Saturday, October 2, 2010

indie dışarı çıkıyor: demonation festivali

"İstanbul Beyoğlu'nda, taş çatlasa 5 kilometre karelik bir alana kurulmuş Peyote Cumhuriyeti'nin ülkemize hediyelerinden birisi Proudpilot. Bundan beş on sene önce memlekette duymanın hayal olduğu sound'ları sahnede, hele hele CD üzerine basıldığı zamanları yaşıyorsak kendi kültürünü yaratmış bu müzik kulübü/plak şirketine teşekkür etmemiz lazım. Etki alanı halen çok geniş değil belki, ama böyle bir cumhuriyet var, inanın. Bir hafta içi akşamüstü vaktinde Proudpilot'la Taksim'in cool mekanlarından Urban'da buluştuğumuzda Kim Ki O'dan Berna yan masadaydı mesela. İşte, Peyote, Dogzstar ve çevresindeki 7-8 sokağın kapsamında bu gruplar gerçekten kulaktan kulağa yayılan bir üne sahipler, ama dünyanın geri kalanına açılmaları zaman alacak."

bu cümleleri geçen sene blue jean için yaptığım proudpilot röportajının girişine yazmışım. bugün hatırlamak anlamlı geldi, zira bu haftasonu, memleket indie'lerinin ezeli bağımsızlık savaşında önemli bir tarih. diyelim ki, bugün, peyote cumhuriyeti, sefere çıkıyor. (arada eskişehirli ya da bursalı gruplar da olabilir, ama yine de onlar da ruh olarak peyote cumhuriyeti'ne mensuplar zaten) tamirane'de demonation festivali'nde kendi müziğini yapan güzel insanlari izleyeceğiz. post-dial, nekizm, ekin fil, motorr moose ve digerlerini bugüne kadar peyote veya dogzstar'da izlemişseniz bir de açıkhavada izlemenizi öneririm. hiç izlemediyseniz de güzel bir baslangıç olacaktır şüphesiz.

festival ücretsiz. kapı açılışı bugün 18, yarın 16. organizasyon için bant dergisine, destek için sennheiser ve dream tv'ye teşekkür etmek boynumuzun borcu.
ayrıntılı bilgi için: http://www.demonationfest.com/

