Wednesday, August 21, 2013

Pukkelpop 13!


Sarp'la Pukkelpop'taydık Cumartesi günü. 15-16-17 Ağustos tarihlerinde Belçika'nın Hasselt şehrinde düzenlenen festivalin son gününe teşrif edebildik ancak. Malum, çalışan insanlarız. Ama ne son gündü..

İkimiz de uzun zamandır böyle büyük bir festivale gitmemiştik, o yüzden daha festivale gidişte yaşadığımız ufak tefek aksilikler (ağırkanlılıktan Regina Spektor ve I am Kloot konserlerini kaçırma, festival alanının girişini bulamama! vb.) çok da şaşırtmadı bizi. Nihayet alana girdiğimizde ise Mart ayından beri beklediğimiz ana kavuşmanın keyfi, I am Kloot'u kaçırmış olmamızın hüznünü unutturdu.

Bilmem yaş ortalamasının 17 olduğunu söylememe gerek var mı! Gerçekten çok genç bir kitle vardı festivalde. Herkes halinden memnun görünüyordu. Ben birkaç saniyeliğine "dünyada bu kadar acı varken (Mısır'da iki gün öncesinde yaşananlar vs.) bizim burada böylesine hazcı bir ortamda eğleniyor olmamız ne kadar ahlaki" tribine girsem de atik meşrulaştırıcı manevralarla kurtardım kendimi.

Gelelim konserlere.. Festivalde gruplar 8 sahneye dağıtılmıştı. İzlemek üzere belirlediğimiz gruplar ana sahnede Regina Spektor, Foals, Franz Ferdinand ve The xx; Marquee'de I am Kloot, Club'da Frightened Rabbit ve Midlake, Dance Hall'de Crystal Castles ve enerjimiz kaldığı takdirde The Shelter'da Opeth idi. İlk ikisini geç kaldığımız için kaçırdık, Crystal Castles malesef Foals ve Franz arasında kaynadı, Opeth ise yorgunluk kurbanı oldu.

Ana sahnede Alabama Shakes, Marquee'de Kodaline, sonra yine ana sahnede Triggerfinger'a ufak ufak takıldıktan sonra Frightened Rabbit'i izlemek için Club'a gittik. Çok tatlıydı İskoç grup, 45 dakika süreleri vardı ve gayet eğlenceli bir performansı ortaya koydular. Son albümden "December's Traditions"ı çalmamaları üzdü ama olsun..

Sonra hemen Foals için ana sahneye koştuk, neyse ki sol cepheden önlere sızma çabalarımız sonuç verdi ve biraz yanda da olsa en önde yer bulabildik kendimize. Şaşırtıcı biçimde (en azından benim için) herkesin unuttuğu ilk albümlerinden 3 şarkı çalarken çok beğenilen ikinci albüm Total Life Forever'dan sadece Spanish Sahara'yı çaldılar. Ama eğlendirdiler, hem de çok! Yannis Philippakis'te rock star kumaşı var, kesin. Hem de burnu havalarda olmayan, sempatik rock star. Bir ara seyircilerin arasına atladı, insanların üzerinde biraz dalgalandıktan sonra sahneye döndü. Yannis ve Foals sadece müzikleriyle değil, sahne performanslarıyla da zamanın steril pop hareketlerinden farklı bir şeyler vaat ettiklerini gösterdiler.

Ve Franz Ferdinand! Şüpheciler kenara çekilsin, 2004'ten beri bizi zıplatan adamlar hala zıpkın gibi.. İlk çıktıkları zamanlardan bir röportajlarında "tek istediğimiz güzel kızları dans ettirmek" dediklerini hatırlıyorum; Pukkelpop'ta tam da bunu yaptılar! "This Fire", "Take Me Out", "Matinee", "Do You Want To", "Ulysses" gibi hitleri sıraladılar, seyirciyi coşturdular, bu aralar çıkacak olan yeni albümden de üç şarkı çaldılar. Yine izlemek lazım, hep izlemek lazım.  

Franz veda eder etmez arkadan dev bir kitlenin en ön sıradaki bizlere doğru aniden yüklenmesi karşısında şaşkınlığımızı gizleyemedik. Evet, bunlar genelde ergen genç kızlardan müteşekkil The xx hayranlarıydı.. Yanımızda duran (daha olgun görünümlü) iki kıza sorduk nedir bu grubun alameti farikası diye, "çok farklı, başka herhangi bir grubun veremediği samimi hisleri The xx'te bulduklarını" söylediler. (Muhabbetin devamında kızların sevgili olduklarını ve iki hafta sonra evleneceklerini öğrendik, batı dünyasını bir kez daha takdir ettik). Konser nasıldı peki? Eh, güzeldi tabi, ama hayran grubu The xx, konserin tadını çıkarabilmek için gerçekten sevmek gerek anladığım kadarıyla. Bildiğim ve hatırladığım tüm şarkılarını çaldılar..

Gecenin anlamlı bitişi tabi ki Midlake ile geldi.. Vokalist ve şarkı yazarı Tim Smith'in geçen sene ayrılmasının ardından grup kendini toparlamış ve Eric Pulido vokalleri de üstlenmesiyle yoluna devam etme kararı almıştı. Yeni albümü yakın zamanda tamamladılar ve Kasım ayında piyasaya sürmeyi planlıyorlar. Konser çok içten bir ortamda geçti, grup sanki ilk kez seyirci karşısına çıkıyormuşçasına heyecanlı, hatta bir nebze tedirgin gibiydi. "My Young Bride" ile açılışı yaptılar, "Rulers, Ruling All Things" ile devam ettiler, Bamnan'a "Kingfish Pies" ile selam çaktılar, yeni çıkacak "Antiphon"dan albüme adını veren single dahil üç şarkı çaldılar ve kapanışı iki efsane, "Roscoe" ve "Head Home" ile yaptılar, ikisinin de hakkını verdiler.. (Yani, Head Home'un sonundaki gitar solosu tabi ki albümdeki gibi olmadı ama yürektendi ve tutkuluydu). Eric'in vokaline alışmak biraz zaman alacak evet, ama güzel bir sesi var adamın, açık fikirli olmak lazım. Aynı şey yeni albüm için de geçerli galiba, farklı bir sound belli ki. "Antiphon"u çok tutmadım ama diğer iki şarkı ümit vadetti. ("Antiphon"u Midlake'in resmi sitesinden indirebilirsiniz) 

