Wednesday, June 9, 2010

hello afrika!

yer johannesburg'un soccer city stadyumu medya merkezi. şu an güney afrika'da saat 19:09, ama dışarısı öğle vaktiymiş gibi kalabalık. kelimenin tam anlamıyla "hummalı" bir şekilde çalışıyorlar. "yetişebilmek" için. evet, organizasyonu 2006 almanya'yla kıyaslayanlar burayı zayıf bulacaklardır, orası kesin. ama bir düşününce güney afrika ile almanya'yı organizasyon becerisi konusunda kıyaslamak komik bile değil. almanlar, organize olmanın sözlükteki karşılığı. güney afrika ise değil, o kadar basit.
...
...
bu, benim ilk dünya kupam. onlarca sorun arar bulurum istersem. ama gözüm görmüyor. bu işlerde geçer akçe nedir, neler yapılırsa "organizasyon nefis" denir aklım ermediğinden değil. hata aramak istemediğimden. havaalanından girdiğiniz andan itibaren dünya kupası rüzgarı benim yüzüme fazlasıyla çarpıyor. uçaklardan akın akın inen taraftarlardan da olabilir bu, her adım başı gördüğümüz billboard'lardan da. ama bence, güney afrikalıların, "dünya buraya geldi" havalarını ve gözlerinden okunan mutluluğu görmek bile muhteşem. soru sormak için yaklaştığınız her insanın "hey sir, how are you?" demesi, size yardımcı olmak için çabalarını görmek de...
...
güney afrika bu kupaya hazır mı, tartışılır. ama ben bu kupaya fazlasıyla hazırım artık, orası kesin!

Tropikal iklim ve beyaz kumlar, bekleyin beni!


Uzun bir bekleyişin ardından tayinim belli oldu sonunda..


2007'nin sonunda girdim Dışişleri Bakanlığı'na. Bakanlık sınavlarına hazırlanırken de, aradan geçen 2 buçuk yıl boyunca şu sıkıcı şehirde feci bir tempoyla çalışırken de aklımda hep tayin vardı. Ne zaman gideceğim az çok belliydi, ama nereye gideceğimi asla kestiremiyordum. Uzun süre Şili olsun istedim, İspanyolca öğrenmeye başladım, epey öğrendim de.. Ama sonra, tercih edebileceğim misyonlar arasında Santiago Büyükelçiliğinin olmadığını üzülerek öğrendim.. Neyse.. Tercihlerimi askerdeyken yaptım, sonra da beklemeye başladım..


Kararname Şubat başında açıklandı: Coşkun Fırat Sırma, Ataşe - Niamey Büyükelçiliği, Nijer! Sıfırdan bir Büyükelçilik açılacaktı.. Tam "Afrika'nın göbeğinde iki sene nasıl geçer" diye düşünürken siyasi ve ekonomik durumu zaten epey sorunlu olan ülkede askeri darbe oldu ve Büyükelçiliğin açılması da başka bir bahara kaldı. Bana da yeni bir yer bakılmaya başlandı. Önce Aşkabat Büyükelçiliği dendi, ama o da olmadı. Çünkü araya yeni bir faktör girmişti: Başka bir Büyükelçiliğimizin ihtiyacı..


Evet, sonunda belli oldu. Çok bekledim ama değdi.. Geçen hafta yeni üçlü kararname çıktı ve resmi tebligat yapıldı: Endonezya'ya gidiyorum! 1 Ekim 2010 itibariyle Cakarta Büyükelçiliğinde göreve başlıyorum.. Mutlu muyum? Kesinlikle! Dünyanın doğal olarak en güzel ülkelerinden birinde en az iki sene yaşayacağım. Biraz uzak, kabul.. Ama olsun, buralardan uzak kalmak iyi gelecek, eminim.. Şimdi önümde düğünlerle bezeli güzel bir yaz var sadece, sonra gidiyorum işte..

Monday, June 7, 2010

topun peşinde

hani bir topun peşinden 22 kişi koşması klişesi var ya... işte o topun peşinden koşuyorum şimdi ben de. takıldık jabulani'nin peşine, düştük johannesburg yollarına. geceyi dubai uluslararası havaalanında geçirdikten sonra gözlerim dört açık, beni güney afrika'ya, dünya kupası'na taşıyacak uçağı bekliyorum.
...
belki bir çocukluk hayali, belki mesleki açıdan önemli bir nokta, belki de dünyanın en güvensiz şehirlerinden birisine giderek alınmış gereksiz bir risk. her şekilde hayatımda bu güne kadar girdiğim en büyük macera tahminen.
...
o zaman gösteri başlasın hadi!