Friday, October 1, 2010

filmekimi 2010 seçkisi

yine bir sonbahar, yine filmekimi zamanı. istanbul film festivali'nin büyüklüğünü ve ifistanbul'un yırtıklığını arayanlar biraz daha bekleyecekler, ama yine son birbuçuk yılda bu iki festivali ıskalamış filmleri bir arada bulmak için, en güzeli de bu şehirde sinema izlemenin tadını alabilmek için özeldir filmekimi.
...
önceki yıllara göre çok temel ve yaralayıcı bir eksiği var filmekimi'nin. emek sineması'nın yokluğu. dünyadaki tüm ":("ları hak edecek kadar üzücü bir durum, emek'siz festival (2010 istanbul film festivali'ni ne yazık ki askerde olduğum için kaçırmıştım). belki bu kaybolan rengi telafi etmek adına daha kalabalık bir program hazırlamış iksv. eski filmekimi programlarına göre neredeyse iki kat film, tek mekan yerine dört tane salonda oynayacak. seçmek zorlaşacak tabii.
...
tarantino'nun başı çektiği venedik'te aldığı altın aslan'la tartışma yaratan sofia coppola'nın "başka bir yerde"si ("somewhere") mutlaka ilgiye değerdir, coppola'nın tüm filmleri gibi. ken loach imzalı "tehlikeli yol" ve ben affleck'in "hırsızlar şehri" mutlaka festival gözdelerinden olacaktır ama galalarda izleyip fazla para bayılmaktansa bir süre sonra vizyonda izlenmesi, hiç olmazsa divx ve dvd yoluyla yakalanması daha mantıklı olan filmler. "new york, i love you" ise son yıllarda yükselen değer haline gelen, (bu yıl filmekimi'nde "devrim!"de de bir örneğini gördüğümüz) "birçok ünlü yönetmenin kısalarından oluşan tematik toplama" konseptine uyuyor. mutlaka ilgi çekecektir bu da. ama galaların kaçmaz filmi apichatpong weerasethakul (copy paste değil alın teri!) imzalı "amcam önceki hayatlarını hatırlıyor." cannes'dan altın palmiye ile dönen film yavaş yavaş bir külte dönüşebilir. geç kalmadan izlemeli!
...
iyiden iyiye bir festival geleneği haline gelen duplass kardeşlerin son işi "anneme dokunma!" ("cyrus") ikilinin yer üstüne çıkıp da bir bütçeyle neler kotarabildiğini görmek için ilginç olacak. "belleville'de randevu"suna bayıldığım sylvain chomet'den "sihirbaz" ("l'illusionniste") benim seçkimde. werner herzog üstad ilginçtir, bugüne dek izlediğim filmlerine ya bayıldım, ya da onlardan nefret ettim. umarım bu seferki "benim güzel oğlum ne yaptın sen?" ("my son my son what have ye done?") ilk gruba girer, ki tahminim de o yönde. amerikan bağımsızlarından aaron schneider'ın "mezara kadar" ("get low") ve phillip seymour hoffman üstadın ilk yönetmenlik denemesi "jack'in kayık gezintisi" ("jack goes boating") keyifli olur diye düşünüyorum.
...
bunlar dışında göze çarpanlara şöyle bir bakalım. josh radnor'ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı "mutluyum, devam" da ("happythankyoumoreplease") eminim "how i met your mother" sevenler için ilgi çekici olacaktır ama uygun saatini denk getiremediğim için programımda yok. "since otar left"indeki durgun hüznüne bayıldığım julie bertucelli'nin "ağaç" da ("the tree") güzel olacaktır ama bende elenenlerden oldu. gregg araki, hideo nakata, olivier assayas, abbas kiarostami ve elbette jean-luc godard gibi sadık kitlesi olduğunu bildiğim yönetmenlerin filmleri önerilir, ama meraklısına. örneğin ben bu yılı genelde amerikanlara ayırdım, asker dönüşümden beri sinema kondisyonumu istediğim seviyeye getirmediğim için. bilenler bilir, film, özellikle de festival filmi sporcu gibi fiziksel ve zihinsel kondisyon gerektirir. kişisel olarak ben, 4 dakikada 1 plan değiştiren, içine girmek için yoğun çaba sarfedeceğim bir filmden çıkıp ara vermeden diğerine koşturacağım bir ruh halinde değilim. filmekimi ile sonbahara giriş yapalım, sinemayla hasretimizi giderelim, ifistanbul'la kondisyonu artırıp film komasına zaten nisan'da gireriz...
...
detaylı bilgi ve tüm program için www.iksv.org/filmekimi
biletler biletix üzerinden yarından itibaren genel satışa açılıyor. lale kart sahipleri ise üç gündür alışveriş yapabilmekteler.

Cakarta, yeneceğim seni!

Gitmek zordu, yerleşmek daha kolay olacak sanırım..

evet, "gidiyorum" yazısı bile yazamadım, zira sevgili ttnet interneti kapatma talimatımı anında devreye sokarak beni gafil avladı..

evet, türkiye'den, ailemden, arkadaşlarımdan, koruköy üzerinden istanbul manzarasından, kadıköy-beşiktaş vapurundan, istiklalden ayrıldım salı akşamı, endonezyadaki hayatıma başlamak üzere.. giderken ne hissedeceğimi bilemez bir haldeydim, 15 saatlik uçuştan sonra bir şey hissedecek halim kalmamıştı.. cakarta'daki ilk akşamımda ise as kalsın panik atak geçirecektim.. şehrin büyüklüğü, trafik, sıcaklık ve nem yetmezmiş gibi, büyükelçilikteki işlerin yoğunluğu ve önümüzdeki dönemde yapılması gerekenler öyle ararda sıralandı ki gerçekten gözüm korktu.. neyse ki ertesi gün rahatlamıştım artık.. yabancı bir ülkede en zor şey sanırım ilk geceyi geçirmek..