Güzeldi Pukkelpop, eğlenceliydi! Konser arası aktivitelerden şarkı bilme yarışmasını bile kazandık Sarp'la! Günü epey yorgun ama mutlu, huzurlu ve tatmin olmuş biçimde bitirdik. Seneye bu sefer Rock Werchter'e gitme konusunda prensip anlaşmasına vardık.. 

Müziksiz kalmayın!

 Ana Sahne

 DJ cenneti Boiler Room

Frightened Rabbit 

Foals 

Yannis 

Foals setlistini kapmayı başaran (yani, güzel olduğu için setlist kendisine takdim edilen) kızımız 

Franz Ferdinand 











 Alex Kapranos



 Güvenlikçiler de iyi insanlar, fotoğrafımızı çektiler..





 Franz Ferdinand setlisti

The xx 




Midlake

Festival alanını ateşe verdiler! 




 Dürüm rules!

Tuesday, August 6, 2013

Duvara karşı omuz omuza

Roger Waters’ın ilk İstanbul konserinden, aklımdan hiç çıkmayan bir detaydır: “Mother” sırasında “Anne devlete güvenmeli miyim?” dizesine binlerce insan, sanki sözleşmiş gibi “No!” diye cevap vermişti. 2013’te bu cevabı Waters’ın duvarına İngilizce (“No fucking way!”) ve Türkçe (“Kesinlikle hayır”) yansıttığı bir gerçekti, ama bu sufle olmasa da cevap, 2006’dakinden çok daha güçlü, çok daha hissederek, çok daha isabetle haykırılacaktı. 2013’ün İstanbul’u, 2006’dakinden çok farklıydı.

Hayattaki temel dürtülerimden birisi "O anda bulunmadığım bir yerde harika bir şeyin olduğu" fikri. Bu yüzden mümkün olduğunca çok yere yetişmeye çalışıyorum sanırım. Tuhaf biliyorum ama çoğu zaman bir şeyi televizyondan ya da internetten izlerken "Şu anda dünyada olunacak yer orası işte" diye iç geçiriyorum. Bu yaz İstanbul hiç olmadığı kadar o yerdi. Waters'ın Gezi Parkı eylemcilerine gönderdiği harika mesajdaki laf boşuna değildi. "Şu anda siz dünyadaki en önemli şeyi yapmaktasınız" demişti direnişçiler için.

Biz bu yazı doğru yerde geçirdiğimiz gibi, pazar akşamı da olunması gereken yerdeydik. Roger Waters da öyleydi. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru ruh halinde, doğru müzikleri dinledik. Bu yüzden 33 yıllık bir başyapıt her zamankinden daha anlamlı, daha gerçek, daha etkileyici geldi kulağa. Bir yaz boyunca sokakta gördüklerimizin televizyonda yayınlanmadığını, gerçekte olanların nasıl binbir yalanla değiştirildiğini, kirli oynamayı nasıl da iyi bildiklerini ilk defa bu kadar yakından öğrendik. Olay ağaç meselesi değildi elbette, yıllarca örülen duvarlar artık nefes almayı zorlaştırır hale gelmişti, duvarlar üstümüze üstümüze gelince de ilk defa biz duvarın üstüne yürüdük. Performansın finalinde olduğu gibi duvarın yerle bir olmasına çok var daha, ama duvarda ilk çatlak oluştu, Cohen üstadın dediği gibi "ışık da oradan girer içeri."

Konserin sonuna zıplayalım: Roger Waters, "The Wall" performansının sonunda "Bugüne kadar 190, ya da 191 konser verdik. Bugüne kadarki konserler arasında sahnede olanlarla en yakın bağ kuran sizdiniz. Bu fark ediliyor. Teşekkür ederim." dedi, boşuna değildi. Biz Roger Waters'ın İstanbul konserini bu yaz Türkiye'de yaşadığımız her şeyin sonrasında (ya da tam ortasında) izleyebildiğimiz için şanslıydık. "Birlikte ayaktayız, bölünürsek yıkılırız" dizelerini ilk defa gerçek anlamıyla bu yaz yaşadık çünkü. Biliyorduk ki, o duvardan bize gülümseyen Abdocan'ın, Ali İsmail'in yerinde biz olabilirdik. Mehmet'in, Ethem'in hüzün dolu son bakışının yerine bizim bir fotoğrafımız olabilirdi herkesin kafasına kazınan. (Medeni Yıldırım'ın yokluğu bir eksiklikti, keşke olsaydı. Mustafa Sarı'nın fotoğrafının olmasını da bir devlet anlayışını, bir yönetemeyiş krizini, muktedirin hiddetinin en yakınında görünenleri bile nasıl zehirlediğini hatırlatması açısından çok anlamlı buldum.) Waters muazzam şekilde kaleme alınmış ve pek başarılı şekilde telaffuz edilememiş metninde isabetle söyledi zaten: O beşliyi "Devlet teröründen ölenler" diye anarak.

