Natives – Breakers
61. Lorde - Royals
62. M.I.A. – Bad Girls
63. Majical Cloudz – Childhood’s End
64. Manic Street Preachers – Show Me The Wonder
65. Moderat - Bad Kingdom
66. Neko Case - City Swans
67. Neko Case - Man
68. Nick Cave & The Bad Seeds – Higgs Boson Blues
69. Night Beds - Even If We Try
70. Palma Violets - Best of Friends
71. Pearl Jam - Sirens
72. Pelican - Deny The Absolute
73. Pet Shop Boys – Love is a Bourgeois Construct
74. Phoenix - The Real Thing
75. Pink feat. Nate Ruess - Just Give Me A Reason
76. Pixies – Bagboy
77. Pond - XANMAN
78. Primal Scream - 2013
79. Queens of the Stone Age - My God is the Sun
80. Rhye – Open
81. Robin Thicke feat. T.I., Pharrell – Blurred Lines
82. Savages – She Will
83. Sebadoh – I Will
84. Stromae – tous les mêmes
85. Suede – Snowblind
86. Temples - Colours to Life
87. The 1975 - Sex
88. The Front Bottoms - Au Revoir (Adios)
89. The Knife – Without You My Life Would Be Boring
90. The National - Demons
91. The Preatures - Is How You Feel
92. The Strokes - One Way Trigger
93. The White Mandingos – My First White Girl
94. Tom Odell - Another Love
95. Unknown Mortal Orchestra – So Good At Being In Trouble
96. Vampire Weekend - Ya Hey
97. Washed Out - All I Know
98. Yeah Yeah Yeahs - Sacrilege
99. Yo La Tengo – Ohm
100. Youth Lagoon – Mute