ayrıntılı bir değerlendirme için erken tabi ki ama buraya alışmak çok zor olmayacak gibi geldi bana.. şehir her ne kadar büyük ve karışık görünse de insanlar güleryüzlü ve uyumlu.. o kadar çok gülümsüyorlar ki inanılmaz bir şey.. ingilizce bilinmemesi sıkıntı olabiliyor tabi ama türkiye çok mu farklı sanki bu konuda.. buraya gelmeden önce bana dünyanın en büyük müslüman ülkesine gitmenin nasıl bir duygu olduğunu soranlar olmuştu.. endonezya'nın genelini bilemem ama cakarta'da dinin etkisi öyle çok da fazla değil sanki.. herkes gayet rahat görebildiğim kadarıyla, başlarını sımsıkı örtmüş kızlar bile son derece cana yakın.. youtube, last.fm gibi siteler de serbest bu arada.. ama dediğim gibi, bunlar sadece ön izlenim.. akşamları gidilebilecek batı standartlarında bir çok mekan olduğunu söylediler, dün akşam birine gittik ve gerçekten de gayet hoş bir mekandı, müzikler de fena değildi.. gezdikçe anlatmaya devam ederim.. önümüzdeki haftasonu "java rockin'land" diye bir festival varmış bu arada, smashing pumpkins, stereophonics ve woldmother çıkıyor.. fırsat bulursam gitmeyi planlıyorum.

evimi tuttum, yarın sabah yerleşiyorum.. en önemli sıkıntı oydu, neyse ki kolay halledebildim.. uygun da bir araba alabilirsem bu iş oldu demektir..

neyse, şimdilik bu kadar olsun.. endonezya'dan sevgilerle..

Thursday, September 30, 2010

internetten son çıkan ışıkları söndürsün

Sevgili seyirciler, önümüzdeki günlerde erişime kapanacak siteler: twitter, tumblr, flickr, facebook, blogger, digg...

"sansürün porno-küfür falanla ilgili olmadığı ortada. niyet, bilinçsiz bir müdahale aslında. türkün özgürlükle imtihanı söz konusu olan, otoritede bunu her fırsatta durdurmaya çalışıyor refleks olarak. internet, erişimi olan her halk tarafından (dünyanın tüm bölgelerindeki tüm halklardan bahsediyorum) bokunu çıkarıncaya kadar kullanılmakta, buna hiç şüphem yok. arada yunan sivri kardeşler çıkıyor bunu türk düşmanlığı için kullanıyorlar. bizimkiler geri durur mu, hemen bir cevap. aynı şeyler kürtlerle de yaşanıyor, ermenilerle de.

otoritenin elinden gelen, karşıt fikrin bize yayılmasını engellemek. youtube gibi aslında kontrolü gayet sık yapılan ve düşmanlık içeren videoların kolaylıkla silindiği bir platformun varlığı asıl sorun bunlar için. ama mesele, aslında otoritenin internet konusunda ne kadar aciz ve bilgisiz olması. interneti, "bir erkek kadın kılığında şov yapıp küfrediyor" gerekçesiyle kapattıkları televizyon kanalı zannediyorlar. içindeki yazarın fikirlerini beğenmediğinde yasaklayabildikleri gazete biliyorlar. bunu anlayamadıkları sürece sözlük'e de, youtube'a da, bunun gibi platformlara da yasaklar sürecek. birileri de arka kapıdan girecek. absürd ve trajik bir yasakçı zihniyet kendini tatmin edecek. olan ise, bu saçmalıklarla dünyayı kendine güldüren, dışarıya faşist bir diktatörlük görünümü veren cennet vatanımıza olacak."