"The Wall" zaten yıllarca devlete, sisteme, geniş anlamıyla muktedire, kapitalizme, açgözlülüğe, tüketime, iletişimsizliğe dair tüm nefretimizi tercüme eden, bazen umutsuzluğumuzu, bazen de direnme kuvvetimizi borçlu olduğumuz bir albümdü. 33 yıl aradan sonra hala çok taze, çok güncel gelmesi Waters'ın şapka çıkartılacak vizyonu. Bu albümün sahnedeki hali ise müziğin çok ötesinde. "The Wall Live"ı izleyenler sadece bir konser izlemedi. Sinema, müzikal, video art, performans sanatı da vardı onun içinde, bir tarih dersi, haber bülteni, siyasal bilgiler konferansı da. Bu yaz hepimizin ekstra politize olması ve "duvar"a karşı aşırı öfkeli olmamız dolayısıyla "Faşizme karşı omuz omuza," "Her yer Taksim, her yer direniş" sloganlarıyla bir mitinge döndü. Gece bittiğinde yorgunluktan uyuyamama hissi, heyecandan, birlik olma duygusundan, olağanüstü bir tecrübe yaşamış olmanın doygunluğundan dolayı uyuyamamaya dönüştü. Saatler sonra sızdığımda, rüyamda Abdocan'la Ali İsmail'i gördüm. Ne bu yaz yaşadıklarımızın, ne de o olağanüstü performansın imgeleminin bizi uzun süre terk etmeyeceğinin belgesi gibiydi. 

Monday, July 29, 2013

Vampire Weekend - Modern Vampires of the City

Vampire Weekend ilk albümünde “üniversite müziği” yapan bir grup olarak tanımlanmıştı. O hesapla “Contra” grubun master’ı, “Modern Vampires of the City” ise doktorası sayılır. Yanlış da sayılmaz. Bu gidişi bir çıta yükselmesi olarak algılamayın. Vampire Weekend albümleri bir yol üzerinde ilerleyişi temsil ediyor. Birbirlerinden daha iyi, daha üstün albümler değiller illa, ama birbirlerinin üzerine koyarak gittikleri kesin. Ezra Koenig numarayı şöyle açık ediyor: “Tüm albümlerimizi arka arkaya koyup dinlerseniz –ki bu pek uzun zamanınızı almayacaktır- aralarındaki bağları fark edersiniz. Mesela bir albümün son şarkısı diğer albümün ilk şarkısına kapı açar.” Şimdi kafanızda bir ampul yandı. Yanmadıysa da “The Kids Don’t Stand A Chance”i ve sonrasında “Horchata”yı dinleyin. “I Think UR A Contra” ve “Obvious Bicycle” ikilisini de. Yüzünüze bir gülümseme oluşacak.

O gülümseme “Modern Vampires of the City”yi ilk defa dinlediğim o Mayıs gününden beri, albümü her dinleyişimde yüzümden eksik olmadı. Belki grubun en karanlık albümü, baştaki ilerlemenin işaret ettiği gibi bir olgunlaşma, yaş alma mevzuu var, ama bu albümü dinlerken mutlu oluyorum. Böyle bir albüm yapıldığı için, böyle bir grup var olduğu için. Vampire Weekend'i seviyorum. Vampire Weekend'i sevmeyi belki daha bile çok seviyorum. 

Vampire Weekend'in müziği de bir şeyleri sevmeyi sevmek üzerine gibi. İlk günlerinde "Graceland"i indie ve punk'a kırdıran, bana "Rahat uyu Joe Strummer, nihayet birileri seni doğru anladı" dedirten bir gruptular. Ya da bizim tembelliğimize geldi, onların sadece Afrika taraflarını gördük. İkinci albümden itibaren hikayeleri zarftan çıkan bir mektubun katlanarak açılması gibi genişlemeye başladı. "Horchata"da tropikallik, "Holiday"de punk enerjisi vardı mesela, ama beni çarpan asıl numara "Taxi Cab"di. İlk albümün yaşadığı her günün tadını çıkaran 20'lerinin başındaki delikanlısının birkaç yıl ilerisinde bir genç adam vardı o şarkıda. Kimbilir kaç zaman önceki bir ana takılmış, en beklemediği anlarında yine melankoliye teslim olan, sadece bir an'ı delicesine özleyen. Ezra Koenig "Bana çok yakın duruyordun, geleceğimizin olması gerektiği gibi" diyordu. Ve o hüznü bile seviyordu. 

"Modern Vampires of the City"de o duyguya bir şarkıdan daha çok bel bağlıyor Vampire Weekend. Kapağında New York'un en puslu, hatta kirli günü var. Pek çok şarkıda ölümden, yalnızlıktan bahsediliyor. Sözlere kulak kabartmazsanız pek çok şarkıda bunu fark etmezsiniz, Smashing Pumpkins'in kelebek kanatlı mermileri gibi bir durum söz konusu. Ama bu hüzün, bu melankoli kanatmıyor. Siz o melankoliyi de seviyorsunuz. "Taxi Cab"in bir muadili sayabileceğimiz "Step"te mesela, sadece Ezra Koenig'in değil, son yıllarda indie rock'ın gördüğü en güzel iki dize var mesela: 
"Bilgelik bir armağandır, ama gençliği ona yeğlerdin 
Yaşlanmak bir onurdur, yine de ta kendisi değil gerçeğin." 