Saturday, June 5, 2010

¡despedida rafa!

rafael benitez gitti. bir donem kapanmis oldu. sadece liverpool icin degil, benim icin de.

en iyi teknik direktor degildi belki rafa. arsene wenger gibi genclerin gelisimi konusunda ust duzey degildi. alex ferguson gibi en vasat oyuncusundan bile maksimum performans alabilen birisi degildi. jose mourinho gibi gerektiginde "kirli" oynamayi da beceremiyordu. ama futbolun profesoruydu. maca gore taktik seciminde dunya disiydi. o varken ronaldinho'lu, messi'li barcelona'yi nou camp'ta yenip eledik, o varken chelsea'yi iki defa aglattik, o varken old trafford'da 4-1'le gelmis gecmis en guzel galibiyetimizi aldik. ve elbette 25 mayis 2005'te 3-0 geriden gelip kazandigimiz, futbol tarihinin en inanilmaz final macindaki mucizenin de mimari oydu. devre arasinda takimi 4-5-1'den 3-3-3-1'e donusturmesi, oyuna forvet yerine on libero sokarak 3 gol bulmasi ancak onun gibi bir adamin sapkasindan cikardi. o gece ataturk olimpiyat stadi'nda hayatimda gorup gorebilecegim tek gercek mucizeye tanik olurken anlamistim, macin ortasinda bir teknik direktore tezahurat yapilacak kadar hayran olunabilecegini... "rafa-rafael, rafa-rafael, rafael benitez" diye bagiriyorduk o gece. hak ediyordu.

o sezon, liverpool'un kimligini yeniden hatirladigi sezondur. geride kalan alti yilda "tek macta herkesi yenebiliriz" hissine sahip olduysam, sampiyonlugu son haftaya kadar kovalayan bir liverpool'a ilk defa sahit olduysam, manchester, real madrid, arsenal, chelsea'ye dort gol attigimizi gorduysem, bu adamin, rafalution'in sayesindedir.

her futbolseverin unutamadigi bir takim vardir. kimisi metin-ali-feyyazli besiktas'tan bahseder her futbol nostaljisinde, kimisi van basten-gullit-rijkaard'li milan'i. benim efsane takimim, "gerrard generation" da denen rafa'nin liverpool'u olacak hep. hamann-xabi'li sert orta saha sezonu da, bellamy-kuyt'li delice pres yili da, 2009'daki ustalik devresi de rafa'nin muhtesem futbol zekasinin yansimalari olarak kalacak futbol hafizamda.

onun gidisiyle de bir donem kapanmis oldu. sadece liverpool icin degil, benim icin de. sen son oldun rafa, bir daha bir teknik direktorun gidisine aglayacagimi hic sanmiyorum.

gitme dur daha simdiden deliler gibi ozledim...

Monday, May 31, 2010

Bob Dylan vs. Kriz Masası

Birkaç ay önce Dylan konserini ilk duyduğumda acayip heyecanlanmış, hatta gaza gelip o zaman hala askerde olan Çetin'e mail atıp "sen de bitir askerliğini de gidelim şu konsere" demiştim.. Sonra işten güçten kafamı kaldırıp bilet almaya niyetlendiğim zaman biletlerin tükendiğini öğrendim, üzüldüm..

Şimdi Çetin askerden döndü, güzel güzel gidiyor konsere; bense Ankara'dayım her zamanki gibi, hem de onun da bahsettiği şu insanlık krizinin tam ortasında..

Evet, Dışişleri Bakanlığı İsrail'in insani yardım konvoyuna saldırısı ve yaşanan ölümler nedeniyle bugün itibariyle bir kriz masası oluşturdu ve ben de bu gece, muhtemelen Çetin ve şanslı diğer binlerce insan hala konserdeyken, bu kriz masasında görevli olacağım.. sabah 9'a kadar..

Neyse.. Bob Dylan'ı canlı canlı izleyebilecek olan ülkemin aydınlık insanlarına şimdiden iyi eğlenceler diliyorum.. Dylan'la birlikte barış ve özgürlük şarkıları söyleyin benim için de..

hazır mısınız?

dün akşam dylan'la aynı şehirde bulunduğumu düşünmek bile heyecanlandırıyordu, bugün uyandığımda "bu gece, o gece mi gerçekten?" diye soruyor, onu izleyeceğime kendimi inandırmaya çalışıyordum. o heyecanın yok olması için sabah televizyonda gördüklerim yeterliydi...
...
evet, böyle bir zamanda insanın müzik dinleyesi bile gelmiyor. bir şeyler yazası da... hatta var olmayı bile sorgulatıyor, beyaz bayrak sallayanlara kurşun atacak kadar kan ve güç tutkunluğunun var olduğunu görmek...
...
ama galiba yine de ihtiyacımız var müziğe. belki de daha bile çok, böylesi zamanlarda. 50 yıl boyunca, barışta ve savaşta, aşkta ve kavgada, öfke ve sükunette, isyanda ve uzlaşmada söylenmiş, dinlenmiş şarkıları haykırmaya.
...
o zaman, bu gece, o gece.
her şeye rağmen.
...