2008'de youtube yasağı icin bunları yazmışım bir forumda. hala da oradan ilerlemediğimizi görmek mümkün. bugün video paylaşım sitelerinin uzak ara en klası, en eli yüzü düzgünü, seviyesi en yüksek olanına türkiye'den erişim engellendi. bundan sonra vimeo'ya girmek icin de türlü cambazlıklar yapacağız.

bundan birkaç hafta önce kanada'da yaşayan ve buraya tatile gelmis, internet konusunda da sağlam bilgi sahibi bir arkadaşıma bir video linki yollamıştım. normalde annesinin kullandığı bilgisayardan siteye girmeye çalışınca başarısız oldu tabii. ona söylediğim "ktunnel'dan girebilirsin" cümlesine yanıtı şöyleydi: "o ne?"

yasaklar gelmeye devam edecek. biz 17 temmuz'daki sansüre karşı yürüyüş benzeri inisiyatifler geliştirmezsek hızlanacaktır da. şu an asıl mesele, internetin ruhunu kesinlikle çözememiş, onun kendine has kontrol dinamiklerini anlayamamış yasalarla, interneti otobandaki kamyonlarla aynı bakanlığa bağlayan bir devlet yapısıyla alakalı. yoksa aklıevvelin birisi çıkacak video'lar yüzünden facebook'u, aramalar sonucu "edepsiz" sitelere yönlendirdiği icin google'ı şikayet ettirip erişime kapatacak. biz de kıllanan adam gibi, "elveda ay, elveda feza" diyeceğiz her seferinde.

Wednesday, September 29, 2010

"gidenlerden"

tahminen 2005 civarından bir fotoğraf, istanbul'un karında kışında bira almışız. geyik yapıp maç izleyeceğiz. üniversite yıllarında daha iyi yapacak bir şey var mıydı ki?

2007 sonlarında, dolapdere'den taksim'e doğru, her zamanki gibi kambur ve yere bakarak yürümekteydik fırat'la. bir sıkıntımız vardı (her zamanki gibi) ve "ne yapsak da atsak" diye düşünüyorduk. o anda "blog açalım" dedi. "tamam" dedim, ama her zamanki planlarımız gibi fikirde kalacak, uygulandığını görmediğimiz projelerden birisi olarak gördüm bunu. ne var ki, fırat inanmıştı bu fikre. sonrası işte bugün bu yazıyı okumanıza kadar iyi kötü geldi.

o günlerden sonra hayat isteğimiz doğrultusunda ya da bir şekilde başka yerlere yolladı bizi. kabaca 7 yılı birlikte, eğlenerek gülerek, bolca kavga edip, epeyce hüzünlenerek geçirdik. ama bu adama kızsam da, bozulsam da, beni en iyi anlayan, birlikte en çok eğlendiğim, en aydınlığımı da, karanlığımı da en iyi paylaşan adamlardan olduğunu bildim. öyle çok vakit geçirdik ki o yıllarda, tüm üniversite hayatıma baktığımda kocaman bir fırat görüyorum, uğur gürsoy'un fırat'ı değil, benim dostum olan fırat'ım!

iş güç, onun ankara'ya taşınması derken ister istemez üniversitedeki kadar bir olmuyorsunuz hiçbir arkadaşınızla. ne onun suçu, ne benim. ama hayat, müzik, sinema ve birçok konudaki halimiz ve fikirlerimizle ne zaman bir araya gelsek kaldığımız yerden devam ettiğimizi gördüm. bu, benim başka ülkelere ve kentlere uğurladığım pek çok dostum için geçerli. çoğu zaman "kalan" kişi olduğum için o vedalarla baş etmenin bir yolu bu: dönüşlerin değerini bilmek.

sizin için pratikte bir fark yaratmayacak belki, hatta üç yıldır ayrı kentlerde olduğumuz için o kadar da farklı bir boyuta da geçmeyecek iletişimimiz, ama yine de vedalar hüzünlü hep. o dostun döndüğünde yine dost olduğunu görmekse hepsine değer.

yolun açık olsun fırat, güle güle git, her anının tadını çıkart. döndüğünde de yine burada bir dostunu bıraktığın gibi bulacağını unutma. anlatacağın üç-beş anıyı yine gülerek dinleyecek, "acayip güzel albüm ya" diye iki tavsiye verecek olan adam buralarda olacak...