"Step" bu yılın en güzel şarkısı. Hip hop vuruşlarıyla eşsiz bir enerjisi var, fakat bunun birazını Souls of Mischief'in "Step to My Girl"üne borçlu. Şarkının açılış cümlesi Ezra'nın sevdiği bu grubun çok nadir bilinen bir şarkısından alıntı. Yine "Step to My Girl"ün kullandığı bir sample GroverWashington Jr.'ın "Aubrey"si, "Step"in çeşitli anlarında kullanılıyor. Ki o da Washington Jr.'ın orijinal şarkısı değil, onu da geriye sardığınızda karşınıza 1970'lerin Hollandalı grubu Bread'in duygusal popballadı çıkıyor. Vampire Weekend dinlemek biraz da böyle bir tecrübe. "Don't Lie"ı dinlerken 1970'lerin soul'unun melodileri gelebilir aklınıza, "Finger Back"te U2'nun "Sunday Bloody Sunday"in kulağını çınlatabilirsiniz. İki-üç şarkı çıkaracak fikrin bir şarkıya boca edildiği parçalarla dolu bir albüm bu, "Worship You," "Ya Hey" veya "Diane Young" buna örnek. İşte bu yüzden Vampire Weekend'i sevmek müzik sevmek değil, müzikseverliği sevmek. "Diane Young" demişken, Ezra Koenig parçada kullanılan ses efektlerini bir insanın farklı zamanlarındaki ses tonları olarak tasarladıklarını anlatıyor. Genç ölmekle uzun yaşamayı karşılaştırdıkları bir parçaya da böylesi bir buluş çok güzel gidiyor. 
Bir albümü gerçekten çok sevdiğimde ve fazlasıyla dinlediğimde, yeni bir tura başlarken "Hadi bakalım bu sefer hiç duymadığım bir şey duyayım, hiç fark etmediğim bir detay yakalayayım" derim. "Modern Vampires of the City" beni hiç sürprizsiz bırakmadı henüz. Mükemmel düşünülmüş, mükemmel yazılmış, (Rostam Batmanglij'e teşekkürler) mükemmel kaydedilmiş bir albüm bu. Bakın mesela "Step"in vokalleri kaydedilirken onlarca denemeye karşın nakaratlarda ilk demo kullanılmış. Rostam'ın evinde Ezra'nın bir laptop'a kaydettiği o ilk versiyona. Öyle ki, dışarıdan geçen trenin sesinin de kayıtta duyulabildiğini söylüyor Batmanglij. "Yeterince dikkatli dinlerseniz fark edebilirsiniz" diyor. Denemeye devam edeceğim. 

Wednesday, July 24, 2013

These New Puritans: Ters Yol





Bu yazı, Blue Jean Haziran sayısında yayınlanmıştır. 
İngiltere’nin aykırı grubu, üçüncü albümü ‘Field of Reeds’te yine keşfedilmemiş yollar buluyor.

NME sağolsun, 2000’lerde çok sayıda benzer grup dinledik. İsimleri “the” ile başladı, “s” ile bitti. İnce gitarlı, yüksek tempolu, punk gazlı şarkılar dinledik. Eğlendik, ama o grupların da pek azı kendisini geliştirebildi. Pek çok iyi ilk albüm dinledik, sonrasında da gerisini getiremeyen gruplar kaldı bize. NME de “İngiltere’nin en iyi yeni grubu” diye pohpohladığı pek çok grubun ikinci albümde çöküşünü keyifle izledi, onlara 10 üzerinden 2-3 puan verirken dalga geçti durdu.

These New Puritans’da bunun biraz tersi oldu. NME “İlk biz keşfettik” havasına giremedi, Southend-on-Sea çıkışlı grubun büyümesini geç takip etti, tabiri caizse trene geç bindi. İlk albümleri”Beat Pyramid”de birkaç tane gitarlı, gaz şarkı da barındırmalarına karşın klavyeli altyapıları, sert davulları ve suratına suratına sözlerle ucundan hip hop etkilenimleri de taşıyan bir kayda imza attılar. Asıl hamleyi ise ikinci işleri “Hidden”la yaptılar. Volümü düşürdükleri, perküsyonu öne çıkardıkları ve daha ilkel bir müzik yaptıkları “Hidden” 2010’un ilk günlerinde çıktı ve sağlam eleştiriler aldı. Yıl biterken NME yılın albümü payesini “Hidden”a verdi. 12 ay geçmişti ve biz hala ‘Attack Music’ ve ‘We Want War’un büyüsünden kurtulmuş değildik. Belki tüm albüm o kuvvette değildi, belki NME bir İngiliz grubunun kurallara bu kadar uymayışından biraz fazla etkilenmişti ama yine de These New Puritans’ınki saygıdeğer bir çabaydı.

Yeni albüm “Field of Reeds”te yine beklenmeyen tarafa gidiyor These New Puritans. Bu sefer daha minimal, piyano ağırlıklı, sakin ve karamsar bir işe imza atıyorlar. Vokalist Jack Barnett’ın sesinde yeni perdeler keşfettiği, grubun da ucundan ‘Pyramid Song’-vari bir Radiohead çizgisine yöneldiği bir albüm bu. Biraz caz, biraz art rock, biraz soul.

“İlk albümümüz çıkarken ‘Hidden’ın nasıl olacağını biliyorduk, ‘Hidden’ı yaparken de bu albümün nasıl olacağına dair fikrimiz vardı” demişti grup. Yaptıkları müzikten o kadar emin görünüyorlar ki haklılar galiba. Dördüncü albümü de merakla bekleyeceğiz.

Tuesday, May 14, 2013

Phoenix röportajı: Akorlar ve Duygular


Bu röportaj, Şubat ayında Phoenix gitaristi Christian Mazzalai ile gerçekleştirilmiş, Blue Jean'in Nisan 2013 sayısında yayınlanmıştır. Albüm çıkmadan gerçekleştiği için bazı sorulardaki anakronizmi mazur görün.