Sunday, May 30, 2010

miller freshtival: ve 2010 yazı başlar!


dün itibariyle istanbul'a yaz geldi. havaların ısındığına, cemreye (o da neyse?), denize karpuz kabuğu düşmesine falan bakmıyorum: ne zaman memleketimin hipster camiası şortlarını çekip, bir açıkhava festivalinde birasını içip çimlerde sevgilisiyle öpüşebiliyor, ya da sevgilisi olanlara imrenip sevgilisi olmayanları kesmeye çalışıyorsa, o vakit gelmiştir yaz. istanbul’a da yazı miller freshtival getirdi işte.

küçükçiftlik park’la ilgili çekincelerim vardi en başta. alana doğru gelirken hemen yandaki inönü stadı’nda istanbul’un fethi kutlamalarının olması da inceden kıllandırmadı degil. hani hiç bir şey değilse gürültü anlamında. ama sorun olmadı, maçka’da da gayet güzel eglenildi, inönü stadı’nda atılan havai fişekler freshtival’a görsel destek bile yarattı hatta!

en büyük, en devasa isimlerden oluşmuyor freshtival lineup’ı. ama ismindeki “tazelik” fikrini yansıtacak kadar orijinal, yazın ilk festivali olmanın coşkusuna denk gelecek kadar da eğlenceli isimler seçiyorlar. örneğin düne kadar the phenomenal handclap band’i dinlemiş bir avuç insan vardi belki, ama çoğunluk için onları o atmosferde dinlemek yetti grubu beğenmek icin. benzer şeyleri prins thomas icin de söyleyebilirim.
the raveonettes biraz daha farkl
ı bir durum tabii. danimarkalı ekibi sevmek icin biraz gürültü estetiğine vurulmak, cızırtılı sound’lara aşina olmak, hem garage rock’ı hem de my bloody valentine tarzı shoegazing’i sevmek lazım. o yüzden daha eğlencelik bir punk bekleyenleri hayalkırıklığına uğratmış olabilirler. bence nefislerdi.

ama yine de festival bittiğinde herkesin dilinde mika’nın olacağını biliyordum, özellikle beyefendiyi 2008’de rockwerchter’de izledigim için. catchy ve çoğunluğun bildiği şarkıları geçin, sahnedeki acayiplikler bile yeter kendisini ilgiyle izlemek için: sahneye açılan dev bir şişme kadın bacağı mı diyelim, rengarenk gelinlikler ve hayvan maskeleri giymiş kadınlar mı? sıradışı sesini bir kenara bıraksak bile mika sahnede ilgiyle izlenecek bir adam, çünkü tam bir “entertainer.” iki albüme de bolca hit sıkıştırmış durumda şimdiden: “relax, take it easy,” “lollipop,” “love today,” “rain” ve tabii ki “grace kelly.”

neticede cok güzel, eğlenceli bir festivaldi. konserler açısından oldukça meşgul geçecek bir yaz mevsiminin de açılışını harika yapti freshtival.


Tuesday, May 25, 2010

bir nevi eve dönüş

son günlerim hep ziyaretlerle geçiyor. beş ay önce vedalaştığım insanlarla görüşüyorum. sanki zaman hiç geçmemiş gibi. aradaki beş ayı van'ın ufacık bir ilçesinde (evet, tam da birkaç gündür haberlerde yer alan o taburda) geçirdiğimi unutuyorum hızla. tuhaf bir psikoloji askerlik. içindeyken zamanın geçişini her bir saniyesine kadar yaşıyorsunuz. bittiğinde ise sanki bir uyku haliymiş gibi bulanık geliyor, iki hafta öncesine kadar yaşadığınız, alışmaya çalıştığınız yeri hemen unutabiliyorsunuz. iyi ki unutuyorsunuz gerçi...
...
neyse, öncesi kendisinden de zor sayılabilecek askerlik evresini kafa ve fizik olarak sağ salim atlattığım için mutluyum. üç aşağı beş yukarı hayatımı bıraktığım gibi bulduğuma da...
...
şunu belirtmem lazım ki, o hayatın önemli parçalarından birisi çekme kaset. benim yokluğumda fırat ve selmin harika yazılarıyla blogu ayakta tutmaya devam ettiler. tacım da mükemmel performansıyla çekme kaset'in blue jean'de de varlığını sürdürmesini sağladı. sayelerinde uzaktan da olsa yazılarıyla "burada" hissettim, takip edenlerin varlığını görünce de kasetin dönmeye devam edişine sevindim. madem özgürüm nihayet, artık ben de kafa şişirmeye başlayabilirim. sıkı bir sinema, müzik, spor, tv, eğlence, yani kısaca "hayat" kürüne ihtiyacım olduğu kesin tabii ki, her ne kadar geride kalan aylarda asker ortalamalarına göre internete erişimim mümkün olabildiyse de...
...
takip edenlere, güzel dileklerini aktaranlara sevgiler. tekrar başlayabiliriz, kaldığımız yerden. geri dönüşe fon müziği de u2'dan gelsin, konuyla alakalı olarak: "a sort of homecoming."