Tuesday, September 28, 2010

linkin park - a thousand suns

utanacak bir şey yok, herkes ara ara başka birisi olmayı hayal eder. başka bir yolu seçse nerelere gidebileceğini düşünmeyi sever. aslında olduğunuz kişiyi zedelemiyorsa bu hayal, bir sorun da yoktur üstelik. bazı gruplar da bunu yaşarlar. r.e.m.'in "monster"da yaptığı budur. birçok hayranı kabullenmese de, bir albümlüğüne başka bir grup olmayı denemiş ve ayrıksı, güzel bir iş yapmıştır adamlar. belki birkaç gün sonra belle and sebastian'ın yeni albümü "write about love"da da bahsederiz bu konudan.

gelgelelim, linkin park'ınki resmen patolojik vaka. başkası olma merakı değil, düpedüz "kendinden sıkılmak" bu. ilk iki albüm "hybrid theory" ve "meteora"da etkilenimleri açık olan ama niyetini de belli eden, kendisini gerektiği kadar ciddiye alan "teenage angst" albümleriydi (bir teenage angst albümünün dünyanın sırrına vakıf olduğunu iddia etmesinde sorun yoktur, zira bir ergen de her şeyi bildiğini, dünyadaki bütün dertlerin kendisinde toplandığını zanneder). bir dolu hit çıkarttı ve işin açığı bunların bir kısmı 2000'ler mainstream rock'ının en büyük şarkıları arasındaydı ("in the end," "crawling," "one step closer," "breaking the habit," "numb" vs.).

ne olduysa "meteora" ve "minutes to midnight" arasındaki dört yılda oldu. en klişe tabirle "olgunlaştık" dedi altılı. daha büyük sulara dalmak istediler. rick rubin'le stüdyoya girdiler, şarkılara yaklaşımlarını tepeden tırnağa değiştirdiler. rap vokalleri azaldı, nu-metal'ın imzası olan drop-d gitar akorları bir kenara kondu, arpejlere geçildi, chester bennington da gırtlağını yırtmadan şarkı söyleyebileceğini göstermeye çalıştı. araya pseudo-"with or without you" "shadow of the day" gibi parçalar atarak numaralarını açık ettiler: oynadıkları kulvar artık alternatif rock grupları için bir namus mücadelesi haline gelen "yeni u2 meydan savaşı" idi.
...
linkin park, orada da durmadı. yeni albüm "a thousand suns"ta bir önceki görevi başarıyla gerçekleştirdiğinin inancı ve güveniyle daha da farklı bir adım atıyorlar. albümlerinin kapağından şarkıları arasına yerleştirdikleri mini-geçişler sayesinde büyük bir albüm yaptıkları hissine oynuyorlar. belki o zaman aslında grubun kendisinden sıkıldığını, dinleyicilere enteresan gelen tüm yanlarından kopmaya başladıklarını fark ettirmez sanıyorlar. vokal melodileri hala kendilerini tekrar ediyor ("blackout" "faint"in kopyası, "burning in the skies" ise "somewhere i belong"la aynı müzikal cümleleri paylaşıyor) ama grup kendisini ilgi çekici yapan enerjisinden artık tamamen yoksun. "robot boy" elektronika ve alternatif rock postu giymeye çalışmış kötü bir r&b şarkısı, "wretches and kings" sıkıcı, ilk single "the catalyst" ise grubun eski hitlerine en yakın duran şarkı sayılmasına karşın sadece bir marş denemesi olarak duruyor.