Yeni albümden ilk şarkınız ‘Entertainment’ yayınlandığı anda interneti etkisi altına aldı. İlgiden memnun musunuz?
Çok heyecanlandık. Ama nasıl karşılandığını görmemiz için canlı çalmamız gerekiyor. Onun dışında tepkiler biraz bulanık, pek somut sayılmaz.
Parça tam da Phoenix’in nasıl büyüdüğünün kanıtı gibi olmuş. Büyük arenalarda çalınmak için yazılmış bir şarkı gibi.
Hayır, hayır, hayır. Şarkıyı yazarken turne kafamızda yoktu. Daha büyük sound’lar yaratmayı istedik ama sadece fantezi olarak.
'Entertainment’ ilk single için yol gösterici olabilir mi?
On tane şarkı yazdık ve hepsini eşit seviyoruz. Her şarkının farklı havası var ve insanların albümü keşfetmesi için sabırsızlanıyoruz. Bu albümle ne yapmaya çalıştık dersen, bilmiyorum, biraz bulanık. Yeni bir şey yapmak istiyorduk ama aynı zamanda nostaljik bir şeyler de denemek istedik çünkü iki yıl boyunca turnedeyken evimizi çok özledik. Geceleri turne otobüsünde eski Fransız filmlerini izlerken, çocukluğumuzun Fransızca şarkılarını dinlerken bulduk kendimizi. Belki de biraz bundan esinlendik: Çocukluğumuzdan.

"Bankrupt" için ilhamınız neydi?
Galiba 70’lerden bolca İtalyan müzikleri dinledik. 80’lerin başından Fransız müzikleri dinledik...
Sizi bu müziklere çeken neydi? Retro sesler mi? 
Biraz melankoli ve nostalji galiba çünkü bunları dinlerken çok uzaklarda, Avustralya, ABD, Japonya gibi yerlerde turnedeydik. Ülkemizi özledik, İtalya’yı, Avrupa’yı özledik. Evimizi özledik, bundandır. Bu albümde çocukluğumuzdan etkilenen çok akor ve duygu var.
Bunca ev hasretinden sonra şimdi yeniden yollara düşeceksiniz. Nasıl hissediyorsunuz? 
Heyecan verici çünkü iki yıl boyunca neredeyse kimseyi görmedik. Yeniden dünyayı göreceğimiz, keşfedeceğimiz için heyecanlıyız.
Nihayet yeni albüm bitti, gün saymaktayız. Phoenix cephesinde hava nasıl?
Hava iyi, çok heyecanlıyız. İki yıl sadece dördümüz çalıştık ve bittiği için çok mutluyuz. Nihayet dünyayı göreceğiz ve turneye çıkacağız.
Son albümünüzden bu yana dört yıl geçti. Bu uzun aranın sebebi neydi?
Aslında hiç ara vermedik. İki yıl turnedeydik ve son konserimizi verdiğimiz günün ertesinde doğrudan stüdyoya dönüp şarkı yazdık. Gurur duyabileceğimiz bir şey yapmak istedik. Ne kadar süreceğini planlamamıştık ama bu da çok uzun zaman aldı.
“Wolfgang Amadeus Phoenix” beklentilerin çok ötesinde başarılı oldu ve sizi bir yıldız yaptı. Bu, yeni albüm için sizde baskı yarattı mı?
Sanırım o meydan okuma dışarıdan değil bizden geldi. Şarkı yazarken tüm kapıları kapatıyoruz ve aylarca bir odada kalıyoruz. Çok uzun süre dünyadan kopuyoruz. Dolayısıyla baskı tamamen içimizden geldi. Daha heyecanlı, daha yeni, daha önce keşfetmediğimiz bir şeyi ortaya koyma baskısı vardı.

Son albümle gerçekten iyice büyüdünüz, bir de Grammy kazandınız. Artık büyük liglere oynadığınızın kanıtı sayılabilir mi bu? 
Bilmiyorum, son albümü yaparken bunu kesinlikle beklemiyorduk. Başımıza gelince de her anı doğaçlama yaşadık. Evet, git gide daha büyük mekanlarda çaldık ve işler büyüdükçe kontrolü kaybedersin. Ama bizim hedefimiz özgürlüğümüzü korumak ve yaptığımız şeyi taviz vermeden sürdürmekti. Bu albümde yaptığımız da buydu.
Son albümle bir de Grammy kazandınız. O nasıl bir duyguydu?  
Fantastikti. Hiç beklemiyorduk ama aynı zamanda bu sadece bir ödüldü ve fazla ciddiye alınacak bir şey olmadığını biliyorduk.
Elektronik müzikte büyük bir Fransız gruplar ekolü söz konusu: Birbirinizden farklı olsanız da siz, Daft Punk, Air, Justice... Fransa'nın sırrı ne? 
Bilmiyorum. Aynı müziği yapmıyoruz ama bu gruplar arasında bir bağlantı olduğu doğru. Sanırım hepimizin albüm koleksiyonu benzer. Air ve Daft Punk’la da arkadaşız. İşleri kendi başımıza yapıyor oluşumuz da benzer. Albümlerimizi kendimiz kaydediyoruz, kendimizin prodüktörüyüz. Hepimiz “ev stüdyosu” kuşağındanız. Sanırım hepimizin kontrol sahibi olması müziğimizin önemli bir parçası. Hepimiz için sound da şarkı sözleri kadar önemli. Her detay önemli, imajımız veya videolar bile. Her şeyi mümkün olduğunca çok kontrol etmeye çalışıyoruz. Belki de aramızdaki bağlantı budur.
Bu yazki planlar arasında Türkiye de olacak mı?
Şu anda turneyi planlıyoruz ve Türkiye’ye gelmeyi çok isteriz.
Son zamanlarda sevdiğiniz albümler neler? 
Mac DeMarco’yu dinledik. Ve Unknown Mortal Orchestra, çok iyi bir albüm yaptılar.

Thursday, May 9, 2013

İstanbul 2013 yaz konserleri takvimi

Tartışma götürür yanı olduğunu sanmıyorum, 2013 yazı konserler açısından Türkiye tarihinin en meşgul mevsimi olacak. En son One Love line-up'ı da açıklandığında bu konser tarihlerini aklımda tutamadığımı, arkadaş düğünleri, tatil planları, mühim spor organizasyonlarıyla çakışmalarının içinden çıkamadığımı fark ettim. Hem kendim için, hem de buna ihtiyaç duyanlar için İstanbul'un bu yaz konser takvimi işte altta.

MAYIS
17 Mayıs Cuma: Depeche Mode, KüçükÇiftlik Park
18 Mayıs Cumartesi: Joe Satriani, KüçükÇiftlik Park
19 Mayıs Pazar: Tindersticks, Nouvelle Vague, Gilles Peterson (Chill-Out Festival) Kemer Country Club
25 Mayıs Cumartesi: Kings of Convenience, DeVotchKa, Molotov Jukebox, Beardyman (Babylon Soundgarden), Parkorman
30 Mayıs Perşembe: Rihanna, İnönü Stadyumu

HAZİRAN 
6 Haziran Perşembe: Public Service Broadcasting, Babylon
6 Haziran Perşembe: Red Fang, Jolly Joker
7 Haziran Cuma: Tiesto, İnönü Stadyumu
15 Haziran Cumartesi: ZAZ, Parkorman
20 Haziran Perşembe: Keane (Efes Pilsen One Love Festival 1. Gün), Parkorman
21 Haziran Cuma: Blur, The Vaccines, Foals (EPOL 2. Gün)
22 Haziran Cumartesi: New Order, James Blake, Wax Tailor, Gramatik (EPOL 3. Gün)
23 Haziran Pazar: The National, Noah & The Whale, Emiliana Torrini, Parkorman
26 Haziran Çarşamba: Bloc Party, Parkorman
26 Haziran Çarşamba: Pet Shop Boys, Life Park
28 Haziran Cuma: Derrick May & Jimmy Edgar, Babylon
29 Haziran Cumartesi: Bat For Lashes, CocoRosie, Citizens!, New York Dolls, Wanton Bishops (Avea Escape To Music) KüçükÇiftlik Park
29 Haziran Cumartesi: The Prodigy, Basement Jaxx, Jaguar Skills, İnönü Stadyumu
29 Haziran Cumartesi: Slayer, Cradle of Filth, Stratovarius (Hi-Voltage), Life Park
30 Haziran Pazar: Thirty Seconds To Mars, !!!, The Maccabees, Parkorman  

TEMMUZ 
2 Temmuz Salı: Sigur Ros, Parkorman 
2 Temmuz Salı: Alicia Keys, KüçükÇiftlik Park 
3 Temmuz Çarşamba: Dee Dee Bridgewater & Ramsey Lewis, Yıldız Sarayı 
5 Temmuz Cuma: Melody Gardot, Alman Sefareti Tarabya Rezidansı 
7 Temmuz Pazar: Snoop Dogg, Cee-Lo Green, Nas, İnönü Stadyumu 
7 Temmuz Pazar: Lana Del Rey, KüçükÇiftlik Park 
8 Temmuz Pazartesi: Bryan Ferry, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu 
9 Temmuz Salı: David Sanborn & Bob James, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu 
10 Temmuz Çarşamba: E.S.T. Symphony, Haliç Kongre Merkezi 
21 Temmuz Pazar: Ke$ha, Parkorman 
26 Temmuz Cuma: Iron Maiden, Anthrax, Voodoo Six, İnönü Stadyumu  
29 Temmuz Pazartesi: John Legend, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu  


AĞUSTOS 
4 Ağustos Pazar: Roger Waters, İTÜ Arena
7 Ağustos Çarşamba: The xx, Parkorman 
14 Ağustos Çarşamba: Pitbull, Life Park
16 Ağustos Cuma: Placebo, Parkorman 

EYLÜL 
6-7-8 Eylül: Rock'N Coke, Hezarfen Havaalanı
13 Eylül Cuma: Lenka, KüçükÇiftlik Park
15 Eylül Pazar: Paul Weller, The Hives, The Undertones (Eksen On Fair), Parkorman 

Thursday, May 2, 2013

Justin Bieber konseri: Görmek, inanmaktır


İleride Justin Bieber biyografisi yazılırken, “Believe Tour”un Avrupa ayağı mutlaka önemli yer tutacak. Tartışmalarıyla, inişleri çıkışlarıyla kitaplık malzeme çıkarttı çünkü. Londra konserlerinin ilkine iki saat geç çıktı, tabloid basını onu topa tuttu, ertesi gün konsere vaktinden erken çıktı. Üçüncü Londra konserinde bayıldı, hafta biterken de bir İngiliz paparazziye saldırdı. İki Portekiz konserinin ikincisi iptal edildi, iddialara göre sebep düşük bilet satışlarıydı. Norveç konserleri için Oslo’daki okullar sınav tarihlerini ertelediler. Aldığı
maymunu Almanya sınırlarına sokulmadı. İsveç'te turne otobüsünde marihuana bulundu. Hollanda'da Anne Frank için "Yaşasaydı Belieber olurdu" dedi. Türkiye'ye kaçak giriş yapmaya çalıştı.

Bütün bu tartışmaları kısmen içeriden, çokça dışarıdan izledim. O2 konserlerinin ilkinde Londra’daydım. Saat 10’da Justin Bieber tişörtlü küçük kızların konseri izleyemeden eve dönüşlerinde metroda karşılaştım. İngiliz tabloidler dört koldan ona saldırırken her gelişmeyi okudum. Ama 13 Nisan akşamı Hollanda’da, Arnhem’in GelreDome’unda gördüğüm, Belieber’ların tüm bu tartışmalardan hiç mi hiç etkilenmediğiydi.