yeni linkin park'ın en sevdiğim yanı ise perküsyon konusunda yaratıcı ve sınırları zorlayan işler yapmaları. bir önceki albümde "given up" ve "bleed it out," burada ise "when they come for me"nin ritm partisyonları keyifli. "when they come for me" de çok iyi bir şarkı değil, ama bariz afrika etkisiyle ayrıksı duruyor. onun için rob bourdon'ı mı tebrik etmek gerek bilmiyorum. albüm boyunca elektronik beat'ler olduğu için kendisine iş düşen şarkılarda fazladan iş çıkartmaya çalışmıştır belki.

chester bennington'ın git gide pasifleştiği, gitar sound'unu, dolayısıyla enerjisini yitirmiş bir linkin park bence yavaş yavaş nefes almamaya başlıyor. mike shinoda'nın müzik vizyonunun ise linkin park'a uzun vadede oyunu kaybettirecek bir yola soktuğunu düşünüyorum. bu kadar ciddi görünmek, bu olgunlaşma iddiasının altı müzikal olarak dolmuyor. bu elbise linkin park'a bol geliyor. onlar ise elbiseden değil, kendilerinden sıkıldıklarını fark etmiyorlar maalesef...

fazla karanlık mı geldi? "a thousand suns"la ilgili pozitif ve çok iyi yazılmış bir eleştiriyi zeynep okyay imzasıyla buradan okuyabilirsiniz.

Friday, September 24, 2010

Arcade Fire presents "The Suburbs"


arcade fire'ın son albümü the suburbs gerçekten çok ama çok iyi bir albüm.. "decade" listeleri yapılırken mutlaka yer verilecek albümlerden..

çetin'in dolu dolu değerlendirmesinden sonra elim uzun süre gitmedi bu albüm hakkında bir şeyler yazmaya.. albüm hakkındaki düşüncelerini müthiş bir samimiyetle muhteşem bir yazıda toplamıştı işte blogdaşım.. ama yazmadan edemeyeceğimi biliyordum, çünkü benim hayatımda da şimdiden çok önemli bir yere sahip bu albüm..

malum, iki albüm çıkardı daha önce arcade fire.. ilki indie camiasında 2000'lerde görülen en büyük bombalardan biriydi.. "funeral" 2004 yılında yayınlandığında o zamana kadar yapılmış hiçbir işe benzemeyen yapısıyla çoğumuzun aklını aldı götürdü.. sonraki albüm "neon bible" 2007'de yayınlandığında ise belki de inanılmaz derecede büyüyen beklentiler yüzünden genel bir hayalkırıklığına neden oldu.. bunda devamlı "ıssız koca bir kiliseye kapandık, süper şeyler deniyoruz, şahane bir şey çıkacak ortaya" şeklinde mülakatlar veren grubun da payı vardı kuşkusuz.. "biz çok farklıyız, yaptığımız başkalarına benzemez, kıyas kabul etmeyiz" tadında iddialı açıklamalar yaparak yaptıkları işi dünyanın en önemli işi sayan gruplardan hazetmediğim gibi arcade fire'dan yavaş yavaş soğudum böylece.. müzik dünyasındaki popülerlikleri de abartılı gelmekteydi tabi ki.. 2008'de wolf parade'in "at mount zoomer"ı çıktığı zaman "arcade fire bahane, wolf parade şahane" diye yazmamın bir nedeni bu gıcıklıktı..

aslında "neon bible" da fena bir albüm değildi.. intervention, my body is a cage gibi müthiş şarkılar barındırıyordu içinde.. ama sevimsiz bir albümdü işte.. böylece bir 3 sene daha geçti ve her yerde arcade fire'ın nasıl da mükemmel bir albüm yaptığını, listeleri salladığını okur oldum bir anda.. albüm internete düşeli henüz birkaç hafta olmuştu sadece! neyse ki sinik fırat her zamanki gibi iş başındaydı ve albüme şüpheyle yaklaşmayı başardım yine de.. peki sonuçta ne oldu? arcade fire'ın fendi fırat'ı yendi! hem de daha ilk dinleyişte..