Arnhem küçük bir şehir, dolayısıyla kentin artan nüfusunun tek sebebi Justin Bieber konseri. Amsterdam’dan bir saatlik tren yolculuğuyla kente gelirken bile Bieber hayranlarını görüyorsunuz. Zaten Arnhem merkezden konser salonuna kadar gitmek için adres sormaya, yol tarifi almaya gerek yok, Belieber kalabalığını takip etmek yeterli. Belieber kalabalığını tespit etmek de kolay: 14 yaş altında birlikte gezen kız grupları varsa ya da annesinin veya babasının refakat ettiği küçük tek bir kız bir yere gidiyorsa o Belieber işte. Justin tişörtlü ya da şapkalı, hatta yüzünde ve kollarında JB yazanları saymıyorum bile.


GelreDome dünyanın en ilginç stadyumlarından birisi. Üstü tamamen kapanabiliyor, altı da tamamen açılabiliyor. Nasıl mı dediniz? Kibrit kutusu gibi, çimler raylı sistemle bir kale arkasından dışarı kaydırılabiliyor. Böylece hem konserlerde zemin zarar görmüyor, hem de çimler daha fazla ışık alabiliyor. Konser için sandalyeler de saha içine dizilmiş ve kapalı spor salonu atmosferi verilmiş. Girişte o salon ve statta iz bırakmış herkesin yıldızı var: U2 konserinden, Vitesse'nin Ajax'ı 4-1 yenmesine kadar. O günden sonra muhtemelen bir Justin Bieber yıldızı da çakmışlardır kapıya.İçeride oturmalı düzen var. Herkesin yeri belli, ancak kimsenin yerinde durmayacağı garanti. Oturanlar genelde erkekler: İçerideki 30.000 kişinin belki 30 tanesi falan erkek zaten, onlar da kızlarını getirenler. Benim yanımda benim yaşlarımda bir eleman var, kız arkadaşıyla gelmiş, onla laflıyoruz. "Fan mısın?" "Yok ya, değilim. Sen?" "Yok ya ne alakası var" diye birbirimizi temize çektikten sonra öğreniyorum, organizatörün arkadaşıymış, meraktan gelmiş. Ama kalabalık ve coşku benim gibi onu da etkiliyor: "Beni pedofil sanma ama Bieber eğlenmek istese bu kadar kız var..." gibi bir şeyler söylüyor, tam anlamıyorum.


Ön grup Hollandalı MainStreet’te bile yaşanacak çılgınlığın ilk işaretleri geliyor. Dört tane genç oğlan dans edip şarkı söylüyorlar, sahne gösterileri bundan ibaret. Amatörden halliceler ama belli ki orada popülerler. Orada bile katılım yüksek. MainStreet’in ardından DJ Tay James sahneye çıkınca coşku katlanıyor. James herhangi bir DJ değil, Rihanna’dan Black Eyed Peas’e, günümüzün tüm pop hitlerini çalmakla kalmıyor, elinde mikrofon, seyirciye hükmediyor. Kitle coşmaya razı zaten ama “Hazır mısınız?” diye bağırıp aynı anda zıplattığı seyirciler tam anlamıyla olaya ısınıyorlar. Arada gözüm sahne arkasından çıkan kızlara takılıyor. Belli ki en pahalı biletleri alıp "Meet & Greet" hakkını kazananlar onlar. Arkada hediye edilmiş çantalarından tanıyabiliyorsunuz. Neredeyse hepsi eliyle yüzünü kapatarak, hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıkıyor arkadan. Az önce en büyük hayranı oldukları sanatçıyla tanışmanın şaşkınlığı yüzlerinde. O ifade birazdan GelreDome’daki 30.000 kişinin yüzlerinde. Önce 10 dakikalık bir geri sayım yansıtılıyor ekranlara. Saat 22’yi gösterdiğinde ise önce ışıklar sönüyor. Dev ekrana Justin’in silueti yansıyor. Sonra da dev kanatlarıyla uçarak sahneye iniyor ve çığlıklar kulağı yırtar hale geliyor. ‘All Around The World’ çalınıyor ve şov başlıyor.


Konser başladığında kimse yerinde durmuyor elbette. Genç kızlar koltukların üzerinde, yaşı 8-9’un altında olanlar babalarının omuzlarında. O ortamda benim de koltuğun üzerine çıkacak halim yok, hem tepeye çıkıp arkamdaki kızların görüşünü bozmak istemem. Ama 11 yaşındaki kız yüzünden sahneyi görememek nereden baksan tuhaf bir durum. Ayakta durunca sahneyi görebildiğim bir açı yakalamak bana yetiyor. Bieber hayranı değilim, konsere yakın zamanda bilgimi gözden geçirmek için albümlerini baştan dinledim ama kabul etmeliyim ki Popun Prensi bana göre değil. Ama o ortamda olmak heyecan verici. Bir kere, hiç dinmeyen genç kız çığlıkları yorucu da olsa etkileyici. Şöyle diyeyim: Türk Telekom Arena’daki desibel rekorunu Şükrü Saracoğlu’nda sadece kadın ve çocukların alındığı maçla çarpın, bir Bieber konserindeki atmosfere biraz yaklaşabilirsiniz. İkinci olarak, pek çok arena konserinde saha içindekiler en kemik kitledir, uzakta oturanlar çoğunlukla işin eğlencesine gelmiş kitledir. Justin Bieber konserinde ise öyle değil. Sahaya en uzak tribünden, en öndekilere kadar herkes olayın içinde. Justin ceketini biraz açıp bir omzunu gösteriyor, salon sallanıyor. Seyircilere “Kaçınız ‘Believe’ albümümü aldı?” diye soruyor, arena yıkılıyor. Müziği benim kalemim olmayabilir ama seyircisi mükemmel. En arkadan en öne kadar herkesin bu kadar içine girdiği bir konser görmedim. "Keşke herkesin bu kadar coşkulu bir rock konseri izleyebilsem" diye düşündüm.

Bu tip büyük prodüksiyonlarda sürprize yer olmadığını bilirsiniz. Bir şarkı sonunda sahne zemininin açılması ve Justin’in oraya düşmesi, tam da o anda dev ekranda Justin’in suyun altındaki görüntünün belirmesi gibi. Ya da şarkıyı bitirdikten sonra sahneden koşarak çıkması sonrası mini bir gangster filminin dev ekranda oynaması gibi. Dev ekrandaki görüntüler, koreografiler, fişekler, konfetiler: Bir pop konserinden istediğiniz tüm aşırılıklar, eğlenceyi garantileyecek her türlü oyuncak mevcut sahnede. Benim dışımda bu durumda olan kimse
yoktu ama hoşlanmadığınız bir şarkıda bile sahnede ne olduğunu sürekli takip etmek zorundasınız, çünkü sürekli bir hareket var. Justin de seyircisini boş bırakmıyor elbette. Bazen bir platformun üzerine çıkıyor ve metrelerce yukarı çıkan o platform sayesinde uzak köşelere de yaklaşmış oluyor. Sadece en öndekilerin keyif alabileceği bir şov değil bu. Yine de yakındakiler şanslı zira ‘One Less Lonely Girl’de sahneye çıkartılıp Justin’le dans eden kız önlerden seçiliyor haliyle.


Her dört-beş şarkıda bir verilen aralarda minik klipler de gösteriliyor. Bir tanesinde, Justin Bieber’ın son birkaç yıl içerisinde nereden nereye geldiği anlatılıyor. Tirajlar, ödüller, dergi kapakları, televizyon röportajları ve hatta sert eleştiriler ekrandayken Bieber fenomeninin meteor hızındaki değişimini daha net anlıyor insan. Yazının başında bahsettiğimiz olaylar da bu ünün bedeli belki de. Ama Justin (yine dev ekrandan gösterildiği ve hepinizin de bildiği üzere) çok küçük yaşlarından bu yana bugünlerin hayalini kurmuş, hep sahnede, göz önünde olmak istemiş, şarkıcı olmak için doğmuş bir genç. “Believe” veya “Never Say Never”la verdiği mesaj da kendi hayalini gerçekleştirmiş olması ve hayranlarının da kendi hayallerini gerçekleştirmesi için kendisinden ilham alması. “İster müzisyen, ister polis, ister yönetmen olun, yeter ki olmak istediğiniz kişi olun” diyor Bieber.

“Believe Acoustic”ten ‘Be Alright’ ve ‘Fall’da akustik gitar performansını gösterirken bir ara da davula geçip solo atmayı ihmal etmiyor. Sahnede bir an boyunca durmadan dans ettiğini de düşünürseniz takdire şayan bir performans. Zaten Bieber’ın müziğini sevmeyen birisi olarak konserden sonra kendisine saygı duymaya başlamamın sebebi bu. Justin çok çalışıyor. Kendisinin endüstri tarafından yaratılan bir başka plastik popstar olmadığını ikna etmek için çok çabalıyor. Ciddiye alınmak istiyor ve Grammy’lere aday olmadığında bu
yüzden çok bozuluyor. Şahsi fikrimi sorarsanız, Justin’in albümleri ciddiye alınmasına yetmeyecek. Evet, ‘Boyfriend’in, ‘Baby’nin, ‘Beauty and a Beat’in ve diğer hitlerini yok sayacak değilim ancak yine de albümlerine baktığımızda Justin hayal ettiği yerin çok gerisinde. Kimisi ondan yeni Michael Jackson olmasını bekliyor, kimisi de Justin Timberlake olma hayallerini kurduğunu söylüyor. Bieber “Sadece kendim olmak istiyorum” dese de içten içe bu hayalleri kurduğunu görmemek imkansız. “My World 2.0” ve “Believe” arasında inanılmaz bir mesafe kat etmiş olduğunu teslim etsem de popun en iyileriyle kıyaslandığında albümleri hala vasat çizgisi civarında. Ancak şu noktada ona haksızlık etmemek lazım: Justin hala 19 yaşında.
Kıyaslandığı isimler, Jackson ve Timberlake, önce gruplarında piştiler ve sonra solo kariyere başladılar. Bieber ise hep tek başınaydı. Ayrıca Jackson ilk kaydadeğer albümü “Off The Wall”u yapana kadar dört tane kayda imza atmıştı. Bieber’a da ciddiye alınacağı o büyük albümü için kredi açmak gerekiyor belki de.

Ama bir yandan da bunun o kadar da önemi yok belki: Justin Bieber şimdiden pop tarihinin en büyük fenomenlerinden birisi oldu. Yazının başında belirttiğimiz gibi, olay çıkartma ve manşet malzemesi yaratma konusunda Michael Jackson’la yarışır düzeyde ama hiçbir şeyi kafasına takmamayı ve işine bakmayı başarıyor. Bunu yaparken de en büyük desteğinin hayranları olduğunu biliyor. Bir Justin Bieber konserinde göreceğiniz en büyük olay da bu zaten: Karşılıklı iletişim konusunda hayranlarıyla daha kuvvetli bir ilişki kuran bir popstar daha yok. ‘Believe’e sıra geldiğinde ellerinde önceden hazırladıkları “We Believe” (İnanıyoruz) pankartlarını açan binlerce hayrandan bahsediyoruz. Justin de “Bu şarkı, bu albüm, bu turne, benim tüm hayatım bir mesaj içeriyor” diyor. O mesaj, dediğimiz gibi, hayranlarının da Justin’i kutup yıldızı gibi takip edip, kendi hayallerini gerçekleştirme cesaretini bulması.

Justin Bieber ve hayranları arasındaki ilişki bu derece kuvvetli olduğu sürece ödüllerin, tirajların, kötü eleştirilerin veya hayal kırıklıklarının önemi gerçekten yok gibi görünüyor. Bieber konserleri de o ilişkinin en canlı şekilde kurulduğu yerler oluyor.