ne diyebilirim ki.. her şarkı için uzun uzun methiyeler düzebilirim, ya da albümün bir bütün olarak nasıl da ince ince işlendiğini anlatabilirim.. ama bu yazıda benim yapabileceğim en iyi şey albümü dinlerken hissettiklerimi anlatmak olur sanırım.. the suburbs'te hafif rüzgarlı bir sahildeyim, dalgalar neredeyse ayağıma değiyor.. ready to start'ta ise küçük ağaçlarla örtülü bir tepeye tırmanıyorum durmadan, sırtımda okul çantam, yüzümde yine aynı rüzgarı hissederek.. modern man'de artık tepenin ortalarında bir yerde hafif bir düzlükteyim.. nefes nefeseyim ama hızla toparlanıyorum.. çok şey gördüm geçirdim.. suburban war'da çok sevdiğim birinin cenazesindeyim.. her yer gri.. ölümü bu kadar yakından hissetmemiştim hiç.. month of may'de gece vakti dar bir arka sokakta bana doğrultulmuş bir bıçak var karşımda, korkuyorum, ama kaçmıyorum.. deep blue'da aşık oluyorum, çok fena, her yerimde hissediyorum aşkı.. ağlıyorum ağlıyorum ağlıyorum.. we used to wait'te bir gökdelenin yüksekçe bir katındaki odamdan böcek arabalara ve karınca insanlara bakıyorum ve birdenbire merdivenlerden aşağı koşma isteğiyle yanıp tutuşuyorum.. sprawl II'de baştaki sahildeyim yeniden, gün batıyor, havada tül perdeler dalgalanıyor, yüzüme vuran tuzlu suyun hiç bu kadar güzel gelmediğini düşünüyorum, hayata tutunuyorum, sımsıkı.. yaşıyorum, evet.. the suburbs (continued) ile artık uyku vaktinin geldiğini farkediyorum ve sıcak yatağıma giriyorum, yorganımın içine kıvrılıyorum..

bir grubun bir albümünü sevdiysem sabırsızca bir sonrakini beklemeye başlarım normalde.. ama bu sefer durum farklı.. arcade fire bundan sonra ne yapar bilemiyorum.. işin güzel yanı, şu anda ilgilenmiyorum da bununla.. bilgisayarımda, telefonumda, harddiskimde öyle muhteşem bir albüm var ki, tek bildiğim ve düşündüğüm o.. onu dinliyorum, her gün, tekrar tekrar.. kabul, the suburbs, ready to start, deep blue, suburban war ve sprawl II'yu biraz daha şımartıyorum.. her dinleyişimde yeniden hayran kalıyorum yapılan işe, verilen emeğe..

arcade fire'ı tereddütsüz bir biçimde sahiplenebilirim artık.. "iyi grup" deyip geçmeyeceğim bundan böyle.. çünkü çok çok güzel bir albüm "the suburbs".. hep dinlenecek, hep sevilecek, hep anlatılacak..

Tuesday, September 21, 2010

sheryl crow & cesc fabregas

Q: En son ne zaman hiç tanımadığın birinden hoşlandın?
Sheryl Crow: Dün akşam. Televizyonda bir futbol maçı izlerken [menajerinden ismini öğreniyor] Cesc Fabregas'ı beğendim. Görünüşü ve duruşu çok hoşuma gitti. Güzel siyah saçları da vardı. Ama bilirsiniz, televizyonda gördüğün bir sporcudan hoşlanmak pek de sağlıklı bir davranış değil, yanılıyor muyum? Sadece fanteziden ibaret olay. İki tane küçük çocuğum var. Dışarı da fazla çıkmıyorum. Ama eğer bana onu bana ayarlarsanız, size minnettar kalırım!

(Q'nun Eylül 2010 sayısından)